12 Nisan 2010

"Benim Param"

"Benim paramla zengin olan futbolcu" kalıbını anlayamıyorum. Evet, bence de futbolcular hak ettiklerinin çok üzerinde para kazanıyorlar; çünkü futbol, değerinin çok üzerinde fiyatlarla pazarlanıyor. Ama kimse kimseyi maça gitmesi, forma alması için zorlamıyor. Bir tercih meselesidir futbola bütçe ayırmak. Ve maça giden adam, karşılığında hoşuna giden bir gösteri izleyerek belirli bir hizmet alıyor. Yoğun duygular yaşıyor. Forma alan adam, aldığını üzerine giyiyor. Ben sırf kulübüne katkıda bulunmak için bilet alıp da karşılığında hizmet almayı reddederek maça girmeyen adam görmedim. Sırf kulübe katkı olsun diye para verip bağış yapanlar da genellikle tribünden çıkmıyor. Verilen her şeyin bir karşılığı var ve bu karşılık bizim verdiklerimizden daha az bile olsa, bu bizim tercihimiz. Dolayısıyla futbolcuya "Benim paramla o arabaya biniyorsun, o sinemayı kapatıyorsun" demenin kendi içinde bir mantığı yok. Futbolcu da sana gösteri sunuyor, bunun için her gününün önemli bir bölümünü prova yapmaya ayırıyor. Hatta belli konularda tüm hayatını buna göre programlıyor. Bunu yapmazsa, zaten daha fazlasını da kazanamıyor.

Hizmet sektörü budur zaten. Gittiğimiz kafe - restoran da bizim paramızla zengin oluyor, okuduğumuz gazete de, kıyafetini aldığımız mağazalar, markalar da... Ben hiçbirine "Benim paramla zengin oluyorsun" diyenini görmedim. Hadi bunlar ticari meseleler, hani futbol da ticarileşmiştir ama bu gerçeğin kabul edilmediğini varsayalım. Futbolun endüstriyelleşmesi neyse, sanatın endüstriyelleşmesi de odur. Ama bolca para döküp gittiği konserde, sanatçının performansını beğenmeyen insan, en fazla çekip gider benim bildiğim. "Benim paramla zengin oldu" diye düşünen insanlar olduğunu sanmıyorum. Futbol da paranın merkezde yer aldığı bir sektör, kendi içinde arz-talep dengesi var ve futbolcular oynadıkları futbola göre para kazanıyor. "Benim vergimle çalışıyorsun" mantığıyla yaklaşmanın sanki pek bir anlamı yok.

Geçmişte ben de bu hataya düşmüşümdür elbette ama şimdi düşününce, bu mantık epey saçma geliyor. Gerçi taraftarlıkta da mantık aramamak lazım tabii de, bazı tepkiler gerçekçilikten çok uzak kalıyor. Bir de söylendikçe ezberleniyor; ezberlendikçe genel geçer yargı klişelerine dönüşüyor. Futbol, 15 sene öncekiyle aynı oyun değil. Bunun için futbolcuya çatmak yerine, galiba taraftarlık anlayışını gözden geçirmek gerekiyor...

Karşılıklı bir araya gelip konuşmak lazım. Tartışmak lazım sabahlara kadar. Bu kadar sıcakken yaşananlar, mümkün değil sağlıklı bir şekilde yazıya dökmek. Ki, yaz yaz bitmeyecek bir arka planı var bu akşam yapılanların; beni geleceğimi sorgulamaya kadar itecek...

Tribünde, üç sene önce bir zamanlar ben allahın dağındaki bir mahalle kahvesinde maç izlerken sürekli orada olan bir çocukla karşılaştım. Kapalı'da. Şaşırdım, buraya mı geliyorsun dedim. Yok dedi, abiler çağırdı, geldim. Ve sonra baktım ki takımı protesto ediyor. Kapalı'nın bir ortası var, bilen bilir. Bu sene Eski Açık'a gidenlerin Kapalı şubesi niteliğinde. Onlar bölünüp üç ayrı yere konuşlanmış. Konuşlanmış ki protestoya karşı gelenler bastırılsın. Sesleri solukları çıkmasın. Onlar oyuncu yuhalarken, sen alkışlarsan; ters ters baksınlar...

Futbolcuların bir tepki hak ettiğine inanıyorum. Ama tepki nasıl olur biliyor musunuz? Her şekilde olur da, bu şekilde olmaz. Tepki gösterebilmek için önce gerçekten bağımsız olmak gerekli bir kere. Sonra masumiyet. Saf sevgi... Of. Diyorum ya, yazıyla olacak iş değil. Konuşurken laf lafı açar, on ayrı cümlede, kopuk kopuk ve aklına geldikçe her şeyi söylersin. Yazıda toparlamak zor. Üzerinden zaman geçmesi lazım.

Başa döneyim...

Beş dakikalık sessizlik protestosunu ilk duyduğumda hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü klişeydi. Futbolcuların kafasına bir şeylerin sokulması gerekiyordu ama her sene aynı basit eylemi yapan tribün, oyuncusu üzerinde hiçbir etki yaratamaz. Dolayısıyla, bu tepkiyi "yetersiz" buluyordum. Asıl protesto nasıl olurdu? Ekşi Beşiktaşçıların yapmaya çalıştığı gibi. Beş dakika bağırırsın, sonra stadı terk edersin. Mesela diyorum. Açık söyleyeyim; böyle bir şey olsaydı, ben katılırdım. Şampiyonluk şansımız sürüyor da olsa benim orada vereceğim mesaj daha önemli. Bence. Beş dakikalık sessizlik ise sadece bir şekil. "Bu tribünün yönetimi bizde. Bir tepki gösterilmesi gerekiyordu, al sana tepki" diye önümüze konulmuş bir şeydi. Hiçbir şeye yararı yoktu.

Ama sonra baktık ki, tepki bununla sınırlı değilmiş. Bapbağımsız taraftar oluşumumuzun internet sitesi, "Arda sinema kapatsın, Galatasaraylılık ruhu yok, para peşinde" melodileriyle açılıyormuş. Hep söylüyorum, Arda benim özellikle sempati beslediğim bir oyuncu değil. Çünkü hâlen bazı konulardaki tavırlarından emin değilim. Hatta kişisel nedenlerim de var yine ona mesafeli yaklaşmam için. Ama şunu tartışmam ki, şu takımda en Galatasaraylı üç adamdan bir tanesidir. Kendimden farklı görmem bu hususta. Takımdaki yerli - Brezilyalı kamplaşmasında rol oynuyor mu? Bilmiyorum, oynuyor olabilir. Bu şekilde protesto bile edilebilir; genç oyuncudur, ders de alabilir. Ama şu yapılan o kadar büyük bir ayıptır ki, kelimeler yetmiyor işte anlatmaya. Arda'ya bunu yapanlar, onun söylediği gibi kıskanıyorlar Arda'yı. Çok net. 2007 yılıydı, aynısını ben de söylemiştim. Yolda Sinem Kobal'ı görse aklına çirkin fikirler gelecek binlerce insan kıskanıyor Arda'yı ve bunu yapıyor. Ne var yahu sinema kapattırmakta? Bin lira yahu! Milyon dolar kazanan bir adamın kız arkadaşına böyle bir sürpriz yapmasından doğal ne olabilir? Milyon dolara gerek yok, yarın öbür gün, özel bir zamanda aynısını tribünde tepki gösterenler de yapabilir. Kız arkadaşına laf atılsa, kavga etse Arda; daha mı iyi olacaktı? Çok muhtemel değil miydi bunun olması? Bence gayet doğru davranmış. Veya yanlış olsa ne yazar? Neyi tartışıyoruz yahu?

Sonra Jo... Ben de hayal kırıklığı yaşıyorum, ben de kızgınım... Yapsın ne yapıyorsa ama en azından biraz sessizce yapsın. Öbür türlü bir tepkiyle karşı karşıya kalması kaçınılmaz. Ama o tepki, bu tepki midir? Jo'yu yuhalayan adamda da Arda için söz konusu olan psikoloji var. Sağımda solumda görüyorum, zavallı adamlar; Fenerbahçe maçı sonrasını bırak maç sırasında partner bulabilse bütün sezonu feda eder seks yapar, çok net yani. Bu şekilde yazmaktan rahatsızlık duyuyorum ama onlar aynı rahatsızlığı adama "seks aşkı" diye tezahürat yapmaktan duymayınca başka çare kalmıyor. Bu adamlar kıskanılıyor, olay budur. Protestonun ortaya çıkmasının ana nedeni bu değildir, ancak manipülasyon aşamasının bu denli kolay olmasında en büyük rol bu kıskançlığındır. Nonda, Nonda diye inliyorsun. Yahu birkaç ay önce onu da sen yuhaladın! İki ay önce Jo'yu da böyle karşıladın! İki ay yahu! Zamanda geriye yolculuğu daha da kısaltalım; iki hafta önce aynı adamlar "Büyük Kaptan Arda Turan" tezahüratıyla kendilerinden geçiyorlardı. Aynı adam diyorum, görüyorum çünkü çevremde. Bu var ya, ruh hastalığı. Her şeyi en uçlarda yaşamak, görmek ne kadar sağlıklı?

14 yıl beklemişler sonra... ulAn! 15 yaşında çocuklar, 14 yıl beklediklerini bağırıyorlar, bundan komik ve bundan saçma bir şey olabilir mi? 14 yıl bekleyen adam, o Numaralı'daki işte. Senin değil 14 yıl, 2 tane maçla bütün devrelerin yanıyor... Koca koca adamlar da var elbet içlerinde, bir sürüsü... Yine saçma. 14 yıl beklemek başka bir şey bir kere, o beklemek bu beklemek değil. Sen beklemişsin ama belli ki anlayamamışsın. Bir 14 yıl daha düşünsen yine anlayamazsın. Galatasaray şampiyon olamıyor, ne yapacaksın? Takım mı değiştireceksin? Olamamış işte, sen de mecburen beklemişsin. O sürede tesis mi basmamışsın, küfür mü etmemişsin; hepsi olmuş. Ama neticede beklemiş oluyorsun işte. Şimdi on sene şampiyon olamasak, sen her hafta bu akşamki iğrençliğinle sahne alsan, sonunda yine beklemiş olacaksın. E ne anladım ben bu işten? Ki, tesis bassan şu yaptığından daha mantıklı. Are you player, bugün olanın yanında hiçbir şeydir. Stadın ya orası senin, stadın! Ve ben bugün kendi stadımda kendi takımımın kadrosunu duyamadım, ıslıktan.

Taçsız Kral Metin Oktay tezahüratı, bilmiyorum kaçıncı kez söylüyorum, her şeyden önce Metin Oktay'a saygısızlık. Onun adını saçma sapan hezeyanların için nasıl ağzına alırsın? Klişe oldu artık ama doğru: Sanki bugün yaşıyor olsa, ona da küfürü basmayacaktın? Al işte sana Arda Turan, modern zamanda Metin'e olabilecek en yakın adam. Hatta daha profesyonel, olumlu anlamda. Alemci futbolcu istemiyorsun ama o Metin alkollü kafayla maça çıkmış haberin yok. Varsa da bağlantısını kuramıyorsun, acizsin çünkü düşünmekten.

Yine bir ara yükselen, "Basın yalan yazıyor, şampiyon olmayınca" tezahüratı var. E tabii bu da bir sürü acziyetin sonucu. Sen o basının, en çok senin üzerine oynayan adamı olan Erhan'ın yaptığı kötü niyetli haberlere göre oyuncu yuhladın yahu bugün! Erhan Telli olsam, ya da kötü niyetli herhangi bir medya mensubu olsam en çok zevkten delireceğim gün olurdu bugün. Kimbilir ne kadar sevinmişlerdir... Bunu da sen sağladın.

Numaralı Re-Re-Re-Ra-Ra-Ra çektiğinde tepki gösteriyorsun. O tezahürat yuhalanır mı yahu? İnanılır gibi değil. Sonra bir de sosyete tezahüratı. Ama sana çapulcu dendiğinde sinirleniyorsun...

Sezon boyunca böyle bağırmadı bu tribünler. Jo'ya top gelme ihtimali ortaya çıktığında bile kopan fırtınalar; Fenerbahçe, Manisa, Belediye maçlarında meltem olarak ortaya çıksa sonuç yine böyle olmazdı. Bu tribünde senelerdir iş yok. 2002'den sonraki en hakiki taraftar desteğini Westfallen'de gördü bu takım. Keşke her maçı orada yapsak, ben takımdan uzak kalmaya razıyım.

Arda'ya helal olsun. Kendisine ayıp eden tribünlere tavrını koydu ya, küçük hesaplar yapmadı ya, gözümde büyüdü bugün. Umarım tek seferlik bir davranış değildir. Ben de aynısını yapardım. Ki kendimce epey benzeştirdiğim şeyler yakın zamanda başımdan geçti, yaptım. Arda'nın kimseye eyvallahının olmasına ihtiyacı yok. Yeteneği var, düzgün çocuk; doğru bildiği yolda yürüsün. Yarın Fenerbahçe'ye gitmek istediğini açıklasa kızmam bu saatten sonra, yeter ki tavrı sağlam olsun. Yapmayacağını da biliyorum ayrıca ve yine, ben de yapmazdım. Üst üste birkaç defa "ben" dememin nedeni burada kendi kişiliğimi ön plana koymak değil, en yoksun olduğumuz şeyden söz ediyorum ben en başından beri; empatiden.

Daha yazılacak, söylenecek çok şey var. Bir yandan da bu kadarı bile fazla. Bu yazdıklarımı görünce beni hayatından silecek insanlar olduğunu tahmin ediyorum, değer verdiğim insanlar. Sen kimsin de benim manipüle edildiğimi düşünüyorsun diyeceklerdir, haddimi aştığımı söyleyeceklerdir. Son bir kez daha haddimi aşıp, zamanı gelince yaptıkları yanlışın farkına varacaklarını düşündüğümü belirtmek istiyorum. Ne kadar iyi taraftar diye düşündüğüm insanları bugün "Kimisi sinema peşinde" diye bağırırken gördüm ya, anladım ki benim algım epeyce bir farklı. Aslında yakın zamanda anlamıştım, bugün de emin oldum. Ben Galatasaray için canımı feda etmem, aksini de hiçbir zaman iddia etmedim; ama "Galatasaray için ölürüm" diyen çok sayıda insanın aksine kendimi Galatasaray'dan çok daha küçük görüyorum. Dolayısıyla her türlü hayal kırıklığıma rağmen bugünkü hezeyanları sergileme hakkını da kendimde görmüyorum.

Bugün de unutulur gider. Unutulmasa da hatıra olur. Petre'ye, Hagi'ye, Mondi'ye yapılanlar; Fatih Akyel'e yapılmayanlar gibi. Bu olayların hepsinin ardından Galatasaray tribünlerinin temel dinamikleri aynı kaldı, ancak her birinden de insanlar bireysel sonuçlar çıkardı. Bugün ben de epey bir sonuç çıkardım.

Ya şu Arda, en iyi zamanında ona şakşakçılık yapılırken bir tek şey söyledi: "Bana tezahürat yapıyorlar, çok mutlu oluyorum. Ama futbolcuyuz, yarın formumuz düşebilir, kötü oynayabiliriz. Bunlar mutlaka olacaktır. Lütfen o zaman da yanımda olsunlar."

Şimdi bu adam ne yapsa haksız duruma düşebilir? Tribün ona ayıbın daniskasını yapmışken, gol sevincini Rijkaard'a koşarak gösterince mi haksız olur, direkt soyunma odasına gidince mi? Diyorum ya, yarın Fenerbahçe'ye gitmek istese haksız olmaz gözümde. Bunu yapmayacağı için de ayrı bir yere sahip çok sayıda insanın gönlünde.

Unutmadan... Frank Rijkaard tezahüratları tamamen iki yüzlülüktür, göz boyamadır. Zira sahadaki de Frank Rijkaard'ın takımıdır.

11 Nisan 2010

Acı

Ali Sami Yen'deki bir önceki maçta üzülmüştüm, sinirlenmiştim. Bu sefer utandım, parçalandım, canım yandı. İnsana kendi stadında deplasmanı yaşatanlara söyleyecek söz yok, bitti. Futbolculara çok kızgınım, bin türlü tepkiyi de hak ettiklerini düşünüyorum. Belki bugün yapılanları bile umursamamışlardır. Ancak hiçbir şey bugün yapılan ayıbı haklı çıkaramaz. Gösterilmesi gereken tepki, asla bu değil. Bugünkü tepki masumiyetten çok uzak, bambaşka hesaplarla yapılmış bir tepkidir. Galatasaray tribünlerini hakimiyetini elinde bulunduran, Galatasaray üzerinden geçinen insanlar, bir kez daha mutlu sona ulaşmışlardır. Kötü gidişin üzdüğü, Galatasaray'ı yüreğinin ta derininde hisseden binlerce insan da çok açık ve net bir şekilde manipülasyona uğramıştır. Sevdikleri içindir, safça; ama yanlışın en büyüğüdür. Suça ortak olmuşlardır.

Bu akşam olanlar; Fatih Akyel, Mondragon, Petre, Hagi olaylarından farksızdır. Zamanı gelince, bugün anlayamayanlar da bunda hemfikir olacaklardır, ki failleri zaten aynıdır. Ve hâlâ oradalardır. Daha çirkinleşebilsinler çirkinleşebildikleri kadar, e elbet bu işin sonu da böyle böyle gelecektir. O güne kadar ben Kapalı'da ya da açıklarda olmayacağım. Çok üzgünüm.

Bir şeyler yazacağım ilerleyen saatlerde...

Frank Rijkaard geldiğinden ve sezon başında bunun etkilerini gördüğümüzden beri; beni yazmaya iten, motivasyonumu o derecede yükselten az olay oldu. Onlarda da alışkanlığın kaybolmasının etkisiyle ya sessiz kaldım, ya kendi kendime yazdım, ya da mail gruplarında. Neyse, şu anda epey doluyum. Girizgâhı da kısa keseceğim o yüzden. Muhtemelen toparlayamayacağım pek, parça parça olacak... Böyle olsun bu seferlik.

Kötü durumdayız. İşler hiç istediğim gibi gitmedi. Düşündüğüm gibi olmadı. Sezon başında bu tabloyla karşılaşabileceğimizi biliyordum, ama o güzel başlangıçtan sonra emin olmuştum şampiyonluktan. Olmadı. Ha, olmadı diyorum ama tam şu anda başlayan maçta Bursaspor kazanamazsa, tekrar da inanabilirim. Ruh hastası olacağız sonunda. Ama Sivas maçıyla birlikte çektiğim televizyon fişini, az önce yerine taktım; ne yapayım? Son ana kadar inanacağım, hiç mantıklı gelmese de.

Fenerbahçe maçıyla, içimden çok parça koptu. Aklımın ipleri de koptu. Söyleyecek çok şey var ama galiba artık zamanı değil. Şunu söyleyeyim, maç bittiğinde şampiyonluğa hâlâ inanıyordum ama sevinilecek bir şampiyonluk asla olmayacaktı benim için. Sivasspor maçının son dakikasında yediğimiz gole de zerre kadar üzülmedim. Başka duygular olarak çıktı o üzüntü benden. Stres de değil. Sinir ve sıkıntı diyebilirim. Çünkü hayatımda hiçbir golün atılacağından bu denli emin olmamıştım. Türkiye Kupası'ndan elenmemizin suçlusu olan Rijkaard, bu maçtaki sonucun da sorumlusuydu, bana göre. Bu sezon hangi maçta geriye çekildiysek gol yedik. Manisa'sıydı, Belediye'siydi, Sivas'ıydı... Hak ettik. Çıkan kadro için bir şey söyleyemiyorum, vardır bir bildiği hocamızın. Çok konuda da böyle diyorum. On yıl ayrılmasa keşke, güvenim hiç sarsılmadı bugüne dek. Ama bu sezon çok başarısız bir yönetim gösterdiğini görmek gerek.

En başta da söylediğim gibi, bu öngürülebilir bir gelecekti sezon başı için; ama bu muhtemel sonucun bir arkaplanı da olmalıydı. Bir şeyler öğrenmeliydi Galatasaray bu sezon. Ancak çok uzun süredir, ileride kullanmak üzere bir şeyler biriktirmeyi bıraktık. Bu sezonki cefa, önümüzdeki senelerin sefasının bedeli olmadı yani. Daha küçük şeyler için, büyük bedeller ödedik. Türkiye'de başarı istikrara bakar, dolayısıyla önümüzdeki sezonun Rijkaardlı Galatasaray'ı bu kez çok daha güçlü ve iddialı olacaktır; ancak ben bugün daha farklı bir noktada olmayı bekliyordum. Puan durumunda değil, sahada.

Herneyse. Demek ki düşündüğümüzden daha yavaş ilerleyeceğiz. Ancak hâlâ üzerinde konuşulacak bir "sabır" kavramı da var. Hakkını verelim, taraftar büyük oranda yeminine sadık kaldı. Hatta sırf yemin ettiği için, adı Rijkaard olduğu için hiç eleştirmeyenler, yeminimi bozdum ulancıları azınlıkta bıraktı. Tabii o da yanlış ama şimdi benim söylemek istediklerim farklı. Sabrımızı yine çok doğru dağıtmıyoruz gibi geliyor bana. En azından medya tarafından dahi oluşturulmuş olsa, bir "Elano'yla olmuyor" yargısı var. Bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Bugün Sabah gazetesinde "Elano'yla olmayacağını anlayan Galatasaray Yönetimi, Gattuso ruhlu oyuncuların peşine düştü." haberi var. Gerçeği yansıtıyor olabilir, ihtimal veririm. Oysa ki Elano, yanında Gattuso'yla oynarsa zaten ondan da çok parlar. Yanında Mustafa Sarp'la, Mehmet Topal'la, Ayhan'la, Barış'la oynarkenki hâliyle değerlendiremeyiz Brezilya Milli Takımı'nın ilk 11 oyuncusunu. Ki, ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu hatırlamamız için orada oynuyor olması da gerekmiyor.

Elano, Dünya Kupası'nı düşünüp kendini sakınarak oynuyor olabilir; buna ihtimal veririm. Aslında böyle bir durumda düşüneceğim tek şey, gitmesi gerektiği olurdu. Ancak son yıllarda Türkiye'deki futbolcu tipolojisini daha iyi anladığıma, daha yakından tanıdığıma inanıyorum. Ve gerçekten ilkeli davranıldığında Galatasaray'da ilk 11'i dolduracak futbolcu kalmayacağına... Dolayısıyla kabul etmek gerek galiba bunları. Futbolcuyu büyütmemek yeterli, sadece takımı sevmek. Elano kendisini riske etmiyor demiyorum, ihtimal üzerine konuşuyorum sadece. Ve öyle olsa bile, ki ben olduğunu düşünmüyorum, önümüzdeki sezon Elano'yu kadroda görmek istiyorum. İyimser bakmak zorundayım çünkü. Elano kalitesinde futbolcuları çok nadir getirebiliyoruz Galatasaray'a, dolayısıyla ondan alacağımız performansı da sonuna kadar kovalamalıyız. Ben aynı adamı Manchester City'deyken "Ah keşke böyle bir futbolcumuz olsa" diyerek izlediğimi de biliyorum. Olunca, farklı bakmamak gerek işte.

Elano bu sezon aynı performansı başka takımda gösterip, yazın Galatasaray'a transfer edilse kimse çıkıp da bir önceki sezon ne yaptığını sorgulamazdı. Herkes en yüksek performansına ulaşacağını varsayardı. Ama o düşük formu Galatasaray'da gösterince bunun adı gitsin oluyor. Onun adı da transfer çılgınlığı. Duyguların mantığı bastırdığını, bu örnek çok net bir şekilde ortaya koyuyor bence. Ama bir taraftarın böyle düşünmesi normal. Önemli olan, yönetici konumunda bulunanların farklı düşünebilmesi. Umarım düşünürler. Elano, önümüzdeki sezon kendi ayarında yeni bir oyuncunun transferden çok daha yararlı olacaktır. Çünkü kalitesinin üstüne, bir de takımı tanıma vasfını ekledi. Yani, yanında doğru oyuncularla oynadığında yeni bir Lincoln örneği bizleri bekliyor olabilir. Ben buna inanıyorum. İnanmalıyım da.

Benzer düşüncelerin sonucunda, Giovani ve Caner'in de bonservislerinin kesinlikle alınması gerektiğine inanıyorum. Bu söylediklerim Jo için geçerli değil. Çok kaliteli bir futbolcu ama Fenerbahçe maçından sonra alem yapan adamın karakter problemi olduğuna inanıyorum. Böyle düşünmenin, geri kafalılık falan olmadığı üzerine saatlerce konuşabilirim. Leo Franco'nun Atletico maçından sonra beş dakika sahada kalıp tüm rakip oyuncuların elini sıkması da kabul edilemezdir benim gözümde, ayıptır. Pekâlâ gidip o tebrik faslını içeride de gerçekleştirebilir. O şekilde yapsa centilmenlik olur, bu şekilde taraftara saygısızlık.

Jo demişken, akşam Diyarbakırspor maçı var ve birtakım protesto hazırlıkları... Bu protestolardan nasibini alacakların başını da Jo çekiyor. Bir de Arda! Bu noktada yazıyı sonlandırmak zorundayım, çünkü bunun üzerine ne söylenebilir bilmiyorum. Bir sürü noktada da kendimi frenlemem gerektiğine inanıyorum. Ama bir önceki maçta "Büyük Kaptan" tezahüratı yapıldı bu adama. Bugün Galatasaray Ruhu yok, paranın peşine düşmüş deniyor. Bir önceki sene "Paris Hilton yakışır sana" deniyordu, bugün sinema kapatsın deniyor. Kim bağırıyor, neden bağırıyor; çok önemli sorular bunlar. Cevabını burada aramayacağım. Beş dakikalık sessiz protestonun ne kadar bayat ve yavan olduğu da bambaşka bir konu. Ve ben bu konulardan çok sıkıldım. Nefret ediyorum; akşam maç var ve şu anda maça gitme fikri beni öyle strese sokuyor, öyle içimden gelmiyor ki anlatmak zor. Ama yine de gideceğim. Hatta başka bir tribüne gidecektim bugün ama vazgeçtim, sırf Büyük Kaptan Arda Turan diye bağırmak için Kapalı'da olacağım. Daha önce bu şekilde hiç bağırmadım, çünkü o tezahürat da yanlış, erken, çok erken. Zaten futbolcuya çok nadir tezahürat yaparım, Arda'ya da en son Kalli dönemindeki Sivasspor maçında haksız yere protesto edildiğinde bağırmıştım böyle yürekten.

Pek yazıya benzemedi ama içimi dökmüş olayım, bir nebze. İhtiyacım vardı. Üzgünüm.

Bursaspor maçında dakika 75 oldu, skor hâlâ 0-0. Hani olmaz ya, tüm maçlarımızı kazanırsak kayıtlara "herhangi bir şampiyonluk" daha geçirebiliriz, mümkündür. Bayağı da iyi gelir her şeye rağmen.

Herneyse işte, yine. Galatasaray'da her şey düzelir; bazı şeyler, bilmiyorum...