27 Mart 2010

Ezeli Rekabet

Galatasaray, Fenerbahçe. Fenerbahçe, Galatasaray. Öyle bir rekabet ki, hangisinin adının önce yazılacağı konusu dahi saatlerce tartışılabilir. Başarı, tarih, alfabetik sıra yahut taraftar sayısı; hepsi etkili olabilir. İki ayrı kutup. İki zıt kardeş. Bir ülke nüfusunun büyük bölümünü hayata bağlayan renkler… Kimi zaman avuntu, kimi zaman kahır; her daim aşk, hem de en platoniğinden.

Klişedir ama bir o kadar da gerçek: İki rakip karşı karşıya geldiğinde dönmez dünya Türkiye’de. Akmaz zaman. Sokaklar boşalır, trafik açılır, alışveriş merkezleri iş yapmaz, toplu taşıma araçları boş çıkar yolculuklarına. Doksan dakika, uzatmalar ve bir de devre arası süresince her şey unutulur. Ne kimsede dert kalır, ne akıllarda taç ve aut çizgilerinin ötesini geçen bir düşünce. Beşiktaşlıları, Trabzonsporluları, Eskişehirsporluları da vardır elbette bu ülkenin; ki bazıları bu rekabeti umursamadıklarını söylerler. Doğru değildir çoğunlukla. Futbolla biraz ilgili herkes için gündem Fenerbahçe’dir, gündem Galatasaray’dır saatler derbiyi gösterdiğinde. Hatta bir hafta öncesinde; ve hatta bir o kadar da sonrasında.

Her şey 1907’de başladı. Galatasaray artık yalnız değildi; bir rakibi vardı. İkinci takımlarında oynayan Kulaksızzade Galip Bey, Birmingham’dan gelen ve kısa zamanda sarı ve kırmızı renklerle değişen sarı lacivert formayı, Moda’da oturan arkadaşlarının kurduğu bu kulübe benimsetmişti. Bu kulübün adı Fenerbahçe’ydi. İki kulüp arasında renk alışverişiyle başlayan ilişki, Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye geçen oyuncularla daha derin bir anlam kazanmıştı. Adına transfer dahi denmeyecek bu yer değiştirmeler, o günlerde iki takım arasında problem yaratmak bir yana, tatlı bir rekabeti de içinde barındıran bir dostluk oluşturmuştu. Peki bu ilişki, zaman içerisinde dostluktan gitgide uzaklaşarak nasıl bugünkü hâlini aldı?

Bugünkü durum malum. Her derbi öncesi haber çıkar gazetelerde: Dünyanın bir numaralı derbisi; bazen iki, bazen üç. Karşılaştırıldığı diğer rekabetlere baktığımızda, “futbol asla sadece futbol değildir” sözünü doğrular nitelikte örnekler çıkar karşımıza. Celtic ve Rangers arasında din ve politikanın; Barcelona ve Real Madrid arasında tarihsel ve ırksal bir mücadelenin, Boca Juniors ve River Plate arasında sınıf farkının, Roma - Lazio rekabetinde yine siyasetin etkileri görülür. Galatasaray ve Fenerbahçe için benzer bir durum söz konusu mu? Her ne kadar geçmişte Galatasaray’ın aristokrasiyi, Fenerbahçe’nin burjuvaziyi temsil ettiği de iddia edilse, sarı kırmızılılar Saray’ın ekonomik desteğiyle ayakta kalıp partilerden bağımsız bir duruş sergilerken, Fenerbahçe iktidarların futbolu halka sevdirme politikasının merkezinde de yer alsa; bugün için iki kulübün bu gibi keskin çizgilerle ayrıldıkları söylenemez. Kulüplerin tarihten bugüne getirdikleri önemli farklılıklar var elbette, ancak bugün iki kardeşten biri Galatasaray’ı, biri Fenerbahçe’yi tutabiliyorsa iki takımın toplumun ayrı kesimlerine hitap etmesi gibi bir durum yok ortada.

Bu anlamda Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti, futbolun sadece futbol olduğunda dahi ne denli büyük etki yaratabileceğinin en büyük örneğidir diyebiliriz; ancak bunu yalnızca sportif başarıya indirgemeden, kulüp bazındaki farklılıkların yarattığı zıtlığı da göz önünde bulundurmak gerek elbette. Futbol, milyonlarca insanın hayatında çok önemli bir yere sahip. Televizyonlarda görülen saniyelik reklamların dahi insan üzerindeki etkisi düşünülünce, kişilerde bir aidiyet duygusu da yaratan futbol kulüplerinin ne büyük etki yaratabileceği hakkında fikir sahibi olunabilir. Dolayısıyla kulüplerin, felsefelerini bir anlamda taraftarlarına da aşıladığını, hatta onları küçük yaştan itibaren çekimine alarak karakterleri üzerinde dahi etki sahibi olduklarını söylemek mümkün. Bir gün bu alanda istatistiksel bir çalışma yapılır mı bilinmez; ancak aynı renge gönül verenlerin genellikle kendi aralarında daha yakın dostluklar kurabildiklerine dair bir gözlem, çok sayıda insan tarafından yapılmıştır. İstisnası, kaide olmasına izin vermeyecek kadar fazla olan bu durum, yine de üzerinde düşünülmeye değer bir sosyolojik olgu olarak kabul edilebilir.

Her şeye rağmen, adına dünya derbisi dediğimiz bu çekişme, en nihayetinde bir sportif rekabettir. Ancak dünyanın hiçbir ülkesinde yayımlanmayan derbiyi bu şekilde adlandırma yanılgısına düşmemizi sağlayan unsur, içerdiği şiddetin dozudur. İşin sportif ruhundan neredeyse eser kalmamıştır. İki tarafın, iki taraftarın birbirine duyduğu nefrettir bu derbinin bugünkü kimliği. Bir tutam talihsiz beyanat, çokça medya etkisi ve hepsini kapsayan çıkar hesapları, mevcut duruma getirmiştir iki takımı. Sevgi, tek başına yetersiz kalmaktadır demek ki bu hesaplara göre. Sevgiden çok nefret lazımdır ki taraftar kimlikleri istenilen kıvama gelsin. Türkiye toplumunun doğasında var bu zıtlık, her birimiz bunlarla büyüdük, büyütüldük. Bilhassa genç olanlarımız. Ötekileştirme yoluyla sevdirildi bize her neyi sevmemiz isteniyorsa. Başkalarını kötüleyerek kendimizi en özel, en güzel, en iyi zannettik. Lacivertler kırmızılardan, kırmızılar da lacivertlerden nefret edip daha bir bağlanıyorlarsa kendi renklerine, bu aslında saf bir sevgi değildir.

20. yüzyılın ilk yarısında da seviyordu insanlar Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı. Hem de sonsuz bir aşkla. Ancak iki takım taraftarları, birbiriyle iç içe izliyorlardı maçları. Sahadakiler birbirlerinin dostlarıydı. Ve bu dostluk, her 90 dakikada yumruk yumruğa kavgaya dönecek kadar pamuk ipliğine bağlı da değildi. Bugün birbirlerini sakatlamaya oynayanlar, o günlerde “Çok eksiğiniz var, isterseniz maçı tehir edelim.” teklifinde bulunurlardı. 1913’ten 1951’e kadar bayram olarak kutlanırdı bu rekabet. “Galatasaray - Fenerbahçe Bayramları”, takım kaptanlarının Atatürk Büstü’ne çelenk koymasıyla başlar, tüm sporcular ve yöneticilerin bando eşliğinde yaptığı geçit töreniyle devam eder; atletizm, voleybol, cirit, güreş ve futbol karşılaşmalarıyla son bulurdu. Gelgelelim, geçtiğimiz yıl bu rekabetin yüzüncü yılında bir gösteri maçı yapılma ihtimali dahi iki takım taraftarlarından tepki gördü. Şölen havası, yerini tahammülsüzlüğe bıraktı; her iki takımın varlığının birbirlerini büyüttüğü unutularak. Derbilerin sayısı bile azaldı, azaltıldı. Yakın geçmişte bir sezonda 6-7 kez karşı karşıya gelebilen iki ekip, artık belki 2, belki 3 kez birbirlerine rakip oluyorlar.

Her şeye rağmen, şu dünyada Galatasaray - Fenerbahçe derbisi kadar güzel bir şey yok. İster dünya derbisi olsun adı, ister karmaşa; milyonlarca insana duyguların en yoğununu bu derbi yaşatıyor. Maç tarihi yaklaştıkça yavaşlayan zaman, o büyük gün saran tatlı heyecan, takımlar sahaya çıktığı an titreyen dizler, birbirine vuran dişler, galibiyetin her şeyi unutturan coşkusu, mağlubiyetten sonraki sabah -eğer uyumak mümkün olduysa- uyandığında insanın tam yüreğine oturan, çöken acımtırak hüzün… O an için yaşayıp, o an geldiğinde heyecanını kaldıramayarak kendini sokaklara atanlar; yapılan akıl almaz totemler… Bu rekabet olmasa hiçbiri olmayacaktı. İki takımdan birinin yerini, herhangi bir başka takım dolduramayacaktı. Galatasaray - Fenerbahçe derbileri çok daha güzel geçebilir belki; ancak nasıl geçerse geçsin, etkisi asla azalmayacak.

Unutulmaz Anlar

Ezeli rekabetin her karşılaşması, ileriye anılar bırakıyor. Futbol adına hiçbir güzelliğin yaşanmadığı maçlar dahi hatırlanıyor. Bu anlamda Galatasaray - Fenerbahçe derbilerinin her saniyesi “unutulmaz anlar” kategorisine girer belki de. Ancak hafızalarda her daim tazeliğini koruyan büyük galibiyetler, hezimetler ve tabii olayları da ayırmak gerekir. Kıtalararası derbinin ilk 7 karşılaşmasını Galatasaray, filelerinde gol dahi görmeden kazanmasına karşın, 1929 yılından bu yana iki takım arasında yapılan karşılaşmalarda galibiyet üstünlüğü Fenerbahçe’ye ait. Son on yılda Kadıköy’de oynanan maçlardan puan çıkaramayan Galatasaray, 2002 yılındaki karşılaşmada rakibine 6-0 mağlup olarak tarihindeki en ağır yenilgiyi aldı. 2005 yılında oynanan Türkiye Kupası finalinde Galatasaray bu skorun rövanşını almaya yaklaşsa da, 5-1’le yetindi. 12 Şubat 1911 günü ise Galatasaray’ın 6 kişi başlayıp 7 kişi bitirdiği, Fenerbahçe’nin ise kaleci Ali Said’in sakatlanması nedeniyle 10 kişiyle tamamladığı Kadıköy’deki karşılaşma sarı kırmızılı takımın 7-0’lık galibiyetiyle sonuçlanmıştı.

İki takım arasındaki efsane maçlardan bir diğeri, 3 Mayıs 1989’da oynanan Türkiye Kupası rövanş karşılaşmasıydı. Kadıköy’deki 2-2’lik skorun rövanşında ilk yarı ev sahibi Galatasaray’ın 3-0’lık üstünlüğüyle sonuçlanmış, gollerin tamamını kaydeden Tanju Çolak yıldızlaşmıştı. Skor 3-0’ken Galatasaraylı oyuncuların yaptığı şova yönelik hareketler Fenerbahçelileri hırslandırınca, ikinci yarıda sahaya çıkan sarı lacivertliler tam dört gol birden atarak zaferlerin en büyüğüne imza attı. Galatasaray’ın o dönem üst üste şampiyonluklar yaşayıp, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da yarı final oynadığı düşünüldüğünde, çok benzer bir maç da 26 Mart 2000 tarihinde yine Ali Sami Yen’de oynandı. Galatasaray’ın bu kez de üst üste dördüncü şampiyonluğuna gitmesinin yanı sıra UEFA ve Süper Kupa zaferlerine doğru ilerlerken, Fenerbahçe de liderin tam 20 puan gerisinde sorunlarla boğuşuyordu. Galatasaraylı oyuncuların maç öncesi küçümseyici yorumları, maç sonrasında yerini yine Fenerbahçe’nin zafer şarkılarına bırakırken; maç boyunca savunma yapan Fenerbahçe, son bölümde Johnson’ın baraja çarpıp yön değiştiren frikik atışıyla 1-0 galip gelen taraftı. Sezon sonunda ne Fenerbahçe dördüncülüğe üzüldü, ne de Galatasaray şampiyon olduğuna sevinebildi hakkıyla. Galatasaray - Fenerbahçe rekabetinin ne derece önemli olduğunu gözler önüne süren bir maçtı.

10 Haziran 1959, bir başka tarihtir tüyleri diken diken eden. Metin Oktay’ın “Top ve Ben” isimli kitabında hikâyesini tüm detaylarıyla anlattığı gol, göz dolduran cinsten. Bir yanlış anlaşılma sonucunda futbol hayatında ilk kez tribünlerden hakaret işiten Metin’e, o dönem Fenerbahçe’de yer edinmeye çalışan Avni bir tekme atar. Yediği tekmenin hışmıyla Avni’yi bir yumrukla yere deviren Metin’e, karşılaşmayı yönetmesi için Yugoslavya’dan getirilen hakem tarafından sahanın dışına çıkması işaret edilir. Daha sonra ortalık yatıştığında kararını geri alan hakem, ağlayarak çıkan Metin’i tekrar oyuna davet eder. Kendisine hakaret eden Fenerbahçe tribünlerini selamlayan Metin Oktay, oyuna girdikten birkaç dakika sonra sağ tarafta Nuri’nin pasıyla buluştuğu topa tüm gücüyle vurur, ve… Ağları delen golle, Milli Lig’in ilk final maçında tek golü Metin Oktay atar. Rövanş maçındaki galibiyetle ilk şampiyon Fenerbahçe de olsa, bugün hatırlanmayan bu şampiyonluk Metin’in bazukasına yenik düşmüştür.

Metin Oktay, 10 yıl sonra, 23 Ağustos 1969 tarihinde yaptığı jübile maçıyla futbola veda ederken, bu karşılaşmanın son 10 dakikasında her iki takım kaptanı birbirleriyle forma değişerek mesajların en güzelini vermişti. Böylece 10 dakikalığına Metin Oktay Fenerbahçe, Can Bartu da Galatasaray adına mücadele etmiş oldular. 24 Nisan 1996’da oynanan Türkiye Kupası finali ikinci ayağında kupaya uzanan tarafın sarı kırmızılılar olmasının ardından “Ulubatlı” Graeme Souness, Kadıköy Fenerbahçe Stadyumu’nun santra noktasına Galatasaray bayrağını dikerek bir başka unutulmaz anın kahramanı olmuştu. 1987 yılında Galatasaray yarıştığı tüm branşlarda şampiyon olurken, Fenerbahçe ise 100. yılında Galatasaray’ı her branşta mağlup ederek taraftarına 17-0’lık bir mutluluk serisi yaşatmıştı.

Son dönemde geriye genellikle olumsuz hatıralar bırakan derbinin geçmişteki müsabakalarında da tatsız olaylara rastlamak mümkün. 23 Şubat 1934’te Taksim Stadı’nda oynanan maç, futbol tarihine “Kavgalı Maç” olarak geçmiştir. O güne kadar hep centilmence geçen derbide iki oyuncunun didişmesiyle başlayan olaylar, iki takım futbolcularının yanısıra seyircilerin de dahil olmasıyla büyük bir kavgaya dönüşmüş; neticesinde tam 17 oyuncu, “ömür boyu men” cezasının da dahil olduğu ağır yaptırımlara uğramış ve sezon sonunda Beşiktaş şampiyon olmuştur. 25 Nisan 1955 günü Spor Sergi Sarayı’nda oynanan basketbol maçında da maçın bitimine 44 saniye kala, Galatasaray şampiyonluğa giderken Fenerbahçe sahadan çekilmiş, o dönem 3-0 kabul edilen hükmen galibiyet, averaj açısından sarı kırmızılıların şampiyonluğuna yetmemişti. Ancak kısa bir süre sonra alınan kararla şampiyonluk kupası ikiye bölünmüş ve o sezon iki şampiyon ilan edilmişti: Modaspor ve Galatasaray.

5 ekleme:

nusret dedi ki...

Yazıyla ilgili 2 Not:

"24 Nisan 1996’da oynanan Türkiye Kupası finalinde Galatasaray’ın penaltılarla 8-7 galip gelmesinin ardından “Ulubatlı” Graeme Souness, Kadıköy Fenerbahçe Stadyumu’nun santra noktasına Galatasaray bayrağını dikerek bir başka unutulmaz anın kahramanı olmuştu."

1-Ali Sami Yen'de Galatasaray'ın 1-0 üstünlüğü ile biten maçın ardından Fenerbahçe Stadı'ndaki 1-0'lık Fenerbahçe üstünlüğü maçı uzatmalara götürmüştü.Ve,116.dakikada Dean Saunders'in golü Kupa'yı Galatasaray'a getirmişti.

"1989 yılında Galatasaray yarıştığı tüm branşlarda şampiyon olurken..."

2-1988-89 sezonunda futbolda Fenerbahçe şampiyon olmuştu.Galatasaray'ın tüm branşlarındaki şampiyonluk ,yanılmıyorsam,1987'dir.

Melih Şabanoğlu Abimiz'in 8 Ocak 2009 tarihli "Rekabet 100 yaşında.Kirli ve yorgun" başlıklı yazısını okumayanlar ve tekrar okumak isteyenler için hatırlatırım.

http://gayin-sin.net/2009/01/08/rekabet-100-yasinda-kirli-ve-yorgun/

scapula dedi ki...

Merhaba.

Çok çok haklısınız. Saunders ile ilgili olan hatayı düzeltmiştim. Düzeltilmemiş yazıyı koymuşum. Bu ay içinde o maçla ilgili bir dolu şey yazmışken, buradaki hata garip oldu benim için.

1987 ise yanlış bilgiden kaynaklanmış.

Çok teşekkürler.

Atahan

Spooky dedi ki...

Bu yazı dergi için miydi? Neden dışarda kaldı?

Bir de güncel olaylar üzerine fikir çarpıştırsak :) Yazacak mısın bir şeyler... Dergi bağlıyor sanırım seni. (Kötü anlamda söylemiyorum)

scapula dedi ki...

Arda,

Bu yazı, bir havayolu dergisi içindi. Sonunda iptal olması benle alakalı bir durum değil, ben hakkımı aldım. :)

Derginin bağlaması gibi bir durum yok, bilakis istediğim her şeyi oraya da yazabiliyorum. Ki çok içimden gelen bir Fenerbahçe maçı yazısı yazdım.

Ha Dergi şu şekilde bağlıyor olabilir. Ay sonundayız, bu gece ofiste sabahladığım üçüncü gece olacak arka arkaya. Pek vakit bulamadım.

Aslında yazı gibi olmasa da içimden gelen birçok şeyi bir mail grubunda döktüm... İstersen yollarım.

Spooky dedi ki...

Yollarsan çok sevinirim.