10 Şubat 2010

Yahu...


...

İlle de "Hayır sadece Galatasaray'a yapılmıyor, Türkiye'deki futbolun gerçeği budur." mu diyeceğiz, her dakika? İlle de her şeyi en ince ayrıntısına kadar yazıp, yanlış anlaşılmaya müsait her yolu kapatmaya mı çalışacağız? Merak edene söyleyeyim. Kendi adıma Adnan Polat'ın açıklamasını pek sahiplenmiyorum. Politik bir açıklama olarak görüyorum hatta. Ama canımız yandı be kardeşim. Bakın fotoğraflara, çok yandı hem de. Demiyorum, demiyoruz ki başkasına yapılmadı. Ama canımız yanıyorken de önce bir "ah" diyelim, bırakın. Bu kadar fanatikliğin alemi yok ki. Bu kadar düşmanlığın, kompleksin alemi yok. Bu kadar refleksif hareketlere gerek yok. Savunma psikolojisi yaşamın her anında egemen olursa bir yerlerde de hücum anlayışı baş gösterir. Gösteriyor. Sonrası kısır tartışmalar, sonrası kısır döngü...

Biz bir ah diyelim, bir ayağa kalkalım da ondan sonra daha genelleyici de konuşuruz. Yine kendi adıma, herhalde söylemem gerekiyor, konuştum da bugüne kadar. Şu sayfanın arşivinde kasap havasını eleştiren kaç tane yazı var. Zaman geçirmeyi, sahtekârlığı... En çok da bizimkiler yapınca konuşmuşumdur. Ama bir Ömer'e milyonlarca insanın para karşılığı izlediği maçın zamanından çalarak hırsızlık yaptığı için lanet ettiğimde verilecek cevap hep bellidir: "Sizinkiler de şöyle yaptı! Taraftar psikolojisi, fanatizm; şu, bu..."

O sizin kendi fanatizminiz ama farkında değilsiniz. Ben bu sayfada Beşiktaş'ı da savundum, sevmemek için onlarca nedene sahip olduğum ve sevmediğim Fenerbahçe'yi de. Haklı olduklarını düşündüm çünkü. Ama bugün bir tane yazıya, aklı başında bir sürü insan olarak "Galatasaray için" tamamen Galatasaray odaklı olarak yazdığımız, sadece Galatasaray tarafından yazdığımız bir tane yazıya twitterdan, bloglardan, oradan buradan sallıyorsunuz. Şu iki satırlık bildiriyi, Galatasaray - Fenerbahçe eksenine çekiyorsunuz. Yazanlara da fanatik damgası vurarak. Ama diyorum ya, kendi fanatizminiz. Üstelik çok belli ediyorsunuz.

Bir kez daha...

Bu ülkede masum bir takım; yok! Yok!

Ama kim ne derse desin, "Ama siz de..." ile başlayan cümleler kurmanın da alemi yok.

Bu mantaliteniz yüzünden "de" iki adım ileriye gidemiyoruz.

Atın artık gözlüklerinizi!

Türk Futbolu’nda devrim yapmak isteyenler engelleniyor. Marka değeri peşinden koşanların atladığı ya da görmezden geldiği, Skibbe’yle başlayan Rijkaard’la devam eden, pasa dayalı modern futbol anlayışının oturmasını, Galatasaray’ın başarılı olmasını, Galatasaray’ın Türk Futbolu’na kazandıracaklarını istemeyenler var, güzel futboldan nefret edenler.

Pehlivan bir santrfor, kasap orta saha ve savunma oyuncularıyla, iyi mücadele ettiğine inanılan takımlar var hâlâ. Bileğe, ayağa, dize gelen sert müdahaleleri isteyen teknik adamlar var. Bunları televizyon ekranlarında alkışlayan, destekleyen yorumcular var. Bu yıldırma futboluna göz yuman hakemler var.

Artık yeter!

Futbol oynamak istiyoruz, sahada! Futbol oynamaya, pas yapmaya, sakatlık yaşamamaya uygun, adaletli bir ortam istiyoruz!

Haksızlığa karşı durma zamanı, Hagi ruhuyla! Arda’nın gerçekten kaptan olduğunu algılamasının zamanı, Metin gibi oynamanın, yenilmekten korkmamanın!

Galatasaray olduğumuzu hatırlamanın zamanı, Adnan Polat’tan Kapalı’sına!

Size sesleniyoruz Galatasaray sevgisini yüreğinde taşıyan herkese, sesinizi duyurun, isyan ateşine bir odun da siz koyun!

Güzel futbol oynamak için, haykırın, bağırın, çağırın, yazın!

Türk Futbolu’nu, marka değerini, izlemek ve içinde yer almak istediğimiz bu ortamı kirletenlerden arındırmak adına, sessiz kalmayın!

Kasap futbolcuları, buna prim tanıyan hakemleri, teknik adamları, alkışlayan yorumcuları yuhlayın!

Artık yeter!

Futbol oynamak istiyoruz, sahada! Futbol oynamaya, pas yapmaya, sakatlık yaşamamaya uygun, adaletli bir ortam istiyoruz!

http://www.alisamiyensokak.com/galatasaray/futbol/korler-ulkesindeki-kasaphane/


Demişler ki Beşiktaşlılar...

***

Biz Beşiktaşlıyız
Sizin Olsun Oyunuz
Cuma 20:15'te
Kutlayın Artık Biz Yokuz

Var Mısınız
Yokluğunuzu Hissettirmeye..?


Bir Beşiktaş taraftarı tarafından samimiyetini, aşkını ortaya koyan tüm Beşiktaş taraftarına çağrıdır; bulunduğumuz tribünleri 15. dakika itibariyle terk ediyoruz.

Kapalı Tribün: Eski Açık Tarafında
Eski Açık 1: Kapalı Tribün Tarafında
Eski Açık 2: Numaralı Tribün Tarafında
Numaralı: Bireysel
Yeni Açık: Kapalı Tribün Tarafında yer alıp çıkışa yönelebilirler.

http://eksibesiktas.blogspot.com/2010/02/besiktas-taraftarna-cagr.html
http://www.facebook.com/event.php?eid=275980124191

***

Engellemek için kapıları kapattırmak dahil her şeyi beklerim rant dolu düzenin pasta yiyenlerinden.

Ama bu müthiş tepkiyi layıkıyla yerine getirmelerini de cân-ı gönülden dilerim. Beşiktaş tarihinin en kısa süren dönemi bu olur umarım. Ve durduramazlar Beşiktaşlıların coşkun akan selini...

Kalben orada olacağım.

Şu anda mutlu olmalıyım belki. Rakibimin düştüğü hâle bakıp kendi hâlime şükretmeliyim. Gülmeliyim, eğlenmeliyim bir iki sene daha "Kabare Beşiktaş"ı izleyeceğim için. Duruma bu şekilde bakmak, beni kötü insan yapmaz. Taraftarlığın ruhunda vardır bu; rakibinin kötülüğünü istemek. Böyle de olmalı hatta; rakibin ne kadar kötüyse sevdiğin renkler o kadar iyi gözükür çünkü dışarıya. Dolayısıyla, Yıldırım Demirören'in seçilmesi olumsuz hiçbir duygu yaşatmamalı bana. Sonuca, malumun ilanına bakıp bakıp oh olsun demeliyim.

Yapamıyorum. Yıldırım Demirören'in seçimi çok rahat bir şekilde kazanacağını, bizzat seçim ekibinden birinin ağzından duymama rağmen, hayal kırıklığı yaşıyorum. Bu bakış açısına sahip olamazdım belki, Özhan Canaydın dönemini yaşamasaydım. Ama yaşadım. 6 senelik bitmek bilmez bir çilenin tam ortasındaydım. Umudumu kaybettiğim anlar oldu. Dahası, bu anlar kronikleşmişti artık. Galatasaray'ın olduğu yerde umut bitti bitecekti. Bir şekilde kurtulduk. Mevcut yönetim, hayalimdeki Galatasaray Yönetimi değil belki; ama Galatasaray'ı yönetilebileceği en iyi şekilde yöneten, son derece başarılı bir ekip. İçinde bulunduğumuz futbol ortamında olabilecek yönetimlerin en iyisi. Dolayısıyla, bugün bu konuda içim rahat. Bu şekilde devam ettikçe, ben ütopik düşüncelerimi belki bir elli sene daha içimde yaşatmaya hazırım.

Hayatım boyunca yerel ya da genel seçimlerde oy kullanacağımı tahmin etmiyorum. Çıkarsa inandığım bir adam, suya yazı yazar bağımsız adaya oy atarım belki. Kötünün iyisini seçmek bana göre değil çünkü. Yarın oy attıklarımın yapacaklarında vicdanım sızlamasın isterim. İçim rahat olsun isterim. Ama eğer ki Galatasaray Kongre Üyesi olabilseydim, 2006 seçiminde Özhan Canaydın'ın karşısında kim olursa olsun, oyumu ona atardım. Kim olursa olsun. Aklınıza gelecek en uç örnek kabulümdür. Çünkü hiç kimse daha kötü yönetemezdi kulübü. Kimse daha küçük düşüremezdi Galatasaray'ı. Dibe vurmuştuk, daha ötesi yoktu. Varsa da, Galatasaray'a bu kadar kötülük yapan bir adama tekrar güvenoyu vermekten iyiydi. O sene Yiğit Şardan çıktı aday olarak. Hakkında hiçbir fikrim yoktu; ama eşi, çocuğu ne kadar istiyorsa onun seçilmesini ben de o kadar istiyordum. En uç örnek dedim ya, mevcut kongre bünyesinden bahsediyorum elbette, Turgay Kıran da olsa aynı şekilde isterdim. Yarın ona da muhalefet ederdim, ama oyumu da verirdim. Galatasaray'ı mahveden adam gitmeliydi, sonrasına bakardık. Farkındayım, bir çelişki var, aynı bakış açısı siyasi seçimlerde de geçerli olabilir; geçerlidir hatta. Buna da Galatasaray'ı daha çok sahiplendiğim için der geçerim. Kaldı ki, geçen sefer onun da istisnasını yaptım. Bir daha yapacağımı tahmin etmiyorum sadece.

2006 Mart'ında Özhan Canaydın tekrar Başkan seçildiğinde, Galatasaray'la ilişkim kalmamıştı. Sahadakini izlemek, onunla sevinip onunla üzülmekten bahsetmiyorum; onlar her zaman bakidir elbette. Ama kulüp, benim kulübüm değildi. Ele geçirilmişti. Onlar da benim kulübüm olduğunu iddia etmiyorlardı zaten, sürünün içinde bir koyundum onlar için. Kendileri de çobanlarımız... Bilmiyorlardı ki o 1616 kişi, asıl sürüydü de kendi çobanlarını kendi iradeleriyle seçiyorlardı. Bu yapı bugün de değişmiş değil, aynı insanlar orada. Ali Sami Yen'e gelmeyen, gelmeyi geçtim maçları izlemeyen, Galatasaray yayınlarını takip etmeyen, yani "Galatasaraylı" olmayı yalnızca bir statü olarak gören insanlar hâlâ orada; ki bu Galatasaraylılık da bizim bildiğimiz Galatasaraylılık değil elbette. Sadece koyun demek biraz eksik aslında, kendi çıkarları için de seçtiler abilerini. Herneyse. Bunları konuşmanın zamanı değil şimdi. Mart ayında belki, ki görünen o ki ihtiyaç olmayacak.

Dayanamıyor insan o kabus dolu günlerin konusu geçince iki laf etmeden. Burası da serbest bir alan, planın dışına çıkmamın bir sakıncası yok. Ama şimdi konuya dönmüş olayım. "Özhan Canaydın vs kim olursa olsun" eşleşmesinde ikinci kişinin tarafında olduğumu söylememin nedeni, bugün yaşananlar elbette. Koskoca Beşiktaş camiası, tüm zamanların en kötü başkanının karşısına çıkara çıkara Murat Aksu'yu çıkarabildi. Murat Aksu, Beşiktaş'a yakışan bir başkan değil elbette. "Beşiktaşlı duruşu" denilen şeyin çok uzağında. Ama bugün sandıktan çıkan isim o olmalıydı. İyimser olup bir şeylerin düzeleceğini umarsak, iki sene sonra çok kötü duygularla yollar ayrılmalıydı ama bugün de aynısı Yıldırım Demirören'in başına gelmeliydi işte. Ortaya çıkan sonuç, "taraftar ne derse desin, biz durumdan memnunuz" olmamalıydı. O taraftar ki kulübün gerçek sahibi. Olmasa hiçbiriniz olmaz. Ki, Beşiktaş'tan söz ediyoruz.

Bugün Serdar Bilgili'nin gidişi sorgulanmaya başladı. Muhtemelen hep sorgulanıyordur da, bugünlerde gündem gereği bu konuşmalar yoğunlaştığı için ben görüyorumdur. Serdar Bilgili de Beşiktaş'a yakışan bir başkan değildi. Başarılıydı, ancak gerçek bir Beşiktaşlının hayalindeki başkan da olmamalıydı. Değildi de zaten ve bahane ettiği küfürlerle gönderilirken kimsenin sesi öyle çok fazla çıkmamıştı. Utandırmıştı çünkü Beşiktaşlıları. Bugün "Serdar Bilgili kalsaydı..." deniyorsa, bu Serdar Bilgili'nin Beşiktaş'a yakışan adam olmasından değil; Beşiktaş'ın artık dibin dibini görmesinden kaynaklanıyor. Zamanında bizim gördüğümüz gibi. Bu nedenle, Murat Aksu dahi olsa umutların bağlandığı kişi, bu tavrı haklı buluyorum.

O kara günlerde, Özhan Canaydın için "Geç bir altı sene de Fenerbahçe'yi yönet, eşit şartlarda yarışalım" diyorduk. Bugün dileğim, Beşiktaş'ın bu Yıldırım Demirören illetinden önümüzdeki üç seneyi beklemeden bir şekilde kurtulması ve rakibimi güçlü bir şekilde karşımda görmek. Okuyan Beşiktaşlı dostlarım olursa, kızmasınlar "Biz bu hâlimizle bile şampiyon olduk, söz söylemek size düşmez." diye. Biz de olduk, kastettiğim o değil. Benim Galatasaray'a o günkü aidiyetimle, bugünkü aidiyetim farklı. Bugün Beşiktaşlılar için de durum bu; kimbilir kaç Beşiktaşlı kombine kırıyor... Kastım bu. Samimiyetle, bu çilenin bitmesini diliyorum. Tabii burada iş taraftara düşüyor diye bitirilebilirdi. Ama "Hangi taraftar?" sorusu geliyor oturuyor insanın aklına. Gerçek taraftarın sesi çıkmıyor, çıkamıyor, çıkarılmıyor. Sesleri internet ortamında sıkışıp kalıyor. Sesi çıkanlar da... Yok işte birbirimizden farkımız. Dün hepsini biz yaşadık, bugün onlar. Yarın tekrar ibrenin bize dönmeyeceğini kim söyleyebilir? Bu yüzden üzülüyorum işte. Benim yaşadıklarımı, bizim yaşadıklarımızı başkaları yaşamasın istiyorum. İstiyordum. Ama gördük ki daha bitmemiş çileleri. Yeterdi, hakikaten yeterdi.

Şu fotoğraflara bakın. Herkes gülüyor. Hepsi gülüyor. Bu insanlar Beşiktaş'ı temsil ettikleri iddiasında. Ama Beşiktaşlı ağlıyor. Ner'den baksan tutarsızlık, ner'den baksan ahmakça...