İlk geldiği günü hatırlıyorum. Vize ya da final dönemi, çıkar ilişkileri; toplanmışız arkadaşların evinde, ders çalışacağız hesapta. Olmuyor. Bütün gece başka işlerle geçiyor. Bu sabah da dahil olmak üzere evim dışında kaldığım her gecenin ardından başıma gelen, o gün de geliyor; iki üç saat önce uyumama rağmen, sabahın körü bile olmadan uyanıyorum. Birkaç saat geçiyor, televizyonda "Nonda Galatasaray'da" haberi. Yanlış hatırlamıyorsam, ilk kez o anda haberim oldu bu transferden. Sinmedi içime, daha iyisini bekliyordum. Galatasaray'ın yıllar sonra ilk şaşaalı transfer dönemiydi çünkü. Aslında çok önce değil, Blackburn Rovers'tayken McCarthy ve Nonda için düşünmüştüm: "Böyle adamları Türkiye'ye getirmek zor iş değil, ama o vizyona sahip değiliz ki işte." Ama ne yalan söyleyeyim, gelmeden önceki mesela son 6 ay, adını bile duymuşluğum yoktu. Bugün Mohammed Kallon neyse benim için, o gün de Nonda bir parça ötesiydi işte.

İzleyemiyordum Galatasaray maçlarını, uzaktaydım. Kuduruyordum, izleyemiyordum. Maçtan saatler sonra internete düşen özetlerle idare etmeye çalışıyordum. 6-0 biten Konyaspor maçı ilk maçıydı Nonda'nın; attığı 2 gol ve yarattığı gollük pozisyonlarla şok yaşattığı yalnızca ben değilimdir herhalde. Knup, Christian ekolünden; asla bekleneni veremeyecek ve sezon sonunda gönderilecek bir eski dünya yıldızını beklerken, topu ayağına yapıştıran, son derece güçlü, paylaşımcı ve futbol aklı gelişmiş bir adam çıkınca karşıma... Tamam, demiştim, forvet bu. Galatasaray'ın, top tekniği bu denli yüksek ilk forvet oyuncusuydu herhalde, Kubilay'dan sonra. O sezon 90 dakikasıyla izleyebildiğim ilk maç, seyircisiz Beşiktaş derbisiydi ve Nonda'nın bir kez daha hayranı olmuştum. O sezon 14 gol attı. Biri Galatasaray'ı şampiyon yapan ve ömür boyu hatırlanacak gol, hani Nonda'nın artık aramızda olmayacağını öğrendiğimiz an gözümüzün önüne gelip de içimizi sızlatan; biri de tamamen kişisel olarak benim için anlamlı başka bir gol. O sezona dair aklımda kalan tek olumsuzluk, bir sonraki final döneminde, yine aynı evde izlediğim Bordeaux maçında kaçırdıkları... Tabii bir de Leverkusen var ki, şimdi hatırlayınca içim bir daha acıdı.

2009, Baros'un da gelmesiyle birlikte kötü bir yıl oldu Nonda için. Nonda'yı izleyen bizler için de açıkçası. Sezon sonunda gönderilmesini bekliyordum, hatta veda bile etmiştim bu sayfadan, ama çok da mutlu oldum kaldığı için. O da ligin ilk yarısında Galatasaray adına rakip takımların filelerini en çok havalandıran iki oyuncudan biri oldu Kewell ile birlikte. Ne gariptir ki, bugün Giovani dos Santos gibi belki de bu ülkenin futbol tarihinin en büyük transferi olma potansiyeli taşıyan bir adam geldiğinde; bu iki oyuncudan hangisinin gönderileceğini tartışır olduk.

Yanlış mıydı? Hayır aslında. Kewell gönderilseydi dahi, altında mantıklı sebepler arayabilirdim. Bu kararı verenlere güvenim tam olduğu için, sorgulamanın ötesine geçemiyorum pek; aynı fikirde olduğumda seviniyorum sadece. Aslında Leo Franco'nun gitmesini tercih ederdim, kalede Fenerbahçe modelinin artık yürürlüğe konması gerekiyor çünkü. 1992'de Schumacher gittiğinden beri Milli Takım'ın kalesi Fenerbahçe'nin ve bu da onlara ekstra bir yabancı hakkı olarak dönüyor. Ufuk, bu potansiyeli gördüğüm bir kaleci. En azından bugüne dek Leo'nun yerine oynasaydı en kötü ihtimalle çok şey değişmezdi. Ama maddi şartlardan dolayı olabilir, Avrupa Ligi'nde tecrübesine ihtiyaç duyacağımız için olabilir; Leo Franco'nun yerine Nonda tercih edildi. Yapılanı yanlış bulmuyorum, benim de ikinci tercihimdi; dahası o kararı vermek bana kalsaydı belki ben de Leo'yu takımda tutmayı tercih edebilirdim. Ama Nonda, hakikaten güzel bir adam olmasının yanısıra, azalan gücü ve dönmeyen beline karşın hâlen sahip olduğu futbol aklıyla bu takım için yararlı işler yapabilirdi. Yapıyordu da. Ama buraya kadarmış.

Ara transfer dönemi nasıl geçti? Mükemmel. Jo ve Gio, Şampiyonlar Ligi Şampiyonu bir takımın kadrosunda olabilirler, o seviyedeler. Neill, beklediğim transfer değildi ama "en az" Tomas kadar yararlı olacağına, Galatasaray'dan ayrıldığında iyi hatırlanacağına eminim. Giden oyunculardan Serkan ve Alparslan, sezonun geri kalanında "Ah şimdi o olsaydı..." diyeceğimiz türden oyuncular değil. Nonda da öyle. Yine de insanız, duygularımızla varız ve ayrılıklar üzüyor insanı. Kimse gelmemiş olsaydı dahi Nonda'nın gittiğine bayram edecek dostlarım ve büyüklerim var yakın çevremde; ben öyle olamıyorum. Ben attığı bir golle bir şampiyonluğu bir fotoğraf karesiyle simgeleyen, o golden sonra Özcimbomlu'ya koşan, tüm takım tarafından sevilen, yedek kaldığında hiç sorun çıkarmayan, taraftarla (ama yuhalayan zavallılarla değil, gerçek taraftarla) son derece güçlü bir iletişim kurmayı başarabilen, samimiyetine inandırabilen, yardımsever, duyarlı ve ahlâklı bu adamı seviyordum. Ve öyle ya da böyle, üzgünüm bugün. Sevincim daha fazla olsa da, üzgünüm.

Her şey için teşekkür etmekten başka bir şey gelir mi ki elden? Ali Sami Yen'de şöyle güzelcene bir uğurlayamadıktan sonra...

27 Ocak 2010

"G"iovani Dos "S"antos

(Vakit bulabilirsem dolacak bu fotoğrafın altı...)

Bu kadar birbirine zıt duygu üst üste binince ciddi anlamda dengesizleşiyor insan. Bir yandan transferlerin sevinci; Jo geldi, Gio geliyor diye duyulan heyecan, diğer yandan Harry Kewell'ın sakatlığına duyulan üzüntü ve buna yol açan etmenlere büyüttüğümüz öfke. İnanamıyorum. Baros'u özlemiş, ona kavuşmayı beklerken; kavuşamadığımız gibi yanına bir de Kewell'ın eklendiğine inanamıyorum. En büyük rakibimizi kendi içimizden çıkarabildiğimize inanamıyorum. Bir değil, iki değil, üç değil, beş değil, on değil. Çıldırmamak işten değil. Atletico Madrid maçında kim oynayacak şimdi ileride? Santrforumuz kim olacak? Tur zora girdi, ek olarak bu kadar sevdiğimiz bir adamı iyi ihtimalle 2-3 ay izleyemeyecek, Ali Sami Yen'de Daddy Cool diyemeyecek, maç sonu bu adamın konuşmalarını dinleyemeyecek olmamız ayrı bir üzüntü vesilesi. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor, elimizden ise her şeyin olabileceği en iyi şekilde ilerlemesini ummaktan bir şey gelmiyor.

Olacak iş değil hakikaten. Daha kötüsü olamazdı... Çok üzüldüm. Çok üzüldük.

16 Ocak 2010

Küçük Adamlar

Bu kaçıncı hiç burada olmaması gereken yazı, bilmiyorum. Her defasında farklı bir başlık aramaya gerek yok. Bizden öncekiler işimizi kolaylaştırıp adının başına ekleyivermişler zaten. Sıfatı batasıca bu Küçük adam, bu işin içindeki en ahlaksız, en mide bulandırıcı kişi olduğunu her yeni günde bir kez daha kanıtlıyor bizlere. Yıllar boyunca hastalıklı anlayışlarını bizim Galatasarayımızın içine bulaştırdılar. Galatasaray'ın şanından yediler. Bazısının artısı eksisine ağır bastı, biz de bağrımıza taş, güzelliklerle uğurladık; bazısı da onun gibi defolup gittiler. Eğitimsizdir halkımızın geneli, ayrıntı da bilmezler. Dolayısıyla eminim ki bu defolup gidenler de bugün hâlâ birçok yerde yüksek oranda saygı ve sevgi görürler. Ama bilsinler ki saltanatlarının sonuna geliyorlar, gelecekler. Ancak kendileri kadar kirli gazete sayfalarında yer bulabilecekler kendilerine bir süre; sonra sahipleri bakacaklar ki üç kuruş etmiyorlar, onlar da yol verecekler. Bugün sırtından geçirip aynı yerden bıçakladıkları Galatasaray'dan kazandıkları para yedi cedlerine yeter, o ayrı. Ama insanlar bilinçlendikçe gördükleri sevgi ve saygı, yerini acıma duygusuna bırakacak.


Senelerce yabancı düşmanlığından beslendiniz. Hem aç gözlü, hem örümcek kafalı, hem cahil, hem de ırkçısınız çünkü. Dedim ya, kendinizdekilerden sonrakilere de bulaştırmak için hastalıklarınızı, elinizden geleni ardınıza koymadınız. Gün gelecek hep beraber karantinaya alınacaksınız; tüm kalbimle inanıyorum. Daha fazla yayılamayacaksınız. Dün Jardel'e, Meira'ya ve hatta Lincoln'e karşı çok başarılı oldunuz. Ama bugün Baros'umuzu, Elano'muzu, Keita'mızı, şimdi tıpkı zamanında Hagi'nin yaptığı gibi sesinizin çıkmasına engel olan Kewell'ımızı harcayamayacaksınız. Sevmemize engel olamayacaksınız onları. Dezenformasyonunuza devam edemeyeceksiniz.

Ben kendimi bir konuda eğittim zaman içerisinde. Sevmediğimi, saygı duymadığımı takip etmiyorum. Merak da etmiyorum. Ne gazete okuyorum, ne televizyon izliyorum. Bu insanların ne kustuklarını oradan buradan karşıma çıkınca görüyorum ancak. Keşke hiç görmesem. Keşke hiç kimse önemseyip okumasa da acıyıp geçebilsem. Bozmasam kendimi de yazmasam bu satırları. Ama bugün yazalım ki yarın görmeye bile gerek kalmasın. Beşiktaşlısı, Fenerbahçelisi, Bursasporlusu, Eskişehirsporlusu; herkes yükseltsin sesini ki yok edelim bu pislikleri çok sevdiğimiz futbolun içinden. Küçük, sadece bir sembol. "En"li sıfatlar kullandım belki kendisi için ama kendim bile şüpheliyim. Oralarda olmasını sağlayanlardan daha yoksun olamaz ahlaktan elbette. Yanında İlker Yasin var, başında Ercan Saatçi, onun da başında başkaları... Erman'ı, Sinan'ı, Selçuk'u, Gökmen'i, Serhat'ı, bir sürüsü... Biz sesimizi yükseltelim ki gün gelsin kesilsin onlarınki.

Bu hoş olmayan satırlar için de özür dilerim herkesten.

14 Ocak 2010

Lucas Neill


Sezon başında epey istiyorduk. Şimdi oldu. Çok da güzel oldu. Tam beklediğim tarzda bir transfer. Orta vadeli... Hayırlı olsun.

Ayrıca...

İki transfer birden oldu. Aynı anda 2010-11 sezonu için Kewell'ı transfer ettik demektir bu. O da hayırlı olsun.

Polemik yaratmak değil niyetim. Sadece şaşkınım ve şaşkınlığımı paylaşıyorum. Bunu yapmak için de, üstünden yola çıktığım yazının yorum alanını değil, burayı seçtim. Açıkçası o yazının altına bir şey yazmak gelmedi içimden...

Sözünü ettiğim, Ekşi Beşiktaş'taki "Şaibesaray / Galatasaray" başlıklı yazı. Öncelikle başlıktan başlamalı herhalde. Spor, artık bloglardan takip ediliyor diyoruz. Yüzlerce, binlerce insan gazetelerin yalan dolan, hesap ve çıkar dolu sayfaları yerine blogları takip ediyor. Deniyor ki, burada gerçek sporseverler, gerçekten hissederek ve özenerek son derece kaliteli yazılar çıkartıyorlar ortaya. Ekşi Beşiktaş da bu şartları sağlayan bir site bana göre. Hiç şüphesiz, futbol blogları içerisinde en başarılılarından biri. Peki nedir bu başlık? Şaibesaray, Eziktaş, F5, 6S, 7B, 8JK... Bu mudur yani? Fanatik, Fotomaç deyip bel altı vurmayacağım. Ama bu mudur jargon? Yakışık alıyor mu?

Cemal Nalga vakası hakkında fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Gerçekleştiği dönemde ne kadar utanç verici bir hadise olduğunu sadece ben değil, fanatizmden gözleri kararmamış bütün Galatasaraylılar yeterince vurgulamıştı. Hepimizin istediği, Galatasaray'ın ligden çekilmesi ve önümüzdeki sene altyapıdan yetişen genç sporcularıyla en alt kademeden tekrar yola koyulmasıydı. Ve yalnızca birkaç yıl sonra Galatasaray ahlakını özümsemiş bir ekiple de geri dönmesi.

Galatasaray ahlakı dedik, bu noktada fanatik zihniyetler bir mola verip, "ne ahlakıymış efendim, Şaibesaray ahlaksızlıktır" mealinde düşünceler içerisine giredursunlar; biz devam edelim.

Skandalın ardından, Galatasaray Yönetimi takımı ligden çekmedi ve üzüldük. Belki kendilerince haklıydı bu kararı verenler de. Gerekçeleri vardı: Çok büyük ekonomik yük, oyuncuların düşeceği durum, Galatasaray adının zedelenmesi... Ama aslında durum tam tersiydi. Galatasaray adı, ahlaksızlıkla yan yana geldikten sonra ancak bu şekilde zedelenmezdi. Yücelirdi hatta; açık ve net. Kulüpten yapılan duyuru, sorumluların görevine son verilmesi ve olaydan haberi bile olmayan Yiğit Şardan'ın istifası da doğru adımlardı; ancak sonuncusu hariç her kulüp de aynı duruşu sergileyebilirdi. Radikal olunamadı. Ve kaderimiz, Federasyon'un ellerine bırakıldı. Kendi cezasını kendisi vermeliydi oysa Galatasaray. Hem de en büyüğünden.

Basketbol yönetmeliklerini bilmiyorum. O yüzden birçok kişi gibi atıp tutmayayım. Ama vicdanımın yönetmeliklerinde işlenen suçun cezası küme düşürülmekti. Düşürülmedi Galatasaray ama verilen ilk ceza, bundan da ağırdı. O dönemde "Galatasaray düşmanı" olmakla suçlandı Federasyon. Direkt öldürmektense, süründürürek öldürmeyi tercih ettiler; denildi. Ne garip, bugün bu cezanın hakikaten çok saçma olan kısmı kaldırıldığında bu kez "Galatasaray uşağı" oldu aynı Federasyon. İşte benim üzerinde konuşmak istediğim, bu bakış açısı. Sözümü sakınmayayım; acziyettir bana göre. Rengi sarı kırmızı, sarı lacivert, siyah beyaz ya da bordo mavi olmuş; ya da yeşil beyaz ya da herneyse. Acziyettir.

Belki yapabiliyorum, belki yapamıyorum ama her zaman için uğrunda çaba verdiğim bir şey var. Yüzde yüz objektif olmak. Kendi sahip olduğumuz gözlüklerle değerlendirmemek hayatı. Zor bir şey bu. Taraf olup da tarafsızmış gibi düşünebilmek; kolay iş değil. Ancak kendini kandırıyor olma ihtimalinin vereceği rahatsızlık herkesi bu zoru başarmaya itmeli. İtmiyor. Dünyayı bilmiyorum ama Türkiye'de herkes her şeye kendi penceresinden bakıyor. Buradan başlıyor diyemem ama Türkiye'deki bütün çözümsüzlüklerde bu özelliğimiz çok büyük rol oynuyor. Türk - Kürt, AKP - CHP ya da bilimum işe yaramaz parti; veyahut da Fenerbahçe - Galatasaray. Ne kadar sorun varsa, tek taraflı bakış açılarımız tarafından körükleniyor. Çözüleceği varsa da çözülmüyor yani. Kendi evinin önünü süpürmeyenler, mahalledeki pisliğe de değil, direkt komşu evin pisliğine lanet ediyor. Ve daha kötüsü görmüyor kendi pisliğini. Kandırıyor kendisini. Ve de en kötüsü; kandırdığının farkında bile değil. Acziyetinden haberi yok.

Herkes bir şeylerle gurur duyuyor bu ülkede. Türk olmaktan; İstanbullu, İzmirli, Kayserili, Erzurumlu, Sivaslı olmaktan; Beşiktaşlı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Bursasporlu, Ankaragüçlü, Sarıyerli olmaktan; Müslüman olmaktan; çalıştığı yerden, mevkisinden, her şeyden... Bugüne kadar gittiğim her okulda, öğrencilerin büyük bölümü en iyi okulun onlarinki olduğu düşüncesinde oldu. Kadıköy Anadolu poları yaptırılmıştı da yüzlerce adam her allahın günü onu giyiyordu okul dışında. Gururluyuz hesabı. Okula gelince çıkarılıyordu çoğu. Komikti. Aynı kişiler bugün üniversiteleriyle gurur duyuyorlar. Bir yerde çalışanlar, çalıştıkları yerle falan duyuyorlardır herhalde.

Ki yine anlıyorum, zaman zaman gurur verebilir insana kendi başardıkları. Ama insan doğuştan sahip olduklarıyla gurur duyar mı yahu? Ne hakla duyabilir? Misal Türk olmanın nesiyle gurur duyulabilir? İngiliz olmayı biliyor musun da Türk olmaktan gurur duyuyorsun? Hayatının hiçbir döneminde Ganalı oldun mu? Veya düşündün mü Ganalı olmak nasıl bir şey? Onlar da gurur duyuyorlar. Neden? Bilmiyorum. "Kendini beğenme, büyüklenme, benlik, kibir" diyor TDK "gurur" için. Ben Türk olmak için ne yapmışım da olduğum için kendimi beğeneyim? İnsanın yaşadığı ülkeyi, insanını, gelenek ve göreneklerini, tarihini sevmesi başka, gurur başka.

Kendi adıma konuşayım. Kişisel değil toplumsal ilişki ve sıfatlardan söz etmek gerekirse; aidiyet duyduğum tek yapı Galatasaray. Hayatım boyunca Galatasaraylı olduğum için gurur duyduğumu düşündüm hep. Aslında gurur değildi hissettiğim, başka bir şeydi de gurur diyoruz biz ona. "Ne mutlu ki Galatasaraylıyım" diyorum, bunu da çok sık düşünüyorum ama bunun adı gurur mudur, tam emin değilim. Ayrıca uzun uzun konuşulabilir, ancak biz şimdilik gurur deyip geçelim.

Galatasaraylı olmaktan gurur duyulabilir. Beşiktaşlı olmaktan da. Ve haklı da olabilir bu gurur. Ancak yanlış saat, doğruyu da gösterebilir. Çoğunlukla böyle oluyor. Galatasaraylı olmaktan gurur duyan adam, diğer takımlara gönül gözüyle baktığı için o şekilde hissediyor. Gerçekleri görmüyor. Galatasaraylı olmaktan gurur duymak için, diğer takımlara da aynı hizadan bakmak, aradaki farkı görmek lazım. Beşiktaşlılık için de, aynı şekilde. Galatasaray'ın başka, Beşiktaş'ın başka özellikleri, başka farkları vardır gurur duyulacak. Ama önce bakmak ve görmek lazım. Bilinçsizce gurur duymak, saçmalıktan ibaret kalacaktır. Galatasaray ya da Beşiktaş, gurur duyulacak takımlar olsa da o duyulan gurur yanlış olacaktır.

Galatasaray'ı tanımak için, Fenerbahçe'yi de Galatasaray kadar bilmek gerek. Dahası, Galatasaray'ı bir de Fenerbahçeliden dinlemek gerek. Dinlemek, söylenenler üzerine düşünmek. Tek şart, karşıdakinin de gözünün fanatizm tarafından karartılmamış olması. Galatasaray'ı Galatasaraylıdan dinlemek, Türk'ün Türk'e propogandası dediğimiz şeyden öteye geçmez belli bir yerden sonra. Hepsini bilip, Galatasaraylılıkla yine gurur duymak... Asıl gurur işte o. Yan yana binalar var, biz birinin içerisindeyiz. En yükseğinin hangisi olduğunu içeriden görmek mümkün değil. Dışarıya çıkıp bakmadan anlaşılmaz. Dışarıdan, hepsine aynı uzaklıktan bakıp en tepede Galatasaray'ı görmek, içerideyken taşınacak en yüksek bina bizimki inancından çok daha anlamlı.

Türkiye'de her şey gibi spor da kirli. Başta futbol. Ben bu kirli düzen içerisinde Galatasaray'ın bembeyaz olduğunu asla iddia etmedim. Maalesef ki Galatasaray'dan da kirli adamlar geçti, geçiyor. Aksi mümkün mü ki? İnsanlardan öte insanlık değişmiş bir kere, 1905'ten bu yana. Galatasaray'ı yüz milyon kere dinlediysem doksan dokuz milyonu Galatasaraylılardandı. Yorum bölümü aşağıda, herkese de açık, kendisini "fanatik" olarak tanımlamaktan rahatsızlık duyan her takım taraftarından ricam, yazsın Galatasaray'ın geçmişte ya da günümüzde yaptığı yanlışlıkları. Söyleyin nedir "sizdeki şu Galatasaray nefreti"nin kaynağı? Değil tepki göstermek, teşekkür eder ve hemen araştırmaya koyulurum. "Ama sizin de Sinan Engin'iniz, Sergen'iniz, Alaaddin Çakıcı'nız vardı." demem. Ya da "Şaibesaray" başlıklı yazının yorumlarında olduğu gibi, "Şu takımdan da, şu takımı tutandan da nefret ediyorum." diyemem asla. Türkiye sporundaki kirliliklerin en büyük sorumlusu olarak gördüğüm Fenerbahçe için dahi böyle bir şey demeye dilim varmaz. Çünkü bir spor kulübü Fenerbahçe. Kirli insanların kirli anlayışlarını en çok bulaştırdığı kulüp olması, benim bir Fenerbahçeliden nefret etmeme neden olamaz.

Doğuştan gelmiyor belki ama çok küçük yaşta seçiyoruz takımlarımızı. Bu da bilinçli bir tercih olmuyor. Sonradan da değişmiyor. Ve bir Fenerbahçelinin de kulübünü sevmesi için çokça neden var mutlaka. Lefterler, Can Bartular var. İslam Çupi var. Biz Fenerbahçe'yi Aziz Yıldırımlardan, Ercan Saatçilerden, Selçuk Yulalardan, Ali Şenlerden, Güven Sazaklardan, Ömer Çavuşoğlulardan ibaret görmek istedikçe, başkaları da Galatasaray'ı Ergun Gürsoylardan, Fatih Altaylılardan ibaret görmek isteyecek.

Hepimiz tarafız. Ama tarafımız, gerçekleri görmemizi engellemek zorunda değil. Son dönemde etki alanını genişleten futbol blogları başka bir bakış açısını mümkün kılarken, biz bu anlayışı bloglara taşımayalım. Yazık olur. Ayıp olur. Oluyor...