Her defasında düşünüyorum, herkesin söyleyebileceğinin dışında ne söyleyebilirim diye... Yoksa, yazmıyorum. Bazen varken, vakit bulamayıp yazamıyorum. Geçen hafta çok isteyip de bir türlü bitiremediğim bir yazı oldu mesela; kaldı huzursuzluğu üzerimde. Bu geceki maçın ardından da farklı şeyler söyleyebilirim. Kendimce bazı fikirler koyabilirim ortaya. Ama hakem konuşmak, her zaman yanlış değildir. Gereksiz değildir. Hakem, her zaman bahane değildir. Bazen sırf hakemi konuşmak gerekir. Bugün, o kalıba uyuyor.

1-0'la yetinip tempoyu düşürmek, Keita'yla başlamamak; Nonda, Elano ve Arda'yı kenara alıp Keita, Ayhan ve Aydın'ı sahaya sürmek, Topal'ı oraya çekmeyi ancak Gökhan Zan sakatlandığında düşünebilmek... Hepsi birer yanlış. İkinci yarının ilk 25-30 dakikasında oynanan güzel futbol, doğru. Ama bugün bunlar ikinci, üçüncü, beşinci, sekizinci planda. Bugün en doğrusunu konuşuyor, en önemli olanı görebiliyor, en futboldan uzak adam bile. O da hakemi konuşuyor, hayatının önemli bir kısmını futbola ayıran ben de. O da hakeme küfrediyor, ben de ediyorum. Hâlâ da ediyorum. Ki buraya yazdıklarımın hepsi, dişimi sıkıp da etmediğim bir tane küfürden daha anlamsızdır. Samimiyetsizliğe gerek yok, böyle zamanlarda küfüre karşı değilim. Tribünde ya da sahada ya da başka yerlerde. Böyle zamanlarda şiddete bile karşı değilim. Böyle zamanlara karşıyım. Bu kadar art niyet varsa, küfür de ederim, sahada olsam tekme tokat da girerim. Girmeliyim. Gözümün önünde cereyan ediyorsa tüm pislikler, tepkisiz kalamam. Elimden ne geliyorsa, onu yaparım. Bu yüzden tribünde küfür edildikçe bulunduğum ortama yabancılaşmama rağmen 19 Mayıs'ı savunurum her fırsatta. Bu yüzden hakeme ve rakibine saygısızlık eden oyuncuları takımımdan uzakta görmek istesem de Erol Ersoy'un ayağına basıp suratına tükürüğü yapıştıran Hagi'yi her şeyden, herkesten çok seviyorum. Yoksa Bilbao'ya o golü, denk gelse Hakan Ünsal da atardı. Atamazdı da, lafın gelişi işte. O isyanı hiç yapamazdı. Yemezdi.

İsyan diyoruz ya, o da ilginç. Biz tribünlerde isyan ediyoruz da ne oluyor? Kandırıyoruz kendimizi. Daha doğrusu kandırılıyoruz, fena, çok fena hâlde. Bu isyanlar boşuna değil. Bu isyanlar bir anlayışın sonucu ve o anlayışı beslemekte. Nedir futbol? En temeline inildiğinde, bir hobi. Bir boş vakit doldurma aracı. 1875'te Selanik'te, 1877'de İzmir'de haftasonları ve yaz akşamlarının vazgeçilmez eğlencesi olarak doğdu bu ülkede. Bugün, nüfusun yarısından daha fazlasının hayatının vazgeçilmez unsuru. Ama tüm bu ilgiye rağmen bir futbol kültürümüz hâlâ yok. "Türkiye futbolu" dediğimizde aklımıza kültürel anlamda bir ayırt edici unsur, somut bir farklılık gelmiyor. Kavga, gürültü, maganda kurşunu, küfür, düşmanlık, haksızlık... Zihnimde çağrışanlar bunlar. Ve en sonuncusu da sürekli yankılanıyor. Çünkü en önemlisi de o. Açayım...

Sokağa çıkıp bakalım. Saat şu anda 1, yazıyı bitirip gönderene kadar 2'yi bulacak belki. Fark etmez, bakalım. Karşımıza kim çıkarsa çıksın, suratından mutsuzluk akıyor olacak. Yarın sabah işe, okula çıkıp giderken; yine aynı manzara çıkacak karşımıza. Neden? Çünkü yaşadığımız hayat haksızlıklarla dolu. Kimse hak ettiği hayatı yaşamıyor bu ülkede. Kimse hak ettiğini kazanmıyor. Çok çalışıp, az kazanıyor insanların çoğu. Az çalışıp, çok kazananları zengin ediyorlar bu çalışmalarıyla. Kendi ürettiklerini satın alamayıp, hiçbir şey üretmeden yaşayanlara emeklerini satıyorlar üç kuruşa. Her şeyiyle çelişki dolu, her şeyiyle haksızlık dolu bir yaşamın içerisindeler. Ve kalabalıklar. Çok kalabalıklar. Neden bir şey gelmiyor ellerinden? Çünkü alıştırılmışlar. Başka bir alternatifleri olduğunun farkında bile değiller. Futbol da, bunda bir pay sahibi.

Aynı soruyu tekrarlayalım: Nedir futbol? Kapitalizmin, insanlara kendisini bir başka kabul ettiriş şekli. Üstelik bir ortaya bir zorunluluk koymadan, gönüllülük yoluyla. Bir anlamda Gramsci'nin "hegemonya" kavramıyla açıklanabilir. Futbolun neden kapitalizmi güçlendirdiği, bir paragrafın içinde geçiştirilecek bir konu olmadığı gibi, bizim şu andaki konumuz da değil.

Konumuz, haksızlık ve isyan. İsyan, ne zaman edilir ve nasıl? Şu muhakkak ki, gerçek bir isyanın altında güçlü bir fikir yatmalıdır. Ses getirmesi, bir şeyleri değiştirmesi için bu şarttır. Aksi hâlde ortaya çıkan isyan değil, reflekstir; geri püskürtmesi kolaydır. Güçlü bir fikir nasıl oluşur? Bir fikir, üzerine düşündükçe gelişir, güçlenir. Bunun için ne gerekir? Vakit. Bu vakit de, çalışma vakti değildir. Çalışma saatlerinden arta kalan vakittir. Boş vakittir. Çalışma vakti, çalıştıranın denetimi altındadır. Çalıştıran, sistemdir en genelinde. Ve aynı sistem, işte bir boş zaman doldurma aracı dediğimiz futbolu kullanarak arta kalan zamanı da ele geçirir. Bu yolla, karşısına gelecek güçlü fikirleri engellediği gibi, hayatından memnun olmayan çalışanların isyan gereksinimini de son derece kolay bir şekilde açığa çıkartır. Nasıl? İşte tam da bugünkü gibi. Hem gereksiz düşmanlıklar yaratarak, hem alenen haksızlık yaparak. Bugünkü gibi her günden sonra, bir şekilde alışmış olmuyor muyuz haksızlıklara? Ve tepkisizleştirmiyor mu bu bizi? Elimizden bir şey gelmedikçe, sinmiyor muyuz? Lanet etmiyor muyuz? Ve futboldan daha önemli konularda gıkı çıkmayan insanlar hâline dönmüyor muyuz? Çalışıp para kazanmak, kendi seçtiğimiz bir yol değil. Yaşamak için bir zorunluluk bu. Futbolla ilgilenmeyi ise kendimiz seçiyoruz. Ve kendi seçimimizde bile bu haksızlıklarla karşılaşınca, diğerinden hepten umudu kesiyoruz. Bugün "lanet olsun" deyip sigarayı bırakır gibi bıraksak futbolu, hayatımızın diğer parçaları değişime uğramayacak. Bunu yapmadığımız her an, oyunun daha çok içine giriyoruz. Parçası oluyoruz oyunun. Oluyorum.

Oysa futbol, kötü bir şey değil. Çok seviyoruz ve sevmenin kötüsü olmaz ki! Daha sokağa ilk çıkılmaya başlanan yıllarda arkadaşlarıyla futbol oynayıp gol atan çocuğun yüzündeki mutluluk, nasıl kötüye dönüşebilir? Hiçbir açıdan, mümkün değil. Sonraları bir takımı sevmek, kazanınca sevinmek, kahrolmak yenilince, karşılıksız sevmek, asla sevilmeyeceğini bilerek sevmek, hiç almadan hep vermek; bu yüce duygular nasıl kötü olabilir? Olamaz. Ancak kötü amaçlara alet olabilir. Ve oluyor da. Buna rağmen sevmek; o bile güzel, o bile çok güzel. Dahası, armayı sevmekle yetinmeyip şu çirkin düzenin çirkin liginin şampiyonluğunu istemenin bile güzel yönleri var ve ben de bunu istiyorum be, ben de istiyorum. Mantığımın tüm karşı çıkışına rağmen istiyorum, başaramıyorum aksini. Buradan, "Başaracağımıza da inanıyorum, bu yaşananlar bizi güçlendirecek." gibi bir yola da girebilirim ama kimbilir kaç kere kandırmışımdır böyle laflarla kendimi. Geçen sene net olarak gördüm, futbol dışı durumların futbolu ne kadar içinden etkileyebildiğini...

Of.

Çok başka şeyler söylerken, burada bile "Ben bu şampiyonluğu istiyorum arkadaş." lafını sıkıştırmadan duramıyorsam araya, biraz da boşuna konuşuyorum aslında. Maalesef ki böyle bir noktadayız, belki hepimiz. Özünde, hepimiz endüstriyel futbola karşıyız. Karşıyız da, ne kadar? Ülke şartlarının yanında çok uçuk kaçan fiyatlarla bilet alıp, üzerimizde lisanslı bez parçalarıyla maçlara giderken ne kadar karşı olabilirsek, o kadar... Yani hiçe yakın. Keşke aksini başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek. Keşke hesap sorabilsek, Hüseyin Göçek gibilerden. Dahası, onu yönetenlerden. Ve dahası, onları da yönetenlerden. Yoksa Hüseyin Göçek kim ki? Kendi başına hiçbir şeyi başaramayacak, çirkinliklerin en göbeğinde olmayı midesi kaldırabilen bir piyon. Bir isyan lazımsa, bize ötesi lazım. Keşke bu isyanı başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek...

Yapabiliriz.

Ama yapmıyoruz.

İşte bu yüzden hakem konuşuyorum.

Bu şartlarda daha anlamlı bir konu yok.

Galatasaray'ın maçı Galatasaray'dan alenen alındı, alan belli veren belli; bundan başka konuşacak bir şey yok.

12 ekleme:

Genç dedi ki...

Böyle iğrenç şeyleri görünce futbolu mutbolu geç, insanlardan soğuyorsun. İşte bugün her şeye rağmen bu bilmemneninoğlanı hakeme de koyabilirdik, dediğin gibi bu maçın verilmesi, bu maça kadar olan kötü oyunlar falan hep çözümü kolay şeyler aslında. Herkesin görebilidiği şeyler.. İnsan ona yanıyor.

Onun dışında zaten diğer yorumlarına diyecek tek lafım yok, imzamı atarım.

Son bir şey, Rijkaard'ı eleştirmek ve bu maçı o verdi demek onun gitmesini istemek midir acaba? Bu mantığı kuran "Mustafa Sarp formaya saygısızlık etti" diye bir cümle de kurmuş mudur? Forma aşkı tribünlere çağrılıp armayı öpmek midir yoksa haksızlıkta dellenmek midir?

Son bir şey demiştim ama yazdıkça aklıma geliyor. Elano'ya sert giriliyor, kaptanımızın umrunda değil, Kewell çıldırıyor, ortada kaptan yok. O halde kaptan niye var? Ve söylemeden de edemeyeceğim, maç bitti orda bütün futbolcular teknik ekip hakemlerin etrafını sardı, o sırada Aydın beyefendi 50 metre uzakta takılıyordu.

Laftan lafa konudan konuya atladım çok dağınık bir şey oldu ama içimi dökebildiğim kadarıyla döktüm..

Tekrardan her kelimenin altına imzamı atarım yani onu da belirteyim.

aksilaz dedi ki...

İkinci golü atmak o kadar kolaydı ki. Bunu yapamadıktan sonra hakeme yüklenmenin bir alemi yok. Rijkaard şapkayı önüne koysun biraz düşünsün.

benjcev dedi ki...

scapula,

yazın müthiş. stattan eve giderken, "neden maça gidiyorum ki, hele hele sonucu dünden belli olan bir maça" diye düşündüm. otobüs maçtan çıkmış galatasaraylı doluydu ve giderken yüzü gülen insanların hepsi sinire kesmişti. ağlayan adam bile vardı.

bir hakem, bir top bu kadar değiştirebiliyor bizi, çünkü biz değiştiremiyoruz bazı şeyleri, kendi hayatımıza sahip çıkamıyoruz. ve biz sahip çıkamadıkça, bir top, bir düdük bile hayatımızı skip atıyor.

dün otobüste şöyle düşündüm; gerçekten kıran kırana bir maçı, sene içinde eşek yüküyle dergisine, formasına, biletine para döküp layık görüldüğüm gecekondudan bozma bir stat yerine şöyle insan olduğunu hissetirecek bir yerden izleseydim; ve bu kadar orospu çocukluğu olmasaydı düdüğü öttürende, inan kimsenin suratı asılmayacaktı dün otobüste.

Nazmi Hasdemir dedi ki...

ata bugüne kadar ki yazdıklarımın ortalaması bir yazı yazmışsın. tebrik ederim, rijkaard galatasarayı 25-30 kere seyretti, ben 1000 defa. etto yu çıkarıp, messi yi alıyorum sanıyor. bu gariban ülkenin, bu çirkin liginde en sevilesi takımı seviyoruz hepimiz. isyanımız sevgimizdendir, biz sizin yaşlarınızda her maça, her deplasmana asgari ücretimizle gider gelirdik, yine paramız bitmezdi. şimdi çoğunuzun yol parası bile olmuyor maça gitmek için. belki çoğunuz orjin köfteden köfte bile yiyemeden, iki bira içip tribünlere koşuyırsunuz. şu aydın'ın, barış'ın imkanlarının binde biri sizde olsa neler yapmazsınız. Hadi kabiliyet diyelim yapamazsınız, ama hiç biriniz onların yaptığı sahtekarlığı, aptallığı yapmazsınız. Koskoca rijkaard'a tek bir soru sormak isterdim, aydına girerken ne dedi? madem yatacak, Arda'ya beke geç kardeşim diyemezmi? 5 değişiklik hakkı olsa hepsini kullanacak. maçın başındaki belediye amelesi dirençlerinden sonra ve özellikle 45-80 dakika arası galatasaray son yılların en büyük futbolunu oynadı. kulübede büyük futbolcu görmek istemiyorum kardeşim ben. ben 1-0 larla maç kazanıp şampiyon olmak da istemiyorum. her kazandığımız maçta kazanamama ihtimali var. son pao maçında bile vardı, adamlar yayın içinden kıl payı serbest vuruş kullandılar. kimi bana kötü giydirmiş, yazdığımın arkasındayım, ben bunca yıllık tecrübemle konuşuyorum, futbolun dışında şeyler çok daha fazla. nitekim yıllar sonra bahis dümenleri nasıl ortaya çıkıyor, muhtemelen ben o maçlarda kıllanmışımdır. şu belediyeye karşı ben 3-0 a razı olmazdım. ama işte başka şeyler var işte. senin yazının içinde olan şeyler bunlar. şu maçı galatasaray güzel futbolla farklı kazanır maça giden insanlar mutlu mutlu evlerine, yurtlarına giderlerdi ma o zaman nerde kaldı isyanları. kime isyan edecekler, doğu illerimizden olanlar sokaklarda polis arabalarını taşlıyorlar siz kime taş atacaksınız. alın size bis, iğrenç halk düşmanı bir hakem, basireti bağlanmış görünce galatasarayı canlanan belediyeye karşı, milyonlarca galatasaraylının öfkesini tek başına en, risksiz boşalttırma görevi. askerde atış talımleri vardır, gidersin dağın başına sırayla yatarsın poligona, dağı kurşun yağmuruna tutarsın. işte siz dün gece aynıydınız. küfürü tek bir adama ettiniz. eşit dağıtabilseydiniz, federasyona, azize, kendi yöneticimize, kendi futbolcumuza, hocanıza, babanıza, stat müdürüne, kulüp doktoruna, emre belozoğluna , top yekün sisteme yaysaydınız olmazdı. o zaman tehlikeydi, bakın fenerlilerin gazını nasıl alıyorlar senelerdir. yarın bizim stad yapılınca aynısı olacak. bizim maçta enerjilerini boşalttılar, şimdi hepsinin kollarında sakinleştirici serum bağlı.

Sizin şimdi secdiğiniz takımla, bizim küçükken sevdiğimiz takım aynı değil inanın. bakmayın biz tarihten gelme alışkanlıklarımızla aynı sanıp aynı saflarda sizinle beraber hala tepiniyoruz. çok yakında bu sütünlarda yazmayı da bırakacağım. benim sizlere öğretecek fazla bir şeyim yok. galatasaraylılık bir yaşam biçimiydi, şimdi bakıyorum o da değişmiş, lanet olası liderlik,3 puan rızasına indirgenmiş.

insan egosu demek değişmiyor, elano'nun iyi olması, keitanın bir güzellik sunması kimsenin işine gelmiyor. biri bloglarda yazmış, mehmet güven oyuna girerken lincoln çıktığı için taraftar sevmedi diye. çok haklı, ben elano çıkarken aydının girmesine dayanamam. o zaman seyrettiğimiz futbol olamaz.

Yine de son tahlilde biz yandık siz yanmayın diyebilirim sizlere. ne yapın yapın yönetim kademeleirine girin. her zaman söyledim gelene karışamıyoruz, ancak gidenlere biz karar veririz. bu sahtekarlardan, dolandırıcılardan kurtarın bu güzel oyunu. biz görmedik siz görürsünüz mutlaka. gözlerinden öperim.

Spooky dedi ki...

Bu maç 1-1 bitmemeliydi hatta 75 dakika sonunda 1-0 olmamlıydı. Maçın Galatasaray açısından özeti budur.

"Atamayana atarlar" da değildir... Çünkü "atamayana", "atmak" için devreye giren İBB olmadı.

Esas üzerinde durulması gereken nokta şudur: Fenerbahçe SK Başkanı çıkıp "herkes haddini bilecek; bu lig bu hakemlerle bitmeyecek" diyor. "Federasyonla ve MHK ile "uğraşmak" için Kulüpler Birliği Başkanlığı'ndan istifa ediyorum..." diyor; birisi de çıkıp ne oluyor, ne iş? demiyor. TFF bir cevap vermiş değil. Yani bu genel haksızlık havası kanıksanmış, falan filan... daha ne yazayım bilemedim.

zaman bulursam değinmek istediğim bir iki teknik konu var. yorum bırakırım yine.

Spooky dedi ki...

"Birincisi takımın zihinsel-ruhsal durumu. Ankaragücü maçını canlı izledim, gol gelmedikçe herkes birbirine bağırır çağırır oldu. Topu alan kafasına göre sürmeye, çalım denemeye başladı. Ankaragücü maçı öncesinde de zaman zaman gözlemlediğim bir durum bu... Sonrasında da takımın zaman zaman panik olduğunu gördük, yazanlar da oldu.

İkinci konu da kısmen panik havasıyla ilgili. Takımın yirmişer dakikalık dilimlerde farklı kimliklere bürünmesi. Bir dolu örnek sıralayabilirim ama uzatmaya gerek yok Galatasaray'ı takip edenler elbet fark etmiştir.

Bu iki sorunu giderebildiğimiz sürece böyle maçları da kazanırız. Zira ilk yarı 3 4 gol bulabileceğimiz Manisaspor maçını berabere bitirmeyiz ya da bugün olduğu gibi son on dakikayı kalemize yaslanmadan geçirebiliriz.
Bu arada dikkatimi çeken bir şey daha var. Takımın bir kısmı son on dakika golü düşünürken, büyük çoğunluk yarı sahayı geçmekten kortku. Haliyle kopukluk ve dengesizlik oluştu." Dün yazdığım bir yorum bu tekrar kullandım. Daha kısa anlatabileceğimi düşünmüyorum çünkü...

Hamburg maçından mı kaynaklanıyor, Fenerbahçe maçından mı bilemiyorum ama psikolojik olarak bu kopukluğu ve paniği görüyorum. Esas sorun bu bence çünkü Rijkaard'ın ve Galatasaray'ın yapısında hücum oynamak, kendi oyununu oynamak kuralı var. Kendi oyununu oynayacak takım, hücum etmek isteyen takım panik olmamalı, kendine güvenmeli. Taraftara da iş düşüyor. Sanıyorum Eskişehirspor maçında gole ihtiyacımız varken son dakika da Sabri, kendisine anlatıldığı gibi geriye doğru attığında uğultular yükselmişti. Daha önce bu gibi sorunları en güzel sen dile getirdin zaten. Maç 0-0 iken babam, "İleri şişirin bari" dedi ki oyun üstünlüğü tamamen bizdeydi. Ben bunu söyleyince de, "Tamam da gol lazım" dedi. Futbol anlayışımız böyle, yerleşmiş.

Zaten uzadı daha fazla uzatmadan Abdullah Avcı'ya değinmek istiyorum. Kendisine saygı duyarım, hatta elinden geçen yaş grubunun da etkisiyle Ulusal Takım teknik direktörlüğü için adının geçmesi gerektiğini düşünüyordum. Sürekli pozitif futboldan, farklı bir düzen başlatmak gerektiğinden konuşuan biriyken dün maç sonu açıklamaları şoke etti beni. "Büyük takım oyuncuları rakiplerine saygı gösterecek, bahane aramayacaklar. Hakem konuşmasınlar..." farklı tonda, farklı üslupta açıklamalar yaptı. Milli Takım için adının geçmemesine mi sinirli, yoksa diğer meslektaşları gibi işin şov yönüne kaymazsa veya "karizma" oluşturamazsa seviye atlayamayacağından mı korkuyor bilemiyorum veya üzerindeki Galatasaraylı imajını mı atmaya çalışıyor emin değilim. Bildiğim şey, takımının 80 dakika futbolun pozitif değerlerinden hiçbirini sergilemediği. Hep hücumu düşünen o takımın kendi yarı sahasından çıkmayan bir takım olduğu. Pozisyonu bile olmayan bir takımın hocası olarka çıkıp bu açıklamaları yapmak saçma. Galatasaraylı futbolcular saha içinde hakemin adaletsizliğini unutabilseler son on dakika İBB'ye kalır mıydı? Abdullah Avcı'nın bunları değerlendirmesi gerek. Bu tutarsızlık devam ederse, İBB organizasyonu, istikrarı ve futbol anlayışı ile ilgili anlattıkları maval demektir.

Çok uzun oldu kusura bakmayın.

Spooky dedi ki...

Biraz da geride kalan maçlara bakarak Galatasaray konuşalım. Yoksa başkalarını konuşmak durumda kalıyoruz, futbola inancım sarsılıyor, sinirleniyorum.


Çoğu zaman senine futbol üzerine benzer düşünürüz; ancak bugün farklı düşünüyorum ben.
"1-0'la yetinip tempoyu düşürmek, Keita'yla başlamamak; Nonda, Elano ve Arda'yı kenara alıp Keita, Ayhan ve Aydın'ı sahaya sürmek, Topal'ı oraya çekmeyi ancak Gökhan Zan sakatlandığında düşünebilmek... Hepsi birer yanlış."

Bu kısımla itirazlarımı hemen sıralıyorum:

Teknik heyetin futbolcuları üzüp, motivasyonu bozmamak, takımın havasını zedelememek adına bazı tercihler yaptığını düşünüyorum. Bunların ikisi Mehmet Topal'ın Gökhan'ın varlığında savunmada oynamaması ve Nonda ile başlamak. Kewell'ın stoper oynadığı dönemde tartışılmıştı bu konudaki tezler. "Elinde en kötü stoper olsa da, Kewell yerine o ynamalı. Sonuçta o pozisyonun oyuncusu" tezi yaygın olandı. Sanıyorum Rijkaard da böyle düşünüyor.

Aynı şekilde, Nonda'nın eldeki tek santrof olduğu dönemde Kewell'ın o bölgede ilk 11'e girmesi de Nonda'nın ilerleyen maçlardaki performansını düşürür endişesi olduğunu sanıyorum. Nonda'nın performansının daha ne kadar düşebileceği konusunda ise bir fikrim yok :) Daha kötüsü olabilir mi emin değilim.

Yukarıdaki iki fikri tartışabiliriz ancak Rijkaard'ı ve ekibini anlamaya çalıştığımda aklıma gelenler bunlar. Bence ideal onbir aşağıdaki gibi olmalı.

--------Leo Franco--------

Sabri-Mehmet-Servet-Uğur(?)

--Barış---Mustafa---Elano--

---Keita---Kewell---Arda---

Hakan Balta yok çünkü 6-7 haftalık performansının çok düşük olduğuna inanıyorum. Pozisyon, pozisyon aklımdaki döksem sayfalar yetmez. Toparlayamadığı sürece takıma zararı var. Kısa süre eskiye dönmesini umuyorum. Uğur'un sol ayak sorununun farkındayım ama Uğur bir iki hafta bu bölgede oynarsa Arda-Kewell-Elano ile kanat organizasyonlarını çalışırlarsa idare edebileceğini düşünüyorum. Neyse bu farazi bir değerlendirme. Geçiyorum...

Nonda. Barcelona'nın Rijkaard dönemi hücumlarına bakarsak, Eto'o'nun önemini görebiliriz hem göbekte hem de kanatlarda ileriye doğru topu taşımasını, mücadelesini gözünüzün önüne getirin. Baros bunu yapıyordu. Gol atamasa da, kaçırsa da arkasındaki oyuncuları kaleye doğru çekiyordu. Nonda da bu yok, aynı zamanda hamle zamanlaması ve doğru zamanda doğru yerde olmak doğru tercihi yapmak gibi meziyetleri eksik. En azından bu oyun düzeni için sorunlu. Gol sıkıntımızın Nonda'dan da kaynaklandığını düşünüyorum.

Takımın daha önce de anlatmaya çalıştığım iki sorunu daha var.

harry kewell dedi ki...

Dikdatör böyle istedi...

Gala's dedi ki...

Dün bu yazı ile paralel fikirlerde bişeyler yazmaya çalıştım. Yazdım da.. Ama beğenmedim, beceremedim. Sildim geri.

Teşekkürler Atahan abi..

Duygularımıza tercüman olmuşsun..

Nazmi Hasdemir dedi ki...

spooky nin çıkardığı kadroya kefilim, ayn ısını çıkarırım. Yarın baros gelince de gerekirse serveti keser öyle çıkarım

Ceyda dedi ki...

Bu ülkede bir takım insanların hesapları üzerine yürüyen bir futbol sistemi var.Kimse kendini kandırmasın.Birileri bir şeylerin değişmesini istiyor,ve bu istekleri yerine getiriliyor.İstediğin kadroyu kur,istediğin sistemi oynat.Futbolun güzelliğiyle tamamen alakasız işler yapılıyor.Seninde dediğin gibi Hüseyin Göçek sadece bir piyon.Hakemlere kızmayı,konuşmayı bu yüzden sevmiyorum ben.Meselenin özü başka çünkü.Oynanan oyun kötü olabilir.Hatalı değişiklikler olabilir.Hatta Galatasaray bu maçı kazanmayı hak etmemiş de olabilir.Fakat bu kadar açıkça bir takımın hakkı yenmez.Yenmemeli.Taraftar dediğin,zaten her koşulda takımının yanındadır.Kızsa da,küsemez.Ama bu tip olaylar yaşandıkça insan ister istemez soğuyor bu ligden. Çocukken takım kötü sonuçlarda alsa kaybolmayan bir heyecan,bir istek vardı.Ya ben o zamanlar farkında değildim bazı şeylerin,ya da her geçen gün kirlenmekte futbol.
Bu arada,son zamanlarda okuduğum en doğru yazılardan biriydi.Ellerine sağlık.

Nerazzurri dedi ki...

Arkadaşlar bu ligde her hakem her takımın canını yakıyor. Yukarıda da bahsettiğiniz gibi biz futbolu saf duygularla severken bu futbolu yönetenler bu olaya aynı saflıkla bakmıyor.

Evet dün Dos Santos'a yapılan açık bir penaltıydı ama Guiza'nın da golü net bir goldü. Biz burada FB li, GS lı, BJK li ya da hangi takımdan olursak olalım ne kadar dil döksek bence hiçbir şey değişmeyecek. En azından Kuddusi Müftüoğlu, Cüneyt Çakır, Koray Gençerler ... gibileri varken biz daha birbirimizi çok yeriz.

Herkes hakemlerin üzerindeki baskı yok olsun diye kampanya yapıyor ama kimse taraftarın akıl sağlığını düşünmüyor