Küçük, Galatasaray Spor Kulübü'ne üye yapılmış bugün.

Şimdi sakin oluyorum ve kafamdaki tabloyu netleştirmeye çalışıyorum.

Öncelikle ortada bir Galatasaray var, her şeyin başı o. O Galatasaray'ın içinde yaşayanlar var ve bir de onu sevenler. İki kümenin kesişim kümesi mevcut mutlaka; ama bu, ortada iki küme olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kimindir peki Galatasaray? Hiç şüphesiz sevenlerinin. İçinde yaşayanların değil. En basitinden; milyonlarca insan seviyor Galatasaray'ı, içinde yaşayanlar ise ancak binlerle ifade edilebilir. Ama içinde böylelerinin yaşadığı Galatasaray'ı bu denli sevmek de insanı epey bir sorgulama yapmaya itiyor. Milyonların sevdiği bir kulüpte nasıl bunlar olabilir, Galatasaraylılık imajı nasıl bu kadar küçültülebilir? Nedenini nasılını anlamak mümkün değil. Ama sonuç bu. Hakan Ünsal, bir Galatasaraylı olarak kabul görebiliyor. Bu da "Galatasaraylı" tanımının Galatasaray eliyle anlamının kaybettirilmesi demek oluyor.

Her şey ne yanlış... Türkiye'de değil belki yalnızca, ama özellikle Türkiye'de. Taraftarlık, bir duygu meselesi. Ve bu duyguyu hissediyor olmak bile o kadar zor bir şey ki... O kadar büyük yükler veriyor ki insanın omzuna... Ben Galatasaray'ı çok seviyorum, karşılıksız seviyorum ve bu çelişkiyi yaşamayı hak etmiyorum. "Bana ne Hakan Ünsal'dan, bana ne Özhan Canaydın'dan ve ona oy verenlerden, bana ne ondan bundan şundan, bana ne formayı giyenlerden; ben armayı seviyorum." savunmasını yapmayı kendi benliğime; bunları düşünmeyi, hesaplamayı, işin içinden çıkamamayı hak etmiyorum. Çünkü bir duygu var ortada sadece; masum ve hesapsız bir duygu. Ve bu duyguya düşünce karıştırıldıkça, yani sorgulatıldıkça insana defalarca kez duyguları, bu defa düşünceler duygulara gölge düşürür pozisyona geliyor. Zorla. Zorla ve ısrarla.

"Liverpool taraftarı olsaydım böyle çelişkiler yaşamak zorunda bırakılır mıydım?" diye düşünüyorum haberi aldığımdan beri. Bir yanda Graeme Souness gibi bir efsaneyi, The Sun gazetesine röportaj verdiği için dışlayan Liverpool... Ve diğer yanda Galatasaray'ı her daim kişisel hesaplarının odak noktası olarak görmüş Hakan Ünsal'ı, kulübe üye yapan Galatasaray. İnsan sevdiğini başkalarıyla karşılaştırır mı? İşte o Galatasaray, bunu da yaptırıyor ve ben bunu da hak etmiyorum. Ama seviyorum. Aldatılıyorum ve sevmeye devam ediyorum. Bu derece acizim, yalnız da değilim, hepimiz öyleyiz; kabul edelim.

Bu da varmış işte, bunu da yaşayacakmışız. Hakan Ünsal'ın başkanını seçtiği bir kulübü seveceğiz bundan sonra. Ki çok çarpıcı bir gelişme de değil. Zaten Galatasaray Spor Kulübü'nü desteklemiyor olmasına karşın Galatasaray Lisesi mezunu olduğu için ayrıcalık tanınıp kulübe üye yapılmış, başka kulüplere taraftar kişilerin oyları da vardı bugüne kadar. Bir de Küçük Hakan eklenmiş, çok mu? Ya da kim ki Küçük Hakan? Kim yani, bir anlayış örnekleyen sembollerden biri olmaktan öte? Hiçkimse, bence.

Gitmemiş bile törene. Tıpkı diğer arkadaşları gibi.

Çok zor be. Çok zor.

Bir kez daha görüyorum ki bizim buralarda bir şeylere taraf olmak, akıl işi değil. Bir şeyi sevmek bile yeri geliyor insanı kendisine yabancılaştırıyor. Daha basketboldaki skandalı sindirememiştim.

Zor işte. Anlayabilmek, kabullenebilmek... Zor. Ama bunu da kabulleneceğiz.

...

Çok zor kura, çok zor... Her iki turda da.

Ama büyük maçlar izleyeceğiz, büyük keyif alacağız ve elersek inanılmaz bir ivme kazanacağız.

Üstelik Fenerbahçe gibi bir üst sınırımız da yok, elenmeyecek bir rakip gelmedi karşımıza. Zor kuraya karşın bu da bizim şansımız.

Biraz şans, bolca konsantrasyon ve müthiş bir taraftar desteğine ihtiyacımız var.

Devre arasını da çok iyi değerlendirmeye tabii.

Lütfen olsun!

Verilmedi. Olabilir. Çok mu ilginç? Bence değil. Şahsen belki on defa izledikten sonra anlayabildim gol olduğunu, ki şimdi biri çıkıp "biz hesapladık, gol değilmiş" dese yine şaşırmam. Şimdi günlerce, haftalarca, aylarca bunu tartışacağız oysa.

Geçen haftaki "kötü niyet"i bir kenara bırakıyorum, Hüseyin Göçek'in yönettiği 7 Galatasaray maçından 1 galibiyet çıkması tesadüf değil elbette, özellikle maçları inceleyip yanlışları tek tek, kalem kalem çıkardıktan sonra. Ki kendisi Galatasaraylıymış, "Ben çok delikanlıyım, tuttuğum takım hakemliğimi etkilemez." kompleksi onu bu şekilde davranmaya itiyormuş. Bir de tabii yine delikanlı yanının ağır basmasıyla kendisine küfreden tribünlerle inatlaşması.

Bir önceki güne geçiyorum. Galatasaray'ın Antalyaspor'la oynadığı maçı yöneten Deniz Çoban, bana göre Türkiye'nin en iyi 2-3 hakeminden biridir. En azından güvenilir hakem dendiğinde Fırat Aydınus'la birlikte aklıma gelen ilk isimdir. En kötü hakemler de tesadüfe bakın ki FIFA nezdinde en üst klasmanda olan iki hakemimiz Cüneyt Çakır ve Selçuk Dereli'dir yine bence. FIFA kokartına sahip bir diğer isim olan Hüseyin Göçek'e kötü hakem demek iyi niyetli bir yaklaşım olacağından, kendisini kategori dışı bırakıyorum. Ama misal bir Cüneyt Çakır ya da Selçuk Dereli'nin, Fenerbahçe taraftarı tarafından istenmemesini anlayabiliyorum. O maçlara verilmemesini değil, yanlış olmasın; taraftarın istememesini normal buluyorum. Bu isimleri ben de bir Galatasaraylı olarak istemiyorum. Galatasaray'ın bir maçına onlar verildiğinde, ya da Hüseyin Göçek; biliyorum ki bu kişiler maçın önüne geçecek. Biliyorum ki şov yapacaklar. Biliyorum ki maçtan çok hakemi konuşacağız günlerce.

Hakem konuşmayalım diyoruz. Güzel diyoruz. Ama gerçekten hakem konuşmayacaksak, bunu önce hakemlerin kendisi istemeli. İleride Erman Toroğlu, Ahmet Çakar olacağız diye figüran olmaları gerektiği yerde başrol oyunculuğuna soyunmamalılar. İşlerine baksınlar, işlerini yapsınlar. Aynı hedefteki Cem Papila ne oldu? Beşiktaş'ın şampiyonluğunu çaldı, iki üç programa çıktıktan sonra çaldığıyla kaldı. Beş sene sonra umuyorum ki hiçbirimiz adını bile hatırlamayacağız; layık olduğu yere, tarihe gömülecek. Tabii bu derece ahlaksızlığı unutmak da mümkün gözükmüyor.

Veya yine Selçuk Dereli. Beşiktaş ile Fenerbahçe arasındaki kupa finalinde gösterdiği yönetimi kim unutabilir, nasıl unutur? Fenerbahçe Kupa'yı alamadıkça, Kupa daha çekici hâle geliyor; bu konuda Fenerbahçelilerin birçoğu böyle düşünüyor ve ben de katılıyorum. "Fenerbahçe önemsemiyor, kazanamadığı için Türkiye önemsiyor." muhabbetine değil tabii, yanlış olmasın; Fenerbahçe'nin çok istemesine rağmen alamamasının Kupa'yı daha çok konuşturduğuna, gündemde tuttuğuna. Bu işin içinde sponsorlar var, para var. Paranın olduğu her yerde de çirkinlik. Dolayısıyla eminim ki Federasyon bu kupada Fenerbahçe dışında bir takımın şampiyon olmasını istiyor. Selçuk Dereli de bunu biliyor; belki farkında belki değil, mutlaka etkileniyor.

Kadıköy'de son 10 yılda oynanan Fenerbahçe - Galatasaray derbilerini alt alta koyuyorum, Fenerbahçe'nin Türkiye Kupası'ndaki kaderiyle çarpıyorum; sonuç "çıkar" çıkıyor. Hakemler belki maçı bir taraftan bir tarafa verelim diye çıkmıyorlar maça, ama kazanması gereken taraf da bilinçaltlarına işleniyor. Cüneyt Çakır'ın yönettiği son Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde verdiği kırmızı kartların en yanlışı bana göre Lincoln'e çıkan. Fenerbahçe'ye bana göre eksik bile çıkardı. Ama verebilir miydi o kartları Kadıköy'de oynanan bir lig derbisinde? Evsahibi takıma en ters, inadına ters giden, maçlarda en çok ve haddinden çok kart çıkaran hakem olmasına rağmen mümkün değil. Onun suçu mu? Tam olarak değil. Maçın önüne geçme, kendini ispat etme çabasını bir kenara bırakalım; bu baskının içinde doğru kararı vermek o kadar zor ki! Tarafların biri kazanırsa işvereniniz kârlı çıkacak; bundan etkilenip inceden onu destekleyebilirsiniz; ya da "ben etkilenmem" deyip Hüseyin Göçek gibi tam tersi bir inatlaşmanın içine girip daha yanlış kararlar da verebilirsiniz. Çok az kişi başarabilir bu baskıdan gerçekten etkilenmemeyi. Kim ne der diye düşünmeden, kimseden etkilenmeden kendi bildiği yolda ilerleyen kaç kişi var etrafımızda? Az.

Sadece Federasyon kaynaklı mı bu baskıyı oluşturan unsurlar? Çıkışı belki oradan yayılan güvensizlik, yıllardır gördüğümüz ve görmemize rağmen bize unutturulmaya çalışan pislikler; ama neticede doğruyla yanlışı ayırt edemeyen, uçlarda yaşayan, elinin ayarı dilinin kemiği olmayan bir toplumuz biz. Cahiliz: Kim ne söylerse inanmaya müsaitiz. Her zaman her yerde beyazız, bembeyaz. Ve bizim dışımızdakilerin de simsiyah olduğuna eminiz. Siyah ve beyaz demişken; Ekşi Beşiktaş'ta Shelbyl çok güzel bir yazı yazmış, "Kaostan Beslenmek" adında. Harfi harfine katılmıyorum belki ama duruşunu örnek buluyorum. Budur doğrusu. Atmaktır fanatikliği, yani bağnazlığı; futbola bakmaktır. Taraftarlık dünyanın en güzel duygularından biri, futbolu insana sevdiren en önemli unsur. Ama kendini kandırmak da dünyanın en zavallı olgularından biri, insanı insana acıtan en önemli unsur.

Dünyanın en büyük Galatasaraylısı ol, takım Fenerbahçe'yle Şampiyonlar Ligi finali oynasın, maç berabere giderken son dakikada tartışmalı bir pozisyon yaşansın, duygularından bağımsız fikir yürütebilirsin; eğer bağımsız düşünebilecek kadar güçlüysen. Özgürsen. Ama gruplaşmaksızın bir şey başaramayan, hayatı siyah - beyaz zıtlığı içinde yaşayıp kendinden olmayanı düşman olarak gören, tek taraflı düşünen ve diğer düşüncelere kapalı bir adamsan söyleyeceğin bellidir;

"azize yıldvım boşa konşmmış beyelr bu hafta ankaraya haftaya trabazon şampiyon beelli geçmiş olsun"

Dolayısıyla, aslolan yanlış ortam. Selçuk Dereli, Cüneyt Çakır gibi isimler şov yaptıkları için kötü ve güvenilmez hakemler; ama bu ortamda başka hakemler de aynı oranda yanlış kararlar verebilirler. Ve onlar da etiketlenirler. İşte Halis Özkahya. Daha önce Fenerbahçe aleyhine yaptığı hatalar hatırlıyorum. Lehine de. "Halis Özkahya şunları yapmıştı" diye hafızama yüklemiş değilim ama yönettiği Fenerbahçe maçlarına göz attıkça hatırlıyorum. Onunla son 4 maçta kazanamamış Fenerbahçe, düne kadar. Ama yine bir Ankaragücü maçında Can Arat'ın akıl almaz penaltısını vermeyen de yine aynı hakem. (Ehem, demek ki bu hakem Ankaragücü düşmanı! Mıdır?) Kötü niyetliyse, istese kazandıramaz mı Fenerbahçe'yi 4 tane maçın birinde? Çok zor değil şunu anlamak: Hakemliği yeterli değil, bu yüzden hata yapıyor. Olamaz da zaten bu ortamda. Çok değil, bir yıl önce bu kez çizgiyi geçmeyen topa gol verilmişti onun yönettiği Trabzonspor - Kayserispor maçında. Fiyasko da bir penaltı vermişti hatta Özkahya. O da şikeli miydi? Sadri Şener mi konuşmuştu yoksa? Hakemlerimiz çok iyiymiş gibi, biri açıklama yapınca doğrusunu görüyorlar da yanlış karar veriyorlar. Başka zaman hiç hata yapmıyorlar.

Her şeyi Aziz Yıldırım'a bağlamak Aziz Yıldırım'ı küçültmez, büyütür. Buna hiç gerek yok. Aziz Yıldırım Türkiye futbolundaki çirkinliklerin başrol oyuncularından biri mi? Evet, belki en birincisi. Ama süzmesi çok zor, belki de imkansız olan bir pozisyonda yan hakemden çıkmayan gol kararını Aziz Yıldırım'a bağlamak!? Acziyet gösterisi gibi geliyor bana, başka bir şey değil. Ve çoğumuz aciz hâldeyiz, mantığımızı ön plana çıkarmaktan, özgür düşünebilmekten aciz hâlde. Fenerbahçe üç maçtır ofsayt gol yiyor, Aziz Yıldırım bir konuşuyor, işler tersine dönüyor. Allahaşkına, ne kadar mantıklı? Aziz Yıldırım gökten yeni zembille mi iniyor? Daha önce hiç konuşmamış mıydı? Tanımıyorlar mıydı hakemler Aziz Yıldırım'ı, bugün mü tanıdılar? Dahası... Sezon başında "Üç yıl şampiyonluk sözü verdiyse güvencesini almıştır." diyen sen değil miydin yine? O zaman bu adam niçin tekrar konuşmak zorunda kalıyor? Bunu hiç düşündün mü?

Hakem hatasıyla avantaj ya da dezavantaj sağlayabilir Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Kayserispor, Bursaspor, Muğlaspor, Adıyamanspor, Sarıyer... Nonda'nın, Güiza'nın, Serdar Özkan'ın, Coşkun Birdal'ın hatalarıyla puan kaybettiği gibi. Bu da klişe, ama kabul görmedikçe tekrarlanmalı. Önce bu gerçeği hepimizin kabul etmesi lazım. Ama ondan da önce, futbolun temizlenmesi. Oğuz Sarvan gibi, Kemal Dinçer gibi kişiler tüm çirkinlikleri ve paçalarından akan kirlilikleriyle o koltuklarda bulundukça güven sağlanamaz. Biliyorum, bu ülkede en güvenilir kişiler geçse o koltuklara yine güven sağlanamaz. Burada da yine aynı kısır döngüye çıkıyoruz, ne yapalım, yine aynı "çıkmaz"a: Federasyon da haksız, biz de haksızız. Gerçekten "hakkı" arasak, bir yerden başlamış olacağız. Sesimiz, sadece gerektiğinde çıksa, bu kadar gezmesek uçlarda; bir işe yarayacağız. Akıllı tepki verebilsek, aptal yerine konmayacağız. Koyulursak, hesabını sorabilecek konumda olacağız. Ama...

Hep "ama".

11 Aralık 2009

Antalyaspor Maçı

Antalya'da ilk 11'ler belli oldu.

Galatasaray'ın kadrosu: Leo Franco; Uğur, Servet, Hakan, Caner; Mehmet; Barış, Elano; Keita, Arda, Kewell.

Maç yağmur çamur içinde oynanacağından, istediğini sahaya yansıtamayabilir Galatasaray. Neticede teknik kapasitesi daha kuvvetli olan takım için dezavantajdır bu tür şartlar. Bu gece öz abim yerine koyduğum canım Erdal Abimi askere, Antalya'ya yollayacağımızdan sanmıyorum ki maç yazısı yazabileyim. Yarın da akşam saatlerine kadar evde olmayacağım, çok geçe kalacak. Ancak yine de çıkan kadronun, mümkün olanlar içerisinde en iyisi olduğunu maç öncesinde belirtmek istedim.

09 Aralık 2009

Galatasaray Tribünleri

Galatasaray'da futbolcusunuz. Soyunma odası tünelinden çıkıp sahaya adımınızı atıyorsunuz. Bakıyorsunuz tribünler büyük ölçüde dolmuş. (Tamamen dolmuyorsa, bu yazıda sözü edileceklerin -ve edemeyeceklerimin- rolü yadsınamaz.) Görüyorsunuz ki yalnız değilsiniz. Kendinize daha bir güveniyorsunuz, arkanızda o kuvveti hissediyorsunuz. Dört bir yanınızda sizi desteklemeye gelen, sizden olan insanlar. Fakat, her ne hikmetse ilk duyduğunuz tezahürat, "Kapalı n'oluyo, sesin niye çıkmıyo!?" oluyor. Meâli, "Kapalı n'oluyor, oran buran oynuyor." Açığı kapalısı değil de, önce siz bir "N'oluyor yahu?" demez misiniz? Sizden saydığınız adamlar birbirine sataşıyor. Yarın bir gün siz sahada kendi takım arkadaşınızla tartışsanız, aynı tribünlerden tepki göreceksiniz; ama bir tribün toplu hâlde diğerine dikleniyor. Ne hissedersiniz? Aynı güç, aynı kuvvet sürer mi; yoksa kendinizi daha mı yalnız hissedersiniz?

Burada standart bir durum değerlendirme kabiliyetine sahip bir futbolcuyu ele alıyorum; ama Türkiye'deki eğitim sorunu düşünülünce çok az futbolcu için geçerlilik sağlıyor aslında. Bizim de şanssızlığımız bu zaten, Türkiye'de futbolla ilgilenmek. Stad sorumlusunu tribüne karşı tutumu için eleştirirsin ama tribün de en iyisini hak etmez. Tribünü futbolcuya karşı davranışı için eleştirirsin ama futbolcu da en iyisini hak etmez. Futbolcuyu kulübüne karşı davranışı için eleştirirsin ama kulüpler zaten pislik içinde, futbolcusuna da hak ettiği değeri vermez. Kulübü hakemlere ve federasyona karşı tutumu için eleştirirsin ama tüm bu batmışlığın mümessibi gelmiş geçmiş tüm federasyonlardır zaten. Hepsine karşı sergilediği kötü niyet için medyayı eleştirirsin ama hiçbiri diğerinden daha az suçlu değildir. İçlerinde bir tane masum olsa, her şey düzelmeye oradan başlar aslında. Böyle olduğunda herkes suçu birbirine atarak temizlendiği inancına kapılıyor. Hep bir kaçak nokta oluyor. "Ama"lar oluyor.

Bursaspor Başkanı, Erhan Telli'yi darp ettiğinde hangisi haklı, hangisi haksız? Aziz Yıldırım hakemleri tehdit ettiğinde hangisi haklı, hangisi haksız? Nedim Karakaş, "Sahaya girip oyuncumuza saldırdılar, yıllardır basketbolun içindeyim böyle bir şey görmedim!" derken haklı mı? Ergun Gürsoy, "Teşvik primi olsa biz verirdik." derken haklı mı? Ya da seçim kazandırdıktan, bir dönem boyunca onunla birlikte çalıştıktan sonra işi bitince Özhan Canaydın'a savaş açarken? Yıldırım Demirören ona Küçük Ahmet'le oynamasını söylerken Büyük Ahmet mi haklı? Biz iki kişi çirkiniz, bir adam öldürüyoruz; birimiz daha çirkiniz, o adamın cebindeki parayı paylaşma konusunda da sahtekârlık yapıyoruz. Hangimiz daha çirkiniz? "Ama o benim hakkımı yedi." "Ama sen de adam öldürdün!" Sporu, spor ahlakını öldürenlerin, bunu yapabilenlerin kendi aralarında anlaşması mümkün mü? İçlerinden biri de çirkin değil, güzel olsa; suçlu değil, masum olsa; o kadar çok şey değişir ki. Ama kişi değil, kurum olacak güzel olan. Bir takım, bir yönetim, bir tribün, bir federasyon, bir gazete... Hepsi bir anda vahiy transferiyle düzelmeyeceğinden, bir gün muhakkak bir yerden başlamak gerekecek. Niyet varsa, hani yok da, ortaya çıkarsa. Biz hep Galatasaray'ı bu rolde görmek istiyoruz. Geçmişten bugüne getirdiği öncü olma özelliğini tüm kirliliklerden arınma konusunda da göstersin istiyoruz.

Şimdi de başlanacak yerin Galatasaray tribünleri olduğunu farzedelim bir yazı süresince. Her şey herkes güzelmiş gibi değil; yalnızca Galatasaray tribünleri neden daha iyi değil üzerinde düşünelim. "Neden daha iyi değil" biraz yanlış bir tabir aslında, çünkü daha iyi olmak için önce iyi olmak gerekir; ki bugün Galatasaray tribünü Türkiye'nin en etkili on tribünü arasında kendisine ancak yer bulur. (Güzelim Eskişehir tribünü de ilk sıradadır - deplasmandaki değil ama.) Oysa Ali Sami Yen, bundan 7-8 sene öncesine kadar değil Türkiye'nin, dünyanın zirvesine oynardı. Bugün gelinen nokta buysa; başta tribünleri kontrol altına almak isteyen (çünkü tarihin en başarısızı olan, tepkiden korkan) yönetimler, bilet sağlayıcı kuruluş, polis ve gördüklerine göz yuman herkes suçludur. Başbakan'a kadar uzanır bu zincir, ki tribünler -maalesef ki- ülkedeki tek toplu hareket alanıdır, pisliklerden en önce arınması gereken platformlardır bu bağlamda.

İşin suç, rant, iktidar, karaborsa, tribün transferleri, iş ortaklıkları, çaylarına çorbalarına bakanları kısmını bir kenara bırakalım. Ve en başa, sahadaki futbolcu hâlimize dönelim. En son bir tribünün diğerine "giderini" görmüştük. Öncelikle gider yapılan tribüne, Kapalı'ya bakalım.

Burada iki grup faydasızın hakimiyeti göze çarpıyor: Hiçbir tezahürata katılmadan maç izleyenler ve her pas hatasında homurdananlar. İlkine sözüm yok, herkesin hakkıdır sessiz sakin maç izlemek. Yorgun olursun, hasta olursun, moralsiz olursun ya da ne bileyim hiçbir gerekçen yoktur da sadece tezahürat yapmak istemezsin, maça odaklanırsın. Normaldir. Benim de zaman zaman yaptığım olmuştur, herkesin de olmuştur; tribün bir bayrak yarışıdır zaten, senin bıraktığın noktadan başkası devralır. Ama homurdananlar? Galatasaray tribünlerine, Galatasaray'a destek olmak için gelinir. Sana orada insan muamelesi yapılmasa da, gişelerden binbir eziyetle geçsen, otuz sekiz polis kontrolünden geçsen, stadın müdürü en zayıf anında ışıkları kapatıp seni karanlıkta bıraksa da arma için oradasındır. Görevin, desteği de geçtim, en kötü köstek olmamaktır.

Galatasaray futbolcusuna kimse küfür edemez, diyemem, herkes istediği gibi davranmakta özgür. Ama Galatasaray tribününde Galatasaray futbolcusuna, değil küfür, yüksek sesle homurdanılamaz. Git kardeşim evinde izle, istediğin kadar küfür et; tribünleri destek verenlere bırak. Tribünde çok mu destek var? Yok. Ama işte bir yerden başlamak için tribünü seçtiğimiz gibi, tribünde de bir yerden başlamak gerek. Tabii bir ayrımı da iyi yapmak: Bu homurdananlar uyarılmalı, evet, ben de uyarıyorum her seferinde. Ama bunu bir misyon edinip maçtan çok bu seslere odaklanan kişiler de yok değil. Uyarılarının tonu da değişik oluyor hâliyle. Aradaki çizgi kaçarsa da, "Bağırsana ulan!"cılarla arada pek fark kalmıyor.

"Bağırsana Ulan!" demişken, geçelim Eski Açık'a. Kapalı'ya peşinen geçirdikten sonra, maç başlıyor; bir üçlü, ardından tribünde sözü geçen biri sevdiceğini hatırlıyor: "Seviyorum seni, ekmeği tuza banıp banıp yer gibi..." Şarkı da aynen söyleniyor ha, bir değişiklik yok. Sanırsın konser var Eski Açık'ta; Onur Akın gelmiş, ısrarları kıramayıp bir şarkı patlatıyor. Her tribünde söylenen tezahüratın Galatasaray'a ne faydası var? Yok. Sadece anlıyoruz ki, birileri bizimle fena hâlde dalga geçiyor. Şükür, en azından bizimkinin sonunda takımın adı geçiyor. 40 dakika da kâh bu şarkıyla, kâh repertuardaki diğer hüzünlü parçalarla geçiyor, sakin sakin. Son 5 dakika bir anda hareketlilik... Devre bitiyor, takım soyunma odasında, coşkun tezahüratlar devam ediyor... Maç oynanırken bağırıp devre arasında güç toplaması gereken tribünler, maç oynanırken mırıldanıp devre arasında coşuyor.

İkinci yarılar klasik... 1-0 öndeyiz, paslarda oley çekmeye yelteniliyor, maçın sonu zor geliyor. Başka bir maç, skor aynı, kalemiz önemli tehlikeleri bir bir atlatıyor; "Gideeeen her sevgiiliiiniiin ardııııııııııındaaaaaaaaaan... Şşşşşt!" Tak: 1-1. Kapak oluyor. Başka bir maç, skor yine 1-0, rakip geldikçe geliyor... Tribünlerde arabesk modası: "Seeen, var ya seeen! Deplasman yolunda, elimde sigaraaa!" Aferin! 1-1 oluyor, çek sigarandan kederli bir nefes daha, deplasman taraftarından da farkın yok zaten.

Sen var ya sen.
Takımına faydan yok.
Haberin yok.

Her defasında düşünüyorum, herkesin söyleyebileceğinin dışında ne söyleyebilirim diye... Yoksa, yazmıyorum. Bazen varken, vakit bulamayıp yazamıyorum. Geçen hafta çok isteyip de bir türlü bitiremediğim bir yazı oldu mesela; kaldı huzursuzluğu üzerimde. Bu geceki maçın ardından da farklı şeyler söyleyebilirim. Kendimce bazı fikirler koyabilirim ortaya. Ama hakem konuşmak, her zaman yanlış değildir. Gereksiz değildir. Hakem, her zaman bahane değildir. Bazen sırf hakemi konuşmak gerekir. Bugün, o kalıba uyuyor.

1-0'la yetinip tempoyu düşürmek, Keita'yla başlamamak; Nonda, Elano ve Arda'yı kenara alıp Keita, Ayhan ve Aydın'ı sahaya sürmek, Topal'ı oraya çekmeyi ancak Gökhan Zan sakatlandığında düşünebilmek... Hepsi birer yanlış. İkinci yarının ilk 25-30 dakikasında oynanan güzel futbol, doğru. Ama bugün bunlar ikinci, üçüncü, beşinci, sekizinci planda. Bugün en doğrusunu konuşuyor, en önemli olanı görebiliyor, en futboldan uzak adam bile. O da hakemi konuşuyor, hayatının önemli bir kısmını futbola ayıran ben de. O da hakeme küfrediyor, ben de ediyorum. Hâlâ da ediyorum. Ki buraya yazdıklarımın hepsi, dişimi sıkıp da etmediğim bir tane küfürden daha anlamsızdır. Samimiyetsizliğe gerek yok, böyle zamanlarda küfüre karşı değilim. Tribünde ya da sahada ya da başka yerlerde. Böyle zamanlarda şiddete bile karşı değilim. Böyle zamanlara karşıyım. Bu kadar art niyet varsa, küfür de ederim, sahada olsam tekme tokat da girerim. Girmeliyim. Gözümün önünde cereyan ediyorsa tüm pislikler, tepkisiz kalamam. Elimden ne geliyorsa, onu yaparım. Bu yüzden tribünde küfür edildikçe bulunduğum ortama yabancılaşmama rağmen 19 Mayıs'ı savunurum her fırsatta. Bu yüzden hakeme ve rakibine saygısızlık eden oyuncuları takımımdan uzakta görmek istesem de Erol Ersoy'un ayağına basıp suratına tükürüğü yapıştıran Hagi'yi her şeyden, herkesten çok seviyorum. Yoksa Bilbao'ya o golü, denk gelse Hakan Ünsal da atardı. Atamazdı da, lafın gelişi işte. O isyanı hiç yapamazdı. Yemezdi.

İsyan diyoruz ya, o da ilginç. Biz tribünlerde isyan ediyoruz da ne oluyor? Kandırıyoruz kendimizi. Daha doğrusu kandırılıyoruz, fena, çok fena hâlde. Bu isyanlar boşuna değil. Bu isyanlar bir anlayışın sonucu ve o anlayışı beslemekte. Nedir futbol? En temeline inildiğinde, bir hobi. Bir boş vakit doldurma aracı. 1875'te Selanik'te, 1877'de İzmir'de haftasonları ve yaz akşamlarının vazgeçilmez eğlencesi olarak doğdu bu ülkede. Bugün, nüfusun yarısından daha fazlasının hayatının vazgeçilmez unsuru. Ama tüm bu ilgiye rağmen bir futbol kültürümüz hâlâ yok. "Türkiye futbolu" dediğimizde aklımıza kültürel anlamda bir ayırt edici unsur, somut bir farklılık gelmiyor. Kavga, gürültü, maganda kurşunu, küfür, düşmanlık, haksızlık... Zihnimde çağrışanlar bunlar. Ve en sonuncusu da sürekli yankılanıyor. Çünkü en önemlisi de o. Açayım...

Sokağa çıkıp bakalım. Saat şu anda 1, yazıyı bitirip gönderene kadar 2'yi bulacak belki. Fark etmez, bakalım. Karşımıza kim çıkarsa çıksın, suratından mutsuzluk akıyor olacak. Yarın sabah işe, okula çıkıp giderken; yine aynı manzara çıkacak karşımıza. Neden? Çünkü yaşadığımız hayat haksızlıklarla dolu. Kimse hak ettiği hayatı yaşamıyor bu ülkede. Kimse hak ettiğini kazanmıyor. Çok çalışıp, az kazanıyor insanların çoğu. Az çalışıp, çok kazananları zengin ediyorlar bu çalışmalarıyla. Kendi ürettiklerini satın alamayıp, hiçbir şey üretmeden yaşayanlara emeklerini satıyorlar üç kuruşa. Her şeyiyle çelişki dolu, her şeyiyle haksızlık dolu bir yaşamın içerisindeler. Ve kalabalıklar. Çok kalabalıklar. Neden bir şey gelmiyor ellerinden? Çünkü alıştırılmışlar. Başka bir alternatifleri olduğunun farkında bile değiller. Futbol da, bunda bir pay sahibi.

Aynı soruyu tekrarlayalım: Nedir futbol? Kapitalizmin, insanlara kendisini bir başka kabul ettiriş şekli. Üstelik bir ortaya bir zorunluluk koymadan, gönüllülük yoluyla. Bir anlamda Gramsci'nin "hegemonya" kavramıyla açıklanabilir. Futbolun neden kapitalizmi güçlendirdiği, bir paragrafın içinde geçiştirilecek bir konu olmadığı gibi, bizim şu andaki konumuz da değil.

Konumuz, haksızlık ve isyan. İsyan, ne zaman edilir ve nasıl? Şu muhakkak ki, gerçek bir isyanın altında güçlü bir fikir yatmalıdır. Ses getirmesi, bir şeyleri değiştirmesi için bu şarttır. Aksi hâlde ortaya çıkan isyan değil, reflekstir; geri püskürtmesi kolaydır. Güçlü bir fikir nasıl oluşur? Bir fikir, üzerine düşündükçe gelişir, güçlenir. Bunun için ne gerekir? Vakit. Bu vakit de, çalışma vakti değildir. Çalışma saatlerinden arta kalan vakittir. Boş vakittir. Çalışma vakti, çalıştıranın denetimi altındadır. Çalıştıran, sistemdir en genelinde. Ve aynı sistem, işte bir boş zaman doldurma aracı dediğimiz futbolu kullanarak arta kalan zamanı da ele geçirir. Bu yolla, karşısına gelecek güçlü fikirleri engellediği gibi, hayatından memnun olmayan çalışanların isyan gereksinimini de son derece kolay bir şekilde açığa çıkartır. Nasıl? İşte tam da bugünkü gibi. Hem gereksiz düşmanlıklar yaratarak, hem alenen haksızlık yaparak. Bugünkü gibi her günden sonra, bir şekilde alışmış olmuyor muyuz haksızlıklara? Ve tepkisizleştirmiyor mu bu bizi? Elimizden bir şey gelmedikçe, sinmiyor muyuz? Lanet etmiyor muyuz? Ve futboldan daha önemli konularda gıkı çıkmayan insanlar hâline dönmüyor muyuz? Çalışıp para kazanmak, kendi seçtiğimiz bir yol değil. Yaşamak için bir zorunluluk bu. Futbolla ilgilenmeyi ise kendimiz seçiyoruz. Ve kendi seçimimizde bile bu haksızlıklarla karşılaşınca, diğerinden hepten umudu kesiyoruz. Bugün "lanet olsun" deyip sigarayı bırakır gibi bıraksak futbolu, hayatımızın diğer parçaları değişime uğramayacak. Bunu yapmadığımız her an, oyunun daha çok içine giriyoruz. Parçası oluyoruz oyunun. Oluyorum.

Oysa futbol, kötü bir şey değil. Çok seviyoruz ve sevmenin kötüsü olmaz ki! Daha sokağa ilk çıkılmaya başlanan yıllarda arkadaşlarıyla futbol oynayıp gol atan çocuğun yüzündeki mutluluk, nasıl kötüye dönüşebilir? Hiçbir açıdan, mümkün değil. Sonraları bir takımı sevmek, kazanınca sevinmek, kahrolmak yenilince, karşılıksız sevmek, asla sevilmeyeceğini bilerek sevmek, hiç almadan hep vermek; bu yüce duygular nasıl kötü olabilir? Olamaz. Ancak kötü amaçlara alet olabilir. Ve oluyor da. Buna rağmen sevmek; o bile güzel, o bile çok güzel. Dahası, armayı sevmekle yetinmeyip şu çirkin düzenin çirkin liginin şampiyonluğunu istemenin bile güzel yönleri var ve ben de bunu istiyorum be, ben de istiyorum. Mantığımın tüm karşı çıkışına rağmen istiyorum, başaramıyorum aksini. Buradan, "Başaracağımıza da inanıyorum, bu yaşananlar bizi güçlendirecek." gibi bir yola da girebilirim ama kimbilir kaç kere kandırmışımdır böyle laflarla kendimi. Geçen sene net olarak gördüm, futbol dışı durumların futbolu ne kadar içinden etkileyebildiğini...

Of.

Çok başka şeyler söylerken, burada bile "Ben bu şampiyonluğu istiyorum arkadaş." lafını sıkıştırmadan duramıyorsam araya, biraz da boşuna konuşuyorum aslında. Maalesef ki böyle bir noktadayız, belki hepimiz. Özünde, hepimiz endüstriyel futbola karşıyız. Karşıyız da, ne kadar? Ülke şartlarının yanında çok uçuk kaçan fiyatlarla bilet alıp, üzerimizde lisanslı bez parçalarıyla maçlara giderken ne kadar karşı olabilirsek, o kadar... Yani hiçe yakın. Keşke aksini başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek. Keşke hesap sorabilsek, Hüseyin Göçek gibilerden. Dahası, onu yönetenlerden. Ve dahası, onları da yönetenlerden. Yoksa Hüseyin Göçek kim ki? Kendi başına hiçbir şeyi başaramayacak, çirkinliklerin en göbeğinde olmayı midesi kaldırabilen bir piyon. Bir isyan lazımsa, bize ötesi lazım. Keşke bu isyanı başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek...

Yapabiliriz.

Ama yapmıyoruz.

İşte bu yüzden hakem konuşuyorum.

Bu şartlarda daha anlamlı bir konu yok.

Galatasaray'ın maçı Galatasaray'dan alenen alındı, alan belli veren belli; bundan başka konuşacak bir şey yok.