27 Kasım 2009

Bursaspor Maçı


(Biraz acele yazacağım. Muhtemelen bu sayfanın en özensiz, tek özensiz yazısı olacak.)

Bundan iki ay kadar önce, bir pankart yaptırmaya karar vermiştim, 90 dakikanın yetmediğini anlatan. 25-30 seneyi aşkın süre Ali Sami Yen Stadı'nın tozunu yutmuş abilerim bekle dedi, erken. Hak verdim, bekledim. İyi ki de beklemişim. Doğruya doğru, bir gün o pankart açılacak. Rijkaard sayesinde, Neeskens sayesinde açılacak. Ama son puan kayıplarının nedeni de bana göre yine aynı ikilinin hamleleri. Normal mi? Pek tabii. Hem de Hagi "normaal"ından. Sabır yeminleri de bu yüzden edildi zaten. Ama kabul etmek de lazım, bugün mesela şu kadroyla ve özellikle de şu değişikliklerle şu maçı kazanmamız imkansızdı.


Galatasaray tarihinin en kötü futbolcusu Erhan Namlı mıdır? Bence öyledir. Bugün Barış, Erhan Namlı'nın 20 senelik futbol kariyerinin en kötü maçından daha kötüsünü oynadı. Ama Nonda girerken, oyundan çıkan oyuncu Keita'ydı. Nonda'nın gollerinin %90'ının asistini yapan Keita. Sahada bir şeyler yapabilme ihtimali olan tek adam varsa, o adam olan Keita. Şu değişikliği Bülent Korkmaz yapsa, bugün 38 tane blogda maç yazısının öznesi o olacaktı. Haksızlık yapmamak adına yazıyorum. İlla ki vardır bir bildiği Johan Segundo'nun diye düşünmeme rağmen yazıyorum. Ama ben bir mantığını bulamıyorum.

Yalnız Futbol programına katılıyorum her hafta Galatasaray Tv'de. Bu programda istatistiklere başvuruyoruz sık sık. Galatasaray'ın pas hızını konuşuyoruz söz gelimi. Ya da hücum hattının en az bir kanadında hızlı bir oyuncunun olması gerektiğini. Ama bunlardan daha önemli, çok daha önemli bir konu var. Futbolu en uzaktan takip eden adamın, en büyük futbol profesörü kadar iyi bildiği bir konu: İyi futbolcu, kötü futbolcuyu yener. Mahalle maçında da böyledir bu, Dünya Kupası finalinde de. Futbolun en büyük gerçeği bu. Büyük kısmı da bu. Gerisi aslında işin detayı. İnmek lazım tabii ama her şeyden fazla da bunun üzerinde durmaya gerek yok. 7 tane Barış'la, dünyanın en hızlı pas yapan takımı olacağımıza kaleci dahil 11 tane Lincoln'le, Felipe'yle oynayalım. 9-8 bitsin maçlarımız. 1-0 yenilmekten de, 1-0 kazanmaktan da iyidir.

Fiziki kapasitesi, teknik kapasitesinden ötede üç orta saha oyuncusuyla oynamanın, Türkiye'de işe yarayacağını düşünüyorum, söyledim de daha önce. Ama Avrupa'da böyle oynamaya gerek olmadığını da ekledim. Neden? Çünkü Türkiye'de birçok Anadolu deplasmanında futbol kör döğüşü şeklinde oynanıyor, ayakta kalan kazanıyor. Ve Galatasaray, teknik oyuncularıyla çok iyi pas yaparken, bu ekipler karşısında zorlanıyor. Geçen sezon nasıl "oynayan değil oynatmayan" takımlara karşı puan kaybettik, aynen öyle. Bu durumda ayakta kalan Galatasaray olmalı. Ama Bursaspor gibi gözünü yukarıya dikmiş bir takım, kendi seyircisi önünde galibiyeti hedefleyecekti, tahmin edilmesi zor bir şey değil bu. Ve bu şekilde bir yapıyla sahaya çıkmanın fazla bir anlamı yok. Hele Elano kenardayken, kadrodaki tek santrfor Nonda kenardayken; hiç. Sonu başından belli bir karşılaşma oynadık. O takımlar gibi oynatmamak da değildi hedef, arada kaldık. Ne hücumda çoğalıp bir tek pozisyon üretebildik, ne savunmayı iyi kapattık da pozisyon vermedik. Amaçsızca çıktık sahaya ve başından belli sonucu gördük, evimize dönüyoruz.

Barış - Mehmet Topal - Mustafa Sarp üçlüsü; sağlam bir üçlü. Ama ne zaman? Sarp hep iyi de, Barış da, Topal da gününde olduğu zaman. Bu da beş maçta bir falan oluyor herhalde. İyi bir Topal da, iyi bir Barış da; iyi kulüplerde oynayabilirler. Misal Bordeaux deplasmanındaki Topal'ı 8-10 milyon avroya alabilir bir Everton. Ama bu hâlleriyle Galatasaray'ın işini zorlaştırıyorlar. Yetenek ya da pozisyon bilgisi yetmiyor; istikrar da lazım. Şu maç üç gün sonra aynı kadrolarla baştan oynansa belki yıldız olacaklar. Üç gün sonra bir daha oynansa, bugünkü gibi. Kim biliyor nasıl oynayacaklarını? Muhtemelen kimse; kendileri de dahil. Ama işte, hep iyi oynayan Keita kenara gelirken, Barış ve Mehmet Topal daha uzun süre sahada kalıyor. Ben bunu anlamıyorum. Anlayamayacağım da. Servet - Gökhan ikilisinin nasıl uyum sağlayacağını, Arda'nın performansının nasıl bu kadar değişebildiğini anlayamadığım gibi...

Maçın 10. dakikasıydı. Farkettim ki artık bende '"Kenarda Rijkaard var, Neeskens var. Kazanırız." hissiyatı yok. Eleştiri değil, güven kaybı değil; his. İlk gün ne kadar güveniyorsam bugün de o kadar güveniyorum bu ekibe. Ama ilk günkü "Bu sezon şampiyonluk beklemiyorum. Önemli olan gelecek" fikrime de giderek yaklaşıyorum. 5 yıl kalırlarsa, çok uzun süre sırtı yere gelmeden Şampiyonlar Ligi'nde Mart - Nisan aylarını düzenli olarak görecek bir Galatasaray gelecek. Ama önce bir şeylerin oturması lazım. Önce ligi iyice tanımak lazım. Bilmiyorum var mı öyle bir düşünce, ama Şampiyonlar Ligi'ndeki değil de Galatasaray Lisesi'ndeki Mart'ı düşünmemek lazım. Eminim ki Rijkaard'ın uzun vadedeki Galatasaray planı, bu değil. Bu tabii Galatasaray gerçeği, hiçbir teknik adamın elinden gelecek bir şey yok.

Ne skor, ne futbol, ne puan durumu ne başka bir şey. Manchester United - Beşiktaş maçına dair tek tahminimdi bu tip bir gol. Maçı başından itibaren bu beklentiyle izledim. Çok da beklememe gerek kalmadı zaten. Ben de Beşiktaş'ın başında olsam ben de veririm aynı taktiği: "Vurun kartallarım, Old Trafford'da bir şekilde giriyor." Sadece Old Trafford'da mı? Sabri ilk isabetli ortasını Anfield Road'da yapar, Hakan Şükür Elland Road'da hayatının golünü atar... Biz de sonra konuşuruz Premier Lig'de ne güzel goller oluyor diye... İkinci yarı İbrahim Üzülmez'den röveşata bekliyorum.

(Beşiktaş tam Premier Lig takımı gibi oynuyor. Taraftarı da muhteşem. Umarım alırlar maçı.)

21 Kasım 2009

Rica

Aklınızda kaldıysa, Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında; bloglarda ya da gazetelerde yazılmış, gözden kaçmaması gereken spor yazılarını geçebilir misiniz bana? Arayı kapatmak babında...

Teşekkürler;
Ata

19 Kasım 2009

Yiğit Şardan

Yiğit Şardan'ın Galatasaray tarihinin en başarısız başkanına seçim kaybetmekten sonra ikinci şanssızlığı oldu, basketbolda yaşanan skandal. Yaşananları dün herkesle beraber öğrendiğini, suçsuz olduğunu yakından biliyorum; ancak yapılan ihmalkârlık, sahtekârlık ve ahlaksızlık onu da istifaya götürdü. Bu kararı, Galatasaray Başkanı olma hayallerine de son verdiği anlamına geliyor bir yerde. Gerek bugüne dek başarıyla sürdürdüğü görevi, gerekse bu asil davranışı saygıyı ve teşekkürü hak ediyor. Türkiye'de alışık olmadığımız bir görüntü. Yönetim içinde olmasa bile, Galatasaray için her zaman göreve hazır olması dileğiyle...

Galatasaray tarihinin en büyük utancıdır Cemal'in cezası hususunda yapılan sahtekârlık; hiç şüphesiz. Sorumluları derhal "Galatasaray tarafından" cezalandırılmadıkça da temizlenmez. Yaşananlar, Galatasaray'ın ve Galatasaraylılığın doğasına aykırıdır. İnanıyorum ki Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu gerekeni yapacak, bu olayla bir şekilde ilişkisi olan tüm kişilerle Galatasaray'ın ilişkisini kesecektir. Başka türlüsü de düşünülemez.

17 Kasım 2009

"G.Saray Ateş İçinde"

"Gelelim futbolculara. Özellikle de Rumenler'e. Hagi maç başına 20 bin dolar alır, bir de üstelik yılda aldığı 1 ile 1.5 milyon dolar arasında nakit para vardır. Babası ölmüştür, saygı duyarım. Ancak babası 67 yaşındadır ve amansız bir hastalığı vardır. Hagi tabii ki onun son gününde yanında olacaktır, ama Parma maçı sabahı da özel uçağa binip, G.Saray'daki görevine dönecekti. Burada Hagi'nin sarı kırmızılı renklere ve dolara boğulduğu Galatasaray Spor Kulübü'nde aşkı ortaya çıkardı.

Haa, Hagi gelseydi ne olurdu? Oynasaydı netice değişir miydi? Onu bilemem. Zira Hagi'nin hiçbir Avrupa kupası ve büyük maçta G.Saray'ı galibiyete götürdüğünü ben hatırlamıyorum. Bakın size bazı olaylar anlatayım da, G.Saray'ın nasıl oluştuğunu anlayın. Metin Oktay'ın oğlu doğdu, kısa süre sonra öldü. Rahmetli, 3 saat sonra maça çıktı ve attığı gollerle karşılaşmayı kazandık. Benim, yani Turgay Şeren'in babası öldü. Takım arkadaşlarımla gittik, onu mezara koyduk, oradan sahaya geldik. Coşkun Özarı'nın babasına son dini görevimizi yerine getirdik, onu da mezara koyduk. Aynı gün maça çıktık ve kazandık. Bunun gibi sayfalar dolusu anlatacağım, yaşadığım, gördüğüm ve bana anlatılan hatıralar var. İşte G.Saray Futbol Takımı'nın temeli böyle oluşmuştur.

Denilebilir ki, o zaman amatördü, şimdi profesyonel. Daha iyi ya, eğer G.Saraylı sadece profesyonelliği düşünüyorsa, duygusallık bir yana. Hagi efendi gelir, Parma maçında sahaya çıkar oynar. Her maç öncesi bakın Hagi tribünlere gidiyor ve duygu sömürüsü yapıyor. Onun ve Popescu'nun son durağı G.Saray.

Gelelim Popescu'ya. G.Saray'a maliyeti 5 milyon dolar. Üstelik 1.5 milyon dolarlık Hagi'den dolayı Barcelona'ya olan borcu da üstlenmiş G.Saray. Popescu ne yapıyor beyler? Popescu'nun Şekerspor'a attığı gol benim için hiç mühim değil. Bana Popescu ve Rumenler, Parma maçını kazandırsın. F.Bahçe'yi, Beşiktaş'ı yenmek için gayret göstersin. Babam da küçük maçlarda çıkar, oynar, golü atar, farklı maç kazanır. İrfan Kurtoğlu diyor ki, ‘‘Hagi olsaydı, Parma maçında takımı yönetirdi’’. İrfan Kurtoğlu benim çocukluk arkadaşımdır. Şimdi ona sorayım, Hagi oynadığımız bütün büyük maçlarda yok muydu? Ve biz de hepsini kaybetmedik mi? Yabancı futbolcu tabi ki Türkiye'ye para için gelecek, ama aldığı paranın karşılığını bana fazlasıyla verecek."

Turgay Şeren / 04.10.1997

16 Kasım 2009

Var Git Ölüm

Basketbolu izleyince seven, ama nedense pek izlemeyen biri olarak; ömrühayatımda gördüğüm en heyecanlı maçlarından biriydi, Galatasaray - Fenerbahçe maçı. Aynı şekilde tribünde de en iyi basketbol taraftarlarından biri vardı. -dı. Ta ki, sahaya atlama, ele ne geçerse sahaya atma çirkinliği yapılana kadar. Her şeyden önce şu mükemmel mücadeleyi gösteren oyuncuların, belki hafta boyu gözüne uyku girmeyen antrenörün emeğine yazık değil mi? Şimdi onları konuşuyor olabilirdik. Çok daha keyifli bir galibiyet olabilirdi. Yeterince mutlu olunamıyor bu şekilde, ne yazık ki.

Gün, "Tahrik vardı, o terbiyesiz kadın bütün bu olayları başlatan kişidir." deme günü değil. Fenerbahçe yöneticileri nasıl bu kadar yüzsüz olabiliyorlar, bunu sorgulamanın günü de değil. "Üç beş çapulcu bunlar." deme günü, hiç değil. Ülkenin en çirkin internet sitesinin çirkin sayfalarını konuşmakla vakit kaybetmeye de lüzum yok; kendi pisliklerinde boğulsunlar. Medya Efes maçını nasıl işlemişti, buna nasıl yaklaşacak, tahmin etmeye de; yazadursunlar, passatursunlar. Bunca yıldır basketbolun içinde olup da böyle olaylar görmeyenler, gece huzur içinde uyusunlar. O terbiyesiz kadın, keza, bundan sonra utancıyla baş başa nasıl yaşayabiliyorsa yaşasın. Kinsey denen adamdan, tribünde kendi hâlinde oturan adama neden yumruk attığının hesabı sorulsun ya da sorulmasın. Şimdi hiçbirini konuşmanın zamanı değil.

Neden değil? Çünkü bunları hep konuşuyoruz. Hep bir bahanemiz var. Hiçbir zaman da demiyoruz ki; evet, hatalıyız. En fazla söyleyebildiğimiz, "Hatalıyız ama sor bi' neden!?" Böyle olunca ne farkımız kalıyor "hayatında böyle şey görmeyen" Fenerbahçe yöneticilerinden? "Keita'ya pet şişeyi Galatasaray taraftarları attı." diyenlerden? Az. Evet büyük tahrik vardı. Evet Fenerbahçe - Efes serisinde yaşananlar bununla bir tutulamaz. Evet biri Türkiye gerçeğinin yüzümüze vurulması, diğeriyse Fenerbahçe gerçeğinin ta kendisi. (Bunu ayrıca açabilirim.) Ama bir terbiyesiz kadının tahriki midir, Türkiye'de sporun en karanlık gecelerinden birinde yaşananların benzerini görmemizi sağlayan?

Öyleymiş demek ki. O zaman bu olayları Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesi içerisinde değerlendirmemek gerek. Yoksa Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a bahane üreteyim derken sahaya inip kabadayılık yapan iğrenç heriflere bahane üretmiş oluyoruz. O zaman hep bir rövanş oluyor. Niye yaptın? O yapmıştı. Sen niye yaptın? O yaptı. Tüm bunlar, hukukta kan davası başlığında ele alınıyor. Ve biz bu evredeyiz hâlâ. Ve hâlâ. Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe yapınca küfür ettiğim şeyi bugün kendim nasıl utanmadan yapabilirim? Bu kadar mı yabancıyım kendime? Dün Kaya Peker'e saldıran göbekli adamla, bugün aynı işi üzerinde sarı kırmızı formayla yapan adamı farklı değerlendiriyorsam; psikolojik rahatsızlıklarım var demektir, ve acilen doktora görünmem gerekir. Şükür o kadar kör değilim. Herkes de alabildiğine açsın gözlerini. Bu çirkinliklere karşı birlikte savaşırsak, hadi hayal kurmayalım, herkes kendi çöplüğünü temizlerse, o zaman belki... diyecektim de bu bile hayal. Neden?

Biliyorum ama burada yazacak kadar delirmedim; zira yaşadığım ülke ne güvenli ne de demokratik.

Ben yine de kendi çöplüğünü temizlemek isteyenlerdenim. Bu nedenle bugün yaşananlar için ne suçu o terbiyesiz kadına atabilirim, ne de Kadıköy'de yaşananları gerekçe gösterebilirim. Ne olursa olsun Galatasaray tribünlerinde olmamalıydı tüm bunlar. Hiçbir şey yapılanları haklı çıkarmaz. 19 Mayıs, her sene olmaz. Olursa, işte o zaman bu çirkin gelenekte de Galatasaray - Fenerbahçe rekabetinden söz etmeye başlarız. Ki bu da, naçizane, spora olan ilgimin sonu olur. Ya da artık kendimi sutopu, kürek, yüzme gibi branşlara adarım. Tabii futbol "taraftarı" onlara da "çekilene", kanser tüm vücudu esir alana dek.

Fenerbahçe'ye karşı asla değil, ama kendi takımımın hocası ve oyuncularına karşı çok mahçup oldum bugün. Sırf şurada tek kelime basketbol konuşamadığım için bile. Ve yarın konuşulmayacağını bildiğim için de. Maç çığrından çıkarılana dek verilen destek, belki affetmelerine yardımcı olur... Ve yine de, her şeye rağmen... Teşekkürler, Galatasaray.

10 Kasım 2009

Enke

Üstüne söylenecek, altına yazılacak bir şey yok. Huzurlu uyusun.

Gazete okuma alışkanlığıyla büyüdüm. Aklım bir şeylere ermeye başladığı günden bu yana ise gazete almıyorum. Son olarak bir gazeteyi iki üç yıl düzenli okuduktan sonra bıraktım, ondan beridir gazete gördüğümde şöyle bir göz gezdiririm, ama almam. Herkese de almamasını öneririm naçizane. Spor medyasıyla alakalı değil, alakalı olduğu konular da burayı aşar. Burada spor medyasını ele almış olalım.

Spor medyasının da ele alınacak yanı kalmadı elbet. Nereden tutsan elinde kalıyor. Objektif bakış açısından uzak, bir dolu piyon tarafından hazırlanan, rant kokulu sayfaların nesinden bahsedeceğiz? Ülkedeki tek düzgün spor servisi Radikal'de bana göre, ama Radikal almak Hürriyet almaktan farklı olmadığı için onu da takip etmiyorum. İnternet sitelerine de girmiyorum. Sevdiğim yazarların yazılarından bir şekilde haberim oluyor.

Vatan'ın da dahil olduğu çok sayıda gazetenin spor sayfalarından ise, kelimenin ağırlığı için özür dilerim, tiksiniyorum. Tabii bunların da internet sitelerine dahi girmiyorum ama yine her türlü iğrençlikten bir şekilde haberim oluyor. Haberim olmamasını, dezenformasyon araçlarından arındırılmış bir dünyada yaşamayı tercih ederim, belki başarırım da bir gün. Aslında bu gazetelerde de sevip saygı duyduğum yazarlar var. En kötüsünde bile Kanat Atkaya gibi bir adam var, Ercan Saatçi'yi savunarak beni bu sevgi ve saygının miktarını sorgulamaya yöneltse de. Ben yazılarından tanıdığım Kanat Atkaya'dan, -Fenerbahçeli demiyorum- fanatik kimliği bir yana bırakılsa bile insan olarak Ercan Saatçi'den nefret etmesini beklerim, beklerdim. Fanatik demişken, onca yılın -bunca değil, onca; maalesef geride kaldı o yıllar- büyük spor adamı, bugün bile aynı sayfalarını defalarca kez zevkle okuduğum Gelişim Spor'un Genel Yayın Yönetmeni Hıncal Uluç, "Hepimiz fanatiğiz. Fanatik olmalıyız." diyebiliyorsa, bu da üzücü. Ama şimdiki konumuz Ercan Saatçi, Kanat Atkaya ya da Hıncal Uluç da değil. (Ben ilkiyle diğerlerini aynı cümle içerisinde kullanmaktan neden kaçınıyorum ki, onlar birbirlerine bu kadar bağlanmışken?) Başlıktan belli nereye geleceğim, konuşmak istediğim de o zaten, Gökmen Özdemir.

Gökmen Özdemir, özellikle sevip takip ettiğim spor yazarlarından biri değil. Dahası o "bir şekilde haberim olan" haberlerinden dolayı çokça yüzümü ekşitmişliğim vardır. Belki tüm samimiyetiyle doğruları yazıyordur her zaman da ben yanılıyorumdur, o da olabilir. Onun bilip de benim bilmediğim çok şey var neticede, o işin bu kadar içindeyken. Bir de ben yalnızca tartışmalı haberlerini görüyorum, takip etsem belki on yazdığının dokuzuna katılacağım. Ancak, öyle ya da böyle, haberlerine güvenilir bir adam izlenimi yaratmadı bende bugüne dek.

Ancak diğer yandan, ben Gökmen Özdemir'i her maçta Ali Sami Yen tribünlerinde görüyorum. Maçları basın tribününde oturup çayını purosunu içerek değil de Kapalı'da zıplayıp tepinerek seyredecek kadar Galatasaraylı. Hayatında görmediği kişilerden gelen "Usta, Türk futbolunun yetiştirdiği en büyük yıldız nasıl Emre Belözoğlu olur?" sataşmasına da içtenlikle yanıt vermeye, açıklama yapmaya çalışacak kadar da mütevazı. Ve şu anda kırgın.

Neden? Çünkü böylesi bir Galatasaraylı olmasına karşın şu anda Galatasaraylıların tüm okları onun üzerinde. Buna da yanlış yapılmış, yanlış anlaşılmış bir açıklama neden oldu. Haldun Üstünel, hepimizin fazlasıyla sevip saydığı bir Galatasaray yöneticisi. Her sözüne de inanır, güveniriz. Ama bu son açıklamasında bana göre yanlış yaptı. Bu yanlış, sanmıyorum ki dostunu satmak olsun, Haldun Üstünel'in bunu yapacağına inanmam. Ama Üstünel, cümleleri yanlış kurmuş, Gökmen Özdemir'in adını yanlış cümlede teleffuz etmiş olacak ki, Özdemir'in son derece masum ve dostunu uyarmak - gerçek anlamıyla uyarmak - amacındaki bir mesajı tehdit mesajı olarak yansıdı Türkiye'ye. Burada tehdit olabilir. Bu tehditi yapan da herkes olabilir. Ama bunun için Gökmen Özdemir'in aracı olabileceğine, her hafta Kapalı'da gördüğüm adamın dostunu tehdit edebileceğine ben inanmıyorum. Haldun Üstünel'in böyle düşündüğüne de...

Umarım önümüzdeki günlerde Sayın Haldun Üstünel ya da Sayın Başkan Adnan Polat tarafından bu konuda açıklayıcı bir mesaj verilir. Aksi takdirde Gökmen Özdemir, kendisini bana göre hiç de hak etmediği bir tablonun içinde bulacak.Buna, empati yetisine sahip bir insan olarak vicdanım el vermiyor. Benim bildiğim Gökmen Özdemir, en yukarıdaki görselde de görüleceği gibi bizden biri. Linç kültüründen alabildiğine uzaklaşalım lütfen...

09 Kasım 2009

Godot'yu Beklerken


Galatasaray, tipik bir Anadolu deplasmanından galibiyetle ayrıldı. Diyarbakır'daki 90 dakikanın, son 7 sene içerisinde Türkiye Ligi'nde oynanan herhangi bir karşılaşmadan fazla bir farkı yoktu. Gerets, Feldkamp, Skibbe, Korkmaz ya da Terim dönemindeki Galatasaray da dünküne çok benzer bir maç çıkarabilirdi. Bu, Hollandalıların etkisizliğinden ya da adı geçen teknik adamların birbirlerinden farkı olmamasından kaynaklanmıyor. Şartlar aynı olduğunda, bu şartları kendi lehine çevirmek için yapılabilecekler de sınırlı oluyor. Şundan artık iyice emin oldum ki, Türkiye Ligi'nde mücadele eden bir takımın düzenli olarak iyi futbol oynaması uzun bir süre daha mümkün olmayacak. Önce şu anda yapım süreçleri devam eden stadyumların bitmesini, sonra da ülkeye şöyle sekiz on tane Thomas Doll gelmesini beklemeliyiz. Hikmet Karamanların, Ziya Doğanların, Erdoğan Arıcaların egemenliğindeki günümüz şartlarını, medyayı, taraftarları ve yöneticileri de göz önünde bulundurursak, bu beklenti sürerken Samuel Beckett'in tecrübelerinden faydalanmak gerekebilir.

Biz futbolseverler, özellikle de futbolu fazla sevenler, her maçtan farklı hatıralarla ayrılıyor, ileriki hayatımıza yönelik farklı miraslar bırakıyoruz. İstisnasız her maçta oluyor bu. Ve yıllar sonra söz bu maçlardan herhangi birinden açıldığında hemen bu manyak yönümüzü devreye sokuyor, tüm bu hatıraları bir bir ortaya döküyoruz. Aslında sözün oradan açılmasına da pek gerek kalmayabiliyor, biz bir şekilde bağlıyoruz. Son olarak geçenlerde annem "Dayın acaba hangi yıl nişanlanmıştı?" diye kendi hâlinde sesli düşünürken, "Buluruz, kolay, Trabzonspor o gün bizi 2-0 yenmişti. Son golü de son dakikada kullandığımız kornere bütün takım çıktığımızda kontradan yemiştik. Orhan daha orta sahada Hayrettin'i geçmiş boş kaleyle karşı karşıya kalmıştı. Bakma aslında biz o maçta iyi oynamıştık, puanı hak etmiştik. Sigara dumanından gözlerim kızarmıştı da tanımadığım biri beni maça ağlıyor sanıp teselli etmeye kalkmıştı. Ama hakikaten o maçta bizim..." demeye kalmadan sözümün kesilip acıyan bakışları üzerimde hissetmemle birlikte bir kez daha kendimi kötü hissettim. Ya da bu anlatımı kuvvetlendirmek için söylediğim küçük bir yalandan ibaret ve aslında kendimi hiç de kötü hissetmedim. Bir kere yalnız değilim, ki bu da değil önemli olan, seviyorum futbolu yahu, seviyorum! Şu kalitesiz ligi bile çok seviyorum, bakmayın siz o ilk paragrafa. Fenerbahçe - Zencefilspor maçı olsa, Manchester United - Chelsea maçından daha yoğun duygularla seyredebilirim. Galatasaray'ın 51 yaşındaki kaleciye 20 gol attığı hazırlık maçıyla ilgili daha çok ayrıntı var beynimde, aynı sene oynanan Şampiyonlar Ligi finalinden. Yalnız bu muhabbet bitmez, acilen konuya dönmek gerek.

Diyeceğim o ki, dünden de geriye birtakım hatıralar kaldı. Ama diyorum ya, tipik bir Anadolu deplasmanıydı. 2003'teki Diyarbakırspor maçı deyince bana nasıl bir şey ifade etmiyorsa... Bir dakika, 2003'te Volkan'ın enfes golü vardı, "iğğğğğğğğğğğne deliğinden" geçirdiği. Diyarbakır ilk yarıda 10 kişi kalmıştı. Şenol yine saçmalıklarından bir demet sunmuştu bizlere... Herneyse! 2004'teki Diyarbakırspor maçı deyince nasıl ki ilk anda aklımda bir görüntü oluşmuyorsa, 2009-10 sezonundaki Diyarbakır deplasmanı da 5 sene sonra benim için aynı şeyleri ifade edecek. Ya da şunu bu kadar konuştuğum için etmeyecek, bilmiyorum. Ama öyle ya da böyle herhangi bir maçtı bu. Dolayısıyla maçı enine boyuna konuşmak yerine birtakım görüntüler üzerinden gidelim. Ve, bu noktadan sonra ne kadar mümkün bilmiyorum ama, ciddiyetimizi takınalım.

Ntv'deki %100 Futbol programı ve yanılmıyorsam birkaç programda daha "maçın fark yaratan oyuncusu" seçiliyor, üç İstanbul takımının her müsabakasından sonra. Dün bu isim kimdi, bilmiyorum, Kewell olabilir. Bildiğim, bu klasik maçta fark yaratan tek bir görüntü vardı. Gol. Galatasaray'ın ikinci golü. Onu da yalnızca bir kez görebildim, kendi adıma. Gerek maç esnasında, gerekse farklı yayın kuruluşları tarafından hazırlanmış maç özetlerini izlerken maalesef golün tekrarının Kewell'ın kafa pasından itibaren verildiğini gördüm. Yani bir anlamda golü göremedim. Çünkü gol, o değildi. En azından Galatasaray'ın golü o değildi. Gol, İngilizce'deki "goal" yani amaç kelimesinden geliyor bilindiği gibi. Galatasaray'ın bu sezonki amacı rakip savunma oyuncusunun ayağının kaymasından yararlanarak topu filelerle buluşturmak değil, Barış'tan Kewell'a, Kewell'dan orta yuvarlaktaki takım arkadaşına -ki kiminle paslaştığını dahi göremedim maalesef-, akabinde o oyuncunun ön tarafa koşu yapan Kewell'a ve Kewell'ın topu hiç bekletmeden kafayla Arda'ya aktarmasıyla devam eden pas trafiğini sağlamak ve sürekli hâle getirmek. Bu amaca ulaşıldığında, top da sık sık filelerle buluşacak ve Galatasaray'ın daha büyük amaçlarına ulaşması yolunda bir araç olacaktır.

Farklı bir görüntü, ya da şöyle söyleyeyim, farklı üç görüntünün oluşturduğu genel görüntü can sıkıcıydı. Bunlardan ilki, Şener'in sarı kart gördüğü pozisyonda Sabri'nin sahte acı ifadesi. Bu sezon saha içi ve dışında örnek bir tablo çizen Sabri'ye yakışmadı. Bir diğeri, yine ilk yarıda, ayağından topu kaçıran Abdullah'ın o top taca giderken sakatlık numarası yaparak günümüz futbolunda "centilmence hareketler" başlığı altında irdelenebilecek son geleneğe bile gölge düşürmesi. Kimse fark etmese de, ayıp kaçtı. (Yanlış değerlendiriyorsam, ki gece maçın tekrarını izleyeceğim, af dilerim. Bana öyle göründü.) Diğeriyse daha masum, daha sıradan, ama daha üzücü de bir yandan. Çünkü adı Metin Oktay ile aynı cümle içerisinde kullanılan bir adam, Metin Oktay "gibi" olabilmesi beklenen bir adam bu görüntünün kahramanı. Oysa ki centilmenliğiyle kahraman olsa, Türkiye futbolu için olduğu kadar Galatasaray için de çok daha yararlı olacaktır Arda. Neyden daha yararlı? Bir taç atışı kazandırmaktan. Top Arda'dan taca çıkıyorsa, ben Arda'dan elini kaldırıp "Ondan çıktı." demesini değil, asıl hakem yanlış karar verdiğinde aynı elini kaldırıp "Benden çıktı." demesini beklerim.

Evet bu saydıklarım artık futbolun alfabesinde kendine yer bulmuş, günümüz futbolunda normal diyebileceğimiz görüntüler. Hepsi sıradan. Hepsini görmeye alışığız. Ama üzülüyor insan. En azından üzülmeli. Bize bugün masum gelen bu görüntüler, 20 ya da 30 sene önce yayımlansaydı televizyonlarda, kahramanları insan içine çıkmayacak hâle gelmez miydi? Bugün gelmiyor. Mesele Arda, Sabri, Abdullah değil. Önder Turacı, Mert Nobre, Ömer Çatkıç ya da Cangele de değil. Hepimiz böyleyiz artık. Onlarca kamera, yüzlerce fotoğraf makinesi ve milyonlarca göz önünde bile yapılıyorsa bunlar, değer yargılarımız ne yönde ve ne derece değişmiş üzerine bir düşünmek gerek. Ve tabii bence, diyeyim de tam Bilgin Gökberk yazısı olsun bu bölüm.

Bir başka görüntü. Yine Sabri'den ama bu kez eğlenceli. Diyarbakırspor'un golden sonraki ilk, son ve dolayısıyla tek pozisyonunda ön direği Sabri alıyor. Maçın yorgunluğu, onu şöyle direğin dibinde bir dinleneyim düşüncesine yöneltiyor muhtemelen. Maçtan tamamen kopuyor bir anlığına Sabri ve direk dibinde olduğunu unutarak, kendi önünde cereyan eden pozisyon için elini kaldırıp ofsayt itirazında bulunuyor. Daha güzeli, sonra o eliyle saçını düzeltiyormuş izlenimi veriyor ama yemezler tabii.

Futbolla bitirelim. Cezasını bitiren Keita'nın dönmesi güzel haber. Tiryakisi olmuşuz meğer, hep beraber anlamış olduk. Onun kırmızısının faturası kendisine 35 bin dolar olarak dönüyorsa bu rakam Barış için 75 bin olmalı diyeceğim ama kıyamıyorum da, kazandıklarının oranı bir değil ki cezalarınınki bir olsun. Keşke yapmasaydı Barış dünkü ciddiyetsizliğini. Olmuşla ölmüşe çare yok. Galatasaray'ın savunmadan çıkarken yaşadığı sorunları bir vakitte ayrıca değerlendirelim. Bu sorunları geçtiğimiz senelerden daha az yaşıyoruz muhakkak, hatta bu maçtan ileriki yıllara miras kalacak o gol dahi hücuma çıkarken yapılan doğru tercihlerin ürünü, ama insan gözünü biraz sola -devresine göre sağa- çevirdiği zaman beklentileri de büyüyor.

Son olarak, 6'da 6 ile başladığımız devreyi 6'da 6 ile kapatırız demek istiyorum.