31 Temmuz 2009

Yeni Galatasaray

Abdul Kader Keita imza attığında, Eray Sözen'in yazısının başlığıydı, "Devrimin Ayak Sesleri". Dün gece, o seslerin tüm ihtişamıyla kulaklarımızda yankılandığı geceydi. Her şey, ama her şey, yepyeni bir Galatasaray'ı işaret ediyordu bizlere. Kaleci Leo Franco'nun ellerinden yeşil zemine inen toplardan, duran top organizasyonlarında inip kalkan kollara, sahanın her bölgesinde üst üste yapılan paslardan, kurulan üçgenlere; her şey ama her şey, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi.

Detaya inmek için erken olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kadronun son şeklini almasını beklemeli. Satılacak, gönderilecek ve alınacak oyuncular netleştiğinde, daha sağlıklı bir genel bakış atma şansına sahip olabileceğiz. Önümüzdeki on - on beş gün içinde, takıma Elano dışında en az iki oyuncunun daha katılacağını tahmin ediyorum. Ufuk Ceylan, Sezer Öztürk, Lucas Neill, Marco Aurelio ya da aklımıza gelmeyen başka isimler... Hâlihazırda 32 kişiye ulaşmış kadronun, hele ki Rijkaard gibi fazla oyuncuyla çalışmayı tercih etmeyen, ihtiyaç duyulandan fazlasını takımın başarısı önünde bir engel olarak gören bir hocanın elindeyken takviyeye ihtiyacı yok gibi görünse de, on civarı oyuncuyla yollar ayrıldığında yapılacak 3-4 transfer kadroda şişkinlik yaratmayacaktır.

Transfer kapandıktan sonra, gitmesi gereken oyuncular hakkında da konuşabiliriz, uzun uzun. Ancak öyle bir ruh hâlindeyim ki Rijkaard ve ekibi geldiği günden beri, nasıl anlatsam, "Şu, şu, şu oyuncular gitmelidir." desem vicdanen rahatsızlık duyacakmışım gibi. Oyunculara haksızlık etmek değil çekincem; sanki ukalalık olurmuş gibi geliyor, "şöyle şöyle yapılmalı" diye bir yargıda bulunsam. Alakası yok ama işte, böyle bir mekanizma gelişti içimde bu teknik ekiple birlikte. Rijkaard bugün "Gönderin şu Arda'yı." dese vardır bir bildiği diye düşünecek durumdayım. Bir tek Gökhan Zan ve Emre Güngör arasındaki tercihin ileride canımızı yakacağından emin olduğumu söyleyebilirim, ki "gitmesi gereken oyuncular" ile birlikte bu da daha başka bir günün yazı konusu olsun.

Frank Rijkaard, 2000 Avrupa Şampiyonası akabinde Sparta Rotterdam'ın başına geçtiğinde yüksek hedefleri vardı. İlk kulüp deneyiminde, kurallarını kendisi koyduğu ilk oyunda kazanan o olacak, kulüp teknik adamı olarak da iddiasını kanıtlayacaktı. Olmadı, köklü Rotterdam takımı, tarihinde ilk kez küme düştü. Ama nasıl? Tarihinde ilk kez o denli büyük ekonomik sorunlar yaşayarak... Takımın birçok oyuncusu, sezon sonunda serbest kalacağını bilerek oynamıştı yıl boyunca. Kulübün kendilerine karşı maddi sorumluluklarını yerine getirmemesi de huzursuzluk kaynağıydı. Bu şartlar altında çalışmak çok zordu. Buna karşın Frank Rijkaard'ın tutumu, bu devirde hayret vericiydi. Göz göre göre eriyen Rotterdam'ın başından ayrılmadı, terk etmedi gemisini Rijkaard. Dahası, bir alt lige düşülmesinin ardından da takımından ayrılmak istemedi. Ücretini yarı yarıya indirmeyi kendisi teklif etti, kulüp bunu dahi karşılayamadı. Takımın en önemli oyuncuları da önceden öngörüldüğü gibi serbest kalmışlardı. Olmadı, yollar ayrıldı.

Hollandalı teknik adam, bu başarısız deneme sonrası, bir futbol takımının nasıl yönetileceği konulu bir kitap yazmak için çalışmalar yaptı. Pratikte ulaşamadığı başarıyı önce teoride gerçekleştirmek, sindirmekti amacı. Bir yıl boyunca kitabıyla ilgilendi. Johan Cruyff'un tavsiyesi üzerine Barcelona'nın başına geçerken ise rafa kaldırdı bu projesini. Ve Barcelona'yla işin kitabını yazdı. Dönemin Barcelona'sı, Hollandalının eseriydi işte. Frank Rijkaard, bir futbol takımının nasıl yönetileceğini, kağıda değil, futbol tarihine yazmıştı.

Bu sezonki Galatasaray'ı bu kitabın ikinci cildi gibi düşünelim. Tobol maçlarını da içine alan hazırlık dönemine çeşitli karalamalar gözüyle bakabiliriz. Dün akşamki Maccabi Netanya maçında ise gördük ki, artık hazırlıklar bitmiş, Frank Rijkaard başlamış kitabını yazmaya. Dünkü karşılaşma, bu kitabın "İçindekiler" bölümüydü işte. Bütün yıl ve hatta yıllar boyunca Galatasaray'da göreceklerimiz, dünkü karşılaşmada ana başlıklar olarak önümüze sunulmuştu. Takımdaki yenilikler hemen göze çarpıyordu. Leo Franco'nun tüm topları eliyle savunmadaki Servet'in ayağına bırakması, oyunun bu bölgeden kurulması, topun konumuna göre beklerin yana ve ileriye doğru açılıp kapanması, yalnızca "hazırlık pası" olarak açıklanamayacak bir pas trafiğiyle topun gezdirilmesi, daha da önemlisi topla birlikte tüm oyuncuların yer değiştirmesi... "Tutulması" çok zor bir takım olmak üzere Galatasaray.

Ya duran top organizasyonlarına ne demeli? Asla ne anlama geldiğini tam olarak bilemeyeceğimiz el kol işaretleri, son örneğini 2000-2001 yılında gördüğümüz varyasyonlar... Belli ki çalışılıyor. Belli ki Galatasaray duran toplardan çok gol bulacak önümüzdeki dönemde. Şimdiki bilanço, 3 resmi maçta atılan 4 gol.

Hepsini geniş olarak ele alacağız zamanı geldiğinde. Ancak dünkü karşılaşma, hepimize "Yeni Galatasaray"ın neye benzediğini göstermiş olmalı. Yolumuzu biliyorduk, artık eminiz. Her şeyden bir parça gördük dün. Artık bunların geliştirilmişlerini izleyeceğiz. Rijkaard'ın kitabına ekleyecekleri de olacak mutlaka. Ana taslak ise bu. Bu anlamda Maccabi Netanya maçı, doksan dakikasıyla kaydedip saklanmalı, ilerki bir tarihte her şeyin başladığı maç olarak dönüp bakılmak üzere...

Sadece düne yönelik yorumlar yapacak olursak; Arda, Kewell ve Baros bıraktıkları yerin de üstünden devam ettiler demek mümkün. Tabii buradan yine geleceğe yönelik çıkarımlar yapılabilir, "Arda bu takımın en önemli oyuncusudur, çünkü...", "Kewell'ı bu formuyla yedek bırakmak mümkün değil, o hâlde...", "Baros'u şu şekilde de kullanabiliriz..." gibi. Önümüz uzun. Kader Keita hakkında uzun konuşmak için yine erken. Skorun verdiği rehavet de olsa, takımıyla ilk maçına çıkan bir oyuncunun daha hareketli, daha aktif olmasını beklerdim, biraz durgun gibi göründü. Bir sonraki maça ilk 11'de başlayacak, muhtemelen de damgasını vuracaktır. Topla aynı kareye girdiği anda heyecanlanacağım günler için heyecanlanıyorum şimdiden. Bir de attığı gol sayılsın isterdim tabii ki herkes gibi.

Sabri, hazırlık dönemindeki iyi performansını devam ettirdi. Hakan Balta, attığı halı saha golünün dışında, ince hareketleriyle de göz doldurdu. Mustafa Sarp, giderek kendisine daha fazla güven duyulan bir oyuncu hâline gelecek böyle oynamaya devam ettiği sürece. Ayhan her sene olduğu gibi geç form tutuyor. Aydın, kötü değil ama daha iyi olmalı. Leo Franco'ya da bu maçtan itibaren güveniyorum, uzun yıllar kalemizi koruyacaktır. Servet - Gökhan tandemi ayrı inceleme konusu...

Son olarak;

İkinci yarının başı. Harry Kewell golü atıyor, yumruklarıyla muhteşem bir sevinç yaşıyor, Baros ona koşuyor, Arda ona koşuyor, kameralar kenara, Frank Rijkaard'a dönüyor, Rijkaard gülümsüyor... Yahu, bu takımın her yerinden karizma fışkırıyor! Tüm diğer özelliklerinin yanında, futbol tarihinin en karizmatik takımlarından biridir Galatasaray 2009-10.

30 Temmuz 2009

Arda Turan Oley!

Eğer bugüne dek futbol edebiyatında "beyin" benzetmesi hiç yapılmasaydı, ben keşfederdim, bugünkü Arda'yı gördükten sonra. Artık anlayacağız ki, yeni Galatasaray'ın en büyük yıldızı o. Günbegün gelişimini izliyor ve izleyecek olmanın heyecanıyla doluyum. İşte Rijkaard, Neeskens bunun için geldiler. Sadece bu bile her şeye değer.

(Maç yazısı bir süre sonra...
)

Gecenin bir vakti gelen müjdeli telefon rüya değil ise eğer...

***

Yukarıdaki cümleden sonra uzun bir "Oleeeey, duydun mu olm, oha lan, abi büyük iş yaptınız, Elanooo, müthiş, harika transfer abicim ablacım, frikik lann, ama Sabri, şu orta saha hücum hattı Bayern'de yok lan, sağol uyandırdığın için, şşş uyanın olm" evresi geçti. Son bir buçuk saati ise televizyon karşısında uyuyarak geçirdim. Sabah yine bir telefonla uyandım. Tüm yaşananlar bir rüya mı, gerçek mi diye düşünecektim yoksa eminim. Şöyle bir kontrol edecektim resmi site hâlâ yerinde duruyor mu diye. Diyecektim, ulan acaba rüya gördüm de kalktım transfer diye bloğa mı girdim, uf ne küfür yeriz... Vallahi duruyor resmi site, girişinde de Elano. Bu durumda "Elano lan!" evresine geçiş yapacağım az sonra yeniden.

Ondan önce şunu söyleyeyim. Kader Keita büyük transferdi. Benim de bir dönem özellikle takip ettiğim, Lyon'a geldiğinde "Lyon bu sezon, sonunda Şampiyonlar Ligi'nde yarı final yapacak" dediğim oyuncuydu. Lyon'un şanssızlığı, Şampiyonlar Ligi'ni kazanacağına dair üç kişiyle yemek bahsine girdiğim takımla erkenden oynamaları oldu. Benim şanssızlığım ise o yemekleri hâlen alamamam. Ben olsam şimdiye üçüne, en azından görme imkanım olan ikisine ısmarlamıştım. Neyse söyleyeceğim şu ki, Keita geldiğinde evde olsam, müsait olsam uzun uzun bir Keita yazısı yazabilirdim. Son sene pek takip etmemiş olmam haricinde, ezberimde olan bir oyuncu. Tabii ne yazsam, "Yattara'nın güçlüsü ve daha iyisi" benzetmesinin önüne geçebilirdim, bilmiyorum.

Elano için ise, bir şey anlatmaya, tanıtmaya gerek bile yok. Sanırım son yıllarda yapılmış en büyük transfer bu, ülkemizde. Maliyetini de bilmek gerek tabii bu alanda değerlendirme yapabilmek için. Ben 8-10 milyon avrodan daha fazla olduğunu sanmıyorum, ki Elano rahatlıkla 14-15'e de transfer yapabilecek bir isim. (Ek: 7 milyon avro ödenecekmiş. O da üç yılda. Ne denilebilir ki!) Manchester City'nin paraya ihtiyacı olmaması, kadrosundaki hücuma yönelik oyuncu enflasyonu, Haldun Üstünel'in at kuyruğu, bu transferi ucuza kapatmış olma ihtimalimizi artıran unsurlardan birkaçı. Haldun Üstünel demişken... Ne demişkeni yahu, Haldun Üstünel için ayrı post yazılır, üç beş kişi bir araya gelip inhaldunwetrust.blogspot.com diye ayrı blog bile açılır. Yine de Haldun Üstünel demişken, transferin bu saatte açıklanışının, AliSamiYen.Net'in gece nöbetçilerine karşı bir saygı duruşu olduğuna inanıyorum. İnanıyorum değil, hiç şüphesiz böyle.

İlla oyuncu hakkında bir şey söylemek gerekirse, tek cümleyle "Dünyada Kaka'ya en çok benzeyen oyuncu." diyebilirim. Üye sayısı çok sınırlı Avrupalı Brezilyalılar ekolünden. Hem hücuma yönelik oyuncu olacak, hem iyi savunma yapacak, hem tekniği yüksek olacak, hem cambazlık yapmayacak... Yani şöyle ki, Lincoln Ronaldinho muadili ise Elano Kaka işte. Topukla gol atmayacak misal. Ama o gol atılacak. Hepsinden önemlisi, Galatasaray'da bugünden sonra frikik atılacak. Direkt gol olacak, birilerinin kafasıyla buluşup gol olacak, karambolde gol olacak, orta şut karışımı vuruş kimseye dokunmadan süzülüp süzülüp kalecinin bakışları arasında filelerle buluşacak...

Ali Sami Yen'de Linderoth - Arda - Elano - Kewell - Keita - Baros gibi bir altılı dahi izleyebiliriz. Normal şartlarda ise Mehmet Topal, Linderoth ya da Kewell'ın yerine formanın sahibi olacaktır. Rüya gibi bir kadro işte. Rüya gibi...

1889 yılında Wimbledon Old Centrals adında bir kulüp kuruluyor Londra'da. Ali Sami Yen'in rüyasının gerçekleştiği yıl, isminin sonundan Old Centrals'i atıp Wimbledon olarak devam ediyor sportif faaliyetlerine bu kulüp. 1964'e kadar bölgesel amatör liglerde mücadele ettikten sonra o yıl profesyonel olarak Southern League'de oynamaya başlıyorlar. Zaman içinde de gitgide yükselişleri devam ediyor. 1979-'83 sezonları arasında tam anlamıyla bir asansör takım hüviyetine bürünüyor Wimbledon F.C. Bir sezon şampiyon, takip eden senede ise gerisingeri 4. lige... 84'te yine ligin yeni takımı sıfatıyla bulundukları 3. Lig'de bu kez küme düşmüyor, bir üst lige terfi ediyorlar. Artık burada küme düşmeleri beklenirken ilk sezon 12. oluyor, sonraki sezon ise Birinci Lig'e, yani en üst seviyeye ulaşıyorlar.

1988'de ilk büyük kupasını kazanıyor sarı mavili takım. Üstelik dönemin efsane Liverpool'unu alt ederek. (Unutulmaz maç şuradan başlayarak seyredilebilir.) Dennis Wise'ın ortasında Lawrie Sanchez'in kafa vuruşu skoru 1-0'a getirmiş, FA Cup, John Aldridge'in penaltısını kurtaran Kaptan Kaleci Dave Beasant'ın ellerinde havaya yükselmişti. Bir Wimbledon F.C. efsanesinden söz edilebilirdi artık. Gelgelelim, bir talihsizliği vardı Vinnie Jones'un da formasını giydiği takımın; Heysel faciası sonrası verilen ceza nedeniyle Avrupa kupalarına katılamayacaklardı. Bu şansı 12 yıl sonra elde edecek, Inter-Toto kupasında Baliçli Mususili Ercümentli Bursaspor'a 4-0 yenilerek eleneceklerdi. Bir anlamda çöküşün başlangıcı da olacaktı bu. Aynı sezon, 1992'de kurucu üyelerinden biri olarak yer aldıkları Premier Lig'den ilk kez düştüler, son sırayı alarak. Diğer yandan ekonomik kriz de peşlerini bırakmıyordu. Düşüş önlenemedi. 2002 yılında, kulübe sahip olan kişiler kulübü Wimbledon'dan 90 km kuzeydeki Milton Keynes'e taşımak için girişimlere başladı.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı belki de.

Çekirdek Wimbledon F.C. taraftarı benimseyemedi bu değişikliği. Daha güçlü, daha iddialı olabilirlerdi ancak artık eski Wimbledon değillerdi. Ancak fark ettiler ki, olmamaları için bir neden yoktu. AFC Wimbledon böyle kuruldu işte. Yarı profesyonel olarak en alttan, en düşük seviyeden başlamak ama Wimbledon olmaktı bu insanların tercihi. Wimbledon F.C. , The Dons, artık yoktu. 2003 yılında taşınma işlemini gerçekleştirmiş, takip eden yılda ismini ve renklerini de değiştirerek Milton Keynes Dons olmuştu. MK Dons'u "Franchise FC" olarak tanımlayan taraftarların takımı AFC Wimbledon ise emeklemeden koşmaya başlamıştı adeta. Öncelikle hazırlıklar tamamlandı. Oyuncu seçmeleri yapıldı, kadrolar belirlendi, taraftara ait olan hisselerin %25'i stat sahibi olmak için halka açılarak Kingsmeadow Stadı'na, yeni adıyla "The Fan's Stadium"a geçildi. Plough Lane hayalleri kurmak için erkendi henüz ancak günün birinde o da olacaktır mutlaka. Bugün 4600 kişilik The Fan's Stadium dolduğuna göre, yarınlarda Plough Lane de eski günlerini yaşayacaktır.

AFC Wimbledon'ın Combined Counties League'de başlayan macerası, yedi sezonda atlanan dört aşama sonrası nihayet 2009-10'da Conference National'da devam edecek. Geri kalan yıllarda elde edilenler ise dikkate değer. Her şeyden önce şunu söylemek gerek. İngiltere ligleri tarihinde, bir futbol takımının en uzun süre galip gelme rekoru 78 maçla onların elinde. 2003-04 sezonunu 42 galibiyet, 4 beraberlik, 130 puan ve 148 averajla bitiren de onlardan başkası değil. Tam 19 ayrı takımları var, 8-19 yaş seviyesinde. Bu takımların arasında kız çocuklarının mücadele ettikleri de var ve AFC Wimbledon'ın bu alandaki ana takımı, ülkenin bayanlar futbol liginin ikinci seviyesinde mücadele etmekte. Her koldan yükseliş devam ediyor da diyebiliriz bir anlamda.

Netice itibariyle Dons, hâlâ Wimbledon'da yaşıyor, Milyon Keynes'te değil. Ve bu yeni Wimbledon, adından söz ettirmek için atası gibi 100 sene bekleyecek gibi görünmüyor. Çok daha hızlı bir yükseliş söz konusu. Hiç şüphesiz devamı da gelecek.

Gelelim bugünkü maça.

Hayatta her şeyden çok istemiştim, 20 Mayıs 2009 günü Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda olmayı. Ali Sami Yen Bey'in doğumgününde, son UEFA Kupası'nı ezeli rakibimizin stadında kaldırdığımızı görmeyi ölümüne arzulamıştım. Olmadı, olamadı. Belki onun kadar değil, ancak en az bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde tribünde olmak istediğim kadar isterdim bugün Londra'da olmayı. "Football without fans is nothing" mottosuyla düzenlenen Supporter's Direct Cup mücadelesi oynanacak bugün The Fan's Stadium'da. Saat 14:00'ten itibaren taraftara yönelik aktiviteler yapılacak, tam ayrıntıları şurada. 17:00'de başlayacak karşılaşmada ise AFC Wimbledon'ın rakibi FC United of Manchester! AFC Wimbledon'ın açtığı yolun yolcusu...

İki takımı ilerleyen yıllarda daha önemli kupaların finalinde de karşı karşıya görmek dileğiyle... Daha değerli değil ama. Bundan değerlisi olamaz...

08 Temmuz 2009

Casablanca Maçı (I)

Bir portreden girelim...

1997-98 sezonu öncesi yapılan hazırlık kampında oynadığı futbol, attığı uzaktan gol ve ölü top kullanma becerisiyle tüm Galatasaraylıları heyecana gark etmişti Emre Belözoğlu. Boş bir heyecan da değildi bu. Sonradan Türkiye futbol tarihinin en başarılı takımında önemli görevler üstlenmişti genç oyuncu; alınan iki çok büyük kupada pay sahibiydi. Emre Çolak'ın adı ve futbolu gibi, profesyonel futbol kariyerinin başlangıcı da bugünün Fenerbahçe'sinin 5 numarasını andırıyor. Bir sezon öncesine kadar, kendisine örnek aldığı isim de oydu zaten. Emre Belözoğlu, kampı takip eden sezonun başından itibaren rotasyonda yerini almıştı. (Tabii rotasyon yoktu o zamanlar, kadroya girmek vardı; "Emre rotasyonda" dense "Yolculuk nereye?" diye sorardı insanlar.) Şimdi Emre Çolak'ın önündeki yol, eski rolmodelinin 1997-2001 arasındaki yolu. Başaramaması için hiçbir sebep yok dersek, yanılırız. Bilakis bir ton zorluk var önünde. Yarından itibaren abartılacak Emre. Televizyonlarda, gazetelerde, taraftar forumlarında, tribünde, kahvehane muhabbetlerinde; her yerde... Bunun sonucunda ya kendisini bulutların üzerinde görecek; ya da Oğuzları, İrfanları, Aydınları, Cafercanları hatırlayıp asıl şimdi daha çok çalışması gerektiğini fark edecek.

Kritik noktalardan biri, bu. Türkiye'deki futbol gerçeklerini düşününce -ki bunlar sadece futbol içi unsurlara da indirgenemez- genç bir oyuncunun, başarılı bir eski genç oyuncuyu örnek almasındansa başarısız olan bir başkasından ibret alması, daha çok anlam ifade eder benim için. Arda Turan'ı, geçmişteki Emre Belözoğlu'nu herkes örnek alır. Ama Cafercan'ı, Aydın'ı bilmeden Arda'yı, Emre'yi de anlamak mümkün olmaz. Onların neden bir üst seviyeye çıkabildiği, çıkamayanlardan farklı olarak neler yaptıklarına bakarak anlaşılabilir ancak. Dolayısıyla bir futbolu da çıksın desin ki, "Ben Aydın Yılmaz'dan ibret alıyorum. Dünyanın en iyi futbolcusu olduğumu zannetmeyip, yaşam stilimle de sakatlığa davet çıkarmayacağım." Ya da, "Ben Sabri Sarıoğlu'ndan ibret alıyorum. Çıktığım altyapının en iyi oyuncusu olabilirim, ama geldiğim yerin henüz en zayıf halkasıyım. Sürekli çalışıp futbolumun üzerine bir şeyler koyarak, geldiğim yerin de en iyileri arasına gireceğim." Tabii eminim bunu günde on kişi anlatıyordur Emre Çolak'a, hem de bizim gibi ehlikeyif futbol meraklıları değil, bu işin profesyonelleri söylüyordur. Ancak yine eminim ki aynıları Cafercan'a da söylenmişti vaktiyle. Rakip takıma transferlerine çok üzüldüğüm Burak Yılmaz ve İbrahim Akın'a da. Bizim hâlen bunları konuşuyor olmamız, bu yüzden işte.

Bir başka kritik nokta, fizikî durum. Önce şunu söyleyeyim, PAF Takım maçlarını sık sık izliyorum, Galatasaray TV yayına girdiğinden bu yana. Ama genç oyuncular hakkında konuşmayı, "artık" sevmiyorum. Çünkü çok yanıldım, çok hayal kırıklığına uğradım bugüne kadar. Cafercan, Oğuz, Erkan Ferin, Aydın... Sonra Anıl Karaer, bu sezon Galatasaray'ın sol bekinin on seneliğine üst kullanım hakkını almalıydı, ala ala Adanaspor'dan kontrat aldı. En son örnek İrfan Başaran. Yetenek olarak Sergen'le birlikte değerlendirilebilecekken önce Beylerbeyi'nde kulübe ısıttı, ardından soluğu bonservisiyle birlikte Orduspor'da aldı. Beylerbeyi'nde, Eskişehir'de, Manisa'da, İstanbul Belediye'de oynayamayan adamlar için, "Galatasaray oynatmadı ki!" bahanesi ne derece doğru olur, bilemiyorum. Galatasaray, bu oyuncuları doğru yönlendiremedi, dolayısıyla gerektiği gibi kullanamadı diyebilirim; ancak oynatmadı diyemem asla. Ana problem, hiçbirinin oynayacak seviyeye gelmemesidir zaten. Tüm yeteneklerine rağmen güçsüz kalmalarıdır, bir omuz darbesinde inmeleridir yere.

Emre Çolak, Serdar Eylik ve diğerleri, çok şanslı bir jenerasyondur bu bakımdan. Artık emin ellerdedirler çünkü. Galatasaray teknik ekibi, onları doğru işleyecektir. Kamp sonrası Hollanda'dan gelip altyapının başına gelecek olan ekip ise önümüzdeki sezonların Emre Çolaklarını, Serdar Eyliklerini hazırlayacaktır. Kısacası, ilk kez altyapı için gerçekten umutlu olabiliriz. Hatta geçmiş dönemin başarısız hesaplarını da kapatabiliriz. Bir Aydın, yeteneklerini doğru kullanmayı öğrenerek patlama yapabilir bu sezon Hollandalıların yönetiminde. Şutu olmayan, etkili orta yapamayan kanat oyuncusu Arda Turan, Cristiano Ronaldo'nun Manchester United deneyiminin bir benzerini yaşayabilir. Yaşamalı. Tarihinin en atılıma uygun zamanını her yönüyle kullanmalı Galatasaray. Gerilmiş tüm oklar, hedefi tam 12'den vurmalı.

Cristiano Ronaldo demişken, Serdar Eylik'ten de söz etmek gerekir. Net bir şekilde ortada, Serdar'ın kendisini Ronaldo'yu izleyerek yetiştirdiği. Yarın öbür gün onunla da röportajlar yapılmaya başladığında kendisi de muhtemelen Real Madridli oyuncuya hayranlığını belirtecektir. Ancak hayranlık yetmiyor, onun da yine aynı süreçten geçmesi gerekiyor. Yoksa her pozisyonda çalım, her pozisyonda artistik hareket; e peki sonuç nerede diye sorarlar adama. Çok değil, 5 sene önce Ronaldo'ya sorulabileceği gibi. Serdar da yetenekleri ölçüsünde bir yıldız olacak, bundan birkaç yıl sonra, şayet takım oyunu oynamayı ve sahip olduğu teknik beceriyi sonuca kanalize etmeyi öğrenirse.

Tek başına bu akşamki Wydad Casablanca maçıyla ilgili söylenebilecekler sınırlı. "Servet'in kafa vuruşları nihayet kaleyi bulmaya mı başlıyor?" sorusu, Yaser'in Galatasaray'ın Tuncay Şanlı'sı olma yolunda saçtığı umut, Uğur'un 30 metreden şut atacak kadar kendine güvenmesi, Sabri'nin her nedense bilimum iyi orta, serbest vuruş ve kademelerini hazırlık maçlarında tüketmesi, resmi maçlarda ise hepimizin sabrını tüketmesi, kaptanlık pazubandının dolaştığı kollar; her birine ayrı ayrı da değinilebilir bunların. Ama bir de bu maçların kafalarımızda oluşturduğu geleceğe yönelik fikirler var...

Bu anda bir virgül koyayım. Yarın kaldığımız yerden devam etmek üzere;

(Saat 04:00'te Libertadores finali var, aceleye getirmek istemiyorum. Erkut Taçkın'ın nostaljik eseri de Casablanca bonusu olsun...)

01 Temmuz 2009

2010 Ruhu!

Çok şey ifade ediyor benim için bu fotoğraflar. Altını doldurmak isterim bir ara. Şimdilik bununla yetineyim, sessiz kalamadım...