26 Haziran 2009

At The Same Time Tonight

Fazla kişisel...

4 yaşımdaydım, ya da 5. Çok sevdiğim şarkılar vardı. Kayahan'ın "Hep karanlık, hep karanlık; yeter artık yeter" ve "Odalarda Işıksızım" şarkıları bunlardan ikisiydi, sık sık elektrikler kesildiği için. Başka; Mazhar Fuat Özkan'ın "Mecburen"ini, eve gelen tüm misafirlerin kaçmasına yol açacak kadar çok söylerdim, ki bunun mazisi hatırlamadığım zamanlara kadar dayanır. Don't Cry For Me Argentina vardı, onu severdim, Madonna söylerdi herhalde. "Endaaaaaaaaaaay iaaaaaaaaay iaaaaaaaaay vil olveys lav yuuuuuu" diye bağırırdım sonra, muhtemelen ne anlama geldiğini bile bilmeden. Bir de işte, eniyicüvokke vardı. Söyle dur. Klasiktir zaten, o dönemin bütün çocukları sever.

6 yaşımdaydım, ya da 7. Halamlardaydık. Engin İpekoğlu'nun sakatlandığı gün işte. Penaltı yaparken kırılmıştı ayağı. Çok uzun bir aradan sonra kadroya girmeye başlayan Rıdvan, saha kenarında ambülansın içinde tedavi gören Engin'le ilgili haber yollamıştı sahaya, maç tekrar başlayıp da penaltı atılmadan önce, şöyle: Tek bacağını havaya kaldırmış ve dizinden aşağısını kesme hareketi yapmıştı eliyle, "bacağı koptu" der gibi. Rüştü kaleye geçmiş ve penaltıdan golü yiyerek başlamıştı her şeye... Rakip kaleci Agu'ydu der, oradan Samsunsporlu Bogdan Stelea'ya bağlar, Stingaciu, Gançev diye giderim ama yapmayayım şimdi. O maçtan sonra, bir Michael Jackson klibi çıkmıştı televizyonda. Şarkı bitmiş, klip bir 7-8 dakika daha devam etmişti. Uzayda çekilmiş gibiydi ama hangi şarkı, hangi klip hiç hatırlamıyorum. Halamın eşi Taner Abi ve babam, hayretler içerisinde izlemişlerdi ve şaşkınlık nidalarıyla. O gün anlamıştım, Michael Jackson çok büyük bir adamdı herhalde. Birkaç hafta geçmiştir tahminen, yani hafta birimini şimdi yakıştırıyorum ama kısa zaman sonra yani, televizyonda akşam haberlerinde (vay be, akşam haberleri seyrederdim bir zamanlar) Michael Jackson'ın kanser olduğu söylenmişti, cilt kanseri. İnanamamıştım. İçime anlaşılmaz bir sıkıntı çökmüştü. Büyük adamsa Michael Jackson, ölmemeliydi. Meğerse vilitigoymuş hastalığı, öldürmeyip süründüren cinsten. (Bilmeyenler, onu estetik ameliyatla renk değiştirmekle suçlayacaklardı yıllar boyunca.)

Sonra uzun zaman bir şey ifade etmiyor bana MJ. Princess Otel'e konsere gelecekti de iptal olmuştu, onu hatırlıyorum. Aa, unutulur mu hiç, Free Willy filmindeki şarkısını hatırlıyorum. Ama o yine önceki dönemdeydi galiba; 1993 ya da '94'tü. Ne çok sevmiştim Free Willy'i. Şu anda sadece son sahnesini hatırlıyorum. (Kimse tutup bu saatten sonra Free Willy izlemez herhalde, söyleyeyim.) Filmin jönü genç çocuk, helikopterden denize atlamış Willy'i kurtarmıştı, sonra da ip merdiveniyle yukarı tırmanmıştı geri, kucağında balina. Will You Be There'di arka planda çalan. Şimdi tekrar söyleyebilirim. Sonrası net değil. Michael Jackson, herhangi bir eski şarkıcı benim için uzun süre. Ortaokuldan sonra bir asilik de başlamış zaten, yani aslında asilik hiç değil de popüler kültürle tatmin olmamak diyeyim. Invincible albümü çıkıyor 2001'de, benim için hiçbir şey ifade etmiyor.

Bir sene sonra, Cry'ın klibini görüyorum VH1'da, ilgimi çekiyor. Olips reklamı gibi sayısız insan yan yana dizilmiş, el ele tutuşuyorlar. Şarkıyı da ilk kez dinliyorum bu vesileyle. Çok seviyorum, ki bugün hâlâ en sevdiğim şarkısıdır MJ'in. O gün, o kliple birlikte Michael Jackson hayranı mı oluyorum? Hayır. Ama Michael Jackson Top 10 varsa misal VH1'da, alıyorum elime kağıt kalemi, televizyonun karşısına geçiyorum, yazıyorum şarkıları sırasıyla ki bilgisayara indireyim. İndiriyorum ama o zamanlar daha yeni yeni kuruyorum arşivi; dolayısıyla aynı anda onlarca şey indirip, sonra birçoğunu dinlemiyorum. Tüketim kültürü böyle bir şey olmalı. Televizyonda gördüğümde dinliyorum ama. Ve hep yazıyorum. Hakikaten, böyle çok uzun bir dönemim geçti benim. Akşama kadar VH1 izlediğim çok günüm oldu. Hele ki LGS zamanı... Bilgisayara şifre koymuştu babam, ders çalışayım diye. Televizyonun da kablosunu kesecek değil ya... Bütün gün VH1 izler, arabanın sesini duyunca açardım test kitaplarını önüme. 60'ları, 70'leri, 80'leri ezberlemiştim adenini guanini sitozini ezberleyeceğime. Öyle ki, bir şarkı çıktığında çat diye yılını söyleyecek duruma gelmiştim bir zaman, şimdi tahmin ediyorum hafızam büyük ölçüde geriye itmiştir bu gereksiz bilgileri.

VH1, beni Michael Jackson hayranı yapmadı belki ama Michael Jackson'ın neden King of Pop olduğunu net olarak anlamamı sağladı. Lise yıllarım (The parantezinde) Kinks, Zombies, Beatles, Monkees, Who, Beach Boys, Jam, Clash, (kapa parantez) Blondie, Elvis Costello, Paul Weller, Frank Sinatra ve Ahmet Kaya dinleyerek geçti çoğunlukla. Güncel olarak da çeşitli brit-pop grupları, Travis ve Keane önderliğinde. Michael Jackson, VH1'ın bıraktığı gibiydi, uzun süre de öyle kaldı. Üniversiteye girişimin ilk senesinde, şimdiki kadar ipin ucunu kaçırmış değildim, iki seçmeli dışında tüm derslerimi vermiştim. Sınavlardan önce arkadaşlarla toplanırdık bir evde, vesaire... Evin sahibi olan arkadaş, elektronik müzik hastasıydı, bense elektronik müzikten nefret ederdim. Gece müzik dinlemek istiyorum, bilgisayarda harddiskler dolusu müzik var, tamamını ilk kez duyuyorum. Dört istisna, artık nedense; İlhan İrem, Nat King Cole, Sinatra, MJ. Ben bunlardan hangisini dinlerim? Hepsini dinlerim de, açayım MJ dinleyeyim bari... İşte o gün, o gece Michael Jackson'ı çok sevdiğime karar verdim. Sonraki süreçte de iyice eşeledim onu ve albümlerini, şöyle bir 25-30 şarkı artık en üst klasmandaydı benim için. Zamanla bu şarkılara çokça anlam da yükledim. Birkaçı var ki ciddi ölçüde önemli yerler kapladı hayatımda, geçtiğimiz üç yıl içerisinde. Stranger In Moscow, bunlardan biri değildi ama dün gece 11 sularında eve yürürken iki kez üst üste dinleyip, yalnızca birkaç saat sonra MJ'in ölüm haberini öğrendikten sonra, o da artık hayatım boyunca unutamayacağım bir anlama kavuşmuştur, sanıyorum.

5 yaşımdayken anneannem ölmüştü. Annem beni duvara yaslamış, "Bak oğlum, senin yaşında çocuklara söylenmez, ama ben söyleyeceğim. Anneannen öldü, artık bu eve gelmeyecek." demişti. Annemden bile daha çok severdi beni anneannem, ben de bir o kadar onu. Çok yıkıcı olmuştu hâliyle, ama çocukluktan mıdır artık, ayakta kalmıştım. Benzer bir duyguyu çok uzun süre yaşamadım, 1999'da Barış Manço gidene kadar. Bir dahakini o kadar çok beklemeyecektim, kuzenimin doğduğu dün Kemal Sunal göçüverdi. (Birkaç ay sonra Ahmet Kaya sürgünde can verdiğinde hiç üzülmeyecektim, evine Hürriyet gazetesi giren 12 yaşında bir çocuktum çünkü.) 2004'te Cem Karaca'nın, 2005'te Attilâ İlhan'ın ölümleriyle üzülürken, 19 Ocak 2007'de, sanırım en kötü gününü yaşadım hayatımın, nefret ettim her şeyden. Ve şimdi Michael Jackson. Bayağı üzüldüm, çok üzüldüm yani.

Dün gece buraya yazdım da sildim, neredeyse tüm Michael Jackson şarkılarında bir ses vardır, Michael Jackson hıçkırığı olarak tanımlarım ben onu küçüklükten beri. O hıçkırık geldi boğazımda düğümlendi, bir anda çok anı canlandı kafamda. En çok da ailece yaptığımız araba yolculukları, çünkü radyoda çalardı sık sık. (Böyle deyince de aklıma Earth Wind & Fire - Fantasy geliyor, yıllar boyunca en çok o çaldı, babam en çok o şarkıyı severdi, çok sonraları ben de çok sevecektim.) Çaresiz hissettim kendimi, yakıştıramadım ölümü MJ'e. Anneanneme, Barış Manço'ya, Kemal Sunal'a da yakıştıramadığım gibi... Ben her birini birer istisna sanardım ama sevdiği kimseye yakıştıramıyor demek ki insan. Bilmiyorum işte. 5 yaşımdakini saymazsam, hiç yakınım ölmedi benim. Hiç cenazeye gitmedim hayatımda. O yüzden ölüm, yabancı bir duygu bana. Belki o yüzden şimdi bu kadar üzülüyorum. Yoksa nedir ki Michael Jackson, sevdiğim bir şarkıcı sadece, sahip olduğu bütün anlamları ona ben yükledim. Ha tamam insan olarak da seviyorum ama ne kadar tanıyorum da seviyorum yani? Tanıdığımdan fazla sevdiğim kesin. Çünkü öyle istiyorum, benim tercihim, istesem sevmeyebilirdim. Öldüğüne bu kadar üzülüyorsam, belki bencillik de vardır içinde. 2010 başında yeni albüm çıkaracağını okumuştum aylar önce bir yerlerde, 15 gün kadar önce de durum nedir diye internete bakmış, değişen bir durum olmadığını görmüştüm. Bir yandan 2010'u bekliyor, diğer yandan "Burak Kut'a benzemesin bu yeni albüm çıkarma işi" diye içimden geçiriyordum. (Yine bizim jenerasyonun çoğu gibi çok severdim küçükken Burak Kut'u. 10 sene boyunca çıkan "Bebeto yeni albüm yapacak" haberleri hep heyecanlandırmıştı beni ama albüm çıkınca tabii ki her yerde -maalesef- duymak zorunda kaldığım çıkış şarkısı dışında tek bir şarkısını bile dinlemedim.)

Michael Jackson'ı sevmeyen çok kişi vardır ama Michael Jackson buna rağmen sanırım dünyanın gelmiş geçmiş en çok sevilen kişisidir. Sevmeyen çok varsa da nefret eden yoktur mesela. Sevilmeyecek adam değildir çünkü. Öyle olsa ben sevmezdim! Herkesin çok sevip, benim de herkes kadar sevdiğim ne var diye düşünüyorum. Galatasaray, bir kere. Barış Manço ve Kemal Sunal var. Sezen Aksu da var diyebilirim, ucundan kıyısından. Gerçi sayılmayabilir de o, bilmiyorum. Yani Sezen Aksu'yu, bir Sezen Aksu hayranı kadar sevmiyorum, sadece seviyorum. Beatles ve Elvis için de geçerlidir aynısı mesela. Hatta Ajda Pekkan için de. Bugünün Ajda Pekkan'ı sevgiden çok saygı hissi uyandırır bende, 60'lar ve 70'lerin Ajda'sı ise aşk, neredeyse! Son on yılda Ajda Pekkan'ın tek bir şarkısını sevdim, eski Ajda'nın ise aşağı yukarı 30 tane şarkısını sürekli açar dinlerim. Saymıyorum, dördünü de. Başka ne var? Lost var. "Lost dediğin Facebook gibi bir şey, bana gelmez." desem çok şey kaybedermişim. Hatta kaybettim de denebilir, çünkü uzun süre "Neymiş yahu bu Lost?" merakına bile kapılmadan, bir kez olsun günceliyle eşzamanlı olarak seyredemeden 5. sezon bitti, hiç Lost muhabbeti yapamadım mesela. Ne bileyim, keyifli olurdu belki, 6. sezonda görürüm artık. Herneyse, ayrıntının ayrıntısına girmeden daha fazla, Michael Jackson'ın da benim gözümde bayağı bayağı efsane olduğunu söyleyeyim. Çok saçma gidiyor yazı, biliyorum, ama işte sohbet olsa o da böyle giderdi, hatta Michael Jackson'dan bir çıktı mı bir daha dönmezdi geri. Bu yazı da böyle olsun. Zaten buraya koymak için yazmamıştım, sonradan karar verdim yayımlamaya. Noktayı da koyayım artık.

Michael Jackson'ın da gitmesinin ardından, benim için yaşayan efsane tanımının en tepesinde, zaten en tepenin de tepesinde olan Hagi iyice yalnız kaldı. Sanırım, Hagi'den önce ölmek isterim.

8 ekleme:

t2 dedi ki...

sadece 5-6 yaş aralığında oynayan efsane adama karşı hissedilen aşağı yukarı aynı duygular işte benimkisi de ... maykıl öldü hafif gönlümüz kaykıldı işte o kadar ...

not : aşağıya rakipler bölümüne blogu eklemişsin , eyvallah ... ancak rakip kelimesi garip gelmiyor mu sana da , bana ilginç geldi ... rakip :)

sevgiler ...

scapula dedi ki...

Çok önceden eklemiştim.

Rakip orada, seni beni değil, Galatasaray'ı Beşiktaş'ı niteliyor. :)

Yine de değiştireyim hadi...

t2 dedi ki...

anladım anladım tabiki de :))) rakip kelimesi amaaan neyse ... bak keyfine .... :)

Gala's dedi ki...

vuvuzela yı destekleyen bi blogum var. aslında sesi değil zihniyetle daha çok alakalı. destek olursanız sevinirim. neden vuvuzela yazısını okursanız daha çok anlarsınız beni. çok farklı bakış açısı.siz bi gelin ;
http://forzavuvuzela.blogspot.com/

berserk dedi ki...

konuyla alakali degil ama su yukarda ki mayislar resminin altina link koysan iyi olur bence, oraya tıklayinca homepage acilmasi icin.

Oguzhan dedi ki...

scream değil miydi o şarkının adı.

scapula dedi ki...

Hangisinin? Hatırlayamadığım klibin mi? Muhtemelen değildi. Scream'i sevmiyorum ben...

Ceydagi. dedi ki...

'Michael Jackson'ın da gitmesinin ardından, benim için yaşayan efsane tanımının en tepesinde, zaten en tepenin de tepesinde olan Hagi iyice yalnız kaldı. Sanırım, Hagi'den önce ölmek isterim.'

Satırlarına,gönlüne sağlık demek geldi içimden.Gözlerimin nemlenmesine vesile oldun renkdaş.