Superleague Formula'da 2009 sezonu start aldı ve Galatasaray ilk yarışı 5. olarak tamamladı. Yarışı uzun süre dördüncü sırada götüren Milan'ın önce spin atıp çimlere savrularak beşinciliğe düşmesi, ardından son turun son metrelerinde kenara çekilerek yarış dışı kalması son anda sürpriz bir beşincilik ve beraberinde 32 puan getirdi Galatasaray'a. Motor arızası yaşayıp yarışa 12. sırada başladığımızı düşünürsek, iyi bir derece. Yeni pilotumuz Duncan Tappy'den ikinci yarışta da benzer bir atak bekleyebiliriz, sanırım.

Bu şekilde resmi siteymişçesine yazılar girmeyi pek tercih etmesem de, medyanın hiç böyle bir organizasyon yokmuş gibi davranmasına karşılık, bari biz sessiz kalmayalım. Üzerine ekleyecek bir şeyim yok, yarışçı bir babanın oğlu da olsam motorsporları ilgimi çekmiyor, bilgi sahibi de değilim. Şimdilik izleyip öğrenme aşamasındayım, belki bir gün daha fazlasını da konuşuruz.

Umarım önümüzdeki sezon Fenerbahçe de dahil olur bu yarışlara. Hem rekabet olur, hem de en azından güzide medyamız ilgi gösterir...

26 Haziran 2009

At The Same Time Tonight

Fazla kişisel...

4 yaşımdaydım, ya da 5. Çok sevdiğim şarkılar vardı. Kayahan'ın "Hep karanlık, hep karanlık; yeter artık yeter" ve "Odalarda Işıksızım" şarkıları bunlardan ikisiydi, sık sık elektrikler kesildiği için. Başka; Mazhar Fuat Özkan'ın "Mecburen"ini, eve gelen tüm misafirlerin kaçmasına yol açacak kadar çok söylerdim, ki bunun mazisi hatırlamadığım zamanlara kadar dayanır. Don't Cry For Me Argentina vardı, onu severdim, Madonna söylerdi herhalde. "Endaaaaaaaaaaay iaaaaaaaaay iaaaaaaaaay vil olveys lav yuuuuuu" diye bağırırdım sonra, muhtemelen ne anlama geldiğini bile bilmeden. Bir de işte, eniyicüvokke vardı. Söyle dur. Klasiktir zaten, o dönemin bütün çocukları sever.

6 yaşımdaydım, ya da 7. Halamlardaydık. Engin İpekoğlu'nun sakatlandığı gün işte. Penaltı yaparken kırılmıştı ayağı. Çok uzun bir aradan sonra kadroya girmeye başlayan Rıdvan, saha kenarında ambülansın içinde tedavi gören Engin'le ilgili haber yollamıştı sahaya, maç tekrar başlayıp da penaltı atılmadan önce, şöyle: Tek bacağını havaya kaldırmış ve dizinden aşağısını kesme hareketi yapmıştı eliyle, "bacağı koptu" der gibi. Rüştü kaleye geçmiş ve penaltıdan golü yiyerek başlamıştı her şeye... Rakip kaleci Agu'ydu der, oradan Samsunsporlu Bogdan Stelea'ya bağlar, Stingaciu, Gançev diye giderim ama yapmayayım şimdi. O maçtan sonra, bir Michael Jackson klibi çıkmıştı televizyonda. Şarkı bitmiş, klip bir 7-8 dakika daha devam etmişti. Uzayda çekilmiş gibiydi ama hangi şarkı, hangi klip hiç hatırlamıyorum. Halamın eşi Taner Abi ve babam, hayretler içerisinde izlemişlerdi ve şaşkınlık nidalarıyla. O gün anlamıştım, Michael Jackson çok büyük bir adamdı herhalde. Birkaç hafta geçmiştir tahminen, yani hafta birimini şimdi yakıştırıyorum ama kısa zaman sonra yani, televizyonda akşam haberlerinde (vay be, akşam haberleri seyrederdim bir zamanlar) Michael Jackson'ın kanser olduğu söylenmişti, cilt kanseri. İnanamamıştım. İçime anlaşılmaz bir sıkıntı çökmüştü. Büyük adamsa Michael Jackson, ölmemeliydi. Meğerse vilitigoymuş hastalığı, öldürmeyip süründüren cinsten. (Bilmeyenler, onu estetik ameliyatla renk değiştirmekle suçlayacaklardı yıllar boyunca.)

Sonra uzun zaman bir şey ifade etmiyor bana MJ. Princess Otel'e konsere gelecekti de iptal olmuştu, onu hatırlıyorum. Aa, unutulur mu hiç, Free Willy filmindeki şarkısını hatırlıyorum. Ama o yine önceki dönemdeydi galiba; 1993 ya da '94'tü. Ne çok sevmiştim Free Willy'i. Şu anda sadece son sahnesini hatırlıyorum. (Kimse tutup bu saatten sonra Free Willy izlemez herhalde, söyleyeyim.) Filmin jönü genç çocuk, helikopterden denize atlamış Willy'i kurtarmıştı, sonra da ip merdiveniyle yukarı tırmanmıştı geri, kucağında balina. Will You Be There'di arka planda çalan. Şimdi tekrar söyleyebilirim. Sonrası net değil. Michael Jackson, herhangi bir eski şarkıcı benim için uzun süre. Ortaokuldan sonra bir asilik de başlamış zaten, yani aslında asilik hiç değil de popüler kültürle tatmin olmamak diyeyim. Invincible albümü çıkıyor 2001'de, benim için hiçbir şey ifade etmiyor.

Bir sene sonra, Cry'ın klibini görüyorum VH1'da, ilgimi çekiyor. Olips reklamı gibi sayısız insan yan yana dizilmiş, el ele tutuşuyorlar. Şarkıyı da ilk kez dinliyorum bu vesileyle. Çok seviyorum, ki bugün hâlâ en sevdiğim şarkısıdır MJ'in. O gün, o kliple birlikte Michael Jackson hayranı mı oluyorum? Hayır. Ama Michael Jackson Top 10 varsa misal VH1'da, alıyorum elime kağıt kalemi, televizyonun karşısına geçiyorum, yazıyorum şarkıları sırasıyla ki bilgisayara indireyim. İndiriyorum ama o zamanlar daha yeni yeni kuruyorum arşivi; dolayısıyla aynı anda onlarca şey indirip, sonra birçoğunu dinlemiyorum. Tüketim kültürü böyle bir şey olmalı. Televizyonda gördüğümde dinliyorum ama. Ve hep yazıyorum. Hakikaten, böyle çok uzun bir dönemim geçti benim. Akşama kadar VH1 izlediğim çok günüm oldu. Hele ki LGS zamanı... Bilgisayara şifre koymuştu babam, ders çalışayım diye. Televizyonun da kablosunu kesecek değil ya... Bütün gün VH1 izler, arabanın sesini duyunca açardım test kitaplarını önüme. 60'ları, 70'leri, 80'leri ezberlemiştim adenini guanini sitozini ezberleyeceğime. Öyle ki, bir şarkı çıktığında çat diye yılını söyleyecek duruma gelmiştim bir zaman, şimdi tahmin ediyorum hafızam büyük ölçüde geriye itmiştir bu gereksiz bilgileri.

VH1, beni Michael Jackson hayranı yapmadı belki ama Michael Jackson'ın neden King of Pop olduğunu net olarak anlamamı sağladı. Lise yıllarım (The parantezinde) Kinks, Zombies, Beatles, Monkees, Who, Beach Boys, Jam, Clash, (kapa parantez) Blondie, Elvis Costello, Paul Weller, Frank Sinatra ve Ahmet Kaya dinleyerek geçti çoğunlukla. Güncel olarak da çeşitli brit-pop grupları, Travis ve Keane önderliğinde. Michael Jackson, VH1'ın bıraktığı gibiydi, uzun süre de öyle kaldı. Üniversiteye girişimin ilk senesinde, şimdiki kadar ipin ucunu kaçırmış değildim, iki seçmeli dışında tüm derslerimi vermiştim. Sınavlardan önce arkadaşlarla toplanırdık bir evde, vesaire... Evin sahibi olan arkadaş, elektronik müzik hastasıydı, bense elektronik müzikten nefret ederdim. Gece müzik dinlemek istiyorum, bilgisayarda harddiskler dolusu müzik var, tamamını ilk kez duyuyorum. Dört istisna, artık nedense; İlhan İrem, Nat King Cole, Sinatra, MJ. Ben bunlardan hangisini dinlerim? Hepsini dinlerim de, açayım MJ dinleyeyim bari... İşte o gün, o gece Michael Jackson'ı çok sevdiğime karar verdim. Sonraki süreçte de iyice eşeledim onu ve albümlerini, şöyle bir 25-30 şarkı artık en üst klasmandaydı benim için. Zamanla bu şarkılara çokça anlam da yükledim. Birkaçı var ki ciddi ölçüde önemli yerler kapladı hayatımda, geçtiğimiz üç yıl içerisinde. Stranger In Moscow, bunlardan biri değildi ama dün gece 11 sularında eve yürürken iki kez üst üste dinleyip, yalnızca birkaç saat sonra MJ'in ölüm haberini öğrendikten sonra, o da artık hayatım boyunca unutamayacağım bir anlama kavuşmuştur, sanıyorum.

5 yaşımdayken anneannem ölmüştü. Annem beni duvara yaslamış, "Bak oğlum, senin yaşında çocuklara söylenmez, ama ben söyleyeceğim. Anneannen öldü, artık bu eve gelmeyecek." demişti. Annemden bile daha çok severdi beni anneannem, ben de bir o kadar onu. Çok yıkıcı olmuştu hâliyle, ama çocukluktan mıdır artık, ayakta kalmıştım. Benzer bir duyguyu çok uzun süre yaşamadım, 1999'da Barış Manço gidene kadar. Bir dahakini o kadar çok beklemeyecektim, kuzenimin doğduğu dün Kemal Sunal göçüverdi. (Birkaç ay sonra Ahmet Kaya sürgünde can verdiğinde hiç üzülmeyecektim, evine Hürriyet gazetesi giren 12 yaşında bir çocuktum çünkü.) 2004'te Cem Karaca'nın, 2005'te Attilâ İlhan'ın ölümleriyle üzülürken, 19 Ocak 2007'de, sanırım en kötü gününü yaşadım hayatımın, nefret ettim her şeyden. Ve şimdi Michael Jackson. Bayağı üzüldüm, çok üzüldüm yani.

Dün gece buraya yazdım da sildim, neredeyse tüm Michael Jackson şarkılarında bir ses vardır, Michael Jackson hıçkırığı olarak tanımlarım ben onu küçüklükten beri. O hıçkırık geldi boğazımda düğümlendi, bir anda çok anı canlandı kafamda. En çok da ailece yaptığımız araba yolculukları, çünkü radyoda çalardı sık sık. (Böyle deyince de aklıma Earth Wind & Fire - Fantasy geliyor, yıllar boyunca en çok o çaldı, babam en çok o şarkıyı severdi, çok sonraları ben de çok sevecektim.) Çaresiz hissettim kendimi, yakıştıramadım ölümü MJ'e. Anneanneme, Barış Manço'ya, Kemal Sunal'a da yakıştıramadığım gibi... Ben her birini birer istisna sanardım ama sevdiği kimseye yakıştıramıyor demek ki insan. Bilmiyorum işte. 5 yaşımdakini saymazsam, hiç yakınım ölmedi benim. Hiç cenazeye gitmedim hayatımda. O yüzden ölüm, yabancı bir duygu bana. Belki o yüzden şimdi bu kadar üzülüyorum. Yoksa nedir ki Michael Jackson, sevdiğim bir şarkıcı sadece, sahip olduğu bütün anlamları ona ben yükledim. Ha tamam insan olarak da seviyorum ama ne kadar tanıyorum da seviyorum yani? Tanıdığımdan fazla sevdiğim kesin. Çünkü öyle istiyorum, benim tercihim, istesem sevmeyebilirdim. Öldüğüne bu kadar üzülüyorsam, belki bencillik de vardır içinde. 2010 başında yeni albüm çıkaracağını okumuştum aylar önce bir yerlerde, 15 gün kadar önce de durum nedir diye internete bakmış, değişen bir durum olmadığını görmüştüm. Bir yandan 2010'u bekliyor, diğer yandan "Burak Kut'a benzemesin bu yeni albüm çıkarma işi" diye içimden geçiriyordum. (Yine bizim jenerasyonun çoğu gibi çok severdim küçükken Burak Kut'u. 10 sene boyunca çıkan "Bebeto yeni albüm yapacak" haberleri hep heyecanlandırmıştı beni ama albüm çıkınca tabii ki her yerde -maalesef- duymak zorunda kaldığım çıkış şarkısı dışında tek bir şarkısını bile dinlemedim.)

Michael Jackson'ı sevmeyen çok kişi vardır ama Michael Jackson buna rağmen sanırım dünyanın gelmiş geçmiş en çok sevilen kişisidir. Sevmeyen çok varsa da nefret eden yoktur mesela. Sevilmeyecek adam değildir çünkü. Öyle olsa ben sevmezdim! Herkesin çok sevip, benim de herkes kadar sevdiğim ne var diye düşünüyorum. Galatasaray, bir kere. Barış Manço ve Kemal Sunal var. Sezen Aksu da var diyebilirim, ucundan kıyısından. Gerçi sayılmayabilir de o, bilmiyorum. Yani Sezen Aksu'yu, bir Sezen Aksu hayranı kadar sevmiyorum, sadece seviyorum. Beatles ve Elvis için de geçerlidir aynısı mesela. Hatta Ajda Pekkan için de. Bugünün Ajda Pekkan'ı sevgiden çok saygı hissi uyandırır bende, 60'lar ve 70'lerin Ajda'sı ise aşk, neredeyse! Son on yılda Ajda Pekkan'ın tek bir şarkısını sevdim, eski Ajda'nın ise aşağı yukarı 30 tane şarkısını sürekli açar dinlerim. Saymıyorum, dördünü de. Başka ne var? Lost var. "Lost dediğin Facebook gibi bir şey, bana gelmez." desem çok şey kaybedermişim. Hatta kaybettim de denebilir, çünkü uzun süre "Neymiş yahu bu Lost?" merakına bile kapılmadan, bir kez olsun günceliyle eşzamanlı olarak seyredemeden 5. sezon bitti, hiç Lost muhabbeti yapamadım mesela. Ne bileyim, keyifli olurdu belki, 6. sezonda görürüm artık. Herneyse, ayrıntının ayrıntısına girmeden daha fazla, Michael Jackson'ın da benim gözümde bayağı bayağı efsane olduğunu söyleyeyim. Çok saçma gidiyor yazı, biliyorum, ama işte sohbet olsa o da böyle giderdi, hatta Michael Jackson'dan bir çıktı mı bir daha dönmezdi geri. Bu yazı da böyle olsun. Zaten buraya koymak için yazmamıştım, sonradan karar verdim yayımlamaya. Noktayı da koyayım artık.

Michael Jackson'ın da gitmesinin ardından, benim için yaşayan efsane tanımının en tepesinde, zaten en tepenin de tepesinde olan Hagi iyice yalnız kaldı. Sanırım, Hagi'den önce ölmek isterim.

22 Haziran 2009

Gökhan Zan, Galatasaray'da

İyi transfer, bana göre. A Milli Takım'ın birinci stoperini 8 milyon avroya satıp, ikinci stoperini bedavaya kapatmak, çok başarılı bir hamledir. Gökhan Zan da, hata yapma potansiyeliyle birlikte, iyi bir oyuncudur. Hem Galatasaray'ın havası farklıdır. Gökhan burada daha da rahat oynayacaktır. Ki, kötü bir sezon da geçirmedi. İki sezon önce Servet Çetin'inkine çok benzeyen bir transfer. Hikayenin devamı da benzeyecektir sanırım. Umarım. Şimdilik alternatif olması açısından iyi oldu diyorum, daha ötesine geçeceğinden de umudum var. Hoşgeldin Zan.

Şunu da eklemek istiyorum. Çok sevindim bu transfere, ama öyle değil, başka türlü. Gökhan Zan geldi diye abartılı bir sevinç duymuyorum. Ama Yönetim'in transfer konusundaki vizyonunu, başarısını bir kez daha gördüğüm için hakikaten çok sevinçliyim. Kimsenin düşünemediğini düşündüler resmen. Böylece Servet transferiyle yabancı planlamasında değişikliğe gitmek zorunda kalmayacağız. İki transferin birlikte değerlendirilmesiyle oluşan resme bakınca, az şey feda ederek çok şey, yani 8 milyon avro kazandık diye düşünüyorum artık. Ve o yüzden "iyi transfer" diyorum.

Aslında bu gibi herkesin hemfikir olduğu konularda yazmayı tercih etmiyorum pek. Şimdi de çok içimden gelmiyor açıkçası. Ama bugüne kadar burada yazdıklarım, bu konuyu es geçmemeyi benim için bir sorumluluk hâline getiriyor. Nasıl ki Lincoln'e haksızlık yapıldığı zaman konuşuyoruz, Lincoln haksızlık yaptığında da susmamak gerek. Bugün antrenmana gelmeyişi, ilk yanlışı değildi Lincoln'ün Galatasaray'daki. Ancak tahminim, sonuncu olma ihtimalinin yüksek olduğu yönünde.

Üzgünüm çünkü en iyi oyuncumuzu kaybetmiş olabiliriz. Ama en azından bu saatten sonra "Haksızlık yapıldığı için gitti." demem. Bugüne kadarki gecikmelerinde hep Lincoln'ün tarafındaydım. İzin verilmesi gerektiğini düşünüyordum, buraya 20 saat uzaklıktaki bir memleketin insanı olan Lincoln'e. Ama bu kez değil. Lincoln bir hafta erken terk etmişken Türkiye'yi, hak etmiyordu bu izni. Ve hatta, hak etse ve verilmese bile gelmeliydi. Çünkü bu bir numaralı eleştiri konusuydu Lincoln için. Bırakın sorumluluğunu yerine getirmeyi, ekstra fedakârlık yapmalıydı. O ise sorumsuz davranmayı seçti. Hoş değil yaptığı. Ve bu saatten sonra onu kazanmanın bir yolu yok gibi gözüküyor.

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Lincoln konusunda bugüne dek yalnış strateji izleyen Yönetim'in ekmeğine yağ sürmüştür bu gecikme. Resmi siteden yapılan açıklama da bunun açık bir kanıtı. Galatasaray Yönetimi, her konuda bu kadar şeffaf olsa keşke... Hayır satacaksak da, kendi elimizle değerini düşürüyoruz bu şekilde. Ya da bunlar önceden belirlenmiş şeyler mi? Bilmiyorum. Öyleyse de şaşırmam. Şimdilik bekleyelim, önümüzdeki günler enteresan gelişmelere gebe gibi gözüküyor. Sonunda benim görmek istediğim, Lincolnlü bir Galatasaray, her şeye rağmen. Zor gibi. Bakalım...

21 Haziran 2009

Teşekkürler Futbol

Bu heyecanı yaşadık, bu sürprize de tanık olduk ya; kulağımda çınlayan bütün vuvuzela gürültüsüne değdi doğrusu.

...

İnternette vuvuzela satarken buraya "bir vuvuzela bloğu" diye bağlantı veren kişiye de selam ederim.

Ümit Karan'ın solcu olduğunu (söylediğini) bilirdim de, devrimci olduğunu hiç bilmezdim.


Bir teşekkür borcum var, ödeyeyim.

Yukarıdakiler, benim doğumumdan ilkokul birinci sınıfa başlayışıma kadarki Galatasaray kadroları. İlk üçü ancak bilinçaltıma işlemiştir, belki o da. Diğerlerini ise aşağıya doğru gittikçe daha da netleşen görüntülerle hatırlıyorum. Başta Kubilay olmak üzere; Arif, Okan, Tugay, çok sonraları Bülent gibi kahramanlarım var burada. Ve her zaman minnettar olmuşumdur bu kadrolara, Galatasaraylı olmamı sağladıkları için. Ama bazen de şeytan dürtüyor, ya diyorum Fenerli olsaydım, ya babama kansaydım... İçim daralıyor. Her zaman Galatasaraylı olduğum için şanslı hissediyorum ya kendimi, bazen de Fenerbahçeli olmadığım için...

Dün, öyle günlerden bir tanesiydi. Yeni bir şey öğrenmedim ama en azından bir kez daha gördüm bir camianın ne kadar acınası hâlde olabileceğini. Koskoca Fenerbahçe kulübünün, anlı şanlı bir tarihe sahip Fenerbahçe kulübünün geldiği noktaya acıdım bir kez daha. Hep mi böylelerdi; açıkçası bilmiyorum. Bir Fenerbahçelinin, tarihine baktığında gurur duyacağı çok şey var. Ama ta 1950'lere -belki daha öncesine- uzanan tarihlerde yaşanmış, utanması gereken çok şey de. Hiçbir zaman, Ergun Gürsoy'un göreve adım atmasının ardından ortaya çıkan Galatasaray'ı diğer kulüplerden daha temiz, daha masum görmedim. Türkiye'de futbol adil oynanmıyorsa herkes bunda pay sahibi. Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor; hepsi... Ama Fenerbahçe başka bir şey. Şükrü Saracoğluların, Nihat Özdemirlerin, Mahmut Usluların, Ali Şenlerin, Aziz Yıldırımların takımıdır Fenerbahçe. Tamam, yalnızca onların değildir ama onlarındır da. Türkiye'de sporun bu hâle gelmesinde kilit rol oynamıştır Fenerbahçe. Tüm büyük güçler her zaman onların emrine amadedir. Orduyu dolandıran adamın, Genelkurmay Başkanı'yla yan yana güle oynaya maç seyretmesini sağlayan güçtür Fenerbahçe. Yalnızca spordaki değil, tüm Türkiye'deki yanlışlarda önemli pay sahibidir.

O yüzden... Teşekkürler 1988-94 arası Galatasaray kadroları. Yalnızca Galatasaraylı olmamı sağladığınız için değil, beni Fenerbahçe'den uzak tuttuğunuz için de...

Yaz boyunca futbola olan özlemimiz iyice artacak derken, eski Dünya Kupalarını izleyip iç çekerken, Konfederasyon Kupası yetişti imdadımıza. Ya da öyle sanıyorduk. Güney Afrika - Irak maçının karşısına büyük bir hevesle geçtim pazar günü. Evde Dünya Kupası ruhunu yaşatmak, o moda girmek için de söyledim bir Favorite Three, kaptım biramı... Pizza bitene kadar ancak dayanabildim. Başlık yanıltmasın, gürültü değil futboldu problem. Futbolsuzluktu. Olsun, ilk maçtı. Hem daha İspanya, Brezilya, İtalya vardı. Mısır vardı. İlk maçta olurdu böyle şeyler.

Maçın dikkat çeken iki unsuru; bir, Güney Afrika'nın sol stoperi, tek beyazı Booth'un yuhalanması*, iki, tribünlerde çalınan üflemeli çalgı... Doğrusunu söylemek gerekirse, ki niye gerekmesin, ilk andan itibaren sevmiştim sonradan adının vuvuzela olduğunu öğrendiğim bu şeyi. Afrika'da Dünya Kupası yapılması muhteşem bir şeydi ve bu da Afrika geleneklerinin bir parçasıydı. Blatter'in dediği gibi, bu Afrika'nın sesiydi. İlk yarının bitiminin ardından maça dönmediğim için, 45 dakika boyunca da hiç rahatsız olmadım.

Gece Yeni Zelanda - İspanya maçı vardı. Bu kez futbol harikaydı, ama sesler rahatsız etmeye başlamıştı. 90 dakika boyunca bir dakika mı dinlenmezsiniz kardeşim? Tabii ben sanıyorum ki bir yerde 8-10 tane vuvuzela var, ses oradan geliyor. Meğer stadın yarısının vuvuzelası varmış, biri dinlense diğeri çalıyormuş, nöbetleşe çalışıyormuş adamlar. Aslında ben bu sesten rahatsız olur muydum bilmiyorum, "Of Ata bu ne böyle arı vızılıtısı gibi..." cümlesini duymasam. İşte o an, o cümleyi duyduğum an, bittiğim andı. "Ne var, Afrikalıların alâmet-i fârikası bu." desem de kendim bile inanmadan, yandı bitti kül oldu bütün maç zevkim. Ne Torres'in daha kaç gol atacağı, ne farkın daha ne kadar açılacağı umrumdaydı artık. Varsa yoksa vuvuzela sesine odaklanıyordu beynim. Kendime hakim olmaya çalışıyordum ama nafile. Zerre keyif almadım o cümleyi duyduğum andan, hakemin son düdüğüne kadar. Maç bittiğinde aklımda yine goller yoktu; hakemde vuvuzela, tribünlerde düdük olsa daha mı iyi olurdu acaba, onu düşünüyordum.

Ertesi günün maçlarını izlemedim, evde yoktum. A.B.D. - İtalya maçının son 15 dakikasına göz attım sadece. İki gün sonraki Irak - İspanya ve Güney Afrika - Yeni Zelanda maçlarını da izlemedim. Ama dün yine keyifle oturdum televizyonun karşısına, Brezilya - A.B.D. maçı için. Çok uzatmayayım. Sahadaki tüm güzelliklere karşın, işkence çektim diyebilirim. Son yirmi dakikanın ilk on dakikasını televizyonun sesini kısarak, son on dakikanın ilk beş dakikasını sesi tamamen kapatarak, son beş dakikayı da sıkılıp televizyonu kapatarak, ruhumu dinlendirerek geçirdim. Bir sonraki maçı ise hiç izlemedim. Muhtemelen İspanya, İtalya ve Brezilya'nın birbiriyle oynayacağı maçlar dışındakileri de izlemeyecektim.

Derken, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Nasıl ki bir dış etken, bir cümle beni vuvuzelaya tahammülsüz hâle getirdi, dedim ki vuvuzelacı bir kimliğe bürünürsem belki feyk atarım algılarıma. Yoksa gidişat kötü, Dünya Kupası'nı işkence çekerek izlemek en son istediğim şey. Bir de bu yolu deneyeyim. Hakikaten ama, enine boyuna düşündüğümde yanlış olduğuna kanaat getiriyorum vuvuzelanın yasaklanmasının. Bu, o insanlar için futbolun sesi ve bununla övünüyorlar. Onlar nasıl seviyorsa, biz de tahammül edebiliriz. Hatta sevebiliriz bile. İnsan zamanla her şeye alışıyor, bunu iyi biliyorum. Belki Afrika'da yaşıyor olsaydık da Türkiye tribünündeki tezahüratları gürültü olarak algılayacaktık. Ben olsam biraz zaman veririm vuvuzelaya, yasaklama kolaycılığına kaçmak yerine. En azından daha yerinde ve kararında çalınmasını sağlamaya çalışırım. Maçın ilk dakikalarında, tehlikeli pozisyonlarda ve gollerde çalınırsa eğer, vuvuzela bir renk olabilir. Biz de yirmi otuz sene sonra "Evlat, gel de sana vuvuzelalı Dünya Kupası'nı anlatayım." diyebiliriz.

* Number7 uyarmış, Booth'a tepki değil destek varmış. Onu da başkası uyarmış. Ben de gidip başkasını uyaracağım şimdi.

16 Haziran 2009

Baba Servet

Bu olurdu sanırım lakabı, Galatasaray'a yarım asır evvel gelseydi. Futbolu takip ettiğim süre içerisinde gördüğüm en "adam" Türkiyeli futbolcu. Değil 7 ya da 10, 70-100 milyon avroya gitse yine üzülürüm. Gözlerim dolu dolu. Hiç istemezdim bunu. Hoşçakal Baba Servet.

15 Haziran 2009

Yıllar Sonra...

Biz burada Hasan Şaş'ı konuşaduralım, Hasan'ım memleketinde ailesiyle hasret gideriyor. Bir de gösteri maçına katılmış, Adana Demirspor formasıyla. Timuçin Bayezit, Mehmet Ali Tunç gibi başka tanıdık isimlerin yanısıra, Hasan Şaş'ın Demirspor'dan eski takım arkadaşı Taner Gülleri de forma giymiş maçta, fotoğrafta görüldüğü üzere. Bir zamanlar profesyonelliğe aday çocuklarken derbide Adanaspor'a attıkları golleri, bu kez tecrübeli birer futbolcu olarak Adana'nın yeni sentetik çim sahasının açılışında göndermişler rakip filelere. Dönüp dolaşıp aynı yere gelir bazen insan. Of, bu sahteliğe dayanamayacağım. İtiraf ediyorum, tüm bunları Hatayspor'un 13 numaralı oyuncusunun talihsiz isim - soyisim kombinasyonuna dikkat çekmek için yazmış olabilirim.

Yalnız diğer yandan aklıma geldi de, keşke Hasan Şaş futbolu bırakmasa da Demirspor'a dönüş yapsa. Çıkarsa Mavi Şimşekler'i layık olduğu yere... Zor bir iş değil. Bir çeşit tatil bile olur Hasan için, çocukluğunun geçtiği mahallelerde yaşamak, ilk kez top teptiği yeşil sahalara tekrar dönmek... Hem biz de bu deli adamı en azından bir süre daha izleme fırsatı buluruz. İstanbul deplasmanlarında doldururuz stadları... Başka da hiçbir takıma yakışmaz zaten Hasan Şaş'ım.

14 Haziran 2009

Mehmet Topuz vs Hasan Şaş

Mehmet Topuz, bu ligin en iyi oyuncularından biri oldu hep benim için. Gerek oyun içerisinde, gerek sezon süresince istikrarsızlık sorunu var belki biraz ama izlemekten hep keyif aldım. Onun şutlarını, paslarını, ısrarcılığı ve mücadeleciğini iç geçirerek izledim. Galatasaray'a gelmesini çok istedim her zaman. Kariyerine Kayserispor'da devam etmesi, ille de İstanbul'a gideceğim diye tutturmaması saygıyı hak eden bir tutumdu. Yine Kayserispor tüm hamlelerine rağmen çıtayı yükseltemeyince, önümüzdeki sezon öncesi daha yüksek hedefleri olan bir takıma geçmek istemesi de en doğal hakkıydı Mehmet Topuz'un. Gelgelelim, bu geçiş olabilecek en çirkin şekilde oldu. Hikayeyi boşuna anlatmaya gerek yok, zaten hepimiz biliyoruz. Beni de çok ilgilendirmiyor açıkçası, Beşiktaş ve Fenerbahçe arasında yaşanan bir transfer çekişmesi. Ha, dediğim gibi çok isterdim Mehmet Topuz Galatasaray forması giysin ama 8.7 milyon euro ve bir futbolcu karşılığında da değil. Herneyse, üzerinde duracağım konu farklı.

Hep söyledim, benim için ikinci Hasan Şaş'tı Mehmet Topuz. Anadolu'dan çıkmış en yüksek potansiyelli oyuncuydu, Hasan Şaş'tan beri. Çok yönden de benzetirim ikisini birbirine. Yine İstanbul'a transferleri de benzedi. Dün gibi hatırlıyorum Hasan Şaş'ın Galatasaray'a transfer edilme sürecini. "İkinci Hasan Olayı" manşetini Hürriyet'in, Hasan Vezir'in kaçırılmasına atıfta bulunan... Şimdi fazla ayrıntısına girmek istemiyorum kendimi kısıtlamamak için, Hasan Şaş'a bir veda yazısı yazmak niyetindeyim. Ancak Hasan Şaş'ın bu transfer sırasındaki tavrına, Mehmet Topuz'u gördükten sonra bir kez daha saygı duyduğumu söylemeliyim. Tam yedi kulüp vardı Ankaragücü'nün genç yıldızının peşinde; Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, İstanbulspor, Kocaelispor, Bursaspor. Önce çıkıp delikanlı gibi "Benim tercihim formanın rengi olmayacak. Kulübüme ve bana yeterli miktarda parayı veren, transferimi gerçekleştirir." dedi Hasan, gönlünde yatan renk sarı kırmızı olmasına rağmen. Adaylar ikiye düştükten sonra ise "Fatih Terim'e söz verdim, Galatasaray'a gideceğim." dedi, Galatasaray'a geldi. Aşağıya haberi koydum, geldiği ilk günden itibaren "Büyük aksilik olmazsa futbolu Galatasaray'da bırakacağım." dedi, Galatasaray'da bıraktı. Mehmet Topuz'un, "Beşiktaşlıyım, 50 milyon verseler Fenerbahçe forması giymem." diyen Mehmet Topuz'un, Fenerbahçe'ye imza attığı gün...


Hasan Şaş: Bana güvenin

İsviçre kampında takım arkadaşları ile birlikte çalışmalarını sürdüren Galatasaray'ın yeni transferi, taraftarlardan destek istedi...

Efsane olacağım

Galatasaray'ın Ankaragücü'nden transfer ettiği yeni futbolcusu Hasan Şaş, yeni sezon öncesinde taraftarlardan destek isterken, ‘‘Seyircinin bana destek olmasını istiyorum. Bana güvensinler gerisi kolay.’’ dedi. Kampta çalışmalarını sürdüren Hasan, ‘‘G.Saray'da efsane olup futbolu bırakmak istiyorum.’’ diye konuştu.

İşim gol pası vermek

Terim'in geçen yıl almak istediği ancak transferi bu sezon gerçekleşen yıldız futbolcu şöyle devam etti: ‘‘Beni golcü olarak tanıyorlar. Ama asıl işim gol değil, asist. Ben gol attırırım. Bunun da zor olduğunu biliyorum. G.Saray'da çok yıldız var. Takıma girmek zor. Yeri gelince kulübede de otururum ancak oynamaya geldim.’’



Ben doğmadan oynanmış bir müsabaka. Tarih 1 Ekim 1986. İlk maçı 2-0 kaybettiğimizden, 2-1'lik galibiyete rağmen elenmişiz. Taraflı bir video olacak ki, ikinci gol gözükmüyor. Ancak Craiovalılar takımlarıyla ne kadar gurur duysa az. Bu ne müthiş futboldur! 1.26 ile 2.00 arasındaki paslaşmalara bakılırsa, Barcelona'nın uzay futbolu çok da yeni bir şey değilmiş. Hele o sondaki çalım yok mu... Orta yuvarlakta bir dokunuşla 7 Galatasaray oyuncusunu oyundan düşürüp kaleci Simoviç'le karşı karşıya kalmış Rumen oyuncu. Rumen diyorum ama pekâlâ lejyoner de olabilir tabii. Maçın anlam ve ehemmiyetini bilene, hiçbir şey hediye etmeyeceğim; ama yine de soruyorum...

Bir önceki sezonun hesabının kapandığı, sonrakinin hesaplarının yapılmaya başlandığı günlerdeyiz. Ancak kendi adıma ileride dönüp bakmak adına son bir hesaplaşma yapmayı uygun gördüm, tüm sezon boyunca peşinden koştuğum isimlerle. Klasiktir, sezon öncesi kamptaki performanslarına not verilir oyuncuların. Sezon sonunda sadece şampiyon konuşulur, onda da tüm olumsuzluklar unutulmuş, herkesin notu on üzerinden on olmuştur zaten. Mutlu sona ulaşamayan takımı oluşturanlar ise ne yapmış olurlarsa olsun, başarısızdırlar artık. Adaletsizliktir bu. İşte o yüzden, herkesin hakkını teslim etmek isterim...

#99 Ümit Karan

Pekâlâ klasik söylemle başlayabiliriz, bir kez daha. Geçtiğimiz yılki şampiyonluğun en büyük pay sahiplerinden biriydi #99 Ümit Karan. 2006'da da sakatlanana kadar attığı 16 golle, ki birçoğu yedekten girip atılmıştır, Galatasaray'ı şampiyon yapan oyuncuların en önemlilerinden biriydi. Çok daha geriye gidebiliriz. #9 olduğu dönemden beri severdim Ümit Karan'ı. Düzenin adamı değildi. Ü-Mit Ka-Ran'dı. Çok farklı bir adamdı, spektaküler hareketleriyle zaman zaman kızdırır, sonra attığı akıllara zarar bir golle unuttururdu hepsini. Ümit Karan tarihçesine girmeye niyetli değilim, bu bir Ümit Karan'a veda yazısı değil. Sadece öyle olumsuzluklar yaşattı ki bu sezon Ümit Karan, hakkında söyleyebileceklerimi hafifletmek için eski güzel günleri anımsamaya çabalıyorum.

Bir Galatasaray oyuncusu olacak, takım içinde düzeni bozacak. Bir Galatasaray oyuncusu olacak, teknik ekibe posta koyacak. Bir Galatasaray forveti olacak, sezonu golsüz tamamlayacak, üstüne bir de yerine oynayan gol kralına tavır yapacak. Bir Galatasaray Kaptan'ı olacak, oyundan alındıktan sonra stadı terk edecek. Bütün sene gece kulüplerinden çıkmayacak... Hadi ya? Yıllar boyunca hep eleştirildi Ümit Karan; disiplinsizliği, gece hayatı, şov sevdasıyla. Ve yıllarca onu savundum tüm sohbetlerde, yazışmalarda. Yanılmışım.

Bu sezonki notu, on üzerinden bir puan; Malatyaspor maçında takım için oynamasının hatrına. Yolu açık olsun; eski güzel günlerin hatrına...

#87 Mehmet Güven

Bu sezon çok şey beklenmeyen kadro oyuncularından biriydi Mehmet Güven. Linderothlu, Topallı, Ayhanlı, Barışlı Galatasaray orta sahasında forma bulma şansı pek yoktu. Linderothlu Galatasaray orta sahası diye bir şey zaten hiç söz konusu olmadı, üstüne Mehmet Topal ve Barış da uzun süreli sakatlıklar geçirince Mehmet Güven düşünülenden daha fazla forma şansı buldu. Gün geldi çok iyi oynadı, gün geldi idare etti ama hiçbir zaman ona olan bakış açısının gerektirdiği şekilde oynamadı. Sefilleri oynamadı yani. Tolga Seyhan değildi söz konusu isim, Orhan Ak ya da Erhan Namlı da değildi. Galatasaray altyapısında yıllarca forma giymiş, kendi jenerasyonunda önemli başarılar elde etmiş Mehmet Güven'di. Kelime oyunu değil gerçek, ona hiçbir zaman güvenilmedi. Belki çok medyatik bir isim değildi, sessiz sakin karakterliydi, belki saçları seyreldiğinden taraftarın bilinçaltına genç bir oyuncuymuş gibi işlemedi, belki de as takıma çok erken çıktığından yüzü eskidi! Kiralanmadığı için asla heyecanla beklenmedi. Ondan daha kötü bir futbolcu olan Oğuz'a verilen kredinin onda biri Mehmet'e verilmedi taraftar nezdinde.

Sadece taraftar mı? Tarih 2 Kasım 2008, Galatasaray'ın rakibi Gaziantepspor. 82. dakikada Galatasaray'ın 3. golünü atan Arda Turan, 2 dakika sonra alkışlarla oyundan alınırken yerini Mehmet Güven'e bırakıyor. Uzatmalarla da birlikte 10 dakikadan daha az bir süre var önünde, kendisini kanıtlama baskısıyla oynayan Mehmet Güven'in. Fırsat geldi, uzaktan bir şut çekti. Öyle ya, Mehmet Güven'in sahip olduğu yeteneklerden biriydi kaleye uzak mesafelerden etkili şutlar göndermek. Ne var ki bu işi ondan çok daha iyi yapan bir oyuncu geldi yanına Mehmet'in; ve onu sert bir şekilde "eleştirdi"! Evet, Sabri Sarıoğlu'ydu bu isim. Yıllar önce bir Gençlerbirliği maçında orta yapmak yerine şut çektiği için Hakan Abi'si tarafından aynı sertlikte "eleştirilen" Sabri Sarıoğlu... Mehmet tepki vermedi. Maçın uzatma dakikalarının son saniyeleri oynanırken topla birlikte ileri çıktı ve bir kez daha yokladı kaleyi. O anda Mehmet Güven'in bir gol atması, skorun 4-1 olmasından daha önemliydi. Keşke Mehmet Güven gol atsaydı da Gaziantepspor'a yazılsaydı, 3-2 olsaydı maç, ne fark ederdi? Fark ederdi işte, Sabri ve Ümit abilerine göre. Ümit Karan orta bekliyordu, Sabri bindiriyordu sağ kanattan. Küçücük yaşında sen misin şut çeken, ne hâdle!? Sabri daha sonra kesti sesini, Ümit Karan ise susmak bilmedi. Muhtemelen soyunma odasına giden yolda da sürdü bu tepki, ki tüm takım maç sonunda dönüp Kapalı tribünü selamlarken tek eksik Mehmet Güven'di.

Bu şartlarda tamamladı sezonu, Mehmet Güven. Bir Gençlerbirliği maçı oynamışlığı var ki sezonun en çarpıcı tek maçlık performanslarından biridir. (1, 2) Ama maalesef önce devre arası girdi araya, sonra kriz ortamı... Genç oyuncu, beklentileri aşmakla birlikte, başarılı olamadı. Öyle bir tahammülsüzlük vardı ki ona karşı, Mehmet'in beklediklerinden çok daha iyi oynadığını bile fark etmedi çoğu kişi. Yapacak bir şey yok. Muhtemelen Mehmet Güven'in Galatasaray kariyeri olgunluğa ulaşmadan sona erecek. Yapacak bir şey var aslında. Mehmet'i, PAF Takım'daki rolünü üstlenebileceği bir takıma kiraya vermek. Kasımpaşa olur, Belediye olur, Manisa olur... Ve sonra bir orta saha oyuncusu olarak Galatasaray'a dönüşünü izlemek.

Umarım, hikayesi böyle yazılır General'in. On üzerinden, beş puan diyelim bu sezonki performansına.

#76 Servet Çetin

2009 beşincisi Galatasaray'ın, 2008 şampiyonu Galatasaray'dan en büyük eksikliklerinden biri, Servet'in topla ileri çıkışları. Bu ileri çıkışlar, o kadar önemliydi ki Galatasaray için. İşler kötü gittiğinde alıyordu sazı eline Servet, dikiş diker gibi kıvrılıyordu rakip hücum oyuncularının arasından. O Servet ki hiçbir zaman armayı öpmedi, ama takıma ruh katıyor, tribünleri hareketlendiriyordu. Sonra Meira geldi, savunmanın yeni lideri o oluverdi. Topla ileri çıkma görevi ona verildi. Servet pasifize edildi. Yanlış bir hamle miydi? Hayır. Ama aşı tutmadı.

1996-2000 arasında Hagi'yi izlemek keyiflerin en büyüğüydü. 2005'te bir devre Ribery'i izledik. 2009'da Lincoln'ü. Hepsinden farklı olarak 2008'de de Servet'ten benzer bir tad almak mümkündü işte. O kadar çarpıcı bir hikaye ki! Servet istemeyip şampiyonluk isteyenler, Servet'in açık ara en büyük paya sahip olduğu şampiyonluğun büyük mutluluğunu yaşadıklarında aradan geçen zaman yalnızca 1 seneydi.

Halalarımızın amcalarımızdan farklı olarak bıyık sahibi olamayışlarını anımsatacak bir iddiadır belki, ancak Kocaelispor maçında Servet sakatlanmasaydı çok ama çok iyi biliyorum ki Galatasaray ligi çok farklı bir yerde bitirecek, Avrupa'daki yolu daha uzun sürecekti. Biliyorum diyorum. Ama şimdi ne kadar konuşsak boşa, onu da biliyorum. Bir önceki sezondaki performansını göremedik Servet'ten, ancak yine de takımın ayakta kalan isimlerindendi sakatlanarak sezonu kapatana değin. Önümüzdeki yıl "topla ileri çıkan Servet" kimliğiyle tekrar karşımıza çıkması dileğiyle...

On üzerinden, altı puan.

#74 Volkan Yaman

Üzerinde çok fazla konuşulacak bir isim değil, Volkan Yaman. Kapasitesi Galatasaray'da ilk 11 oyuncusu olmak için yeterli değil, ama zaman zaman çok kötü oynasa da çok kötü bir oyuncu da değil. Her zaman olanca gücüyle mücadele etti, çoğu zaman bu mücadele yetmedi. Vakitli bir ayrılığın eşiğindeyiz, kimse kimseyi yıpratmadan yaşanan. Yerine gelecek olan isim, Volkan'dan daha iyi bir alternatif olacaktır.

Bu sezonki performansına on üzerinden beş.

#66 Arda Turan

Volkan'ın aksine, Arda hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki...

Galatasaray'ın yıldız futbolcusu olarak kötü bir sezon mu geçirdi? Hayır. 21 yaşındaki daha büyük bir yıldız adayı olarak futbolunun üzerine koydu mu? Maalesef, yine hayır. Bir futbolcudan beklentiler, kapasitesiyle doğru orantılı olarak büyüyor mutlaka. Arda Turan, altyapıdan yeni çıkmış bir oyuncu olsaydı, sadece Galatasaray'da değil, ligde sezonun en iyi oyuncusu olarak kabul edilirdi. Ancak ben Arda'dan daha iyisini bekliyorum. Şut çekmeyi öğrenmesini, iyi orta yapabilen bir oyuncu olmasını... Arda Turan bu sezon kaç korner, kaç duran top kullanmıştır, kaç tanesi gol olmuştur? Sıradan bir oyuncu olan Volkan, Arda'dan daha iyi duran top kullanmasına karşın sırf takımın yıldızı olduğu için duran topların başına Arda'nın geçmesi, bu oyuncunun kendisini bu yönde geliştirmesine ne derece engel olmaktadır? Sadece bu değil, Arda'nın yeteneklerini artırmasına gerek bırakmayan düz savunma oyuncuları, bir taktiksel bütünlüğe hiçbir zaman sahip olamayıp herkes her yerde felsefesiyle futbol oynayan takımlarımız, Arda'yı hücum özellikleri üzerinde duracağına savunma yapmaya iten futbol anlayışımız... O zaman, biraz da bizim ligimizdir Arda'nın kendisini geliştirmesini engelleyen. Tugay, Tuncay örnekleri birer klasik olarak ortada. Hatta bence Emre Belözoğlu da...

Kişisel olarak çok şey beklediğim Arda'dan bu beklentimin karşılığını tamamen aldığımı söyleyemesem de performansı belli bir seviyenin altına çok nadir düştü Arda'nın. Euro 2008 kadrosunda olup da uzun süreli sakatlık geçirmeyen çok az sayıdaki oyuncudan biri olarak istikrarını hep korudu. Zaman zaman haklı olarak çok yoruldu, antrparantez, bu yorgunluğu eleştiren kişilerin Arda'ya özel izin verilmesini de eleştirmesi manidar bir durumdu. Steaua maçındaki müthiş oyunuyla başladığı sezonu, Sivasspor maçındaki iki golüyle bitirdi Arda.

Sahanın dışındaki Arda Turan, yine özel bir isim. Mantıklı, zeki, esprili ve efendi bir adam olduğunu anlatmaya gerek yok. Bu yönden ortalama futbolcu profilinin üzerinde olduğunu düşünüyorum. Ama bazı olaylara yaklaşımıyla sınıfta kaldı ve şimdiden kredisinden yemeye başladı. Arkadaşlık ilişkilerinden bahsetmeyeceğim, bu sadece benim kişisel olarak Arda hakkında fikir yürütmeme vesile olur. Ben zaten futbolcudan futbol dışı konularda hiçbir şey beklemiyorum. Formasından bağımsız sevdiğim oyuncu sayısı çok düşük. Ama Emre Belözoğlu'yla Arda Turan'ın arkadaşlığı futbol dışı konu sayılır mı, bundan emin değilim. Böyle olmamasını tercih ederdim. Ki ilişkileri sadece arkadaşlık ilişkisi de değil, iş boyutu da var, bu daha da tehlikeli. Yine de hepsini geçiyorum. "Bundan sonra ikinci kaptanlığı asla takmam"dan bir, "Bülent Hoca 6-7 hafta takımın başında kalmalı"dan yarım puan kırıp, on üzerinden yedi puan veriyorum Arda'ya.

#60 Alparslan Erdem

Deniyor ki, Alparslan kulüpte çok tutulmuyor; Ferdi'yle bir tutuluyor. Bizden iyi biliyorlar elbette. Ama ben anlamıyorum. Sahiden anlamıyorum. Ben bu oyuncunun oynadığı her dakikayı seyrettim. Galatasaray formasıyla toplam 45 dakika oynamamıştır ama ne oynadıysa onu iyi oynamıştır. Ne kadar hazırlık maçı yapıldıysa, hepsinde takım oyununa uyum sağlamıştır. Milli formayla çıktığı iki maçta da etkili olmuştur. O hâlde neden sadece iki lig, bir kupa maçının son bölümleriyle sınırlı kalmıştır Alparslan'ın Galatasaray formasını giyme süresi? Dedim ya, anlamıyorum işte. Volkan Yaman'ın 7500 tane maça çıktığı yerde Alparslan Erdem 45 dakika oynayamıyorsa, ben burada suçu Alparslan'da değil başka yerde ararım. Bir oyuncu ne kadar kötü olabilir ki, Volkan her maç bir şekilde oynarken kendisi kadroya bile alınmasın. Ben 27 yaşındaki Volkan'ın en az 5 kere uzatma dakikalarında oyuna alındığını hatırlıyorum. Gencecik Alparslan ne kadar kötü olabilir ki zaman geçirmek için bile oyuna alınmasın? Adam kadroda mı değil mi, onu bile öğrenemedik çoğu zaman; adam sanki kayıp. Velhasıl, Lost'un 6. sezonundan daha çok, Alparslan'ın niye oynamadığını merak ediyorum.

Oynadığı çok kısa sürede de görmüş olsam, beğendim ben bu adamı. Kocaelispor maçındaki asistiyle, on üzerinden en azından üç puanı hak etmiştir. Daha yaşı genç, iki üç kat fazla katkı sağlayacağı dönemler gelecektir.

#55 Sabri Sarıoğlu

Şair, "Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey" demiş. Bilse Sabri'yi, demezdi. Sabri'nin iyi bir futbolcu olacağına dair bir ümit söz konusu değil. Sabri'yi düşünmek; dünyanın en kötü sağ bekinden, en kötü ortayı senelerdir izlemek gibi bir şey. Ben artık üçlü çekmek değil, futbol izlemek istiyorum.

Bir oyuncunun hayatı boyunca Galatasaray'da oynaması da, çok iyi Galatasaraylı olması da -ki çok iyi Galatasaraylı adam Galatasaray'a küfür etmez- benim ona değer vermeme yetmez. Bu yüzden konu Hasan Şaş olunca devreye giren romantik yanım, Sabri için harekete geçmiyor. Senelerdir gitmesini istiyorum, hâlâ da istiyorum. İyi bir kulübe oyuncusu olmaya yetecek kapasitesine rağmen.

Senelerdir on üzerinden beş. Ne uzar ne kısalır. 2007 performansı istisnaymış.

#54 Orkun Usak

Sadece sezonun son iki maçında oynamış, bu iki maçta iki top kurtarmamış bir kaleci hakkında ne söylenebilir? Yediği gollerde hatalı olsa, bu hatalar üzerinde durulur belki. O da değil. Bülent Korkmaz'ın takımın başına geçmesiyle birlikte "daha iyi çalıştığını" öğrendik en azından, kadroya alınması vesilesiyle. On üzerinden iki puan.

#28 Semih Kaya

Oynadığı hiçbir maçta iyi değildi. İyi görmek isteyenler, iyi dediler. Çoğu yarın ilk hatasında vuracaklar çocuğa. Bir kısmı ise Semih hiçbir gelişim gösteremese dahi oyuncunun tüm gençliği boyunca ileride dünya yıldızı olacağını düşünecekler ve ısrarla Semih'in oynatılmasını isteyecekler. Her iki tutum da yanlış. 18 yaşındaki Semih, Galatasaray oyuncusu değil bana göre. 21 yaşındaki Semih ise, dillere destan bir gelişim göstermediği sürece ancak Galatasaray oyuncusu olabilir. Sonrasında, belki... Ki gerisi beni ilgilendirmiyor şahsen. Ama her yönüyle umutluyum Semih'ten. Teknik kapasitesinden tutun da kendisine rol model olarak seçtiği ismin isabetliliğine kadar. Ve evet, "yaşına göre" iyiydi.

Belki kendisinin üstün performansı değil de, takımın sakat üretmekteki üstün performansıydı onu bu yaşta A Takım formasıyla defalarca sahaya çıkaran, ancak yine de yanılmıyorsam son 10 yılda bu yaşta formayı sırtını geçiren ilk isim olmasından hareketle, kendi kategorisinde on üzerinden sekiz puan veriyor, üst klasmana bekliyorum.

#26 Morgan De Sanctis

Sancis, Sactis, Santics, Santis, Sancits... Taraftar açısından sezonun yarısı, ismini öğrenmekle geçti. İki kurtarış yapaydı da ezberleteydi adını keşke ama yok. Kalemize çekilen her şutun kurtarılma ihtimali bir penaltı kadardı. Şut mu geliyor, köşe seçip atlıyordu De Sanctis. Bu yönüyle orta sahadan ters köşeye yatan Hayrettinimsi bir profil çizdi belki ama tıpkı Hayrettin gibi, De Sanctis de kötü kaleci değil, iyi kaleci. Ne ki bize çok iyisi lazım. Taffarel lazım, Mondragon lazım... Alışmışız biz arkamızı sağlama almaya. Galatasaray'ın karakteri agresif ve ısırgan futbol dedi ya Yiğit Şardan, çok iyi kaleci de bizim karakterimizin bir parçası, olmaz ise olmaz. Galatasaray taraftarı, en azından bazı maçların daha ilk bölümünde anlamalı kalesinde gol görmeyeceğini, Galatasaray kalecisi vermeli o rahatlığı. Veremedi De Sanctis. Taraftarla iyi iletişim kurdu, güzel de adamdı. Yetmezdi. Beklentilerimin de, tahminlerimin de altında kaldığını söyleyebilirim. İki tane iyi kurtarışını say dense herkesin aklına aynı iki kurtarış gelir. Başka yok çünkü. On üzerinden beş puan, ancak...

#23 Serkan Kurtuluş

Beni yanıltan bir oyuncu daha. Daha çok oynayacağını düşünmüştüm, sağ bekteki lanetin etkisiyle. Hatırlarsınız, o dönem sağ bekte kim oynasa sakatlanıyordu. En son Linderoth oynamıştı işte Serkan'dan önce, düşünün... "Hoş, fazla heveslenmeyelim Serkan yarın öbür gün sakatlanacak. Ben diyeyim 3 ay, sen de 5 ay sahalardan uzak kalacak. Ayağı kırılır, dizi çıkar, kafası kopar, illa ki olur bir şeyler. Uğur, Sabri, M.Güven, Emre Güngör, Barış... Hepsi sağ bekteyken sakatlandılar. Linderoth sakatlanmadan Serkan geldi çok şükür ama yine de bu sağ bek laneti pek peşimizi bırakacak gibi değil." Geldiği gün söylediklerim arasında bunlar var. Serkan'ın gelişinden çok Linderoth'un orta sahaya kaydırılacak olmasına sevinmişim. Ah, ah... Defalarca boş yere zamanımı çaldığın için çok teşekkür ederim sana Linderoth.

Tabii bizim konumuz Serkan. Beni yanılttı dedim, ama yanıltan o değildi aslında. Sürekli bir kritik durumun içerisindeydi takım. Türkiye gibiydi. "İçinde bulunduğumuz, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde" idi. O kadar sakat oyuncu arasında tek iyileşen oyuncu olan Sabri'nin dönüşüyle Serkan'ın forma bulması zorlaştı. Yine de az oynamadı Serkan, fena da oynamadı. 18-19 yaşındayken Hakan Balta şu futbolu oynayamazdı. Umutlu olduğum bir isim, Serkan. On üzerinden yedi.

#22 Hakan Balta

Harikulade bir sezon geçirdi Hakan. Geçen seneyle birleştirirsek, iki oluyor hatta. Sezona Manisaspor'da başla, Galatasaray'a transfer ol, gelir gelmez yeni transfer edilen Volkan'ı kes, bütün sezon kâh sol bek kâh sol açıkta ama hep sahada ol, şampiyonluk maçında sezonun en güzel golünü at, Avrupa Şampiyonası'nda Milli Takım'ın en iyi oyuncularından biri ol, gel bir de Galatasaray'da sezonun en iyi oyuncusu ol. Çok fazla sayıda çok iyi maç oynadı Hakan, ama Benfica maçını da özel olarak anmadan geçemem. Okan'ı Athletic Bilbao maçıyla hatırlıyorsam 10 sene sonra, Emre Aşık ve Hakan Balta'yı da Benfica maçıyla hatırlama olasılığım yüksek.

Herkes tarafından beğenilip güvenilen Hakan Balta'nın eleştirilebilir tek yönü hakkında iki farklı yorum var. Bunlardan bir tanesi Hakan Balta'nın hücum özelliğinin zayıf olduğunu, ataklara yeterince destek veremediğini iddia etmekte. Bir diğeri ise "O hücuma destek veriyor, siz göremiyorsunuz."u savunuyor. Ben ikisinin arasında bir yerdeyim, tamam Arda'ya sağladığı yardım ve desteği görebiliyorum ama bir bek oyuncusundan etkili orta yapmasını da bekliyorum.

Şu var bir de, aynı tartışmanın farklı bir boyutu olarak. "Hakan Balta'dan çok iyi stoper olur." Çoğunu azını bilmem ama evet, Hakan Balta'dan stoper olur. Olur değil, olmuş hatta. Ama bir de stoper özellikli bek diye bir şey var, bu tür oyuncuları tümüyle inkâr edemeyiz. Onların da çok kritik işlev gördüğü, ekstra önem kazandığı futbol anlayışları var. Bir sohbette Eren Loğoğlu değinmişti; iki bekten birinin stoper özelliğinin, diğerinin açık özelliğinin ağır basmasının önemine. Çok mantıklı gelmişti. Aynı şey önlerindeki oyuncular için de geçerli. Sağ ve sol açıkta forma giyen oyunculardan birinin forvet, diğerinin orta saha özelliğinin ağır basması da bilinçli bir teknik direktör tercihi. Savunması daha kuvvetli takımlar için bu iki kanat oyuncusunu santrfor özellikli ve forvet özellikli iki ayrı oyuncu olarak da tanımlayabiliriz, ki bu Barcelona'nın 4-3-3'ü oluyor zaten. Başka birtakım değişkenler var. Defansif ve ofansif ikililerin ters kanatlarda oynaması gerekir mi, mesela? Barcelona'da Abidal ile Messi, Alves ile Henry ters kanatlarda iken; Sagna ile Nasri, Gibbs ile Arshavin aynı kanadı paylaşıyorlar Arsenal'da. Liverpool'da kanatlar daha çok Barcelona'daki gibi işliyor; solda Dossena yahut Aurelio, Benayoun'la önlü arkalı oynarken, diğer yönde stoper özelliği de olan Arbeloa, santrfor özelliği de olan Kuyt'la oynuyor. Manchester United'ın sürekli bir arayış içerisinde olan futbolunda bu konu özelinde genel bir yargıya ulaşmak mümkün değil ancak Sir Alex Ferguson'un 4-3-3'ü tercih ettiği karşılaşmalarda benzer esintiler görüyoruz. Chelsea'de birbirine benzer yapıda iki bekin önünde biri santrfor özellikli iki açık oyuncusu var. Nihayetinde her takımın farklı planı var. "Tek model yok!"a geliyoruz.

Geldiğimiz yer de Hakan Balta. Bir an için unutmuştum konuyu. On üzerinden dokuz, Hakan Balta'ya. Bir puanı da konuyu dağıtmamıza vesile oluşundan kırdım.

#21 Emre Aşık

Çok fazla yazdım bugüne kadar Emre Aşık hakkında. Ne yazsam, tekrara girecek. Bu sezonun başında, takıma dönmesinden duyduğum sevinci anlatırken, "Dördüncü stoper yahu, 3-5 maç oynayacak en fazla!" demişim. Bakmak gerek, yaşı kadar maç oynamış olması lazım. "Formasından bağımsız sevdiğim oyuncu az" dedim ya yukarıda, Emre Aşık formasından bağımsız sevilecek oyuncu işte. Ha, Fenerbahçe'de oynuyor olup; Nobre'ye ve Tuncay'a yaptığı teorik olarak yanlış hareketleri Galatasaraylı oyunculara yapmış olsaydı, bu iki talihsiz olayı ön plana çıkarır ve hiç sevmezdim Emre'yi, bunu biliyorum. Ama bugün benim gözümde kahramandır bu adam. Galatasaray futbolcusu, Emre Aşık gibi olmalıdır. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ta oynamış olabilir, hiç fark etmez. Çok iyi bir Galatasaraylıdır Emre. "İki senelik sözleşme yapmak istiyorum. İkinci senesinde yalnızca Galatasaraylılığımla oynayacağım." diyebilecek kadar da yüce gönüllü bir adamdır.

Dedim ya, ne söylesem kendimi tekrar etmiş olacağım. Bu yüzden iki sene önce Tolga dahi kendisinden önce tercih edilirken sezon boyunca yalnızca derbilerde forma giyip hepsinde formanın hakkını fazlasıyla vermesinden, sezon sonunda Hagi kendisini Steaua'ya istediğinde "Galatasaray'a sözüm var." deyip gitmemesinden, ancak transfer sezonu biterken Galatasaray'dan gönderilmek istenmesinden, bu durumda yaptığı açıklamadan, Ankaraspor gibi sıradan bir takıma gidip orada da motivasyonunu kaybetmeden aynı performansı göstermesinden, Ankaraspor'dan Milli Takım'a yükselmesinden, Euro 2008 performansından ve muhteşem geri dönüşünden bahsetmeyeceğim.

On üzerinden dokuz, Emre Aşık'a da.

#20 Shabani Nonda

İkinci forvetimiz yerli olursa, ki Halil ya da Sercan'dır bunun alt limiti, üçüncü forvet olarak kadroda yer almasından yanayım hâlâ; yeni görevine daha uygun bir meblağda anlaşılması kaydıyla. Steaua maçıyla iyi başladığı sezonu, Sivasspor maçında yine iyi bitirdi. Arada kötü olduğu dönemler de oldu elbet ancak son düzlükteki performansıyla aklımıza soru işaretini soktu bir kere. Evvela zeki bir oyuncu, fizikli, güçlü, iyi niyetli... Formda olduğu zaman iyi bir yedek oldu her zaman için. Beklentilerin altında kaldı kalmasına; peki kim kalmadı ki?

On üzerinden beş puan.

#19 Harry Kewell

Seni düşünmek, güzel şey işte! Kötü giden sezondan hatırlarda kalacak az sayıda güzellikten biri. Dünyanın en sempatik insanı olabilir mi, pekâlâ olabilir. Sezonun en başarılı oyuncularından biri desek, o da olur. Bazı futbolcuların hikâyesi anlatılmıyor; bazı futbolcular hikâyelerini kendileri yazıyor. Ben bu sayfada hiçbir zaman Hagi'yi uzun uzadıya anlatmadım, hiçbir zaman da anlatmayacağım. Yapamam çünkü, kalkamam altından. Ama kaç tane yazı varsa burada, yarısından çoğunu yazarken aklımdan Hagi geçmiştir. "Galatasaraylı Olmak" diye bir başlık atmaya cesaret edebildiğim gün, Hagi'yi de yazarım. Şimdilik ara ara değinebilirim ancak.

Tugay... Koca Tugay, çocukluğumun Tugi'si futbolu bıraktı, ben tek kelime yazamadım burada. Resim koydum, sustum. Ama elimden başka bir şey gelmez ki. Tugay'ı yazamam ki! Yazsam güzel olur o yazı ama ben yazdığım için değil, Tugay yazıldığı için güzel olur. Ben hakkını verememiş olurum Tugay'ın, pişman olurum. Böyle bu kadar uzun bir yazı çıkar herhalde Tugay'ı anlatsam ama sonra okuyunca vazgeçerim yayımlamaktan, kalır öyle.

Kewell da 2008-09 sezonunun Hagi'si, Tugay'ıydı işte. Ne yazsam eksik kalacak. Her maç mükemmel mi oynadı? Hayır. Teknik açıdan çok mu kritik bir oyuncu? Bence değil. Ama güzel adam, kaliteli futbolcu, gol atıyor, asist yapıyor... Ne olsun daha? On üzerinden sekiz puan da Kewell'a gitsin.

#18 Ayhan Akman

Sezon başında çok fazla forma şansı bulup bulamayacağı muammaydı. Düzelmiş bir Linderoth, Mehmet Topal, Barış derken Ayhan ideal kadrolarda yedek kulübesine itilmişti. Nedenini bilmiyorum, ben emindim bir şekilde oynayacağına. Barış için de aynısı geçerli mesela, Sabri için de, vaktiyle Hakan Şükür için de... Bu hesabım bir tek 2005'te Bülent Korkmaz yedek kulübesine hapsolduğunda yattı. Bir şey olur, Bülent oynar diyordum; olmadı. Sezon sonunda da son buldu zaten Galatasaray kariyeri.

Ayhan ortalama bir sezon geçirdi; bazen iyi, bazen kötü, bazen çok iyi, nadiren çok kötü... İlerideki dörtlüyle gerideki dörtlü arasındaki köprü olma vazifesinin yanında zaman zaman sol kanattan hücuma katılarak ekstra katkı sağladı. Ben hâlâ önümüzdeki sezon Galatasaray'ın Ayhan'ın ilk 11 oyuncusu olarak düşünülmediği bir strateji belirlemesini istiyorum. Olgun futbolunu izlemekten keyif almama rağmen iyi bir yedek olarak daha ideal görüyorum. Oynarsa kötü mü olur? Yok, aratmaz kimseyi. Yaşının bir buçuk katı kadar maça çıkmış bu sezon Galatasaray formasıyla. En iyileri de Benfica, Bordeaux ve Hamburg maçları; en önemli maçlar yani. On üzerinden, yedi puan.

#17 Yaser Yıldız

İkinci Lig'den, Birinci Lig'in en kaliteli kadroya sahip takımına gelmiş, 20 yaşındaki bir oyuncu için kötü bir sezon değil. Ama daha iyi olabilirdi. Ümit Karan, alemlerde. Nonda, %80 görme kaybı yaşamış. Yaser'e şans geliyor; ancak Yaser bu şansı çok iyi değerlendiremiyor. Belki birkaç sezon sonra... Ama olmaz ki, o zaman da yüzü eskiyecek!

On üzerinden dört.

#15 Milan Baros

Kral öldü, yaşasın yeni Kral! Dokuz puan. Dokuz attığı goller için ama kırık bir kaçırdıkları değil, elle oynadıkları için.

#14 Mehmet Topal

Memnun değilim Mehmet Topal'dan. 22 yaşında ve takımın en yüksek potansiyelli isimlerinden biri. Orjinal bir oyuncu, benzerini Türkiye'de görmedim. İyi de oynuyor; ama memnun değilim. Çünkü Galatasaray'a ilk geldiği gün ne ise, hâlâ o. Büyük çoğunluk yanılıyor, Mehmet Topal'ın yükselişi hakkında. Futbolu yorumlayışlarında sorun var çünkü. Yani en azından benim fikrim bu. Mehmet Topal, bu takıma geldiği hafta Anfield Road'da Liverpool'un karşısına çıktı, bilindiği gibi. İlk 11'de hem de. 45 dakika sonunda oyundan alındı. Neden? Tecrübesizdi. Halbuki o 45 dakikada ayakta kalan en önemli oyuncusuydu belki Galatasaray'ın. Sonra Denizlispor maçında oyuna girdi, yine gayet iyi performans gösterdi. Ancak sonraki ilk maçta yedek kulübesinde buldu yine kendisini Mehmet. Inamoto ve tarihin en formsuz Ayhan'ına verildi forma. Mehmet yetersiz bir oyuncu kabul edildi. İnsanların algısını yıkmak zordur. Ezberleri bozmak zordur. Bilmeden, düşünmeden konuşmak; çok kolay. Sonraki sezon Linderoth sakatlandı, yerine oynatılan "alternatifsiz" Mehmet Topal ilk maçtan itibaren tutulmaya başladı. Değişen bir şey yoktu. Mehmet aynı Mehmet'ti. Hiçbir değişiklik yoktu. Hatta Liverpool maçında tek pasa dayalı futbolu oynayabilen, top ayağına gelirken nereye atacağını bilen ve bu konuda doğru kararı verebilen Mehmet, artık daha ağırdı. Bilemem, belki Liverpool maçındaki tek maçlık bir performanstı, belki de bu özelliğini oynamaya oynamaya kaybetmişti Mehmet. Oynaya oynaya kazandığı ise sadece güven oldu. Üzerine hiçbir şey koyduğunu görmedim hâlâ. Belki, stoperde de oynayabilme özelliğini katmıştır portföyüne, sonradan geliştiyse o da. Onun dışındakiler sadece küçük farklılıklar...

Nedir Mehmet'ten beklediğim? Daha hızlı düşünmesi, daha hızlı oynaması, artık bir zahmet uzaktan çektiği şutların kaleyi bulması... Ve bunları sürekli hâle getirmesi elbette. 2008-09 sezonunun Mehmet Topal'ı bu performansıyla Galatasaray'da 10 sene daha oynar, ama neden bu performansta kalsın? Neden geliştirmesin kendisini, bu yaşında futbolu bu denli büyükken. Bu yaşından kastım 20 idi, 2 sene önce; şimdi 22. Hiçbir şey yok değişen.

Bu sezon performansına önce on üzerinden yedi verir, sonra o yediyi kanaat kullanıp altıya düşürürüm.

#11 Hasan Şaş

Gidiyorsun, bilmediğim uzaklara. Bakarken ardından, gitme kal diyemedim... Koca koca adamlar, Galatasaray'da 11 sene kalmış, Galatasaray'la özdeşleşmiş bir oyuncunun takımdan şu şekilde ayrılmaması gerektiğini düşünemiyorlar mı? Mümkün değil. Ama başka düşünceler girince işin içine, sonuç bu oluyor. Her başarısızlığında Galatasaray'ın, birkaç kelle kopar. Hatırlayalım. Başarısızlıklar Özhan Canaydın'la başladığı için 2003-2004'ü alalım başlangıç noktası olarak. Hatta daha başarısız olmadan başlamıştı kelle avcılığı Lucescu'yu ilk kurban edilen, 2002-2003'te. Fatih Terim'in dönemin en büyük teknik adamlarından biri oluşunu düşünerek hadi bunu kabul edelim, ki o dönem de etmiştik. Ama ilk başarısızlıkta kurban edilen isim, bu kez Fatih Terim'di. Ardından Hagi! Tribündeki paralı askerler, Hagi aleyhine bağırtılarak taraftarın isteğinin yapıldığı imajı çizilmişti. E, işin içinde Ergun Gürsoy'ün oluşu, her türlü pisliği anlaşılabilir kılıyor. Hagi'yle birlikte, Bülent de isminin üstü çizilen bir başka isimdi. Yönetim içi çekişmelerden, feda etmelerden bahsetmiyorum bile.

Böyle böyle bu sezona geldik. Stajını Özhan Abi'sinin yanında yapan Adnan Polat döneminde de gelenek devam etti. Sorumlusu o ya da altında çalışanlar, mühim değil. Florya'daki sorunlar açığa çıktı, ne gerek? Kelle. Bu kez aleyhine tezahürat yaptırılan adam Hasan Şaş oldu. Koskoca Hasan Şaş. Bu şekilde gidiyor işte Hasan. Kimbilir, belki şu hâlinde sahaya sürülmesi dahi yönetimin baskısıyla... Belki hata ediyoruz Bülent Korkmaz'ı suçlamakla. Tamam buraya gelmekle en büyük kabahati işledi ama Galatasaraylılığıydı belki ona bunu yaptıran da. Gerçeği ayrıntılarıyla öğrenmek mümkün değil ne yazık ki.

Her şeyi geçtim. Hâlâ bu takım için önemli bir oyuncu olabilirdi Hasan Şaş, teknik açıdan söylüyorum. Hırsı, mücadelesi, savunma yapmaktan kaçmaması, fiziği, hava hakimiyeti, orta yapmayı bilmesiyle ideal bir bak alternatifidir benim gözümde. Ki sakatlanana dek bu bölgede çok iyi performans göstermişti bu sezon. Bakın bu sezon diyorum ya, daha bu sezon! Sakatlandı, göbek yaptı, belki zaman oldu haddini de aştı, yeniçerilik yaptı, olabilir, hepsi olabilir. Ama bir Hasan Şaş'ı bu kadar kolay silmek asla kabul edilebilir değil. Hele ki bu şekilde.

Çok sıkıldım bir muhabbet var. Çok, çok, çooooook sıkılıyorum. Kulüpler vefalı olmak değilmiş de, futbolcular zaten maddi olarak her şeyin karşılığını fazlasıyla alıyormuş da, asıl vefayı futbolcu göstermeliymiş de, böyle bir ton sıkıcı cümle. Ya bu kadar maddi düşünmek zorunda mısınız? Maddiden kastım madde burada, para değil. Duyguları, maneviyatı bu kadar geri planda tutmak zorunda mısınız? 15 ay oldu bu sayfada yazmaya başlayalı, 15 kere sormuşumdur belki; neden Galatasaraylıyız o zaman? Galatasaraylıyım ve yemin olsun bir tane mantıklı nedenim yok bunun için. Tamam maç günleri Sokak'ta, tribünde sevdiğim insanlarla birlikte olmak bana tarifi imkansız bir mutluluk katıyor, tamam Galatasaray başarılı oldukça seviniyorum falan ama bunların hepsinin farklı yolları var. Galatasaraylı gibi davranır, maç günlerini yine güzel geçiririm. Barcelonalı olur, daha çok başarıyla daha mutlu hayata erişirim. Ama Galatasaraylıyım. Neden? Çünkü bir maneviyat var. Bir bağlılık oluşmuş seneler içerisinden. Milyarlarca neden var belki ama hepsi de buna bağlı işte, hepsi manevi, hepsi, hepsi... Adam gelmiş "Hasan Şaş emeğinin karşılığını almış, ne vefası?" diyor ya. Her şey para mı be adam, her şey para mı? Şu yıllardır sahada bizim aynamız olan Hasan Şaş'a bir kuru veda çok mu? Ki o bile yanlış, takımda kalması gerekir, yararlı olur diyorum bilmiyorum kaçıncı kez.

Sonucu yok. Puan da yok. Hasan'ım gidiyor göz göre göre, yemişim puanını...

#10 Cassio Lincoln

Al işte. Belli bu yazı bitmeyecek, sinirlenip bırakacağım sonunda bir yerinde. Mazur görün, yorum yapmayacağım. Puan verip çekileyim. Ligde asist kralı olduğu için 2, aynı başarıyı UEFA'da da sergilediği için 1, değerlendirilemeyen pasları için 1, attığı goller için 1, Kadıköy'de attığı no-look-goal için ekstra 1, sayılmayan frikiği için 1 daha, verdiği seyir zevki için 1, çok koşup çok mücadele ettiği için 1, ağzıyla kuş tutmadığı için eksi -20 puan veriyorum. Eksi on bir bölü on. Pis herif!

#8 Barış Özbek

Sık sık kendisini Lincoln zannetmese daha olumlu konuşurdum, yine de olumlu konuşacağım. Takıma her zaman lazım bir oyuncu Barış. Halı sahalarda olur böyle adamlar. Düz adamdır ama savunma yaparken bir yapıştı mı bırakmaz peşini, sinir bozar. İyi oyuncuymuş dersin, ilk fırsatta alırsın kendi takımına; hücumda ayağına geçen tüm topları öldürür, yine sinir bozar. "Nobre rakip savunma oyuncularının en son oynamak istediği oyuncudur." denir, sürekli bir boğuşma hâlinde olduğu için. Barış da rakip orta saha elemanlarının en son oynamak istediği oyunculardan biridir hiç şüphesiz. Mücadelesiyle onların sinirini bozar, sonra kazandığı topla çalım atıp şut çekmeye çalışır, kendi taraftarının da sinirini bozar. Barış'ın daha iyi bir oyuncu olması için önünde iki yol var. Ya ayağı top yapmaya başlayacak, ya da haddini bilerek oynayacak. Yoksa kiralayalım Beylerbeyi'ne bir sene orada Mustafa Kocabey'in arkasında 10 numara olarak oynasın. E o da olmaz. Gerisi Barış'a kalıyor, derhâl iki yoldan birini seçmesi lazım.

Gidenin dönmediği takımda sakatlığını çok çabuk atlattığı için bir, ortalama performansı için beş; toplamda altı puan Barış'a gitsin.

#7 Aydın Yılmaz

Daha sezon başında vermiştim notunu. Tartışmıştık burada da. On üzerinden bir.

#6 Tobias Linderoth

Futbolun sevilmediği bir evde büyüdüm, yıllarca futbolu gazetelerden takip ettim büyük ölçüde. O gazetelerde maçların panaroması olur, her futbolcuya puan verilirdi. Neden geçmiş zaman kullanıyorum bilmiyorum, hâlâ veriliyor. Ben artık hiçbir gazeteyi okumadığım için olabilir belki. Neyse. Bugün karşıma çıktığında, ne kadar ciddiyetsizce, ne kadar futbol cahili adamlar tarafından hazırlandığını görebiliyorum ama o dönem bana çok ışık tutmuştur o puanlamalar. Hasan Şaş'ı Galatasaray'a gelmeden önce çok az izlemiştim ama çok iyi futbolcu olduğunu biliyordum. Çünkü Ankaragücü yenilse bile dört yıldız alıyordu Hasan. Bugün 10'luk sisteme geçti birçok gazete, o zaman yıldızlı sistem daha yaygındı. Bilmeyenler varsa, dört yıldız iyi bir şey. İyi bir şeyden öte, en iyi şey. Ama bir defasında, 0-0 berabere biten bir maçta Hasan Şaş'ın dört üzerinden beş yıldız aldığını da görmüştüm. Tektir o. Artık baskı hatası mıdır bilmem, öyledir muhtemelen ama olsun, dört üzerinden beş yıldızlık adamdır benim gözümde Hasan.

Hah, tam cozuttuk, Linderoth'tan geldik Hasan'a yine. Tamam da, ne diyeceğiz Linderoth'a? "Lincoln'den bile daha yararlı transferdi, ama şöyle ama böyle" klişesini mi dillendirelim? O puanlamalar var ya o puanlamalar... Son dakikada giren oyuncunun yanına soru işareti koyulur hani, birader sen ne işsin ben anlamadım bâbında... Linderoth'a da onu layık görüyorum. "On"u değil tabii. On üzerinden soru işareti.

Ya aslında bu Linderoth, Lincoln'den bile daha yararlı transferdi, bir oynasaydı var ya...

#5 Fernando Meira

Meira'yı satmak, Galatasaray'ın bu sezonki bütün hedeflerini satmaktı; bunu da konuşmuştuk o dönem. Bütün stoperler sakatken gittik Meira'yı sattık, ondan sonra kaydır babam kaydır. Kewell'u stopere çek, Ayhan'ı sol açığa kaydır, ön liberoya Mehmet Güven gelsin, Lincoln öne, Nonda arkaya... Kimsenin sabit bir yeri kalmadı takımda. Cristoph Daum'un Fenerbahçe'sine döndük, bir Ümit Özat sakatlanınca altı oyuncusu yer değiştiren... UEFA'dan nasıl elendik? Kewell'un stoper oynadığı maçta, bir stoperin yemeyeceği bir çalımı yemesi üzerine filemizde gördüğümüz golle. Ama Meira da Bordeaux maçında şöyle şöyle yapmıştı? Otuz maçta oynayan Meira bir kere yaparsa şanstır, ilk kez stoper oynayan Kewell yaparsa intihar. Köprü'yü geçtik, gişelere geldik derken dönüp attık kendimizi köprüden. Ne güzel, ne güzel. Ezeli rakibinin sahasında son UEFA Kupası'nı almış bir takımın taraftarı olarak yazmak vardı bunları... Ah, ah...

Meira tam oturmadı takıma. Liderliğini kabul ettiremedi savunmaya. Başarılı olamadı. Şimdi lütfen geriye doğru üç cümle mesafesinde gidin, her birinin sonuna "henüz" koyarak tekrar okuyun. Ancak malum, hiçbir konuda beklemeye tahammülümüz yok bizim. Bugün fidan dikip yarın ormanın içindeki evimizin en üst katından yemyeşil manzaranın keyfini sürmek istiyoruz; olmayınca sinirlenip fidanı kırıyoruz. Yönetimde porselenci var, reklamcı var, yarışçı var da fenni sünetçi de mi var, anlamadım ki. Evet sayın Galatasaray yöneticisi, takımınızın felsefesi nedir? Ee, ehem, bugün sünnet yarın deniz... Başka sorum yok efendim.

"Meira'yı sattık çünkü nakit ihtiyacımız vardı, futbolcuların parasını ödeyemedik." Ee? Meira kendiliğinden mi geldi bu takıma; o zaman niye aldınız? "Şampiyonlar Ligi?" Transferleri zamanında yapsaydınız. "Bir daha bu paraya satamazdık." Hangi paraya? Verdiğimiz bonservis artı oyuncunun maaşı, neredeyse eşit aldığımıza. Aradaki üç yüz beş yüzlük fark, tüm sezonun yapılanmasını çöpe atmaya değer mi? Sezonu kapatmaya değer mi? Değdi mi?

Meira'ya on üzerinden dört puan ama onu gönderenlere söylenecek söz yok.

#3 Uğur Uçar

On puan on puan on puan!

#2 Emre Güngör

Savunmadaki sakatlıklar zinciri, geçtiğimiz sezonun son maçında, şampiyonluk maçında o şampiyonluğun kahramanı Servet Çetin'in sakatlanıp sedyeyle oyun alanının kenarına gelmesiyle başladı. Şampiyonluğu kutlarken, bir sonraki sezon bizi bu sevinçten uzak tutacak sürecin start aldığını fark edemezdik tabii ki. Servet'in sakatlığı üzerine, Emre Güngör sonuna kadar hak ettiği hakkı kazandı, Euro 2008 kadrosuna çağrıldı. Oynadığı ilk maçın 61. dakikasında sakatlandı, turnuvayı kapattı.

İki ay geçti, Emre düzeldi. Sezonun ilk maçında Steaua karşısında bu kez 67. dakikada sakatlandı, ters bir hareket sonrası. Ters giden bir şeylerin olduğu belliydi, sinirlendi, sinirini çimlerden çıkardı. Tam iki buçuk ay sonra Hacettepe maçında iki adım önümde oyuna girdi son 13 dakika. 3 gün sonra Hertha Berlin maçında bu kez 12 dakika kala sahadaydı, maçtan sonra sakatlandı. Bir buçuk ay geçti, Malatyaspor maçında oyuna girdi, 11 dakikada iki sarı kart görüp oyun dışında kaldı. Tek 90 dakikasını Şubat ayında Kupa'da Sivasspor'a karşı oynadı. Hazır olmadığı söylendi, üç hafta daha bekledi. Kocaelispor maçına ilk 11'de başladı, çok iyi oynarken 65. dakikada sakatlandı. İki ay geçti, İstanbul BŞB karşısında yine ilk 11'de başlayarak döndü takıma; 10. dakikada sakatlandı. Bir oyuncunun tüm kariyeri boyunca ulaşabileceği toplam sakatlanıp oyundan çıkma sayısına, Emre bir sezonda ulaştı.

Sonuç itibariyle Uğur'dan farklı bir sezon geçirmedi Emre de, maalesef. Şu takımın en sevdiğim iki oyuncusunu değil yan yana, tek tek bile izleyemedim doğru düzgün, önümüzdeki seneye artık...

#1 Aykut Erçetin

Galatasaray'ı Şampiyonlar Ligi'ne gitmekten alıkoyan hataların sahibi. Daha önce de söyledim; bugün çok daha iyi bir kaleci olabilirdi, eğer Galatasaray'a gelmeseydi. Bekleye bekleye gitgide kalitesinden yedi, bu sezon da bunun acısını çektik. Yine de, belki daha iyi olmuştur Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyişimiz. Aldığımız puanlar, önümüzdeki beş senede daha çok işimize yarayacaktır belki. Başarılı sonuçlar, üzerimizdeki ölü toprağını atmıştır; hepimizin tekrar kendine güveni gelmiştir... Belki.

On üzerinden dört puan, Aykut'a. Kalacaksa bir numarayı bıraksın bir zahmet.

***

Çok uzun oldu. Geriye üç başlık kaldı. Üçünü ayrıntılı biçimde değerlendirmeye kalksak, bir bu kadar daha uzar yazı. Vaktiyle her birini uzun uzun konuştuk zaten. Bu sebepten, puan verip koyalım noktayı...

Michael Skibbe:

Güzel insan. Adamlığına, karakterine on üzerinden bin puan. Teknik kalitesine puan vermek bana düşmez ancak o da hayli yüksek olacaktır. Galatasaray'daki bir sezonluk performansına ise on üzerinden sekiz. Evet, yüksek ama bunu hak ediyor. İlk senesinde bu takıma son 7 yılının en başarılı Avrupa sezonunu yaşatan adama daha düşük bir notu yeterli göremem.

Bülent Korkmaz:

Kaptan'a on üzerinden üç. Forma numarasının hatrına.

Yönetim:

Tıpkı bu sezon olduğu gibi harika bir sezon başlangıcı; doğru teknik direktör seçimi, nokta transferler... Ve sonrasında bütün bunların anlamsızlaştırılma süreci. Yapılan her şeyin yıkımı, sezon başındaki isabetli hamlelerin eğrilerin doğrulara denk gelmesi sonucu gerçekleştiğinin cümle aleme kabul ettirilmesi...

Otur, sıfır. Ama otur, gitme. Sıfırın altındakileri de gördük zira.

Bakın beyler, hanımlar, efendiler! Sağda solda bu oyuncunun adı geçiyor. Şimdiden söyleyeyim, gelirse beni tanıyanlar bizim evin adresini verip polisi arasın. Bedenimi Galatasaray bayrağına sarıp öyle gömsünler, mezar taşıma da "Dayanamadı ruh hastası herif" yazsınlar. Hadi diyelim ki kalpten gitmedim, sapasağlamım. Eflatun forma alıp arkasına Achille yazdırmayan Atahan bir daha Ali Sami Yen Kapalı'sından içeri ayak basamasın. Bu adam gelsin var ya... Var ya... Başkan Adnan Polat arayıp "Atahan'cım, önümüzdeki dönemde seni Galatasaray Yönetimi'nde düşünüyoruz, ne dersin? Prosedürü düşünme, sen he de biz gerisini hallederiz." desin, bu kadar sevinmem. Emana yahu! Yılların hayali... Şu adamı beklerken Inamoto gelmişti ya... Neyse. Emana lan!

Transfer haberi değildir, duyum değildir, mesaj değildir; kişisel sağlığı düşünerek önceden yaptığım bir uyarıdır sadece.

(Resimler, üzerine tıklayınca epey büyüyen cinsten.)

Avrupa futbolu uzmanı değilim. Schuster'i, Houllier'i tanıyor, biliyorum elbette ama gelmeleri hâlinde kesin başarı sağlayacaklarına dair bir inancım olmayacaktı. Bekleyip görecektim. Konuşulan bütün isimlerden daha çok içime sindi Rijkaard, çünkü onu her iki isimden de çok daha iyi tanıyorum. Mutluyum. Euro 2000'de Hollanda'ya turnuvanın en iyi futbolunu oynatıp, Frank De Boer'in ikide iki penaltı kaçırma istatistiği yaptığı maçta elenmişti İtalya'ya. Sadece turnuvanın en iyisi değil, yaşım itibariyle o güne kadar izlediğim en iyi futboldu o Hollanda'nın oynadığı. Barcelona'da yine başarılıydı bence Rijkaard, Cruyff'un danışmanlığının da etkisiyle belki. Bizde Kalli'yi bırakmazlar artık herhalde başında. Heyecanlıyım, şimdilik iyi dileklerde bulunmakla yetineyim, fazla yorum yapmak yerine. Kaderi, vatandaşı ve adaşına benzemesin. Benzemez de zaten. Çok büyük bir iş başarılmıştır Rijkaard ile.

Hayırlı olsun değil, kutlu olsun diyorum.

Yukarıdaki arkadaşlarımız sokaklardan alınıp; ülke şartlarında en iyi hizmeti veren, en köklü, en uzmanlaşmış kadroya sahip bakım evinde yetiştirilmiş, eğitilmişler. Bazıları kuduzmuş, hastalıklarını diğer köpeklere de bulaştırıyorlarmış ama yine de sahip çıkılmış onlara. Yoksa açlıktan perişan olurlarmış şimdi. Fotoğrafta, yemek yerken görülüyorlar. Yemekleri bitince ihtiyaçlarını gidermek için bir ağaç dibine gidecekler, yedikleri kabı tercih etmek yerine.

Burada kessem daha iyi olacak.

03 Haziran 2009

Hoşçakal Bülent Korkmaz

Ona olan sevgim aynen devam ediyor. Galatasaray'la iç içe bir hayat sürmesine dair olan isteğim de. Zamansızdı. Biliyordum, biliyordu, biliyorlardı getirenler de. Beklenen oldu, sona erdi Birinci Bülent Korkmaz Dönemi. "Bülent Korkmaz'ın Ardından" diye bir yazı olmayacak bu sayfada çünkü zaten yazdım; zaten belliydi Bülent Korkmaz'ın ardı da arkası da, 23 Şubat'ta.

Başka söyleyeceklerim de olacak. Şimdilik sadece veda edeyim. Yolun açık olsun Kaptan'ım! Bir gün yine görüşeceğiz, vakti geldiğinde. O zaman her şey daha güzel olacak. Daha sana, daha Galatasaray'a yakışır olacak. O güne dek hoşçakal!

Beşiktaş'ı seviyorum ben. Taraftarında yaygın olan herkesin kirli, bir kendilerinin temiz olduğu yanılgısına rağmen seviyorum. 1993 şampiyonluğunun şike, diğer şampiyonlukların adil olduğu inançlarına rağmen seviyorum. Galatasaray'a karşı beslenen olumsuz duygulara rağmen seviyorum. Beşiktaş sevilmeyecek bir takım değil çünkü. Bilmiyorum ama anlayabiliyorum, güzel duygu Beşiktaşlı olmak. Geçtiğimiz hafta Beşiktaş mağlubiyetinden sonra Beşiktaş sokaklarında dolaştım, içimde dolanan "Ah ulan şimdi Meşale Sokak'ta bunları biz yaşıyor olabilirdik" duygusunun dışında hiç rahatsız etmedi beni o kutlamalar. Kafamdaki Galatasaray şapkası da onları rahatsız etmedi. Bu insanlar en azından 5-6 senede bir bu mutluluğu yaşamayı hak ediyorlar. O yüzden, üzülmüyorum Beşiktaş'ın şampiyonluğuna. Gönül ister ki hep Galatasaray olsun ama her sezon da olmuyor işte.

Her şampiyonluk sonrası söylenir. "Bu şampiyonluğun anlamı büyüktü, anlamlı bir şampiyonluktu." Anlamsız şampiyonluk olur mu? Olsa, Sivasspor hariç tüm takımların başarısız olduğu bu yılki olurdu. Ama bu şampiyonluğu da anlamlı kılan bazı hikayeler var. Mustafa Denizli'ninki, bunlardan bir tanesi. Mustafa Hoca, Fatih Terim gibi. Bu iki isme teknik eleştirilerde bulunuyoruz ya bazen, hata ediyoruz. Her şeyi yanlış yaptıklarını düşündürdüklerinde dahi yine bir şekilde başarılı oluyor bu adamlar. Denizli bu sezon yine şaşırttı kimi zaman ama sonunda yine haklı çıkan o oldu. Hele İbrahim'e yaptığı kaptanlık jesti yok mu... Yakıştı şampiyonluk Mustafa Denizli'ye.

Sonra... Her zaman, hadi her zaman demeyelim, Fenerbahçe'den ayrıldığı zamandan beri sevdiğim bir oyuncu olan Yusuf'un kariyerinin son döneminde şampiyonluk sevincini yaşaması, üstelik bu başarıda çok büyük pay sahibi olması futbolun neden bu kadar sevilen bir oyun olduğuna iyi bir örnek. Eski spor dergilerinde çok sık, şimdiki dergilerde pek nadir görülen bir röportaj klasiği vardır; röportaj yapılan kişiye bir kelime söylenir ve o kelimenin onun için ne ifade ettiği sorulur. Yusuf deyince, klişeleşmiş bir şekilde "İzlediğim en büyük oyunculardan biri - yetenek bakımından" cümlesi çağrışır benim kafamda. Yusuf özelinde mutluluk verici bir gelişme, bu yılki başarı. Ve şampiyonluk yakıştı Yusuf'a.

Sonra Tello... Sezonun büyük bölümünde tek başına sırtladı takımı. Beşiktaş'ın bütün yükünü o çekti. Herkes kötüyken, Tello iyiydi. Tüm takım performansının zirvesine çıktığında, Tello hâlâ iyi. O olmasa, Beşiktaş çoktan kopmuştu yarıştan. En önemli oyuncularından biriydi sezonun. Şampiyonluk, çok yakıştı ona. Eminim önümüzdeki sezon kaptanlık daha da çok yakışacaktır. Peki ya Ernst? Belki de devre arası transfer dönemi tarihinin en başarılı, en iyi transferi. Muhteşem bir oyuncu. Sadece futbolu değil, çalışkanlığı ve mücadeleci ruhuyla. Şu ligden bir yabancı oyuncu seç al takımına deseler hiç düşünmeden ilk alacağım isim o olurdu. Holosko da zorlardı onu ya neyse. Ernst, Holosko, Nobre, Bobo, iki İbrahim, Sivok, Cisse, (Sergen Yalçın aksanıyla) Zapatoçki, Rüştü ve diğerleri elbette... Her biri bu yıl bu sevinci yaşamayı hak etmişlerdi.

Niye uzatıyorum, bilmiyorum. Geç kaldık zaten. Samimiyetle, kutlarım Beşiktaş'ın şampiyonluğunu. Şampiyonluk, yakıştı Beşiktaş'a.