20 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / Son

En başta söylemiştim, kişisel olacak diye. Bu yazı, o yazı işte.

Final maçını bizim evde izleyecektik. Bizim ev o zaman şimdiki karşı daire. Burada da en yakın aile dostumuz oturuyor. Buranın manzarası daha güzel diye sonradan onlar taşınınca buraya geçtik. En yakın aile dostumuz dediğim, Erkan Abi ve Tahire. Mürşit Abi'yi verdik, Erkan Abi'yi de verelim ki ayıp olmasın. Şu fotoğrafta birincilik basamağındakiler Erkan Abi (soyadı Birinci!) ve bizim peder. Fotoğrafın hangi yarıştan olduğunu bilmiyorum ama 2007 ve 2008'de Türkiye Off-Road Şampiyonu olmuşlardır kendileri. Neyse bu kadar reklam yeter.

Bizim ev biraz allahın unuttuğu yerde. Kışın her yerden soğuk, yazın her yerden sıcak olur. Erkan Abi ve Tahire, çocukları yeni dünyaya geldiğinden, geçici bir süreliğine başka bir evde yaşıyorlardı; ama finali izlemeye bize geleceklerdi. Çocukları Yağız, şimdi Ali Sami Yen'in yolunu ezberlemiş tam bir aslan parçası, onu da ekleyeyim. Önemli maçlar öncesi ve sırasında uyguladığım, çeşitli totemlerim vardır. Eskiden daha da çok vardı. Maçın başlamasına bir saat kala, evdeki bütün terlikleri birbiriyle eşleyip dümdüz bir şekilde yan yana dizmiştim. Şu vaziyette bile değil, tam olarak şu vaziyetteydiler. Bununla da kalmadım, hepsini üçerli gruplara ayırdım. Nedeni şu. Herhalde üç yaşında falandım, annem bana bir şey yedirirken "Allahın hakkı üçtür." derdi, misal iki kaşık yediysem üçüncüyü zorla tıkardı boğazıma. İnançla da alakası yok bunun, ne bileyim 7 kaşık yesem "Prekazi'nın numarası 8'dir, al şunu da." diyecek. Bu üç hak meselesi bilinçaltıma öyle işlemiş ki, hâlâ çok önemli bir maç oynanırken gözüm kronometreye takılsa, değişen saniyede gördüğüm üçüncü rakamın üçe bölünmesine çalışırım. Misal ilk gördüğüm saniye 36 mı, 37 ya da 38'in birinde gözümü kaçırır, 39'da tekrar bakarım.

Of, öyle şeyler yazıyorum ki korkarım okuyanlar, yürü lan manyakmış bu deyip bir daha bu sayfaya gelmeyecek. Olsun, ben devam edeyim. En son üçlü gruplara ayrılan terliklerde kalmıştık, ama bitmedi. Bu şekilde gruplandırılmış terliklerin hepsinin yönünü de televizyona çevirdim. Üç tanesi sehpanın altından, üç tanesi Arif'in golü kaçırdığı sol çaprazdan, üç tanesi kale arkasından; televizyona bakıyor hepsinin ucu. Ve işin ilginci, Galatasaraylı olan annem hepsini bana inat bozmaya çalışırken, çok daha mantıklı ve daha da önemlisi bir Fenerbahçeli olan babam, bana yardım ediyor. Tahire geldiğinde terliklerden birini giymeye kalkışıyor, pişman oluyor tabii, sen misin totemi bozan... Tahire de az değil ama. Maç boyunca vudu büyüsü, vudu büyüsü diye diye evde süs eşyasına dair ne varsa hepsini kırdı. Ne biblo kaldı evde, ne küçük mumluklar. Almıştı eline yine evden bulduğu demirden bir ağaç süsünü, onun ayağıyla seramik mumlukların hepsinin içini oymuştu. Nası vuruyor ama tak tak tak tak... Neymiş, vudu büyüsü! Fesuphanallah...


21.45.

Adını sonsuzluğa kazıyacakların kalesinde Taffarel var. Savunmanın göbeğinde Popescu, Bülent. Onların sağında Capone, solunda Ergün. Orta sahada Okan, Ümit, Suat, Hagi; her biri her yerde. İleride Arif ve Hakan Şükür.

Kupayı kazanmak için her şeyi yapacak ancak ruhani boyutta bir şeylere yenik düşeceklerin 11'i ise şöyle: Seaman; Dixon, Adams, Keown, Silvinho; Parlour, Petit, Vieira, Overmars; Henry, Bergkamp.

Bu 11'de, futbol denen spor endüstriye yenik düşüp de varlığını yitirmezse yüzlerce sene sonra dahi anılacak isimler var. İlkinde ise çok sayıda isimsiz kahramanın yanı sıra kahramaların en büyüğü, en yücesi. Hagi. Taffarel, Popescu ve Hakan Şükür'ün dışındaki diğer isimler ise yalnızca Türkiye'de hatırlanacak. Galatasaray'ın yedek kulübesindeki en şöhretli isim Hakan Ünsal. Arsenal'da ise göze çarpan isimler arasında Kanu ve Suker var.

3-2'lik Milan maçında penaltıyı çalıp, yolunu kaybetmek üzere olan Galatasaray'ı UEFA yoluna sokan güzel insan López Nieto'nun ilk düdüğüyle başladı karşılaşma. Kalesi ilk yoklanan Arsenal oldu, yoklayan Arif. Aynı Arif 10-15 dakika sonra Galatasaray taraftarının gördüğü belki de son frikik organizasyonunda yaptığı müthiş vuruşta Seaman'ın parmak uçlarına takıldı. Mahalle maçlarında en iyi oyuncu kaleciden topu alır, çalımlarla diğer kaleye ilerler ya, Hagi bir pozisyonda orta sahada kazanılan frikikte bunu yapmayı denedi. Gel dedi Okan'a, dokun şu topa; ardından iki çalım, topuğuyla rakibe çaptırıp önüne düşürdüğü top... Vuruşu gol olsa, hayatımda gördüğüm en güzel gol unvanını ertesi yıl Hasan Şaş'a attırdığı golden önce bu alacak. Olmadı. Ardından Hakan Şükür'le geldik, bir anlığına içine Hugo Sanchez girse röveşatası gol olurdu belki.

Kısa bir süre sonra Overmars'la ilk kez Arsenal yaklaştı gole. Bergkamp'ın ayağına oturmayan top sol tarafa sekmiş, Overmars'ın ayağıyla buluşmuştu. (Mahalle kahvesi mode on.) Şimdi ben teknik direktör olsam, bu Overmars'ın futbol hayatını o gün o dakika bitiririm. Bunca yıldır en üst seviyede futbol oynuyorsun ve bu futbol denen nanenin gelmiş geçmiş en efsane isimlerinden biri de Cláudio André Taffarel. Sen bu adamı tanımıyorsan, futbol oynama daha iyi. Hadi Overmars'ı anladık diyelim, normal şartlarda gol olacak vuruşların ilkini yapıyor, Taffarel çıkarıyor. Ya bundan gerekli dersi çıkaramayan Henry'e ne demeli? O finalden sonra çok yükseldi, gün geldi dünyanın en iyi futbolcusu oldu ama neye yarar. Son tahlilde gol yemeyeceği belli olan bir kaleciye gol atmaya çabalayan futbol cahilleri bunlar. Overmars olsun, Henry olsun, Kanu olsun; o güne dek önemli futbol yıldızlarıyken gözümde, 17 Mayıs'ta çok düştüler gözümden, çok... Overmars'ın vaziyeti erken kavrayıp, üç dakika sonra aynı noktada buluştuğu topu hiç kasmadan auta yollaması bile gözümde eski yerine gelmesine yetmedi.

22.28.

Orta sahada Hagi topla buluştu, rakip defans oyuncusu çok sert girdi ona ve yerde kaldı Hagi. 10 saniye önce topu arkasına düşürdüğü Capone'ye bu kez pasını ulaştırabilmişti ama sakatlanmıştı. Akıllar bir an için oyundan kopup ona gitti. "Ya oyundan çıkarsa?" gibi korkunç bir soru geldi akıllara. Ancak 5 saniye sonra unuttuk hepsini. Çünkü Capone topu ceza sahasına kesmiş, Hakan Şükür tutmuş, Ümit pişirmiş, Arif yiyecek, Arsenalli oyuncular "Ne oluyor lan?" diyecekti... Arif yiyemedi. Maçı anlatan Levent Özçelik bile "Goooool" demişken gitti vurdu topu sol ayağıyla dışarıya, çıldırttı hepimizi. "Gooooool, mü geliyor" diye çevirdi spiker de, ne yapsın. Bu maçın sonucu farklı olsaydı eğer, Arif bugün nasıl anılıyordu kimbilir...

Devre arasında teknik direktörle röportaj yapılabilen bir yıldı 2000. Fatih Terim, "2-2 sarı kart. Az hata yapan 11 kişi kalır, inşallah onları biz attırırız." diyor, Arif'in kaçırdığı gole vurgu yapmayı da ihmal etmiyordu. İkinci yarının ikinci dakikasında, Parlour'un sağ kanattan içeri kestiği top kale direğinden dışarı çıkıyordu. Tabii bunu direkten dönen tehlikeli pozisyon olarak görmek mümkün değil, auta gitmeden önce direğe de uğrayan bir top olarak kabul edilebilir ancak. Taffarel aut atışını kullandıktan saniyeler sonra, Okan'ın ara pasında kaleciyle karşı karşıya kalan Hakan'ın vuruşu gerçekten direkten dönen bir toptu işte. Yine önemli bir gol pozisyonundan yararlanamamıştık.


Şimdi favori oyuncumu açıklıyorum: Martin Keown. Bu oyuncu, koca Arsenal takımının en zeki oyuncusudur hiç şüphesiz. Çünkü şu yukarıdaki pozisyonda imkansızı başarmış, topu dışarı atmıştır, sırf olayı kaptığını belli etmek için. Yani aynı zamanda kaliteli de futbolcudur Keown, her baba yiğidin harcı değil o topu dışarı atabilmek. Misal ben benzerini yalnızca bir kez gördüm, Dean Saunders topu kale çizgisinden üstten auta atmayı başarabilmişti. Nasıl ki Saunders büyük futbolcuysa, Keown da öyle. Ama önce zeki. Helal olsun sana Keown. Senden 10 tane daha olsa Arsenal belki kupayı kazanamazdı ama en azından boş yere yorulmazdı. Büyük adamsın.

Bu pozisyonu takip eden 15-20 dakika boyunca kaç tane korner, kaç tane serbest vuruş kullandığımızı hatırlamıyorum, epey oldu ama. Ancak baskısını artıran yalnızca Galatasaray değildi. Für Elise (Therese) de kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Acaba o durmak bilmeksizin çalan cep telefonunun sahibi kim, arayan kimdi? Düşünmüşler miydi o hiç başlamayan telefon konuşmasının bunca insanın hayatına bu denli etki edeceğini?

23:26

Arsenal'da Parlour, Overmars, Henry; Galatasaray'da Capone, Ümit, Okan, Hagi ile sonuçsuz kalan ataklarla 86. dakikaya kadar golsüz gelinmişti. Bu dakikada Capone aut çizgisinden sahanın göbeğine doğru uzun bir top doldurdu. Hakan Şükür bu bölgede topu kontrol etti, düştü. Kalktı, top hâlâ kendisindeydi, Ümit'e aktardı, koştu ileri. Ümit ceza sahasına doğru bir top dolrudu. Hakan Şükür bu bölgede topu kontrol etti, düştü. Kalktı, top Seaman'daydı. Levent Özçelik "Hakan vur, Hakan vur, Hakan vur, n'olur vur, n'olur vur" diye yalvarıyor, Fatih Terim gülüyor, Für Elise devam ediyordu... Uzatma dakikalarına girilirken, "Dağ Başını Duman Almış" tezahüratı da bu eşsiz melodiye eşlik etmeye başlamıştı.

Faruk Süren yahut Adnan Polat, arkadaşlarına "23:30'da şampiyonuz!" demiş miydi bilinmez, 23:30'da biten yalnızca karşılaşmanın normal süresi oluyordu.

Ancak maçın son anında yaşananlar, geride kalan 30 dakikayı önemli ölçüde etkileyecekti. Tam 92:00'da Hagi'nin düşürülmesiyle kazanılan serbest vuruşta beklenmedik bir şekilde Hakan Şükür topu kaleye göndermişti. Bu pozisyon sonrası Hagi'nin öfke dolu bakışlarından kaçmayı başaran Hakan, Fatih Terim'den kaçamamış, hocasına hesap vermek durumunda kalmıştı. Biraz da bunun gerginliğiyle çıkılmıştı ikinci yarıya. Kimbilir takım tekrar oyun alanına yönelirken Bülent Korkmaz'ın Hakan Şükür'e sarılarak moral vermesi bu anlaşmazlıkla ilgiliydi. Hagi'yi ise sakinleştirmek mümkün değildi.

"Gol atan kazanır" usülünde oynanan uzatma dakikaları, Henry'nin kaleyi tutturamadığı net gol pozisyonuyla başlamıştı. Sonra o kritik dakikaya gelindi. İlk uzatma devresinin 4. dakikasına. Hagi sağ kanatta topu önünde buldu. Önünde buldu diyorum ama bu sadece bir rastlandı değildi. Hagi'nin bu maç da dahil olmak üzere kariyeri boyunca topla yaptıklarını bilmiyor olsak, top Hagi'ye çarpıp onun önüne düştü diyebiliriz. Ancak Hagi, topu rakibe çarptırıp kendi önüne düşürebilen, yine önündeki rakibine çarptırıp arkasındaki takım arkadaşına aktarabilen bir adam. Böyle bir yeteneği var işte. Ancak keşke burada kullanamasaydı. Topla birlikte ilerlemeye başladıktan sonra karşısına Tony Adams çıktı. Tam atacakken çalımını, Adams'un ayaklarına takıldı top. Hagi geçmiş, top geride kalmıştı. Hagi geri dönüp alacakken ayağı kaydı. Ve o noktada bir itiş kakış başladı.

"Oo çok sert, çok sert, çok sert, Hagi. Neden Hagi?"

Ve arkasından gelen çok yanlış bir hakem kararı. Yalnızca belinden tutan Hagi'ye dirsek atan Adams'a sarı, bu dirseğe sinirlenip arkadan Adams'ı iten Hagi'ye kırmızı kart çıktı. O dakikaya kadar tek oyuncu değişikliği yapmış olan Fatih Terim, anında reaksiyon göstererek kalan iki değişiklik hakkını da kullandı. Ahmet Yıldırım ve Hasan Şaş, Suat ve Arif'in yerine oyuna girdiler. Ve bitmek bilmeyen dakikalar başladı. Tam 26 dakika Arsenal'la oynayacağız, 10 kişiyiz ve gol yersek Kupa gidecek.

Uzatmanın ilk devresinin son dakikaları oynanırken Henry, çizgi üzerinde attığı çalımla savunmanın dengesini bozup Overmars'a çıkardı topu; Capone'nin müdahelesi golü önledi. Birkaç pozisyon sonra yine Henry, bu kez kendi şansını denedi. Vuruş Taffarel'de kaldı ancak Henry'i engellemeye çalışan Bülent Korkmaz yerde kaldı bu kez de. Bu sakatlığın zaman geçirme ve dinlenme amaçlı olduğunu düşünenler yanılıyordu. Kolu çıkmıştı Bülent'in. İkinci uzatma devresini 1'inin kolu vücuduna sarılı 10 kişiyle oynayacaktık. Ancak Arsenal'in işi kolay değildi, bunu kendileri de biliyorlardı. Dixon'ın bakışları her şeyi anlatmaya yetiyordu aslında.

Ve... Bir başka kritik dakika. Bu kez ikinci uzatma devresinin dördüncü dakikası. Maçın anı. Futbolun anı. Sağdan Parlour ortaladı. Henry havada leylek gibi süzüldü, top Henry'nin kafasına doğru süzüldü. Gözlerimi kapadım. Kapadım, sımsıkı. O kadar net hatırlıyorum ki o bir saniyeden daha kısa zaman diliminde yaşadıklarımı, düşündüklerimi... Bu da bir başarıdır, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ayağımın dibindeki terliklere vurduğumu. Gözlerimi açtığımda fileler sallanıyordu. Ama spiker de bağırıyordu: Taffarel! Bravo Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Fileleri havalandıran, topu kale içine düşerek çıkaran Taffarel'di. Bu, hiç şüphesiz hayatımda görüp görebileceğim en inanılmaz kurtarıştı. Yıllarca her tekrarında gözlerimi kapadım, izleyemedim, bakamadım. O an, futbolun bana yaşatabileceği en yoğun duyguyu içeren andı.

Cesaretlendik. Toparlandık. Bir korner kazandık, Fatih Terim saha kenarına geldi, "İleri çıkın!" dedi takımına. Bu ileri çıkışın ilk geri dönüşünde Taffarel inanılmaz bir kurtarış daha yaptı. İnanılmaz, iki kurtarış daha. İki roket gibi şut çıktı Kanu'nun ayağından ama işte kalede Taffarel vardı. Kanu vuruyor, Taffarel kurtarıyor, defans bile şoku atlatıp hamle yapamamışken ikinci topu yine Taffarel etkisiz hâle getiriyordu. Nasıl anlatılır ki bu kurtarışlar? Anlatmayı geçtim, nasıl anlaşılır ki? Mantığa sığar mı? Hayal mi, yoksa gerçek miydi? Gerçekten oldu mu bu? Yaşandı mı tüm bunlar?

Hemen sonra Henry ceza sahası dışından yokladı kaleyi. Levent Özçelik kapmıştı hadiseyi: "Kale alanı içinden yaptığınız vuruşları kurtardı, onu mu kurtaramayacak?" Levent Özçelik'in bu cümleyi sarf ederken Henry'e dönüp nanik yaptığını hayal etmişimdir hep. Bu arada Capone'yi de kaybetmiştik. Ama sadece fiziksel yeterliliğini, ruhunu değil! Bir oyuncumuzun bacağı, bir oyuncumuzun kolu yoktu. Yoktu yani! Ama ne fark ederdi? Tek oyuncumuz, tek dişimiz kalsa yine kazanacaktık bu maçı. 115. dakikada orta sahada tek ayağıyla topu kazanan Capone, o ayağının üzerinde durabileceği kadar durduğundan gücü tükeniyor, topu havaya dikiyordu. Top taca gitmişti. Fatih Terim bir kez daha saha kenarına geldi, daha da bir hışımla bağırdı bu kez: "Çıkın! İleri!" Öyle ki dördüncü hakem onu yerine gitmesi konusunda uyarmak zorunda kaldı. Top, Arsenal ceza sahasının olduğu bölümdeydi, görüntülerde Seaman hariç 5 Arsenalliye karşı 6 Galatasaraylı vardı. O dakikadan sonra bir iki kez tehlike yaratma fırsatı buldular. Birinde tek ayaklı Capone, diğerinde tek kollu Bülent engel oldu buna. (Daha sonra sıra penaltılara gelindiğinde, beşinci bir atış gerekseydi, sakat olmayan ayağıyla Capone kullanacaktı onu.)

Uzatma dakikaları da yine bir Galatasaray frikiğiyle sona erdi. Ümit Davala'nın şutu Seaman'ın elleriyle buluşur buluşmaz Hakem Lopez Nieto oyunun iki kaleyle oynanan bölümünü bitirdi.

İnancı kuvvetli bir adam değilim. İnancı kuvvetli bir çocuk da değildim. Sadece futbol maçlarında bir şeylere inanmak gelir içimden. Penaltılardan önce bir pazarlık yaptım yukarıyla, çocuk aklımla. Penaltılar atılırken bağırmayacak, taşkınlık yapmayacaktım. Sonunda kazanacaktık. Evet çok saçma ama o an düşünebildiğim başka bir şey yoktu ki, feda yahut feragat edebileceğim tek şeyim bağırma hakkımdı. Spikerin sözleriyle dünyaya döndüm. "Ve Lopez Nieto, Galatasaray tribünlerinin önündeki kaleyi belirliyor. Kura atışında biz kazandık ve Kaptanımız, şu anda Galatasaray tribünlerinin önündeki kaleyi belirledi." Hakemin eliyle kaleyi göstermesiyle birlikte yankılanan sevinç de cabası. Penaltılar başlamadan önce, koştum fırlattığım terliği götürüp olması gereken yere yerleştirdim güzelce.

İlk penaltıyı biz atacaktık. Topun başına Ergün geldi. Seaman'la göz göze gelmekten kaçınıyordu, kaçırıyordu gözlerini. Daha önce hiçbirimiz penaltı atarken görmemiştik onu. Ama biliyorduk ki o penaltı gol olacak. Oldu da! Yan ağlara gönderdi topu Ergün, çıkmayacak yere. Sonradan öğrenecektik ki o gün Ergün'ün doğumgünü. Sonradan anlayacaktık ki, o gün hepimizin doğumgünü.

Sessizce kaldım yerimde.

Arsenal için Davor Šuker geçti topun başına. Tek görevi penaltıyı gol yapmaktı. Sadece penaltı atmasını istemişti ondan Arsène Wenger, sırf bunun için oyuna almıştı onu. Ama bir takım ruhani güçler de o kaleye Taffarel'i sadece gol yemesin diye koymuştu. Olmayacaktı işte be Šuker, olmayacaktı anla işte! Vurdu Šuker ve... Sürpriz yok, direkten döndü!

Sessizce kaldım yerimde.

Sıradaki penaltıcı Hakan Şükür'dü. Bu kez top üst ağlara gitti, yine çıkmayacak yere. Evdeki sevinç çığlıkları, tribünlerdekine karışıyordu. Dışarıdan gelen sesler de cabası. Evimizin bulunduğu ıssız yer, belki de hiç bu kadar gürültülü olmamıştı, gecenin bu saatinde.

Bir tek ben, sessizce kaldım yerimde.

Parlour geldi sonra. Geldi, vurdu ve gol oldu. Şimdi düşününce, o gece yaşanan en ilginç şey buymuş galiba. Nasıl oldu, anlayamadım. Bir mucize sanki bu. Parlour vurdu ve evet, gol oldu. Taffarel doğru köşeyi seçti, doğru yere uzandı ama çıkmadı top. Hayret ettim.

Ama tepki vermedim. Oturdum sessizce.

Oo, Ümit Davala vardı sırada. Bir zamanların sürpriz penaltıcısı, artık top beyaz noktaya dikildiğinde en güvendiğimiz isimdi. Bizi buraya onun penaltısı taşımıştı, şimdiki de kaçacak değildi. Çok basit bir bilek hareketi ve ters köşe! Kupa geliyordu galiba. Bildiğin geliyordu, Avrupa'da kupa kazanıyordu Galatasaray...

Bastırdım heyecanımı, sessizliğimi devam ettirdim.

Vieira topu dikti topu beyaz noktaya. Kalede koca Taffarel vardı. Vurdu, direkten döndü! Aman allahım, aman allahım, direkler bir kez daha izin vermedi! Tanrı bizim almamızı istiyor! Aman allahım, atarsa bizim! Atarsa Kupa bizim!

Für Elise, o anda hayatımın melodisi oluyordu. Beethoven 1810 yılında biliyor muydu acaba neyin müziğini bestelediğini?


Haydi Popescu. Haydi Oğlum! Haydi Oğlum! Goooool! Gol, Leventçim gol! Kupa bizim! Kupa bizim tanrım! Tanrım şu güzelliğe bakın! Kupa bizim! Korkunç bir şey! Allahım sana şükürler olsun. UEFA Kupası, 1999-2000 sezonunda bizim sayın seyirciler!

Şunun belki yarısına kadar, hâlâ sessizdim. Ne zamanki sahaya girmiş Fatih Terim'i gördüm ellerini açmış şekilde, o zaman kalktım ayağa. Gerisini hatırlamıyorum. Hayal meyal, babam ve Erkan Abi'nin üzerine atladıkları kanepenin ayağının çatladığını hatırlıyorum. Kupa'nın Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür'ün ellerinde yükseldiğini. Hagi'nin gözlerindeki mutluluğu. Şapkasını Hagi'nin! Bülent'in bir sağa bir sola koşuşup durmasını. Bir de gece yattığımda babamın Galatasaray'dan "biz" diye bahsettikten sonra (şimdi inkâr etse de) kulağıma "Artık ben de Galatasaraylıyım." diye fısıldadığını.

İşte bu, hayatımın en güzel gününün hikayesidir.

9 ekleme:

Adsız dedi ki...

merhaba ata

Kafama yıllardır takılan bir soru var.Öncelikle bu soruyu kesinlikle art niyetle sormadığımı sadece merakımı giremek icin sorduğumu bilmeni istiyorum.Sana sormak nasipmis.bülent korkmaz uefa kupası finalinde kolunu bandajladıktan sonra o kupayı-ki 15 kg olduğu söyleniyor- nasıl kaldırabiliyor?Fikrin varsa eger cevaplarsan sevinirim.Kaptan bülent'e saygı duyarım tıpkı o kadrodaki diğer oyunculara duyduğum gibi ancak hep bir samimiyetsizlik mi var sorusu aklıma gelmiyor değil.Ben de yanlıs dusunuyor olabilirim hatta umarım yanlıs dusunuyorumdur.

Saygılar

GoKaN

siriusjames dedi ki...

En sonunda dayanamadım ağladım ya, teşekkürler bu güzel yazı dizisi için.

Gaizka Mendieta dedi ki...

al bendende o kadar..Ellerine sağlık gerçekten...
Sanki o anı birkere daha yaşamış gibi oldum...

Adsız dedi ki...

adsız adlı şahsa ben cevap vereyim dilim döndüğünce,adrenalin insana herşey yaptırabilir gerçekten.Köpekten kaçarkenki hızımızdan tutalım da çanakkaledeki seyit onbaşı olayına kadar adrenalin hep etkilidir bir bakıma araba nitrosu gibi.Bence o anki de bir adrenalin patlamasıydı ayrıca kupadan 1 hafta sonra oynanan istanbulspor maçı öncesindeki resimlerde kolunun bandajda olduğu gözüküyor
http://img10.imageshack.us/img10/6346/buyukkaptan.jpg
buyrun resimde bu.

arnawut dedi ki...

ellerine sağlık Ata. çok güzel anlatmışsın. tüylerim diken diken okudum...

alperensaylar dedi ki...

zaten o günden sonra cm de bile o boya rağmen henry'nin kafa vuruşu 12 yi geçmedi, hakikaten gerçek hayatta bile adam kafayla gol atamaz oldu, 10 senede 3 tane golünü falan gördüm kafayla. "lan yine dipten çıkarırlar" falan diye düşünmeye başladı herhalde:)

MOTHER FORD-ER dedi ki...

O gün çok ağlamıştım...Maçı her tekrar izlediğimde de ağlarım...Bu yazı da sanki maçı izliyormuşum gibi ağlattı beni..Eline sağlık..

scapula dedi ki...

Gökhan,

Çok doğal bunun aklına gelmesi. Benim de gelmiştir. Ben o kolun çıktığına inanıyorum, boşu boşuna böyle önemli bir maçta kimse hareket kapasitesini sınırlamak istemez o bandajla. Kolu vücuduna yapışık oynadı yani adam, 15 dakika.

Ama bu bir "fake" olsa da yine işin değerini azaltmıyor. Bülent Korkmaz, "Kaptan" olarak arkadaşlarını yüreklendirmek istemiş olabilir, rakibi korkutmak istemiş olabilir; her şey olabilir... Benim gözümde yaşananların değeri değişmez.

Dediğim gibi, o kolun çıktığına inanıyorum ama.

***

Tepkiler için teşekkürler.

benjcev dedi ki...

merhaba,

yazı dizin çok güzel olmuş. final maçından, çok şey hatırlamıyorum. ara ara, izlemedim mi acaba diye de kendime soruyorum? taffarel'in o kurtarışında bitkisel hayata girmiş olmam gerekiyor ki, her izledğimde, bu gerçek olamaz falan diyorum.

neyse, o kadar güzel şeyin arasında aklımda kalan marcio olmuştur o maçtan. ne zaman uefa kupası finali aklıma gelse, marcionun yedekler kısmında sevinmesi gelir.

sen o kadar finale çık, kupayı kazan, aklımda kalan futbolcuya bak. hele hele hagi ile tek kırmızı kartı hatırlıyorum.

bunattılar yeminle şu genç yaşta beni.