18 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / 2

Mucizelerle dolu serüven, Galatasaray'ı bir başka mucizenin eşiğine, UEFA Kupası 3. turuna taşımıştı. Rakip Bologna'ydı. Bologna o zamanlar düzenli olarak Avrupa kupalarına katılan bir İtalyan takımıydı. Bugün Fransız takımı değil elbet ama İtalya sınırlarının dışına giden yolu unutmuş durumdalar. O dönem güçlüydü, onu vurgulamak babında. Şimdi burayı okuyan herkes biliyor bunu ama hey sen, kırk elli sene sonra burayı okuyacak olan torunum, sana söylüyorum. Biliyorum az sonra Hakan Şükür'ün kafa golünü anlatırken bana inanmayacak, ulan bu dedem sonradan bunamamış, hep manyakmış diyeceksin. Ama istiyorsan babanın sana aldığı yeni çıkan zaman makinelerinden gir de bir bak.

Efendime söyleyeyim, ben bu Bologna maçını seyretmedim çünkü Zuhal Ablalar evde yoktu. Ancak İtalyan Rai Uno televizyonu maçı veriyordu. Tabii nasıl, şifreli şekilde. Şifre de ne şifre; buzlu cam. Sanki şakır şakır akan yağmurda yürüyorum da gözlüklerim ıslanmış, öyle seyrediyorum maçı. Yine Cine 5'in şifresinden iyidir. Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin yayın hakları bir dönem daha Cine 5'te kalsa belki de sen hiç dünyaya gelmeyecektin evlat, çünkü bir nesil aklî dengesini yitirecek, deden de bu güruhun içerisinde olacaktı. Bak o zaman ligin adı da Türkiye Birinci Futbol Ligi'ydi. Ne kadar masum, ne kadar naif; değil mi? Türkiye Birinci Futbol Ligi deyince Oğuz Çetin, Şifo Mehmet ve Van Gobbel geliyor aklıma nedense.

Ama şimdi ligimizden, o zamanki asıl ligimize, Avrupa serüvenimize dönelim. Bologna maçı çok sıkıcı maçtı. Arada kırmızı mavi formalılar, beyazların bulunduğu kaleye geliyordu anladığım kadarıyla ama onlar da sonuç getirmiyordu. İlk yarı başladığı gibi bitti. İkinci yarıda Bologna'nın en önemli oyuncusu Signori attı golü. Milan'ın intikamını bir başka İtalyan alacaktı herhalde. Maçın da sonları geliyordu artık. Hiç iyi oynamıyorduk, rövanşta bu mağlubiyetin altında kalkabilir miydik belli değildi. Ama maçın son 5 dakikasına girilirken sağda topla buluşan Ümit Davala bir orta yaptı, sana daha önce anlattığım Hakan Şükür bir zamanlama hatası yaparak erken yükseldi. Baktı olmayacak, biraz daha yükseldi. Top hâlâ geliyor bu arada. Ama Hakan Şükür biraz daha yükseldi, havada beklemeye başladı topu. Top geldiğinde biraz fazla yükseldiğini anladı, eğdi kafasını aşağı doğru, vurdu, gol oldu, 1-1 oldu. Öyle de bitti maç. Ben bu golün Hakan Şükür'ün kariyerinde attığı yüzlerce golün en güzellerinden biri olduğunu o anda şifreli yayından anlamıyorum, birkaç saat sonra maçın özetini izlerken görüyorum.

Rövanş maçı, 23 numaralı formasıyla Hasan Şaş'ın attığı güzel golle start aldı. Hemen sonra yedik, 1-1 oldu. Hakan Şükür'ün ilk maçta attığı kadar konuşulmaz ama sonra yine ömrühayatımda eşini benzerini görmediğim bir gol attık, Ümit Davala'yla. Şimdi üzerinden on sene geçmişken böyle söylüyorum çünkü eminim 40 sene daha böyle bir gol görmeyeceğime. Çaprazdan ayak içiyle bırakılan bir topun müdahele edilmeksizin köşeye gideceği yalnızca bir incecik yol vardır herhalde ve top o yörüngeyi takip etti işte. Kalan 60 dakikada canımıza okudu aslında Bologna. Tırnaklarımızı yedik bütün bir ülke ama sonuçta zafer bizim oldu. Zafer? Daha sonra kazanılacakların yanında bu ne ki... Bu maçın bir de çok acı hatırası vardır. Son dakikada oyuna giren genç bir oyuncumuzu kaybettik bu maçta. Alper Tezcan'ın futbol hayatı bu maçla bitti. Bitiren, Kamerunlu Pierre Wome'ydi. Daha sonra o Wome'yi almaya kalktı Galatasaray. Alper ise futbola dönebilecekken, takımı ona sahip çıkmışken barlarda kız peşinde koşmayı tercih etti. Sonra da biten futbol hayatının faturasını Galatasaray'a kesti. Üzücü tabii.

Bak evlat. Sıradaki maç, Borussia Dortmund maçıdır. Sıradaki maç, Galatasaray'ın Avrupa Şampiyonu olacağına hepten inandığımız maçtır. Borussia Dortmund, üç sene öncesinin Şampiyonlar Ligi Şampiyonu, iki sene sonrasının Almanya Şampiyonu ve UEFA Kupası finalistidir. Bu takımla eşleştik biz ve onlar favoriydi. Peki bu önemli miydi? Milan'ı Avrupa'nın dışına ittiğimiz maçtan sonra UEFA Kupası'nın İstanbul'a gitme ihtimalini 250'de 1 olarak görenlerin favorisi kimin umrundaydı? Hagi'nin değil, Hakan Şükür'ün değil, Fatih Terim'in değil, Arif'in değil... Yörünge demiştik az önce. Arif, Almanya'daki ilk maçın ilk yarım saati geride kalmışken öyle bir top attı ki sol taraftan, ceza alanı içerisinde 5 Dortmundlu oyuncunun arasında tek başına olan Hakan Şükür'e, top yine ancak o yörüngede gittiği takdirde ona ulaşırdı. Ulaştı. "Hakan döndü... Hakan vurdu goooool! Goooool!" Nefis döndü ama, çok nadir gösterdiği yeteneklerinden birini kullanarak. Çok değil, 1.5 ay sonra hiç göstermediklerini de gösterecekti, bu ön gösterimdi.

Sonra Hagi'nin golü geldi. Bunda yörünge mörünge yok. Dünyanın güneşin etrafında sürdürdüğü yörünge hareketine, önüne çıkan kuyruklu yıldızın üzerinden atlayarak devam etmesi gibi bir şey Hagi'nin golü. İlk yarı böyle akıl almaz bir golle bitti işte. İş de bitmişti daha Almanya'da, daha ilk yarıda, belli ki. İkinci yarıda ise Hagi şiir yazıyordu sahada, Ercan Taner'in tabiriyle. O şiir şarkıya dönüyordu. Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinliyorduk. Hagi hem orkestranın şefi, hem başlı başına bir orkestraydı. İlk yarıda iki attıysak, ikinci yarıda iki ikiyi kaçırıyorduk. Farklı kazanacağı maçı 2-0'da bırakıyordu Galatasaray. Ertesi günün gazeteleri "Sana Kupa Yakışır" diyordu.

İstanbul'daki rövanş, ilk maçta geçilen turun sevincini Ali Sami Yen'de Galatasaray tribünlerinde yaşatmak için çekilmiş bir devam filmiydi. İlk maçta olduğu gibi, bu maçta da Zuhal Ablalardaydık. Bu kez mevcudumuz daha kalabalıktı. Chelsea maçı sonrası Zuhal Abla'nın kafasında yaşanan deprem sonucu geceyi birlikte geçirdiğimiz apartman sakinlerinden (üst komşumuz) Mürşit Abi ve eşi Derya Abla da bizimleydi. Mürşit Abi daha sonra My Name Is Earl çakması "Hakkını Helal Et" isimli dizide başrol oynadı. Ahan da şu şahıstır Mürşit Abi. Şimdi baktım, adına hayran kulüpleri açılmış. Ben de severdim küçükken, komik adamdı. Maç? Başladığı gibi bitti, Galatararay çeyrek finaldeydi. Şimdiki rakip İspanyol Real Mallorca.

Senin deden de bir zamanlar saf bir çocuktu yavrum. Anlatayım. Mallorca maçı bir kurban bayramına denk geliyordu. Neredeyse bütün Altınordu sülalesinin toplandığı Beşiktaş Ihlamur'daki apartmanda geçirdik bütün günü. Önce babaannemde oturduk akşamüstüne dek, babaannem bööörekler yedirdi bize, ardından bütün apartmanı dolaştık. Emel Yengelerin evinde Cine5 vardı. Biz tam maç öncesi oradaydık, açmıştım kanalı, Mallorca şehrini tanıtan bir bant vardı. Tam maç başlayacakken kalktı gitti babamlar. Sadece babamlar değil, maalesef ben de. Yalvardım ne olur ben kalıp izleyeyim, gece de babaannemde kalırım diye ama nafile. Ne olacak, baba da olsa Fenerli işte! Eve dönüş yolunda arabanın radyosundan maçı açmak istedim ama ona da izin vermedi. Futbol sesinden rahatsız olunan bir evde büyüdüm ben, senin gibi her istediğimizi yapamıyorduk biz, ne çileler çektim. Eve geldim, maç ne oldu diye heyecan içerisindeyim. O zamanlar bilgisayarım da yok, cep telefonu zaten yok; sahip olduğum en teknolojik şey televizyonun teletext'i. Açtım baktım, 4-1'i gördüm yattım. Gözlerim dolu dolu. Buraya kadar mıydı diye düşündüm, halbuki Dortmund daha güçlü takımdı. Turu nasıl geçeriz hesaplamaları yaptım kafamda, 3-0 yetiyordu ama o da çok zordu. Çok mutsuz bir şekilde uyudum.

Mutsuzluğum, ertesi günkü Hürriyet'in ilk sayfasının tümüyle Galatasaray'la kaplı olduğunu görmemle birlikte son buldu. "Viva Cimbom" diyordu manşet. Sonra golleri gördüm, üçü muhteşem aşırtma vuruşlarından gelmiş. İlginçtir, bu üç aşırtma golünden önce yapılan paslar bile aşırtmadır. Arif, Emre, Hakan Şükür'le üç aşırtma; sonra bir de Okan.

Rövanş yine aynı hesap. Maksat 90 dakika daha oynayalım da bizim İstanbul'daki taraftarlar da sevinsin... Dakika otuz beş, numara otuz beş. Kapponne! Ardından bir de Hakan Şükür. Kalecinin kaleyle alakası yok, ceza sahasında takılıyor öyle. İki maçta 6 gol atıyoruz, 3'ü aşırtma, ikisi boş kaleye, e biri de duran top zaten. Anlayacağın kaleci kova. Zaten ilk maçtan önce Hagi, "O kaleciyi tanırım, stat ışıkları gözünü alır, kaleyi gördüğünüz yerden vurun.", Fatih Terim ise "Çok öne çıkıyor, aşırtma deneyin." demiş, bizimkiler de işi abartmış. 10 sene sonra, o kaleciyi de almaya kalktı Galatasaray.

Bologna, Dortmund, Mallorca derken; geldik yarı finale. 1/250 oldu 1/16.

Bu noktada yine virgülü koyalım.

Sincerely;
Deden

1 ekleme:

alperensaylar dedi ki...

10 sene sonra da alınacak tek adamı aldınız ama:)

o değil sıradaki adamı merak ediyorum, vieira? henry? seaman?(yok daha neler:)

şaka bir yana fanatik bir fenerbahçeli olmama rağmen gözlerim doldu. o senenin temmuzundan önce o kadar güzel bir yıldı ki 2000, soğuk memleketimin en sıcak yılları, yıllardır hasretini çektiğim bilgisayarımın gelmesi, fifa 2000, 99, 98, pokemon, karate kamil, leedsli taraftar dövme oyunu:)....ve bir de fenerbahçe alsa ne yapacağımı merak ettiğim uefa kupası....

özledim yahu:)