17 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / 1

Kişisel olacak. Galatasaray ile ilgili bilinmeyen hiçbir şey söylemeyeceğim. Hayatımın en mutlu gününe giden yolu, çoğunlukla kendi hayatımın etrafından anlatacağım sadece.

Yıl 1998, tarih 9 Aralık. Galatasaray, Guerrero'nun golüyle talihsiz bir şekilde erken noktalamıştı Avrupa macerasını. Maçın son dakikaları gözümün önümden gitmiyor. Okan'ın yerde sürünürcesine top kapma mücadelesi, Burak'ın uzatma dakikalarında kaçırdığı gol... Anlatmıştım bu maç bitimindeki ruh hâlimi, kaçan bu golden söz ederken. O zaman bilmiyorduk tabii bu kaçan golün hesabının çokça zaman sonra bir gece Taffarel'in kurtarışlarıyla kapanacağını. Ama Guerrero'nun golünün bir nokta değil de, noktalı virgül olduğunu çok iyi biliyorduk. Çok daha umutlu başladık bir sonraki sezona.

İlk durak Wien'di. Rapid Wien'di rakip. Alt kat komşumuz Zuhal Abla & Murat Abi çiftinde Cine5 decoder'i vardı. Her ikisi de fanatik Fenerbahçeliydi ama ne fanatik... En sinir bozucu Fenerbahçeli tipiydi misal Murat Abi. Yıllar sonra bizim evde izlediği maçta Revivo'nun golü Fenerbahçe'ye şampiyonluğu getirirken bütün gece alt kattan gelen şampiyonluk şarkıları uyutmamıştı bizi. Gelgelelim, o günlerde ülkenin tamamına yakını gibi Murat Abi ve Zuhal Abla da koyu birer Galatasaraylı gibi izliyordu maçları. 20-30 sene öncesinden bahsetmiyorum, 10 sene öncesinde bile durum bu, ne kadar da değişiyor her şey. Ben de Chelsea - Fenerbahçe serisinde Chelsea'yi destekledim mesela ama 8 yaşımdayken Rapid Wien maçında Fenerbahçe gol kaçırdığında üzüldüğümü bilirim. Herneyse, gereksiz ayrıntılarla donatmayayım ortalığı. Galatasaray'ın Rapid Wien maçını Zuhal Ablalarda seyretmiş, Hagi soloya orada tanıklık etmiştim: Hagi, kaleye baktıı, bir çalım nefis bir hareket, Hagi, Hagi, Haggi, Haggi, Haggii...

3-0 biten maçın iki hafta sonraki rövanşını, odamda radyodan dinlemiştim. Bu maça dair tek söyleyebileceğim şudur ki, radyoda gol anlatıldığında kafamda nasıl bir görüntü oluşmuşsa, golü izlediğimde karşılaştığım manzara da aynıydı. O kadar oturmuştu çünkü artık takım. Kimin çıkıp kimin gireceğini tahmin etme oranımız %90'ın üstündeydi o dönem, belki ondan sonra %50'nin üzerine hiç çıkmadı. Her şeyini ezberlemiştik bu takımın, her şeyini... Kimin nerede ne yapacağını... Bu golde de Okan'ın sağ kanattan ceza sahasının içine çapraz koşusunu zihnimde canlandırmıştım işte. Maç bitti, golü ilk izlediğimde sanki daha önce izlemiş gibiydim.

Bu iki maçlık seri sonunda Şampiyonlar Ligi'ne kalmıştık. Güçlü bir gruba düşmüştük lakin. Milan, Hertha Berlin ve Chelsea...

İlk maç Hertha Berlin'le İstanbul'da oynanıyordu. Ne olduğunu anlamadan iki gol yedik bir dakika içinde. Tam Hamburg maçı gibi. Moraller bozulmuştu. Şükür çok geçmeden Hakan attı golü, farkı 1'e indirdik. O gol, Galatasaray bu takımı yener düşüncesini oluşturmuştu bende. Ve eğer ola ki bir gün Hertha Berlin'le bir Avrupa kupasında final falan oynamazsak, Hertha Berlin dendiğinde aklıma ilk gelecek isim olan Quadros Bruno ile 2-2 yaptık skoru. Öyle zannediyorduk. Hakem saymamıştı golü. Neymiş, kaleciye faul yapılmış. Gabor Kiraly, hiçbir zaman sevmedim seni zaten. Yalnız bu Bruno ne ayaktı hakikaten... Kırk kuruşluk top oynamamış, ama gazeteler her yeni transferin ilk maçının ertesinde olduğu gibi onda da "40 yıllık X takımlı gibi oynadı" klişesini kullanma fırsatı kaçırmamıştı. Almaguer'e de demişlerdi böyle. Bir Capone'de tuttu. Bruno'dan bahsediyorum çünkü maç son derece sinir bozucu geçiyordu. Yükleniyor yükleniyor gol atamıyorduk. Atacağımızı biliyorduk ama atamıyorduk işte. Bugün hâlâ neden olduğunu bilmediğim bir penaltı çaldı hakem maçın bitimine 5 dakika kala. Karar haklıymış, öyle deniyor ama ben hiç görmedim. Top orta sahadayken birden penaltı oldu, Hagi attı, 2-2 oldu falan... Maç da öyle bitti zaten.

Bu maçın üzerinden bir hafta geçmeden, Milan derbisine çıkıyorduk grubun ikinci maçında. "Ama derbi aynı şehrin takımları arasında oynanır...", biliyorum, teşbihte hata olsun bu sefer. O maçla birlikte Galatasaray ve Milan arasında bir rekabet başlamıştı çünkü. Bir sonraki sezon tekrar eşleşilecek, bu rekabet pekişecekti. De... Yine 1 dakika içinde yenilen iki gol, ilk yarı tam golsüz kapanacakken bitiriyordu umutları. Artık buradan Milan'a karşı maçı çevirecek değildik, hem de San Siro'da. Çeviriyorduk aslında da olmadı, ikinci yarının hemen başında geleceğin Milanlısı Ümit'in golüne karşın 2-1'de tıkandı skor. 2 maç sonunda alınan 1 puan, kötü bir tablonun içine koymuştu Galatasaray'ı. O hâlde önümüzdeki iki Chelsea maçından en az 4 puan çıkarmalıydık, ki grup da bizi çıkarsın.

İki maçta yenilen 6 gol, bari eşit dağılsaydı. Olmadı, ama atılan 0 gol puan tablosuna eşit yansıdı. 5 yediğimiz maç gerçekten ayrı bir yazı konusudur. Yıllar sonra Fenerbahçe'den 6 yediğimiz maçla aynı maçtır aslında bu maç. İkisinde de Fatih Terim 4-0'dan bile çevireceğini düşünmüştür skoru, bu da farkı getirmiştir. Yanlış bir düşünce mi, ayrıca tartışılır. Puansa, 1-0'da da 5-0'da da aynısını alıyorsun. Az da olsa bir ihtimal varsa, denenmeli. Ama göz göre göre de olmaz tabii, işin bir de imaj boyutu var. Yalnız Fatih Terim'in maç öncesi açıklamaları her şeyi belli ediyordu aslında. Samimiyetle söylüyorum ben ikinci maçtan hiç umutlanmadım. İngiltere'deki ilk maçı çok iyi oynamış, Petrescu'nun golüyle 1-0 kaybetmiştik. Bir de kırmızı kart gören Taffarel'i. İkinci maç öncesi Fatih Terim'e soruyorlar, "Mehmet'in oynaması takımı kötü etkiler mi?" Cevap, "Kalemize geleceklerini kim söyledi?" Sadece bu da değil. "İlk maçta çok şanssızdık, bu sefer kesin galibiz." gibi son derece rahat ve hiç olmadığı kadar iddialı açıklamaları duyduk hocamızın ağzından. Sonuç, malum.

Zuhal Abla'ya dönelim... Zuhal Abla enteresan bir insandı. Deprem konusunda biraz hassastı. Biraz da değil, belki dünyanın en hassas kişisiydi. Duvarları falan dinlerdi. Chelsea maçında yediğimiz gecenin bir yarısında zilimiz çaldı, apartmandaki tüm diğer evlerinkiyle birlikte. Deprem olmuş, sabahı apartmanın önünde sohbet ederek ettik. Tam bir eski mahalle havası vardı, bütün apartman kaynaşmıştı birbiriyle. Giriş katında oturan tanımadığım yaşlı tonton bir kadın piknik tüpüyle çay yapmıştı bize. Severim ben böyle şeyleri, güzel. Hem üst komşunun kızına da aşıktım, ne güzel sabaha kadar birlikteydik. Ama ertesi gün gazetelere, haberlere falan baktık deprem meprem yokmuş meğer. Olsun Zuhal Abla, sen bana mutlu bir gece yaşattın, eksik olmayasın.

İtiraf ediyorum, 5-0'ın üzüntüsü unutmuştum o gece. Kötü de etmemişim. Eğrisi doğrusuna denk gelmiş işte, üzünülecek maç değildi o. O maçtı belki de bize UEFA Kupası'nı kazandıran. Tam 16 Avrupa maçında boynumuz bükülmedi o günden sonra. Ama Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkma şansımız kalmamıştı. UEFA da mucize görünüyordu. Deplasmanda Hertha Berlin'i yeneceğiz, Chelsea San Siro'da Milan'a yenilmeyecek, bir de son maçta biz Milan'ı yeneceğiz, anca...

Berlin'deki maçın ilk yarısı sona erdiğinde ihtimaller iyice azalmıştı. Hertha Berlin 1-0 önde kapatmıştı ilk yarıyı, Rekdal'ın penaltıdan attığı golle. Olunmak istenen yerler, vol. 1: Berlin'deki maçın devre arası, Galatasaray soyunma odası. Orada ne oldu, ne konuşulduysa ikinci yarıda 4 gol atıp aldık o maçı. Tugay'ın sevinci gelir bunda da akıllara direkt. Benim aklıma tam maçı çevirmişken, son 15 dakikada Milan'ın attığı golde yaşadığımız hayal kırıklığının bir dakika içerisinde Dennis Wise'ın golüyle tekrar umuda dönüşmesi de geliyor. Aferin Wise. Bu benim değil, Hürriyet gazetesinin sözü. İngiltere'deki maçta sahaya girip PKK propogandası yapan kişiyi çelme takıp yere indirmişti, Hürriyet de ilk sayfadan haberi böyle vermişti. Wise deyince de o geliyor işte aklıma.

Ve Milan maçı. Rekabetin iyice kızıştığı maç... Yahu bizim bu Milan'a şansımız tutuyor. Tarihin en güçlü Milan'ının karşısına Tolgalı Kuzmanlı Orhan Aklı Erhan Namlılı Galatasaray Olmaz Olasıcasılar Karması çıksa yine kazanacağımıza inanırım herhalde, öyle bir psikolojik üstünlüğümüz var. Maç Ali Sami Yen'de, yenersek UEFA'dayız, gerisi Milan'a yarıyor. Ama UEFA için beraberliğe yatamazlar çünkü galibiyet de onları ikinci tura çıkaracak. Biz mucizenin peşini bırakmamış, işi buraya kadar getirmişiz, buradan sonra da Milan'a bırakmayız diyoruz. Ama iş o kadar kolay değil. Atıyor Weah, yıkıyor hepimizi. Çok geçmeden Capone tekrar eşitliği sağlayacak, her zamanki gibi bir kornerde. Bu kez önce kafayı vurup sonra uçtuğu "uçan kafa" gollerinden biri değil ama, ayakla atıyor. Neresiyle atarsa atsın da bir tane daha atsın yeter ki. Olmuyor, Giunti atıyor ikinci yarının başında. Oynadığımız bütün maçların ikinci yarısı da golle başlıyor ne hikmetse. Son 4 dakikaya gelmezden evvel, Hagi'nin 5 senelik Galatasaray kariyerindeki tek olumsuz andan söz edeyim, Arsenal maçında gördüğü haksız kırmızı kart da dahil. Dakika 70 civarı olması lazım, Fatih Terim oyuna genç Hasan Şaş'ı sokacak, kalkan değişiklik tabelasında 10 numara görünüyor. İki gole ihtiyacımız var ve zaman (doğal olarak) daralıyor. 1-1,5 dakika çıkmıyor oyundan Hagi. Sağa bakıyor, sola bakıyor, afra tafralar, tripler... İlk kez (ama paralı askerler yüzünden son kez değil) Hagi ıslıklanıyor Galatasaray tribünlerinde, kısa süreliğine ve haklı olarak. Ve son 4 dakika. Önce Hasan'ın da içinde bulunduğu müthiş bir pas alışverişi sonrası gelen harika Ergün ortası ve Hakan Şükür'ün kafa vuruşu. Skor 2-2. Maç bitti bitecek, bir gol daha lazım. Maçı anlatan spikerin tabiriyle, "Daha duraklamalar da var, neden olmasın? Ve oluyor! Oluyor ulan oluyor! Ben o penaltıyı hâlâ seyredemiyorum, hâlâ ya kaçarsa diye korkuyorum, hâlâ kapatıyorum gözlerimi, finalde Taffarel'in kurtardığı Henry'nin kafa vuruşunda olduğu gibi. Kaçırmıyor Ümit. Bu gol, bize UEFA Kupası'nı getiriyor. Mucizenin peşinden yürümeye devam ediyoruz.

Şimdilik burada kesip Aslı - Emre çiftinin nikâhına doğru yola koyulayım, yarın kaldığımız yerden devam...

4 ekleme:

Number 7 dedi ki...

Ellerine sağlık çok içten çok güzel bir yazı olmuş. Hikayenin devamını da yazarsın umarım...

alperensaylar dedi ki...

ya hakikaten ilginç mesela ben de milan'a yenildiğinizde çok üzülmüştüm o zaman, yani fenerbahçe yenilse bu kadar üzülürdüm ama gel gör 10 sene sonra hamburg 3.golü atınca sevineyim mi üzüleyim mi bilemez hale geldim.

ama hakikaten benim için de çok güzel bir dönemdi galatasaray'ın uefa yolculuğu. cine5 yüzünden sadece final maçının ilk devresini seyredibilmeme rağmen. sağolsun babam arife söve söve bana da "okulun var sabah" diye yatırmıştı:)

t2 dedi ki...

skor 1-1 değil 2-2 oldu . sonra penaltı ile 3-2 olmadı mı ? ben mi yanlışım :)

scapula dedi ki...

Hayır tabii ki.

Ben de yanlış hatırlamıyorum ama yanlış yazmışım o anda. Belli zaten, maçı iki kez 1-1 yapmışım.

Teşekkür ederim dikkatin için. Düzelttim.