30 Mayıs 2009

Veda

Ne desem bilemiyorum. İçimden hiçbir şey söylemek gelmiyor aslında ama sessiz de kalamıyorum. Bugün bir veda günü. İlk kez lig bitiyor diye hiç üzülmüyorum, bıktırmıştı bu sene, iyi gelecek bu ara. Ancak üzüldüğüm başka şeyler var elbette. Yalnızca lige değil, birçok oyuncumuza veda edeceğiz bugün. Bazılarına ise çoktan veda etmişiz, haberimiz yok.

Nonda'ya son kez bir tribün uzaklığında olacağız. Az şey vermedi Galatasaray'a Nonda. 2008 şampiyonluğundaki kilit isimlerden bir tanesi oldu. Yalnızca Fenerbahçe'ye attığı golle değil, yaptığı asistler ve attığı diğer 10 golle de değil, etkili ve mücadeleci futboluyla iz bıraktı. Zaman zaman topu alıp ayağına yapıştırarak rakip kaleye doğru ilerlemesi, o topu asla kaybetmemesiyle keyif verdi. Zaman zaman yardımlaşması ve gol sevinçlerindeki bütünleşmesiyle duygulandırdı. Benim için güzel duygularla anılacak bir oyuncu oldu Nonda. Özleyeceğim.

De Sanctis son kez gözlerimizin önünde kalesini koruyacak. Son kez kale direklerinin önünden adım sayıp, altıpas çizgisinin hemen arkasına kramponlarıyla direklerin yerini kazıyacak. İyi bir şut atılırsa kalesine, son kez topun nereye gittiğine bakmadan rastgele bir köşe seçip atlayacak penaltı kullanılıyormuş gibi. Şakası bir yana, fena da kaleci değildi Morgan. Beklentilerin altında kalmadı, en azından. Benfica deplasmanında kurtardığı top, aylarca Kadıköy hayali kurmamızı sağladı belki de. O kupayı alabilirdik, kadromuz Shakhtar'dan daha kötü değildi ve vaktiyle daha kötü top oynamıyorduk ya, neyse. Ligde, Avrupa'da sadece iyi bir kalecinin çıkarabileceği toplar çıkardı. Ama bize çok iyi bir kaleci lazımdı, gidiyor. Heyhat yerini alacağı söylenen de ondan farklı değil.

Volkan Yaman son kez geçirecek çocukluk hayalini üstüne. Gözleri son kez parlayacak, gol atarsak. Adamını son kez kaçıracak, topu son kez ıska geçecek. Bu maçtan sonra ayrılacak Galatasaray'dan. Geçen sene geldiği günden itibaren sevdirmişti kendisini herkese. İmza töreninde parlayan gözleri yeterdi. Sonra Galatasaray Tv'deki röportajını gördüm, ne kadar iyi bir Galatasaraylı olduğunu görünce daha da sevdim ben. Gel gör ki Galatasaraylılık yetse, ne vakit futbol muhabbeti etsek sus deyip adıyla başlardık Sabri'nin. Vaktinde bir ayrılık, tıpkı Song ile yaşanan gibi. Futbol hayatı olabilecek en iyi şekilde sürsün isterim.

Aykut, eğer Galatasaray'la yolları ayrılırsa, son maçında kadroda mı olacak o bile belli değil. Bana kalırsa Almanya'da kalsa bugün Bundesliga takımlarından birinin kalecisiydi. Milli Takım'ın da. Geldi buraya, her geçen gün kaleciliğinden biraz daha yedi. İddia ederim, geldiğinde bugünkünden çok daha iyi kaleciydi. O zaman tribünler de onu çok severdi. Alelade bir yedek kaleci olmasına rağmen tribüne çağrılma sıralamasında üstlerdeydi. Maç öncesi ısınmalarda ellerini değil ayaklarını çalıştırır, nefis ortalar yapardı. Bir gün Galatasaray'ın kalesine geçmesini hep istemiştim. Geçen sezonun ikinci yarısında geçti, vaktiyle hayalini kurduğumdan daha kötü ama yine de oldukça iyiydi. Ankaraspor maçındaki kurtarışları şampiyonlukta kilit rol oynamıştır. Giderse yolu açık olsun ama gitmesin.

Futbolda psikoloji önemli. Sadece futbolcu psikolojisi değil taraftar psikolojisi de. Nedendir bilmem, Orkun'a ilk kez geçen haftaki Beşiktaş maçında güvendim. Acaba "De Sanctis ve Aykut'u da gördük, arada çok fark yok." diye mi düşündüm bilmiyorum ama kime sorsam aynı, Orkun'a ilk kez geçen hafta güvenen bir 10 kişi tanıyorum. Enteresan. Ayrılacak çok da mutlu olmadığı Galatasaray'dan Orkun ve bir başka takımın kalesinde çok iyi oynadığı bir maçta "Yaba daba daba du" diye haykıracak, gözlerini kırpıştıracak, motive olmak için haç çıkaracak. Ama ne olursa olsun gittiği takımın kalesine güç katacak.

4. Levent'ten Levent tarafına doğru giderken, Kanyon'a gelmeden hemen önce trafik sıkışır belli saatlerde. Bitmek bilmez, bıktırıcı bir trafiktir bu. Yola vaktinde çıkılsa bu trafiye yakalanılmayacaktır aslında. İşi bilmeyen şöför, bir refleksle boş gördüğü Çeliktepe yoluna girer, yan yoldur bu. Plan Gültepe'den dönüp Kanyon'un yanından çıkmaktır. Ama iki adım ilerledikten sonra görür ki yan yol daha beter sıkışıktır. Üstüne üstlük dardır, fenalık gelir insana. Hele bir de ana yoldaki arabaların yanından ilerlediğini görünce, bin pişman olur o yola girdiğine. Araba gideceği yere artık daha da gecikmiştir. Yapacak bir şey yoktur. İlk dönüşte girilir ana yola. Ama ister ana yoldan gidilsin, ister yan yoldan, ileride iki yol kesişecektir. Zincirlikuyu'ya gelindiğinde yol açılacak, rahat bir nefes alınacaktır.

Bülent Korkmaz o yan yoldur Galatasaray için, ana yol da Galatasaray'ın kendi yoludur. Vakitsiz girilip pişman olunarak dönülse de, bu iki yol ileride tekrar kesişecektir.


Bir de veda bile edemediklerimiz var...

Ümit Karan... Söyleyecek o kadar çok şey var ki. Minnettarım Ümit Karan'a, Galatasaray'da yaptığı onca iş için. Türkiye'nin en iyi son vuruşçusuydu yakın zamana kadar. Geçtiğimiz yılki şampiyonluğun en büyük pay sahiplerinden biriydi. Euro 2008 kadrosunda olmayışı inanılır gibi değildi. Zaten yıllar boyu ne yapsa milli formayı doğru düzgün giyememişti. Son bölümde oyuna girip iki gol atsa, yine bir sonraki maç kadroya alınamamıştı; kariyerinin bu yönü hep eksik kalmıştı. Ama Avrupa'da attığı gollerle telafi etti bunu Ümit. Roma'ya, Lazio'ya, Barcelona'ya attığı golleri o Ümit Can'a, bizler kendi çocuklarımıza anlatacağız. Tabii ben erkek çocuğum olsa adını Ayşe Fatma koyarım yine Atahan koymam, insan kendisinin adını çocuğuna niye verir anlamam. Herneyse, Ümit Karan bu sezon hatalarını öyle abarttı ki, şu satırları biraz da ayıp olmasın diye yazıyorum. Benim gözümde kredisi kalmamıştır, sevgim ve saygım da kalmamıştır ancak yine de tabii ki 5-10 sene sonra daha çok iyi yönleriyle hatırlayacağımı biliyorum. Şimdilik ona gece hayatında başarılar dilemekle yetineyim.

Lincoln. Çok yazdık, bıktırdık belki de. Yorgan gitti, kavga bitti. Türkiye liglerinin en iyi oyuncusunu, Galatasaray'ın da karakterli oyuncularından bir tanesini kaybettik. Seneye onu Schalke ya da Werder Bremen'de iç geçirerek izlemeyi isterim. Uzun dönemde Michael Skibbe, kısa dönemde Cassio Lincoln umarım kafalarımızı duvarlara vurmamıza yol açar. Böylece belki bir nebze olsun daha doğru tavırla yaklaşabiliriz onlardan sonrakilere. Şimdilik Lincoln'ün sözünü etmiyorum, daha sonra son bir yazıyla kapatabiliriz konuyu...

Emre Aşık cezalı. Eğer son maçı Beşiktaş maçı ise, eğer sözleşme yenilenmez ise söyleyeceklerim var. Şimdilik "yok canım o kadar da değil" diyerek dilimi ısırayım ben. Emre Aşık gibi bir adama bile bu vefasızlık yapılırsa eğer... Yok canım, o kadar da değil. Evet evet, o kadar da değil. Bunu Galatasaray Yönetimi bile yapmaz!

Ama önümüzde bir Hasan Şaş örneği var.

"Bir ruhun son temsilcisi o. Hasan futbolu bıraktığı gün (başka takıma gittiği gün demiyorum, yok öyle bir ihtimal) bakacağız etrafımıza, bulamayacağız her şeyini bize verebilecek başka bir tane adam. İçimizden bir şeyler eksilecek Hasan gidince, futbol güzelliğinden bir parça daha yitirecek."

Böyle demişim, bu sayfanın ilk yazılarından birinde. Bugün onun bir parçası olduğu Galatasaray'ın son maçı ve Hasan Şaş kadroda bile yok. En son oynadığında ıslıklandı, yuhalandı, küfür yedi... Yıllar boyu da hep aynı oldu zaten kaderi. Benim de en çok eleştirdiğim, en çok sinirlendiğim futbolcularından biri olmuştur Galatasaray'ın. Ama en çok sevdiklerimden de. Bugüne gelinmesinde emeği geçen kim varsa, hepsi için tüm kötü dileklerimi seferber edebilirim. Hasan Şaş'a ise ancak ve ancak sevgimi haykırabilirim. Hasan Şaş, gidiyor ve biz ona adam gibi bir veda bile edemiyoruz. Hasan Şaş gidiyor ve ağlaya ağlaya uğurlayamıyoruz onu. Hasan Şaş gidiyor ve yeri asla dolmayacak. Galatasaray tarihinde bir Hasan Şaş daha olmayacak. Kendi kariyerini, kendi imajını Galatasaray'dan daha az düşünen kimse giymeyecek bir daha o formayı. Seneye futbolu daha az seveceğim çünkü Hasan Şaş yok.

Tugay pişmanlığının telafisinden önce, yeni pişmanlıklar yaşamamak için bu isimlere hak ettikleri tavır gösterilmelidir Galatasaray tribünlerinde. Maç boyunca Hasan Şaş'ın, Bülent Korkmaz'ın ismi haykırılmalıdır. Nonda'ya, De Sanctis'e, Ümit Karan'a emekleri için teşekkür edilmelidir. Lincoln'den yana umudum yok, onu es geçiyorum; Emre Aşık'a sahip çıkılmalıdır. Bülent Uygun'u ağlatmaktan da, Avrupa vizesi almaktan da daha önemlidir bu.

Adam kulübede dokuz doğurdu tabii...

25 Mayıs 2009

Markus Pröll

Cosmin Contra ile başlamıştık, Galatasaray için düşük maliyetli transfer önerilerine. Şartlar biraz daha zorlanırsa Vanden Borre de olabilir aslında, demiştik. Üzerinden iki ay geçmiş, devam edelim.

Şimdi, soruyla karışık bir post olacak bu. Yeterli bilgim yok zira oyuncu hakkında, yeteri kadar izleme imkanına da sahip değilim. Ama her hafta Almanya maç özetlerini izledikçe, Markus Pröll'e hasta oluyorum. Eintracht Frankfurt, Bundesliga'nın en çok gol yiyen üçüncü Bundesliga ekibi, Pröll de o takımı kalecisi. Ama öyle kurtarışlarını görüyorum ki, bana direkt olarak bir başka hastası olduğum kaleciyi, Mondragon'u çağrıştırıyor. Bu yaz 30 yaşına girecek, profesyonel kariyeri boyunca sadece iki kulüpte forma giymiş; FC Köln ve Eintracht Frankfurt. Tıpkı Skibbe gibi Pröll'ün de eşi Türkiyeli, bu nedenle sanıyorum istenirse koşa koşa, bayıla bayıla gelir.

Bu sezon, Eintracht Frankfurt'un yalnızca iki maçını, diğerlerinin çoğunun özetini seyrettim ve Markus Pröll, benim için ideal bir Galatasaray kalecisi portresi çizdi. Daha rahat konuşabilmek için biraz araştırayım dedim, ama bulduklarımla yetinemedim. Dolayısıyla emin değilim, ama yine de yazayım, yazayım ki daha iyi bilenlerle fikir alışverişinde bulunalım. Yanılıyor muyum, merak ediyorum...

24 Mayıs 2009

Kupakaldıran

22 Mayıs 2009

Çok Özledim! Çok!

Galatasaray'dan ayrılışının perde arkası ve çok daha fazlası için, rica ediyorum, okuyunuz...

"Mucize" kelimesini çok kullandım 17 Mayıs'ın hikâyesinde. Halbuki hiç adetim değildir. Çünkü zaten hayattaki her şeyin bir mucize olduğunu düşünürüm. Şu dakikanın şu saniyesinde şunları yazmamın dahi. Nesi mucize bunun? Öyle değil işte. Her şey mucizedir, bazısı bize ilginç gelmez, bazısı gelir. Bazen bir şeyin gerçekleşme ihtimali %99'dur ama olmaz, bazen %1'dir ama olur. Bu ihtimaller asla %100 olmaz. Ya da %100 olur, ama geride başka bir 100 daha vardır. Bize düşen sadece istediklerimize ulaşma yolunda ihtimalleri artırmak için çalışmaktır. Galatasaray da bunu yapmıştır. Güçlü bir kadro kurmuş, iyi çalışmış, hesaplayabildiği her şeyi hesaplamış, gerisini insan aklının hesaplayamayacağı ihtimaller belirlemiştir.

Evet, şunu söyleyebilirim ki, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı alması tesadüftür. Aziz Yıldırım'ın tesadüfünden değil bu tabii. Tesadüfün kelime anlamı "rastlantı, rast geliş". Rast gelmiş, Galatasaray UEFA Kupası'nı almıştır. Bu şekilde ifade etmek o kupayı alanlara haksızlık mıdır, bence değildir. En büyük pay sahipleri kim? Hagi mi mesela? Hakan Şükür mü? Terim mi? Hagi'yle havaalanında karşılaşmasa yöneticiler, olmayacaktı belki de. "Belki de" değil, olmayacaktı. Bir Fenerbahçeli olan Sermet Şükür, oğlunu futbolcu yapabilmek için yıllarca çabalamasa ya da Hakan 16 yaşındayken Fenerbahçe Başkanı Tahsin Kaya Sakaryaspor'a verilecek yetiştirme parasını çok görmese, olmayacaktı. Fatih Terim bir gün önce doğsa hiçbiri olmayacaktı belki. O kupayı alan takımın futbolcusundan teknik adamına, yöneticisinden malzemecisine, onların bugüne dek hayatına girmiş tüm insanlara ve onların soyağacına kadar uzar gider. Rakip futbolcular da dahildir buna. Rakip yöneticiler de. Wome, Alper'i sakatlamasa belki hikâye farklı ilerleyecektir. Bunun arka planında Bologna yöneticilerinin Wome'yi transfer etmesi, o bölgeye daha iyi bir oyuncu almaması, arkasındaki oyuncunun Wome'yi kesecek kadar çalışmaması, Wome'nin anne ve babasının tanışmasına kadar sayısız parametre vardır. Her şey, ama her şey etkilemiştir Galatasaray'ı, çünkü Galatasaray bir cam fanus içerisinde yaşamamıştır o atmosferi. Bizimle aynı dünyada yaşamıştır.

Belki bizim bile payımız vardır UEFA Kupası'nda. Bir maç öncesi takım otobüsü, benim içinde bulunduğum arabanın etkisiyle fren yapmıştır, o her şeye etki etmiştir. Belki grip olmuş bir taraftarın sahaya attığı su şişesinden içen bir futbolcu hastalanmış, bir idmanın son on dakikasına katılmamıştır. Ruhani ya da manevi etkilerden değil, tamamen maddi etkilerden söz ediyorum ve kaderci bir anlayışla da söylemiyorum bunları tabii ki, bilakis her an her şey olabilir, her olay bir diğerini çok önemli ölçülerde etkileyebilir. Ruh hastası gibi sabahlara kadar bunu tartıştığımı bilirim; fazla uzatmadan ve hakikaten ruh hastası damgası yemeden keseyim.

Netice itibariyle UEFA Kupası bir tesadüftür, bir mucizedir. Belki o sene 10 kere tekrardan oynansa o kupayı kaldırmak mümkün olmayacaktır ama şans yüzümüze gülmüştür. Belki bugün son UEFA Kupası'nın şampiyonu olarak uyanma ihtimalimiz (uyuyacak mıydık ki?) o yılki Kupa'yı alma ihtimalimizden daha yüksekti, ancak şans bu kez yüzümüze gülmemiştir. Sadece şansla açıklamıyorum; bu yıl büyük hatalar yapılmış, o yıl muazzam işler başarılmıştır ama şansın da etkisi büyüktür. Futbolun güzelliği de bu bilinmezliğinden, bu bilinmezlik ise hayatın ta kendisinden gelmektedir. Hayat budur, böyle bir şeydir. Tüm akışı tesadüfler ve mucizeler üzerine kuruludur. Sırf bu sebepten, hayat, çok da fazla ciddiye alınmayı hak etmeyen bir olgudur.

Başlığı Sevgili Murat Abi'mden aldım, kızmaz ki bana. Görmez zaten de, olsun ben belirteyim.

Şu anda sapsarı kıpkırmızı olmalıydı, Fenerbahçe Stadı. Bağdat Caddesi en güzel, en renkli gününü yaşamalıydı. Kadıköy'de, lise günlerimin geçtiği sokaklarda içiyor olmalıydım şimdi; az sonra başlayacak final maçının heyecanıyla. Elimdeki bilete bakıp bakıp ağlamalıydım. Bilet bulamamış olsam, çeşitli planlarım vardı, onları uygulamalıydım. Biri paraşüt, diğerini burada söylemeyeyim, politically incorrect zira.

Kadıköy'de, Ali Sami Bey'in doğumgününde, son UEFA Kupası bizim olmalıydı.

En başta söylemiştim, kişisel olacak diye. Bu yazı, o yazı işte.

Final maçını bizim evde izleyecektik. Bizim ev o zaman şimdiki karşı daire. Burada da en yakın aile dostumuz oturuyor. Buranın manzarası daha güzel diye sonradan onlar taşınınca buraya geçtik. En yakın aile dostumuz dediğim, Erkan Abi ve Tahire. Mürşit Abi'yi verdik, Erkan Abi'yi de verelim ki ayıp olmasın. Şu fotoğrafta birincilik basamağındakiler Erkan Abi (soyadı Birinci!) ve bizim peder. Fotoğrafın hangi yarıştan olduğunu bilmiyorum ama 2007 ve 2008'de Türkiye Off-Road Şampiyonu olmuşlardır kendileri. Neyse bu kadar reklam yeter.

Bizim ev biraz allahın unuttuğu yerde. Kışın her yerden soğuk, yazın her yerden sıcak olur. Erkan Abi ve Tahire, çocukları yeni dünyaya geldiğinden, geçici bir süreliğine başka bir evde yaşıyorlardı; ama finali izlemeye bize geleceklerdi. Çocukları Yağız, şimdi Ali Sami Yen'in yolunu ezberlemiş tam bir aslan parçası, onu da ekleyeyim. Önemli maçlar öncesi ve sırasında uyguladığım, çeşitli totemlerim vardır. Eskiden daha da çok vardı. Maçın başlamasına bir saat kala, evdeki bütün terlikleri birbiriyle eşleyip dümdüz bir şekilde yan yana dizmiştim. Şu vaziyette bile değil, tam olarak şu vaziyetteydiler. Bununla da kalmadım, hepsini üçerli gruplara ayırdım. Nedeni şu. Herhalde üç yaşında falandım, annem bana bir şey yedirirken "Allahın hakkı üçtür." derdi, misal iki kaşık yediysem üçüncüyü zorla tıkardı boğazıma. İnançla da alakası yok bunun, ne bileyim 7 kaşık yesem "Prekazi'nın numarası 8'dir, al şunu da." diyecek. Bu üç hak meselesi bilinçaltıma öyle işlemiş ki, hâlâ çok önemli bir maç oynanırken gözüm kronometreye takılsa, değişen saniyede gördüğüm üçüncü rakamın üçe bölünmesine çalışırım. Misal ilk gördüğüm saniye 36 mı, 37 ya da 38'in birinde gözümü kaçırır, 39'da tekrar bakarım.

Of, öyle şeyler yazıyorum ki korkarım okuyanlar, yürü lan manyakmış bu deyip bir daha bu sayfaya gelmeyecek. Olsun, ben devam edeyim. En son üçlü gruplara ayrılan terliklerde kalmıştık, ama bitmedi. Bu şekilde gruplandırılmış terliklerin hepsinin yönünü de televizyona çevirdim. Üç tanesi sehpanın altından, üç tanesi Arif'in golü kaçırdığı sol çaprazdan, üç tanesi kale arkasından; televizyona bakıyor hepsinin ucu. Ve işin ilginci, Galatasaraylı olan annem hepsini bana inat bozmaya çalışırken, çok daha mantıklı ve daha da önemlisi bir Fenerbahçeli olan babam, bana yardım ediyor. Tahire geldiğinde terliklerden birini giymeye kalkışıyor, pişman oluyor tabii, sen misin totemi bozan... Tahire de az değil ama. Maç boyunca vudu büyüsü, vudu büyüsü diye diye evde süs eşyasına dair ne varsa hepsini kırdı. Ne biblo kaldı evde, ne küçük mumluklar. Almıştı eline yine evden bulduğu demirden bir ağaç süsünü, onun ayağıyla seramik mumlukların hepsinin içini oymuştu. Nası vuruyor ama tak tak tak tak... Neymiş, vudu büyüsü! Fesuphanallah...


21.45.

Adını sonsuzluğa kazıyacakların kalesinde Taffarel var. Savunmanın göbeğinde Popescu, Bülent. Onların sağında Capone, solunda Ergün. Orta sahada Okan, Ümit, Suat, Hagi; her biri her yerde. İleride Arif ve Hakan Şükür.

Kupayı kazanmak için her şeyi yapacak ancak ruhani boyutta bir şeylere yenik düşeceklerin 11'i ise şöyle: Seaman; Dixon, Adams, Keown, Silvinho; Parlour, Petit, Vieira, Overmars; Henry, Bergkamp.

Bu 11'de, futbol denen spor endüstriye yenik düşüp de varlığını yitirmezse yüzlerce sene sonra dahi anılacak isimler var. İlkinde ise çok sayıda isimsiz kahramanın yanı sıra kahramaların en büyüğü, en yücesi. Hagi. Taffarel, Popescu ve Hakan Şükür'ün dışındaki diğer isimler ise yalnızca Türkiye'de hatırlanacak. Galatasaray'ın yedek kulübesindeki en şöhretli isim Hakan Ünsal. Arsenal'da ise göze çarpan isimler arasında Kanu ve Suker var.

3-2'lik Milan maçında penaltıyı çalıp, yolunu kaybetmek üzere olan Galatasaray'ı UEFA yoluna sokan güzel insan López Nieto'nun ilk düdüğüyle başladı karşılaşma. Kalesi ilk yoklanan Arsenal oldu, yoklayan Arif. Aynı Arif 10-15 dakika sonra Galatasaray taraftarının gördüğü belki de son frikik organizasyonunda yaptığı müthiş vuruşta Seaman'ın parmak uçlarına takıldı. Mahalle maçlarında en iyi oyuncu kaleciden topu alır, çalımlarla diğer kaleye ilerler ya, Hagi bir pozisyonda orta sahada kazanılan frikikte bunu yapmayı denedi. Gel dedi Okan'a, dokun şu topa; ardından iki çalım, topuğuyla rakibe çaptırıp önüne düşürdüğü top... Vuruşu gol olsa, hayatımda gördüğüm en güzel gol unvanını ertesi yıl Hasan Şaş'a attırdığı golden önce bu alacak. Olmadı. Ardından Hakan Şükür'le geldik, bir anlığına içine Hugo Sanchez girse röveşatası gol olurdu belki.

Kısa bir süre sonra Overmars'la ilk kez Arsenal yaklaştı gole. Bergkamp'ın ayağına oturmayan top sol tarafa sekmiş, Overmars'ın ayağıyla buluşmuştu. (Mahalle kahvesi mode on.) Şimdi ben teknik direktör olsam, bu Overmars'ın futbol hayatını o gün o dakika bitiririm. Bunca yıldır en üst seviyede futbol oynuyorsun ve bu futbol denen nanenin gelmiş geçmiş en efsane isimlerinden biri de Cláudio André Taffarel. Sen bu adamı tanımıyorsan, futbol oynama daha iyi. Hadi Overmars'ı anladık diyelim, normal şartlarda gol olacak vuruşların ilkini yapıyor, Taffarel çıkarıyor. Ya bundan gerekli dersi çıkaramayan Henry'e ne demeli? O finalden sonra çok yükseldi, gün geldi dünyanın en iyi futbolcusu oldu ama neye yarar. Son tahlilde gol yemeyeceği belli olan bir kaleciye gol atmaya çabalayan futbol cahilleri bunlar. Overmars olsun, Henry olsun, Kanu olsun; o güne dek önemli futbol yıldızlarıyken gözümde, 17 Mayıs'ta çok düştüler gözümden, çok... Overmars'ın vaziyeti erken kavrayıp, üç dakika sonra aynı noktada buluştuğu topu hiç kasmadan auta yollaması bile gözümde eski yerine gelmesine yetmedi.

22.28.

Orta sahada Hagi topla buluştu, rakip defans oyuncusu çok sert girdi ona ve yerde kaldı Hagi. 10 saniye önce topu arkasına düşürdüğü Capone'ye bu kez pasını ulaştırabilmişti ama sakatlanmıştı. Akıllar bir an için oyundan kopup ona gitti. "Ya oyundan çıkarsa?" gibi korkunç bir soru geldi akıllara. Ancak 5 saniye sonra unuttuk hepsini. Çünkü Capone topu ceza sahasına kesmiş, Hakan Şükür tutmuş, Ümit pişirmiş, Arif yiyecek, Arsenalli oyuncular "Ne oluyor lan?" diyecekti... Arif yiyemedi. Maçı anlatan Levent Özçelik bile "Goooool" demişken gitti vurdu topu sol ayağıyla dışarıya, çıldırttı hepimizi. "Gooooool, mü geliyor" diye çevirdi spiker de, ne yapsın. Bu maçın sonucu farklı olsaydı eğer, Arif bugün nasıl anılıyordu kimbilir...

Devre arasında teknik direktörle röportaj yapılabilen bir yıldı 2000. Fatih Terim, "2-2 sarı kart. Az hata yapan 11 kişi kalır, inşallah onları biz attırırız." diyor, Arif'in kaçırdığı gole vurgu yapmayı da ihmal etmiyordu. İkinci yarının ikinci dakikasında, Parlour'un sağ kanattan içeri kestiği top kale direğinden dışarı çıkıyordu. Tabii bunu direkten dönen tehlikeli pozisyon olarak görmek mümkün değil, auta gitmeden önce direğe de uğrayan bir top olarak kabul edilebilir ancak. Taffarel aut atışını kullandıktan saniyeler sonra, Okan'ın ara pasında kaleciyle karşı karşıya kalan Hakan'ın vuruşu gerçekten direkten dönen bir toptu işte. Yine önemli bir gol pozisyonundan yararlanamamıştık.


Şimdi favori oyuncumu açıklıyorum: Martin Keown. Bu oyuncu, koca Arsenal takımının en zeki oyuncusudur hiç şüphesiz. Çünkü şu yukarıdaki pozisyonda imkansızı başarmış, topu dışarı atmıştır, sırf olayı kaptığını belli etmek için. Yani aynı zamanda kaliteli de futbolcudur Keown, her baba yiğidin harcı değil o topu dışarı atabilmek. Misal ben benzerini yalnızca bir kez gördüm, Dean Saunders topu kale çizgisinden üstten auta atmayı başarabilmişti. Nasıl ki Saunders büyük futbolcuysa, Keown da öyle. Ama önce zeki. Helal olsun sana Keown. Senden 10 tane daha olsa Arsenal belki kupayı kazanamazdı ama en azından boş yere yorulmazdı. Büyük adamsın.

Bu pozisyonu takip eden 15-20 dakika boyunca kaç tane korner, kaç tane serbest vuruş kullandığımızı hatırlamıyorum, epey oldu ama. Ancak baskısını artıran yalnızca Galatasaray değildi. Für Elise (Therese) de kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Acaba o durmak bilmeksizin çalan cep telefonunun sahibi kim, arayan kimdi? Düşünmüşler miydi o hiç başlamayan telefon konuşmasının bunca insanın hayatına bu denli etki edeceğini?

23:26

Arsenal'da Parlour, Overmars, Henry; Galatasaray'da Capone, Ümit, Okan, Hagi ile sonuçsuz kalan ataklarla 86. dakikaya kadar golsüz gelinmişti. Bu dakikada Capone aut çizgisinden sahanın göbeğine doğru uzun bir top doldurdu. Hakan Şükür bu bölgede topu kontrol etti, düştü. Kalktı, top hâlâ kendisindeydi, Ümit'e aktardı, koştu ileri. Ümit ceza sahasına doğru bir top dolrudu. Hakan Şükür bu bölgede topu kontrol etti, düştü. Kalktı, top Seaman'daydı. Levent Özçelik "Hakan vur, Hakan vur, Hakan vur, n'olur vur, n'olur vur" diye yalvarıyor, Fatih Terim gülüyor, Für Elise devam ediyordu... Uzatma dakikalarına girilirken, "Dağ Başını Duman Almış" tezahüratı da bu eşsiz melodiye eşlik etmeye başlamıştı.

Faruk Süren yahut Adnan Polat, arkadaşlarına "23:30'da şampiyonuz!" demiş miydi bilinmez, 23:30'da biten yalnızca karşılaşmanın normal süresi oluyordu.

Ancak maçın son anında yaşananlar, geride kalan 30 dakikayı önemli ölçüde etkileyecekti. Tam 92:00'da Hagi'nin düşürülmesiyle kazanılan serbest vuruşta beklenmedik bir şekilde Hakan Şükür topu kaleye göndermişti. Bu pozisyon sonrası Hagi'nin öfke dolu bakışlarından kaçmayı başaran Hakan, Fatih Terim'den kaçamamış, hocasına hesap vermek durumunda kalmıştı. Biraz da bunun gerginliğiyle çıkılmıştı ikinci yarıya. Kimbilir takım tekrar oyun alanına yönelirken Bülent Korkmaz'ın Hakan Şükür'e sarılarak moral vermesi bu anlaşmazlıkla ilgiliydi. Hagi'yi ise sakinleştirmek mümkün değildi.

"Gol atan kazanır" usülünde oynanan uzatma dakikaları, Henry'nin kaleyi tutturamadığı net gol pozisyonuyla başlamıştı. Sonra o kritik dakikaya gelindi. İlk uzatma devresinin 4. dakikasına. Hagi sağ kanatta topu önünde buldu. Önünde buldu diyorum ama bu sadece bir rastlandı değildi. Hagi'nin bu maç da dahil olmak üzere kariyeri boyunca topla yaptıklarını bilmiyor olsak, top Hagi'ye çarpıp onun önüne düştü diyebiliriz. Ancak Hagi, topu rakibe çarptırıp kendi önüne düşürebilen, yine önündeki rakibine çarptırıp arkasındaki takım arkadaşına aktarabilen bir adam. Böyle bir yeteneği var işte. Ancak keşke burada kullanamasaydı. Topla birlikte ilerlemeye başladıktan sonra karşısına Tony Adams çıktı. Tam atacakken çalımını, Adams'un ayaklarına takıldı top. Hagi geçmiş, top geride kalmıştı. Hagi geri dönüp alacakken ayağı kaydı. Ve o noktada bir itiş kakış başladı.

"Oo çok sert, çok sert, çok sert, Hagi. Neden Hagi?"

Ve arkasından gelen çok yanlış bir hakem kararı. Yalnızca belinden tutan Hagi'ye dirsek atan Adams'a sarı, bu dirseğe sinirlenip arkadan Adams'ı iten Hagi'ye kırmızı kart çıktı. O dakikaya kadar tek oyuncu değişikliği yapmış olan Fatih Terim, anında reaksiyon göstererek kalan iki değişiklik hakkını da kullandı. Ahmet Yıldırım ve Hasan Şaş, Suat ve Arif'in yerine oyuna girdiler. Ve bitmek bilmeyen dakikalar başladı. Tam 26 dakika Arsenal'la oynayacağız, 10 kişiyiz ve gol yersek Kupa gidecek.

Uzatmanın ilk devresinin son dakikaları oynanırken Henry, çizgi üzerinde attığı çalımla savunmanın dengesini bozup Overmars'a çıkardı topu; Capone'nin müdahelesi golü önledi. Birkaç pozisyon sonra yine Henry, bu kez kendi şansını denedi. Vuruş Taffarel'de kaldı ancak Henry'i engellemeye çalışan Bülent Korkmaz yerde kaldı bu kez de. Bu sakatlığın zaman geçirme ve dinlenme amaçlı olduğunu düşünenler yanılıyordu. Kolu çıkmıştı Bülent'in. İkinci uzatma devresini 1'inin kolu vücuduna sarılı 10 kişiyle oynayacaktık. Ancak Arsenal'in işi kolay değildi, bunu kendileri de biliyorlardı. Dixon'ın bakışları her şeyi anlatmaya yetiyordu aslında.

Ve... Bir başka kritik dakika. Bu kez ikinci uzatma devresinin dördüncü dakikası. Maçın anı. Futbolun anı. Sağdan Parlour ortaladı. Henry havada leylek gibi süzüldü, top Henry'nin kafasına doğru süzüldü. Gözlerimi kapadım. Kapadım, sımsıkı. O kadar net hatırlıyorum ki o bir saniyeden daha kısa zaman diliminde yaşadıklarımı, düşündüklerimi... Bu da bir başarıdır, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ayağımın dibindeki terliklere vurduğumu. Gözlerimi açtığımda fileler sallanıyordu. Ama spiker de bağırıyordu: Taffarel! Bravo Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Taffarel! Fileleri havalandıran, topu kale içine düşerek çıkaran Taffarel'di. Bu, hiç şüphesiz hayatımda görüp görebileceğim en inanılmaz kurtarıştı. Yıllarca her tekrarında gözlerimi kapadım, izleyemedim, bakamadım. O an, futbolun bana yaşatabileceği en yoğun duyguyu içeren andı.

Cesaretlendik. Toparlandık. Bir korner kazandık, Fatih Terim saha kenarına geldi, "İleri çıkın!" dedi takımına. Bu ileri çıkışın ilk geri dönüşünde Taffarel inanılmaz bir kurtarış daha yaptı. İnanılmaz, iki kurtarış daha. İki roket gibi şut çıktı Kanu'nun ayağından ama işte kalede Taffarel vardı. Kanu vuruyor, Taffarel kurtarıyor, defans bile şoku atlatıp hamle yapamamışken ikinci topu yine Taffarel etkisiz hâle getiriyordu. Nasıl anlatılır ki bu kurtarışlar? Anlatmayı geçtim, nasıl anlaşılır ki? Mantığa sığar mı? Hayal mi, yoksa gerçek miydi? Gerçekten oldu mu bu? Yaşandı mı tüm bunlar?

Hemen sonra Henry ceza sahası dışından yokladı kaleyi. Levent Özçelik kapmıştı hadiseyi: "Kale alanı içinden yaptığınız vuruşları kurtardı, onu mu kurtaramayacak?" Levent Özçelik'in bu cümleyi sarf ederken Henry'e dönüp nanik yaptığını hayal etmişimdir hep. Bu arada Capone'yi de kaybetmiştik. Ama sadece fiziksel yeterliliğini, ruhunu değil! Bir oyuncumuzun bacağı, bir oyuncumuzun kolu yoktu. Yoktu yani! Ama ne fark ederdi? Tek oyuncumuz, tek dişimiz kalsa yine kazanacaktık bu maçı. 115. dakikada orta sahada tek ayağıyla topu kazanan Capone, o ayağının üzerinde durabileceği kadar durduğundan gücü tükeniyor, topu havaya dikiyordu. Top taca gitmişti. Fatih Terim bir kez daha saha kenarına geldi, daha da bir hışımla bağırdı bu kez: "Çıkın! İleri!" Öyle ki dördüncü hakem onu yerine gitmesi konusunda uyarmak zorunda kaldı. Top, Arsenal ceza sahasının olduğu bölümdeydi, görüntülerde Seaman hariç 5 Arsenalliye karşı 6 Galatasaraylı vardı. O dakikadan sonra bir iki kez tehlike yaratma fırsatı buldular. Birinde tek ayaklı Capone, diğerinde tek kollu Bülent engel oldu buna. (Daha sonra sıra penaltılara gelindiğinde, beşinci bir atış gerekseydi, sakat olmayan ayağıyla Capone kullanacaktı onu.)

Uzatma dakikaları da yine bir Galatasaray frikiğiyle sona erdi. Ümit Davala'nın şutu Seaman'ın elleriyle buluşur buluşmaz Hakem Lopez Nieto oyunun iki kaleyle oynanan bölümünü bitirdi.

İnancı kuvvetli bir adam değilim. İnancı kuvvetli bir çocuk da değildim. Sadece futbol maçlarında bir şeylere inanmak gelir içimden. Penaltılardan önce bir pazarlık yaptım yukarıyla, çocuk aklımla. Penaltılar atılırken bağırmayacak, taşkınlık yapmayacaktım. Sonunda kazanacaktık. Evet çok saçma ama o an düşünebildiğim başka bir şey yoktu ki, feda yahut feragat edebileceğim tek şeyim bağırma hakkımdı. Spikerin sözleriyle dünyaya döndüm. "Ve Lopez Nieto, Galatasaray tribünlerinin önündeki kaleyi belirliyor. Kura atışında biz kazandık ve Kaptanımız, şu anda Galatasaray tribünlerinin önündeki kaleyi belirledi." Hakemin eliyle kaleyi göstermesiyle birlikte yankılanan sevinç de cabası. Penaltılar başlamadan önce, koştum fırlattığım terliği götürüp olması gereken yere yerleştirdim güzelce.

İlk penaltıyı biz atacaktık. Topun başına Ergün geldi. Seaman'la göz göze gelmekten kaçınıyordu, kaçırıyordu gözlerini. Daha önce hiçbirimiz penaltı atarken görmemiştik onu. Ama biliyorduk ki o penaltı gol olacak. Oldu da! Yan ağlara gönderdi topu Ergün, çıkmayacak yere. Sonradan öğrenecektik ki o gün Ergün'ün doğumgünü. Sonradan anlayacaktık ki, o gün hepimizin doğumgünü.

Sessizce kaldım yerimde.

Arsenal için Davor Šuker geçti topun başına. Tek görevi penaltıyı gol yapmaktı. Sadece penaltı atmasını istemişti ondan Arsène Wenger, sırf bunun için oyuna almıştı onu. Ama bir takım ruhani güçler de o kaleye Taffarel'i sadece gol yemesin diye koymuştu. Olmayacaktı işte be Šuker, olmayacaktı anla işte! Vurdu Šuker ve... Sürpriz yok, direkten döndü!

Sessizce kaldım yerimde.

Sıradaki penaltıcı Hakan Şükür'dü. Bu kez top üst ağlara gitti, yine çıkmayacak yere. Evdeki sevinç çığlıkları, tribünlerdekine karışıyordu. Dışarıdan gelen sesler de cabası. Evimizin bulunduğu ıssız yer, belki de hiç bu kadar gürültülü olmamıştı, gecenin bu saatinde.

Bir tek ben, sessizce kaldım yerimde.

Parlour geldi sonra. Geldi, vurdu ve gol oldu. Şimdi düşününce, o gece yaşanan en ilginç şey buymuş galiba. Nasıl oldu, anlayamadım. Bir mucize sanki bu. Parlour vurdu ve evet, gol oldu. Taffarel doğru köşeyi seçti, doğru yere uzandı ama çıkmadı top. Hayret ettim.

Ama tepki vermedim. Oturdum sessizce.

Oo, Ümit Davala vardı sırada. Bir zamanların sürpriz penaltıcısı, artık top beyaz noktaya dikildiğinde en güvendiğimiz isimdi. Bizi buraya onun penaltısı taşımıştı, şimdiki de kaçacak değildi. Çok basit bir bilek hareketi ve ters köşe! Kupa geliyordu galiba. Bildiğin geliyordu, Avrupa'da kupa kazanıyordu Galatasaray...

Bastırdım heyecanımı, sessizliğimi devam ettirdim.

Vieira topu dikti topu beyaz noktaya. Kalede koca Taffarel vardı. Vurdu, direkten döndü! Aman allahım, aman allahım, direkler bir kez daha izin vermedi! Tanrı bizim almamızı istiyor! Aman allahım, atarsa bizim! Atarsa Kupa bizim!

Für Elise, o anda hayatımın melodisi oluyordu. Beethoven 1810 yılında biliyor muydu acaba neyin müziğini bestelediğini?


Haydi Popescu. Haydi Oğlum! Haydi Oğlum! Goooool! Gol, Leventçim gol! Kupa bizim! Kupa bizim tanrım! Tanrım şu güzelliğe bakın! Kupa bizim! Korkunç bir şey! Allahım sana şükürler olsun. UEFA Kupası, 1999-2000 sezonunda bizim sayın seyirciler!

Şunun belki yarısına kadar, hâlâ sessizdim. Ne zamanki sahaya girmiş Fatih Terim'i gördüm ellerini açmış şekilde, o zaman kalktım ayağa. Gerisini hatırlamıyorum. Hayal meyal, babam ve Erkan Abi'nin üzerine atladıkları kanepenin ayağının çatladığını hatırlıyorum. Kupa'nın Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür'ün ellerinde yükseldiğini. Hagi'nin gözlerindeki mutluluğu. Şapkasını Hagi'nin! Bülent'in bir sağa bir sola koşuşup durmasını. Bir de gece yattığımda babamın Galatasaray'dan "biz" diye bahsettikten sonra (şimdi inkâr etse de) kulağıma "Artık ben de Galatasaraylıyım." diye fısıldadığını.

İşte bu, hayatımın en güzel gününün hikayesidir.

19 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / 3

UEFA Kupası yarı finalinde, Galatasaray'a iki İngiliz, bir Fransız takımı eşlik ediyordu. Bu konuda gerekli açıklamayı, atılacak ilk golde Ercan Taner yapacaktı: "Hiç farketmez. Hiç farketmez. Alman, İtalyan, İspanyol... İngiliz, hiç fark etmez!" Fransız olsa ne fark ederdi bilinmez, 1996'dan beri karşısına çıkmayan Fransız takımlarıyla bu turda da eşleşmedi Galatasaray.

Leeds United'dı sıradaki talihsiz takım. Çok güçlüydü Leeds. Bir önceki sezon ligde dördüncü olmuş; Huckerby, Bakke, Mills, Duberry, Bridges, Wilcox gibi çok iyi transferlerle güçlenmişti. Kadrodaki diğer isimlerden Bridges, Heart, Bowyer, Kelly, Woodgate, Radebe, kaleci Martyn, bize karşı oynamayan Batty, Smith; her biri yıldız isimlerdi. Ama bu oyunculara önderlik eden bir de büyük yıldızları vardı: Harry Kewell. Sonradan onu da renklerine katacaktı Galatasaray.

Bu turun farklılığı, ilk maçın İstanbul'da olmasıydı. Bu Galatasaray'ın alıştığı dengesine ters düşebilecek bir durumdu. İlk maçtan işi bitirmeliydi takım. 12. dakikada da ilk adımı attı bu yönde. Bir ay önce Borussia Dortmund'a atılan golün bir benzerini, bu kez kafayla filelere gönderdi Hakan Şükür. Soldan ortayı kesen yine Arif'ti. İlk yarı biterken, Ergün'ün soldan kullandığı serbest vuruş sonrası ceza alanında topla buluşan Capone, 2-0 yaptı skoru. Anlaşılan Leeds United da çıkamayacaktı bu sahadan. Böyle olmaması için çok çalıştılar aslında ikinci yarıda. Çok zorladılar kalemizi. Önce Bülent Korkmaz'ın ikramını İngiltere'de gol krallığına oynayan Bridges değerlendiremedi. İlk vuruşta Tafarrel'in açı kapatma becerisi, ikincisinde Bridges'ın beceriksizliği skoru 2-0'da tuttu. Ardından savunmadaki bir eşleşme hatasında Harry Kewell, müsait pozisyonda kale dışındaki bir yere yönlendirdi kafa vuruşunu. İkinci yarı, başladığı skorla sona erdi. Maç boyunca Hakan Şükür'ü tutmakla görevli olan stoper Woodgate, maç sonunda rakibinden formasını istiyordu.

2-0 bu kez rövanş için yetmeyebilirdi. İstanbul'daki maç öncesi yaşanan utanç verici gelişmeler ortamı çok germişti. İki İngiliz taraftar öldürülmüş, tüm İngiltere bu maça hesabı kapatma maçı gözüyle bakıyordu. Öldürülen iki kişinin gömülmesi için bile 15 gün beklenmiş, cenazeler o gün defnedilmişti. Çok zor şartlar altında çıkıldı maça. Tansiyonu biraz düşürmek adına, simsiyah giyinmiş Galatasaraylı oyuncular İngiliz taraftarlara çiçeklerle gitti, o çiçekleri önlerine bıraktı. Maç başladıktan sonra bu kadar anlayışlı olmayacaklardı. Daha 4. dakikada Emre Belözoğlu'nun ara pasıyla kaleciyle karşı karşıya kalan Hakan Şükür yere indirilince penaltı kazandık. Hagi PEN101 derslerinde okutulacak vuruşuyla maçı 5. dakikadan bitirdi. Kalan dakikalarda 4 gol yemediğimiz takdirde finaldeydik.

Tüm kozlarını oynamak zorundaydı Leeds United. Takım hâlinde ileri çıktılar, bastırdıkça bastırıyorlar. İlk olarak Kewell ile geldiler, Taffarel kalesinde başarılıydı. 16. dakikada Bakke kornerde iyi yükseldi, eşitledi skoru. Birkaç dakika sonra yine aynı köşeden kullanılan kornerde Heart vurdu kafayı ama Taffarel o dakikalarda insanlıktan çoktan terfi etmişti; ayak hizasına gelen topu avucunun içiyle kornere tokatladı. O anda biraz daha iyi anlamıştık finale çıktığımızı. Zira top gidebileceği en ters noktaya gitmiş, yine de gol olmamıştı. Dakikalar ilerledikçe Leeds geliyor, Taffarel onları geri çeviriyordu.

"Bakke... Ceza sahasına, rakibi döndürmemek lazım, güzel... Pas yerden. Hagi, nefis döndü yine. Hakan kaçtı. Hakan'a iyi bir pas. Hakan Şükür açı biraz dar ama. Hakan gitti. Hakan sıyrılacak. Hakan bir çalım daha. Çerçeveyi gördü. Hakan vurdu goo...ol! Goo...ol! ... Kim attı? Kral attı. Hem de Leeds'te. Elland Road'da. İngiltere'de Kral'ın imzası bu, Kral'ın imzası... Hagi, Hagi, muhteşem bir pas. Kral gidiyor, Kral gole gidiyor. Kral düzeltiyor. İkinciyi düzeltiyor, üçüncüde çakıyor. Çivi gibi çakıyor, Kral takıyor!"

13 saniye önce kalemizi savunurken, bir anda gol sevinci yaşıyorduk. Ama ne gol! Galatasaray tarihinin en güzel, en özel, en anlamlı gollerinden biri bu. Hagi, yine söylüyorum, muhtemelen en iyi maçını oynuyordu kariyerinin. O dakikaya kadar iki akıl almaz asistine ihanet etmişti Arif; birinde ıska geçmiş, diğerini havaya dikmişti. Ancak bu defa hedef Hakan Şükür'dü. Harikulade bir çalım, daha da güzel bir pasla ona gönderdi topu Hagi. Hakan sanki o ana saklamıştı bütün maharetini. Yıllardır uygun anı kollayıp beklettiği sürprizini yaptı ve yüzlerce golünden hiçbir tanesine benzemeyen o golü attı Hakan. Leeds United anladı ki boşuna çabalıyor. Golden, ilk yarı bitimine kadar geçen üç dakikalık sürede hakem Lubos Michel önce Kewell, sonrasındaysa Emre Belözoğlu'nu saçma sapan gerekçelerle oyundan atıyor. Hele Emre'nin rakibine teması dahi yok, rakip Emre'nin üzerine düşüyor. Sahanın içerisine adımını atan Fatih Terim, Emre'yi kolundan tutup soyunma odasına itiyor.

İkinci yarıda Leeds United vazgeçmiyor çabalamaktan. Dört gol atacaklarına inanmıyorlar ama hayatları kaybettirilen iki taraftarları için savaşıyorlar belki de. Hemen ilk dakikalarda Wilcox solda geliyor, yapıyor ortasını, kafayla indirilen topa Bülent çok kötü, çok ters bir vuruş yapıyor. Yine öyle bir vuruş ki bu, gitmesi gereken en son yere gidiyor. Kalede insan olsa gol yani. Ama Taffarel var. Nasıl yapıyorsa inanılmaz bir refleksle kalenin üstünden kornere çeliyor topu. Yazık ki o korner gol oluyor. Yan toplarda çok etkililer ve yine Bakke atıyor golü. Maç 2-2 bitiyor. Söz yine Ercan Taner'de:

Türk futbolunda bir dönemeç... Türk futbolunda bir devrim! Türkiye Cumhuriyeti'ne bu yakışır! Galatasaray, finalde!

Biliyordum! Kesinlikle biliyordum. Biraz Hagi'yi, biraz Hakan Şükür'ü tanıdıktan sonra anlamamak mümkün değildi zaten. Hakan Şükür, UEFA Kupası finalinin son dakikasında o frikiği kullanarak, dolaylı yoldan Hagi'nin kırmızı kart görmesine neden olduğunu itiraf etmiş.

"Son dakikada kazandığımız frikik atışını kullanmak için Hagi hazırlık yapıyordu. Ancak ben kaleyi tutarsa gol olur diye düşündüm ve vurdum. Tabii o benim atmama hem şaşırdı hem de sinirlendi. O hareket onu çok gerdi. Uzatmaların ilk dakikalarında Adams'ın başlattığı ancak Hagi'nin sürdürdüğü pozisyonda kırmızı kart gördü."

Sırf bu anekdot üzerinden Hagi ve Hakan Şükür analizine gidilir. Her ikisini de en kısa yoldan o kadar iyi anlatıyor ki...

18 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / 2

Mucizelerle dolu serüven, Galatasaray'ı bir başka mucizenin eşiğine, UEFA Kupası 3. turuna taşımıştı. Rakip Bologna'ydı. Bologna o zamanlar düzenli olarak Avrupa kupalarına katılan bir İtalyan takımıydı. Bugün Fransız takımı değil elbet ama İtalya sınırlarının dışına giden yolu unutmuş durumdalar. O dönem güçlüydü, onu vurgulamak babında. Şimdi burayı okuyan herkes biliyor bunu ama hey sen, kırk elli sene sonra burayı okuyacak olan torunum, sana söylüyorum. Biliyorum az sonra Hakan Şükür'ün kafa golünü anlatırken bana inanmayacak, ulan bu dedem sonradan bunamamış, hep manyakmış diyeceksin. Ama istiyorsan babanın sana aldığı yeni çıkan zaman makinelerinden gir de bir bak.

Efendime söyleyeyim, ben bu Bologna maçını seyretmedim çünkü Zuhal Ablalar evde yoktu. Ancak İtalyan Rai Uno televizyonu maçı veriyordu. Tabii nasıl, şifreli şekilde. Şifre de ne şifre; buzlu cam. Sanki şakır şakır akan yağmurda yürüyorum da gözlüklerim ıslanmış, öyle seyrediyorum maçı. Yine Cine 5'in şifresinden iyidir. Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin yayın hakları bir dönem daha Cine 5'te kalsa belki de sen hiç dünyaya gelmeyecektin evlat, çünkü bir nesil aklî dengesini yitirecek, deden de bu güruhun içerisinde olacaktı. Bak o zaman ligin adı da Türkiye Birinci Futbol Ligi'ydi. Ne kadar masum, ne kadar naif; değil mi? Türkiye Birinci Futbol Ligi deyince Oğuz Çetin, Şifo Mehmet ve Van Gobbel geliyor aklıma nedense.

Ama şimdi ligimizden, o zamanki asıl ligimize, Avrupa serüvenimize dönelim. Bologna maçı çok sıkıcı maçtı. Arada kırmızı mavi formalılar, beyazların bulunduğu kaleye geliyordu anladığım kadarıyla ama onlar da sonuç getirmiyordu. İlk yarı başladığı gibi bitti. İkinci yarıda Bologna'nın en önemli oyuncusu Signori attı golü. Milan'ın intikamını bir başka İtalyan alacaktı herhalde. Maçın da sonları geliyordu artık. Hiç iyi oynamıyorduk, rövanşta bu mağlubiyetin altında kalkabilir miydik belli değildi. Ama maçın son 5 dakikasına girilirken sağda topla buluşan Ümit Davala bir orta yaptı, sana daha önce anlattığım Hakan Şükür bir zamanlama hatası yaparak erken yükseldi. Baktı olmayacak, biraz daha yükseldi. Top hâlâ geliyor bu arada. Ama Hakan Şükür biraz daha yükseldi, havada beklemeye başladı topu. Top geldiğinde biraz fazla yükseldiğini anladı, eğdi kafasını aşağı doğru, vurdu, gol oldu, 1-1 oldu. Öyle de bitti maç. Ben bu golün Hakan Şükür'ün kariyerinde attığı yüzlerce golün en güzellerinden biri olduğunu o anda şifreli yayından anlamıyorum, birkaç saat sonra maçın özetini izlerken görüyorum.

Rövanş maçı, 23 numaralı formasıyla Hasan Şaş'ın attığı güzel golle start aldı. Hemen sonra yedik, 1-1 oldu. Hakan Şükür'ün ilk maçta attığı kadar konuşulmaz ama sonra yine ömrühayatımda eşini benzerini görmediğim bir gol attık, Ümit Davala'yla. Şimdi üzerinden on sene geçmişken böyle söylüyorum çünkü eminim 40 sene daha böyle bir gol görmeyeceğime. Çaprazdan ayak içiyle bırakılan bir topun müdahele edilmeksizin köşeye gideceği yalnızca bir incecik yol vardır herhalde ve top o yörüngeyi takip etti işte. Kalan 60 dakikada canımıza okudu aslında Bologna. Tırnaklarımızı yedik bütün bir ülke ama sonuçta zafer bizim oldu. Zafer? Daha sonra kazanılacakların yanında bu ne ki... Bu maçın bir de çok acı hatırası vardır. Son dakikada oyuna giren genç bir oyuncumuzu kaybettik bu maçta. Alper Tezcan'ın futbol hayatı bu maçla bitti. Bitiren, Kamerunlu Pierre Wome'ydi. Daha sonra o Wome'yi almaya kalktı Galatasaray. Alper ise futbola dönebilecekken, takımı ona sahip çıkmışken barlarda kız peşinde koşmayı tercih etti. Sonra da biten futbol hayatının faturasını Galatasaray'a kesti. Üzücü tabii.

Bak evlat. Sıradaki maç, Borussia Dortmund maçıdır. Sıradaki maç, Galatasaray'ın Avrupa Şampiyonu olacağına hepten inandığımız maçtır. Borussia Dortmund, üç sene öncesinin Şampiyonlar Ligi Şampiyonu, iki sene sonrasının Almanya Şampiyonu ve UEFA Kupası finalistidir. Bu takımla eşleştik biz ve onlar favoriydi. Peki bu önemli miydi? Milan'ı Avrupa'nın dışına ittiğimiz maçtan sonra UEFA Kupası'nın İstanbul'a gitme ihtimalini 250'de 1 olarak görenlerin favorisi kimin umrundaydı? Hagi'nin değil, Hakan Şükür'ün değil, Fatih Terim'in değil, Arif'in değil... Yörünge demiştik az önce. Arif, Almanya'daki ilk maçın ilk yarım saati geride kalmışken öyle bir top attı ki sol taraftan, ceza alanı içerisinde 5 Dortmundlu oyuncunun arasında tek başına olan Hakan Şükür'e, top yine ancak o yörüngede gittiği takdirde ona ulaşırdı. Ulaştı. "Hakan döndü... Hakan vurdu goooool! Goooool!" Nefis döndü ama, çok nadir gösterdiği yeteneklerinden birini kullanarak. Çok değil, 1.5 ay sonra hiç göstermediklerini de gösterecekti, bu ön gösterimdi.

Sonra Hagi'nin golü geldi. Bunda yörünge mörünge yok. Dünyanın güneşin etrafında sürdürdüğü yörünge hareketine, önüne çıkan kuyruklu yıldızın üzerinden atlayarak devam etmesi gibi bir şey Hagi'nin golü. İlk yarı böyle akıl almaz bir golle bitti işte. İş de bitmişti daha Almanya'da, daha ilk yarıda, belli ki. İkinci yarıda ise Hagi şiir yazıyordu sahada, Ercan Taner'in tabiriyle. O şiir şarkıya dönüyordu. Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinliyorduk. Hagi hem orkestranın şefi, hem başlı başına bir orkestraydı. İlk yarıda iki attıysak, ikinci yarıda iki ikiyi kaçırıyorduk. Farklı kazanacağı maçı 2-0'da bırakıyordu Galatasaray. Ertesi günün gazeteleri "Sana Kupa Yakışır" diyordu.

İstanbul'daki rövanş, ilk maçta geçilen turun sevincini Ali Sami Yen'de Galatasaray tribünlerinde yaşatmak için çekilmiş bir devam filmiydi. İlk maçta olduğu gibi, bu maçta da Zuhal Ablalardaydık. Bu kez mevcudumuz daha kalabalıktı. Chelsea maçı sonrası Zuhal Abla'nın kafasında yaşanan deprem sonucu geceyi birlikte geçirdiğimiz apartman sakinlerinden (üst komşumuz) Mürşit Abi ve eşi Derya Abla da bizimleydi. Mürşit Abi daha sonra My Name Is Earl çakması "Hakkını Helal Et" isimli dizide başrol oynadı. Ahan da şu şahıstır Mürşit Abi. Şimdi baktım, adına hayran kulüpleri açılmış. Ben de severdim küçükken, komik adamdı. Maç? Başladığı gibi bitti, Galatararay çeyrek finaldeydi. Şimdiki rakip İspanyol Real Mallorca.

Senin deden de bir zamanlar saf bir çocuktu yavrum. Anlatayım. Mallorca maçı bir kurban bayramına denk geliyordu. Neredeyse bütün Altınordu sülalesinin toplandığı Beşiktaş Ihlamur'daki apartmanda geçirdik bütün günü. Önce babaannemde oturduk akşamüstüne dek, babaannem bööörekler yedirdi bize, ardından bütün apartmanı dolaştık. Emel Yengelerin evinde Cine5 vardı. Biz tam maç öncesi oradaydık, açmıştım kanalı, Mallorca şehrini tanıtan bir bant vardı. Tam maç başlayacakken kalktı gitti babamlar. Sadece babamlar değil, maalesef ben de. Yalvardım ne olur ben kalıp izleyeyim, gece de babaannemde kalırım diye ama nafile. Ne olacak, baba da olsa Fenerli işte! Eve dönüş yolunda arabanın radyosundan maçı açmak istedim ama ona da izin vermedi. Futbol sesinden rahatsız olunan bir evde büyüdüm ben, senin gibi her istediğimizi yapamıyorduk biz, ne çileler çektim. Eve geldim, maç ne oldu diye heyecan içerisindeyim. O zamanlar bilgisayarım da yok, cep telefonu zaten yok; sahip olduğum en teknolojik şey televizyonun teletext'i. Açtım baktım, 4-1'i gördüm yattım. Gözlerim dolu dolu. Buraya kadar mıydı diye düşündüm, halbuki Dortmund daha güçlü takımdı. Turu nasıl geçeriz hesaplamaları yaptım kafamda, 3-0 yetiyordu ama o da çok zordu. Çok mutsuz bir şekilde uyudum.

Mutsuzluğum, ertesi günkü Hürriyet'in ilk sayfasının tümüyle Galatasaray'la kaplı olduğunu görmemle birlikte son buldu. "Viva Cimbom" diyordu manşet. Sonra golleri gördüm, üçü muhteşem aşırtma vuruşlarından gelmiş. İlginçtir, bu üç aşırtma golünden önce yapılan paslar bile aşırtmadır. Arif, Emre, Hakan Şükür'le üç aşırtma; sonra bir de Okan.

Rövanş yine aynı hesap. Maksat 90 dakika daha oynayalım da bizim İstanbul'daki taraftarlar da sevinsin... Dakika otuz beş, numara otuz beş. Kapponne! Ardından bir de Hakan Şükür. Kalecinin kaleyle alakası yok, ceza sahasında takılıyor öyle. İki maçta 6 gol atıyoruz, 3'ü aşırtma, ikisi boş kaleye, e biri de duran top zaten. Anlayacağın kaleci kova. Zaten ilk maçtan önce Hagi, "O kaleciyi tanırım, stat ışıkları gözünü alır, kaleyi gördüğünüz yerden vurun.", Fatih Terim ise "Çok öne çıkıyor, aşırtma deneyin." demiş, bizimkiler de işi abartmış. 10 sene sonra, o kaleciyi de almaya kalktı Galatasaray.

Bologna, Dortmund, Mallorca derken; geldik yarı finale. 1/250 oldu 1/16.

Bu noktada yine virgülü koyalım.

Sincerely;
Deden

17 Mayıs 2009

17 Mayıs 2000 / 1

Kişisel olacak. Galatasaray ile ilgili bilinmeyen hiçbir şey söylemeyeceğim. Hayatımın en mutlu gününe giden yolu, çoğunlukla kendi hayatımın etrafından anlatacağım sadece.

Yıl 1998, tarih 9 Aralık. Galatasaray, Guerrero'nun golüyle talihsiz bir şekilde erken noktalamıştı Avrupa macerasını. Maçın son dakikaları gözümün önümden gitmiyor. Okan'ın yerde sürünürcesine top kapma mücadelesi, Burak'ın uzatma dakikalarında kaçırdığı gol... Anlatmıştım bu maç bitimindeki ruh hâlimi, kaçan bu golden söz ederken. O zaman bilmiyorduk tabii bu kaçan golün hesabının çokça zaman sonra bir gece Taffarel'in kurtarışlarıyla kapanacağını. Ama Guerrero'nun golünün bir nokta değil de, noktalı virgül olduğunu çok iyi biliyorduk. Çok daha umutlu başladık bir sonraki sezona.

İlk durak Wien'di. Rapid Wien'di rakip. Alt kat komşumuz Zuhal Abla & Murat Abi çiftinde Cine5 decoder'i vardı. Her ikisi de fanatik Fenerbahçeliydi ama ne fanatik... En sinir bozucu Fenerbahçeli tipiydi misal Murat Abi. Yıllar sonra bizim evde izlediği maçta Revivo'nun golü Fenerbahçe'ye şampiyonluğu getirirken bütün gece alt kattan gelen şampiyonluk şarkıları uyutmamıştı bizi. Gelgelelim, o günlerde ülkenin tamamına yakını gibi Murat Abi ve Zuhal Abla da koyu birer Galatasaraylı gibi izliyordu maçları. 20-30 sene öncesinden bahsetmiyorum, 10 sene öncesinde bile durum bu, ne kadar da değişiyor her şey. Ben de Chelsea - Fenerbahçe serisinde Chelsea'yi destekledim mesela ama 8 yaşımdayken Rapid Wien maçında Fenerbahçe gol kaçırdığında üzüldüğümü bilirim. Herneyse, gereksiz ayrıntılarla donatmayayım ortalığı. Galatasaray'ın Rapid Wien maçını Zuhal Ablalarda seyretmiş, Hagi soloya orada tanıklık etmiştim: Hagi, kaleye baktıı, bir çalım nefis bir hareket, Hagi, Hagi, Haggi, Haggi, Haggii...

3-0 biten maçın iki hafta sonraki rövanşını, odamda radyodan dinlemiştim. Bu maça dair tek söyleyebileceğim şudur ki, radyoda gol anlatıldığında kafamda nasıl bir görüntü oluşmuşsa, golü izlediğimde karşılaştığım manzara da aynıydı. O kadar oturmuştu çünkü artık takım. Kimin çıkıp kimin gireceğini tahmin etme oranımız %90'ın üstündeydi o dönem, belki ondan sonra %50'nin üzerine hiç çıkmadı. Her şeyini ezberlemiştik bu takımın, her şeyini... Kimin nerede ne yapacağını... Bu golde de Okan'ın sağ kanattan ceza sahasının içine çapraz koşusunu zihnimde canlandırmıştım işte. Maç bitti, golü ilk izlediğimde sanki daha önce izlemiş gibiydim.

Bu iki maçlık seri sonunda Şampiyonlar Ligi'ne kalmıştık. Güçlü bir gruba düşmüştük lakin. Milan, Hertha Berlin ve Chelsea...

İlk maç Hertha Berlin'le İstanbul'da oynanıyordu. Ne olduğunu anlamadan iki gol yedik bir dakika içinde. Tam Hamburg maçı gibi. Moraller bozulmuştu. Şükür çok geçmeden Hakan attı golü, farkı 1'e indirdik. O gol, Galatasaray bu takımı yener düşüncesini oluşturmuştu bende. Ve eğer ola ki bir gün Hertha Berlin'le bir Avrupa kupasında final falan oynamazsak, Hertha Berlin dendiğinde aklıma ilk gelecek isim olan Quadros Bruno ile 2-2 yaptık skoru. Öyle zannediyorduk. Hakem saymamıştı golü. Neymiş, kaleciye faul yapılmış. Gabor Kiraly, hiçbir zaman sevmedim seni zaten. Yalnız bu Bruno ne ayaktı hakikaten... Kırk kuruşluk top oynamamış, ama gazeteler her yeni transferin ilk maçının ertesinde olduğu gibi onda da "40 yıllık X takımlı gibi oynadı" klişesini kullanma fırsatı kaçırmamıştı. Almaguer'e de demişlerdi böyle. Bir Capone'de tuttu. Bruno'dan bahsediyorum çünkü maç son derece sinir bozucu geçiyordu. Yükleniyor yükleniyor gol atamıyorduk. Atacağımızı biliyorduk ama atamıyorduk işte. Bugün hâlâ neden olduğunu bilmediğim bir penaltı çaldı hakem maçın bitimine 5 dakika kala. Karar haklıymış, öyle deniyor ama ben hiç görmedim. Top orta sahadayken birden penaltı oldu, Hagi attı, 2-2 oldu falan... Maç da öyle bitti zaten.

Bu maçın üzerinden bir hafta geçmeden, Milan derbisine çıkıyorduk grubun ikinci maçında. "Ama derbi aynı şehrin takımları arasında oynanır...", biliyorum, teşbihte hata olsun bu sefer. O maçla birlikte Galatasaray ve Milan arasında bir rekabet başlamıştı çünkü. Bir sonraki sezon tekrar eşleşilecek, bu rekabet pekişecekti. De... Yine 1 dakika içinde yenilen iki gol, ilk yarı tam golsüz kapanacakken bitiriyordu umutları. Artık buradan Milan'a karşı maçı çevirecek değildik, hem de San Siro'da. Çeviriyorduk aslında da olmadı, ikinci yarının hemen başında geleceğin Milanlısı Ümit'in golüne karşın 2-1'de tıkandı skor. 2 maç sonunda alınan 1 puan, kötü bir tablonun içine koymuştu Galatasaray'ı. O hâlde önümüzdeki iki Chelsea maçından en az 4 puan çıkarmalıydık, ki grup da bizi çıkarsın.

İki maçta yenilen 6 gol, bari eşit dağılsaydı. Olmadı, ama atılan 0 gol puan tablosuna eşit yansıdı. 5 yediğimiz maç gerçekten ayrı bir yazı konusudur. Yıllar sonra Fenerbahçe'den 6 yediğimiz maçla aynı maçtır aslında bu maç. İkisinde de Fatih Terim 4-0'dan bile çevireceğini düşünmüştür skoru, bu da farkı getirmiştir. Yanlış bir düşünce mi, ayrıca tartışılır. Puansa, 1-0'da da 5-0'da da aynısını alıyorsun. Az da olsa bir ihtimal varsa, denenmeli. Ama göz göre göre de olmaz tabii, işin bir de imaj boyutu var. Yalnız Fatih Terim'in maç öncesi açıklamaları her şeyi belli ediyordu aslında. Samimiyetle söylüyorum ben ikinci maçtan hiç umutlanmadım. İngiltere'deki ilk maçı çok iyi oynamış, Petrescu'nun golüyle 1-0 kaybetmiştik. Bir de kırmızı kart gören Taffarel'i. İkinci maç öncesi Fatih Terim'e soruyorlar, "Mehmet'in oynaması takımı kötü etkiler mi?" Cevap, "Kalemize geleceklerini kim söyledi?" Sadece bu da değil. "İlk maçta çok şanssızdık, bu sefer kesin galibiz." gibi son derece rahat ve hiç olmadığı kadar iddialı açıklamaları duyduk hocamızın ağzından. Sonuç, malum.

Zuhal Abla'ya dönelim... Zuhal Abla enteresan bir insandı. Deprem konusunda biraz hassastı. Biraz da değil, belki dünyanın en hassas kişisiydi. Duvarları falan dinlerdi. Chelsea maçında yediğimiz gecenin bir yarısında zilimiz çaldı, apartmandaki tüm diğer evlerinkiyle birlikte. Deprem olmuş, sabahı apartmanın önünde sohbet ederek ettik. Tam bir eski mahalle havası vardı, bütün apartman kaynaşmıştı birbiriyle. Giriş katında oturan tanımadığım yaşlı tonton bir kadın piknik tüpüyle çay yapmıştı bize. Severim ben böyle şeyleri, güzel. Hem üst komşunun kızına da aşıktım, ne güzel sabaha kadar birlikteydik. Ama ertesi gün gazetelere, haberlere falan baktık deprem meprem yokmuş meğer. Olsun Zuhal Abla, sen bana mutlu bir gece yaşattın, eksik olmayasın.

İtiraf ediyorum, 5-0'ın üzüntüsü unutmuştum o gece. Kötü de etmemişim. Eğrisi doğrusuna denk gelmiş işte, üzünülecek maç değildi o. O maçtı belki de bize UEFA Kupası'nı kazandıran. Tam 16 Avrupa maçında boynumuz bükülmedi o günden sonra. Ama Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkma şansımız kalmamıştı. UEFA da mucize görünüyordu. Deplasmanda Hertha Berlin'i yeneceğiz, Chelsea San Siro'da Milan'a yenilmeyecek, bir de son maçta biz Milan'ı yeneceğiz, anca...

Berlin'deki maçın ilk yarısı sona erdiğinde ihtimaller iyice azalmıştı. Hertha Berlin 1-0 önde kapatmıştı ilk yarıyı, Rekdal'ın penaltıdan attığı golle. Olunmak istenen yerler, vol. 1: Berlin'deki maçın devre arası, Galatasaray soyunma odası. Orada ne oldu, ne konuşulduysa ikinci yarıda 4 gol atıp aldık o maçı. Tugay'ın sevinci gelir bunda da akıllara direkt. Benim aklıma tam maçı çevirmişken, son 15 dakikada Milan'ın attığı golde yaşadığımız hayal kırıklığının bir dakika içerisinde Dennis Wise'ın golüyle tekrar umuda dönüşmesi de geliyor. Aferin Wise. Bu benim değil, Hürriyet gazetesinin sözü. İngiltere'deki maçta sahaya girip PKK propogandası yapan kişiyi çelme takıp yere indirmişti, Hürriyet de ilk sayfadan haberi böyle vermişti. Wise deyince de o geliyor işte aklıma.

Ve Milan maçı. Rekabetin iyice kızıştığı maç... Yahu bizim bu Milan'a şansımız tutuyor. Tarihin en güçlü Milan'ının karşısına Tolgalı Kuzmanlı Orhan Aklı Erhan Namlılı Galatasaray Olmaz Olasıcasılar Karması çıksa yine kazanacağımıza inanırım herhalde, öyle bir psikolojik üstünlüğümüz var. Maç Ali Sami Yen'de, yenersek UEFA'dayız, gerisi Milan'a yarıyor. Ama UEFA için beraberliğe yatamazlar çünkü galibiyet de onları ikinci tura çıkaracak. Biz mucizenin peşini bırakmamış, işi buraya kadar getirmişiz, buradan sonra da Milan'a bırakmayız diyoruz. Ama iş o kadar kolay değil. Atıyor Weah, yıkıyor hepimizi. Çok geçmeden Capone tekrar eşitliği sağlayacak, her zamanki gibi bir kornerde. Bu kez önce kafayı vurup sonra uçtuğu "uçan kafa" gollerinden biri değil ama, ayakla atıyor. Neresiyle atarsa atsın da bir tane daha atsın yeter ki. Olmuyor, Giunti atıyor ikinci yarının başında. Oynadığımız bütün maçların ikinci yarısı da golle başlıyor ne hikmetse. Son 4 dakikaya gelmezden evvel, Hagi'nin 5 senelik Galatasaray kariyerindeki tek olumsuz andan söz edeyim, Arsenal maçında gördüğü haksız kırmızı kart da dahil. Dakika 70 civarı olması lazım, Fatih Terim oyuna genç Hasan Şaş'ı sokacak, kalkan değişiklik tabelasında 10 numara görünüyor. İki gole ihtiyacımız var ve zaman (doğal olarak) daralıyor. 1-1,5 dakika çıkmıyor oyundan Hagi. Sağa bakıyor, sola bakıyor, afra tafralar, tripler... İlk kez (ama paralı askerler yüzünden son kez değil) Hagi ıslıklanıyor Galatasaray tribünlerinde, kısa süreliğine ve haklı olarak. Ve son 4 dakika. Önce Hasan'ın da içinde bulunduğu müthiş bir pas alışverişi sonrası gelen harika Ergün ortası ve Hakan Şükür'ün kafa vuruşu. Skor 2-2. Maç bitti bitecek, bir gol daha lazım. Maçı anlatan spikerin tabiriyle, "Daha duraklamalar da var, neden olmasın? Ve oluyor! Oluyor ulan oluyor! Ben o penaltıyı hâlâ seyredemiyorum, hâlâ ya kaçarsa diye korkuyorum, hâlâ kapatıyorum gözlerimi, finalde Taffarel'in kurtardığı Henry'nin kafa vuruşunda olduğu gibi. Kaçırmıyor Ümit. Bu gol, bize UEFA Kupası'nı getiriyor. Mucizenin peşinden yürümeye devam ediyoruz.

Şimdilik burada kesip Aslı - Emre çiftinin nikâhına doğru yola koyulayım, yarın kaldığımız yerden devam...

15 Mayıs 2009

Bekle Beni

3-4 sene oluyor. Sinematürk'te bir film görmüş, takılmıştım. İlk kuşak 12 Eylül filmlerinden biriydi; Sen Türkülerini Söyle. Kadir İnanır'ın canlandırdığı Hayri karakteri, darbe döneminde içeri atılıp 7 sene yatıyor. Çıktıktan sonra da bir yabancılaşma süreci yaşıyor. Eski arkadaşları, ailesi; herkesin değiştiğini; insan ilişkilerinin alabildiğine yozlaştığını görüyor. Güzel film. O gün seyrederken, film kadar müzikleri de dikkatimi çekmişti. Hatta ilk anda kanal değiştirmeyip filme takılı kalmamı sağlayan, bu müziklerdi. "Bekle Beni" adlı şarkısıydı Çağdaş Türkü'nün. Yıllarca kimin söylediğini bile bilmeden hatırladım bu şarkıyı. Sonra bir gün, hazır bulmuşken önceleri methini duyduğum Çağdaş Türkü'nün Bekle Beni / Delikanlıya albümünü indirdikten sonra bir baktım ki kulağıma çalan melodi tanıdık. Hoş bir sürpriz olmuştu benim için.

Bekle Beni adlı üç şarkı var bildiğim ve üçünü de seviyorum. Nasıl açıklamalı, bilemiyorum. Ama en güzeli de Çağdaş Türkü'nünki. Sözler zaten en güzel şarkıların şairi Ahmet Telli'nin aynı isimli şiirinden. Beste de, Yeni Türkü'nün benim nezdimde en güzel şarkısı olan Gurbete Kaçacağım'ın sonundaki eşsiz kemençe solonun sahibi -ki bir kemençe sesinden etkilenebileceğimi asla tahmin etmezdim onu dinleyene kadar- Eftal Küçük'e ait. İkiliye Tolga Çandar'ın vokali de eklenince, böyle bir karışımdan böyle enfes bir sonuç çıkmış işte.

İndirilebilir link

Şampiyonluk ya da küme düşmeme yolunda mücadele ederken, rakiplerinizin biri mağlup olursa sizin maçınız hemen değer kazanır, 6 puanlık maç olur birden. Biri daha yenilirse 9, Galatasaray'ın Eskişehirspor maçından önce olduğu gibi mağlup olan iki takımın yanında diğer ikisi de berabere kalırsa 13 puanlık maçtır o. Maksimumu da budur herhalde. Değilmiş meğer. Konyaspor Teknik Direktörü Giray Bulak, Eskişehirspor ile sezonun maçını oynayacaklarını, 3 veya 6 puanlık değil 40 puan değerinde bir maça çıkacaklarını ve kazanan takımın ligde kalmayı garantileyeceğini söylemiş. İyi de yapmış. Güzel, yaratıcı bir yaklaşım, tebessüm ettirdi beni. Giray Bulak'ın teknik direktörlük kariyerinde yaptığı en olumlu iş belki bu açıklamadır, o ayrı.

Şimdi baktım, bu sayfada bugüne dek ne kadar basketbol yazısı yazdıysam, ki azdır sayısı, hepsinde belirtme ihtiyacı duymuşum, yine söyleyeyim. Ben basketboldan anlamam. İzlemekten keyif alırım, belki futbol maçından daha çok basketbol maçına gitmişimdir hayatım boyunca, ilkokuldan liseye dek okul takımlarıyla turnuvalarda da oynamışımdır ama bunlar iyi bir basketbol izleyicisi olmaya yetmiyor işte. Okumak, düzenli bir şekilde ilgilenmek, takip etmek gerekiyor, ki ben hiçbir zaman yapmadım bunu. Yapmak isterdim. Bir basketbol kültürüm olsun isterdim.

Bu aslında bilgisayar oyunlarıyla da alakalı. 12 yaşıma kadar bilgisayarım yoktu. Bilgisayardan önce play station almıştı bana babam. Ona da çip taktırmamıştık, ilk başta aldığımız üç oyunu oynadım uzun süre. NBA Live 2000'di bu oyunlardan biri. Şimdi hâlâ Utah'ın, Lakers'ın, şunun bunun o dönemki ilk 5'lerini ezbere bilirim. Ama 2001'den sonra NBA'e gelmiş 5 tane oyuncu söyle deseler, düşünür öyle söylerim. O kadar uzağım. Takip etmedim zira. Belki bir gün yine bir ucundan tutarım.

5 tane oyuncu demişken, Yao Ming geldi aklıma. Gösterdiği üstün performans değil de, yanlış bilmiyorsam NBA tarihinin en uzun 4. oyuncusu olmasından kaynaklanan popülerliğidir ilk etapta aklıma gelmesinin nedeni elbette. Peki Sultan Kösen'i hatırlayan var mı? 2003 yılında Fanatik gazetesinin ilk sayfasında boydan boya fotoğrafı çıkıp Galatasaray'ın Yao Ming'i olarak lanse edildiğinde 20 yaşında, 2.42 boyundaydı. Bugün 26 yaşında ve boyu 2.47. Mardin'de görülüp (kılıfına uydurursak, keşfedilip) sadece boyu uzun diye basketbolcu yapılmaya çalışılmış bir çocuktu Sultan Kösen. Oysa ki bırakın basketbol oynamayı, yürümekte dahi zorlanıyor şimdi. Başta da çok farklı değildi. O dönem bir arkadaşımın antrenmanına gittiğimde şut çalışırken görmüştüm Sultan'ı, o boyuyla potanın dibinden sayı yapamıyordu. Basketbol oynayarak tek elde edebildiği, dünya basketbol tarihinin en uzun oyuncusu unvanı oldu. Ancak eminim, tedavi masraflarının karşılanmasını buna tercih ederdi.

Biraz iç karartıcı oldu ama pozitif bir yere bağlayacağım. Aradan geçen 6,5 senede basketbolumuz daha iyi yerlere geldi. İki (2,5) oyuncumuz NBA'de forma giyiyor ve ikisi de en üst düzey oyuncular arasında. Devamı gelecek, yolda. Milli Takım, Antrenör Bogdan Tanjeviç'in kişisel inat ve çekişmelerinden kurtulursa belki de tarihinin en iyi performanslarından birini gösterebilir. Daha fazla sayıda kulüp takımımız Avrupa kupalarında iddialı bugün. Bayan basketbolunda Avrupa'dan, tekerlekli sandalye basketbolunda hem Avrupa hem de kıtalararası şampiyonadan kupa getirdi Galatasaray. Tüm bunların sonucunda daha planlı programlı, daha sistematik yetenek avı çalışmaları da var bugün. Ya da işler daha planlı yürüdüğü için bu başarılar elde ediliyor.

Türkiye Basketbol A Milli Takım ve 12 Dev Adam Basketbol Okulları sponsoru Garanti Bankası, son olarak geçtiğimiz yıl NBA'in Türkiye etkinlikleri sponsoru olmuştu. Yapılan organizasyonda seçilen 4 genç basketbolcu Orlando Magic'in düzenlediği basketbol eğitim kampına katılmıştı. Bu 4 ismin gelecekteki yerlerinin ne olacağını zaman gösterecek. Bu yıl yapılacak organizasyonun ikincisinde, 4 yeni genç basketbolcu daha bu fırsatı elde edecek. "Yapılacak" diyorum ama kayıtlar başlamış bile, üzerinden de bir hafta geçmiş. Son katılım tarihi 31 Mayıs. Yapılması gereken, bu tarihe kadar oyuncuların bireysel yeteneklerini sergiledikleri maksimum 2 dakikalık videoları nba-garanti.com adresine yükleyip izleyici oyuna sunmaları. En yüksek oy alan 100 kişi arasından jüri tarafından belirlenecek 30'u 19-21 Haziran tarihleri arasında Darüşşafaka'da yapılacak İstanbul Kampı'na, oradan da 4 kişi 3-7 Ağustos'taki Orlando kampına katılmaya hak kazanacak.

Kendi videolarını çekme fırsatı olmayanlar için bu haftasonu İstanbul Caddebostan'da, bir sonraki haftasonunda ise İzmir Bostanlı'da sokak çekimi yapılacak, yarınki kampa Harun Erdenay, pazar günküne ise Nevriye Yılmaz iştirak edecekmiş. (Az kalsın boş bulunup Nevriye Budak yazacaktım, bu gafın altından nasıl kalkardım belli değil. Bu kadar basketboldan uzağım işte! Ama böyle yararlı bir organizasyona bu sayfada yer vermekten de kaçınmak istemedim.)

Daha ayrıntılı bilgi için;

http://tr.netlog.com/garantinba
http://www.myspace/garantinba
http://www.facebook.com/pages/Garanti-Skills-Challenge/73852529718
http://garantinba.hi5.com
http://www.dailymotion.com/garantinba

Kavgayla biten derbi sonrasında, Papazın Çayırı'ndan Authewulf ile tartışmış, birtakım konularda fikir birliğine varmıştık. Oradan devam etmiş olayım.

Türkiye futbolu alabildiğine kirli. Biri daha çok, biri daha az kirli; hiçbiri temiz olmadıktan sonra ne fark eder? Galatasaray'la Fenerbahçe'nin dostluğu; Arda ile Semih'in, Emre ile Sabri'nin dostluğuna benzer. Hiçbirinden diğerine dost olmaz ve her iki tarafın da bunda günahı var. Birinin daha çok, birinin daha az, ne fark eder? Ortada bir düşmanlık varsa ve "karşılıklı" katlanarak büyüyorsa eğer, Galatasaray ya da Fenerbahçe başlatmış, ne fark eder?

Borges'in pazar günü yazdıklarında değindiği bir nokta vardı. Medyanın, kendi yarattığı canavardan korkarmışçasına, kendi inşa ettikleri durumları "bizde maalesef böyle" diyerek eleştirmelerinden bahsetmişti Borges. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin kimi zaman düşmanlığa varan rekabetlerinde izlenen metot da tam olarak bu aslında. Medya bu rekabeti sürekli körükleyerek düşmanlığa çeviriyor. "Düşman", "rakip"ten daha güçlü bir kelime; düşmanlık daha güçlü bir duygu. Ve bu güç farkı, ekonomik açıdan da fark yaratıyor. Düşmanlık, para ediyor. Ama ne zamanki yaratılan bu düşmanlık, kötü sonuç vererek su yüzüne çıkıyor, işte o zaman; "bizde maalesef böyle!" Sonra yine bütün sene boyunca Galatasaray ve Fenerbahçe'yi karşı karşıya getirmeye devam tabii...

Sadece medya mı? Kulüp yönetimlerinin yaptıkları farklı mı? Ben bir Galatasaraylıyım ve Fenerbahçe'yi sevmiyorum. Ligi 17. bitirse, neden 18. olmadı diye hayıflanırım; çünkü sevmiyorum işte. Ama dışarıdan baksam, Galatasaraylılık bu derece kanıma girmemiş olsa, Galatasaray'ı da sevmezdim. Tarihine hayran olurdum, ama bugünün Galatasaray'ında hiçbir şey bulamazdım sevecek. Zira günün kulüp yönetimleri, yaratılan bu düşmanlıktan çıkar sağlıyor. Maddi çıkardan bahsediyorum. Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti, bize yaşattığı müthiş heyecan dışında olumsuz sonuçlar da yaratıyor. Tek tek saymaya lüzum yok, iş abartılıyor ki bazen insanlar birbirlerini öldürecek seviyeye geliyor.

Soru.

Neden bu işin içindeki herkes birbiriyle arkadaş peki? Arkadaş da diyemeyiz ya, neyse. Neden Galatasaraylı futbolcular, Fenerbahçelilerle düşman değil? Neden iki takım yöneticileri özel hayatlarında birlikte yemeğe gidiyorlar? Neden tribün liderleri birlikte iş yapıyorlar? Çünkü asıl düşman onlar değil. Asıl düşman, Galatasaray ve Fenerbahçe kulüpleri de değil. Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları, birbirleriyle düşman hâle getirilmeye çalışılıyor ki rakibe duyulan düşmanlık kadar kendi takımlarına da bağlılık duysunlar. Düşmanlık, dostluktan; nefret, sevgiden daha kolay kapınılacak duygular ve bu insanlar kısa yoldan gidiyorlar. Bu propaganda, zaman zaman işin bizzat içinde olan kişileri dahi etkileyip birbirleriyle kavga etmeye sürüklerken, hem işin iç yüzünden uzak, hem de bilinçsiz diyebileceğimiz insanlar üzerinde ne kadar etkili olacağını varın siz düşünün. Üstelik bilinçsiz insanlar, çok iyi bilindiği gibi bizim nüfusumuzun çoğunu oluşturuyor. Buna ilaveten, futbolu herkes bilinçli olamayacağı yaşlarda, çoğunlukla da medyadan öğreniyor. Temel çok zayıf yani. Bu kadar çok insanı kapsadığına göre şunu söyleyebiliriz ki, genel durum bu.

Galatasaray sevgisi, Fenerbahçe düşmanlığı üzerine kurulu çok ama çok fazla insan tanıyorum ben. Biliyorum ki Fenerbahçe diye bir takım olmasaydı o tribünler dolmayacaktı; çok iyi biliyorum bunu. Fenerbahçe, çok eski dönemlerden bu yana varlığını önemli ölçüde Galatasaray karşıtlığı üzerine oturtmuş bir kulüp. E günün Galatasaray'ının da çok farklı olduğunu söylemek mümkün değil. Bu yüzden denmiyor mu zaten, Galatasaray ve Fenerbahçe birbirleri için vardır, diye? Ben isterim ki, Galatasaray tribünlerinde Fenerbahçe nefreti Galatasaray sevgisini aşan kimse olmasın. Fenerbahçe'den nefret eden demiyorum; zira bir takımı sevmek ne kadar mantıklı bir hareketse, bir diğerinden nefret etmek de o kadar mantıklı. Yani bana göre hiç! Ama futbol güzel şey ya, belki de mantık istemediğinden.

Konudan konuya savruluyorum gibi biraz. Ertelenmez ise 19.05'te oynanacak muhtemel karşılaşmadan iyiden iyiye uzaklaşmadan şunu söyleyeyim. Ben bu maç fikrine ilk başta olumlu yaklaşmıştım. Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye, Fenerbahçe'den Galatasaray'a dost olmayacağını bilsem de, en azından eski günlerdeki gibi yarı yarıya tribünler karşısında oynanan bir derbi maçın hepimize renkli görüntüler yaşatacağını düşünmüştüm. Ama fazla da derin düşünmemiştim üzerine. Neden, diye sormadım mesela ilk anda, ki şaşkınlığımın merakımı hiç doğmadan bastırmasındandır belki de sorgulamayışım. Sonra gördüm ki bu maçın altında çiçeği burnunda (!) Spor Bakanı Faruk Nafiz Özak yatıyormuş. Bana göre bu maçın hikayesi açıktır. Bu maç, bir çıkar ilişkisidir. İki değil, üç taraf için de. Faruk Nafiz Özak, düşmanları birleştiren usta devlet adamı payesini taşıyacaktır üzerinde, forsu olacaktır! Karşılığında Galatasaray ve Fenerbahçe ne kazanacak? Bir kolayına bakılır elbette! Devlete herkesin işi düşer! Vergidir, stattır, güvenliktir...

Benim yorumum bu. Çok mu kötü niyetliyim? Yoksa futbolumuz mu çok çirkin?

Maraton.com.tr'dan İlker Ezibay'ın haberi. Daha doğru tabirle, zırvası. Fotoğrafı, sık sık photoshop çalışmaları yapan birinden gördüm, bunu da öyle bir şey zannettim. Şaka değil, gerçekmiş. Sözü uzatmıyorum, zira söyleyecek hiçbir şey yok.

"The level of passion is like nothing I have ever experienced before. The support that we get is fantastic. I don't think any club can come close to what we can produce. If anyone wants to say their fans are better, I would bet money that they are not!"

"In Turkey, everyone wants to attack, which is great for the fans but a nightmare for the managers."

Bazı goller vardır, top filelerle buluştuğu anda ömür boyu hatırlanmak üzere hafızalarımızdaki yerini alırlar. Ya çok güzel, yahut çok önemlidirler. Yıllarca hep bu golleri anarız futbol sohbetlerinde, sayfalarca bu golleri okuruz. Bu kez öyle yapmayalım. Gol olsa bu şekilde yıllarca anımsanacakken, son anda bir şekilde olmamış, meyve verememiş pozisyonları konuşalım. İçimizin yandığı anları. "Ah ulan, o gol olsaydı var ya..." haykırışlarımızı. Oktay Derelioğlu'nun Belçika'ya attığı golde top kaleye doğru yönelirken "Ya girmezse..." diye düşündüğüm anı hatırlıyorum. Hagi, Leeds United maçında o nefis hareketi yaptıktan sonra Hakan'a pası uzattığında "Ne olur gol olsun! Bu pasa gol yakışır gol!" dediğimi de. İşte bu listede de, topun kaleye girip de o sihirli anı bize yaşatmadığı pozisyonlardan söz edelim bir kereliğine. Tarih sofrasında hakkı yenen pozisyonlardan...

10. Nonda - Hamburg: Her listede güncel soslu maddeler bulunur mutlaka. İşte onu en baştan aradan çıkaralım. Hamburg deplasmanına çeyrek final için avantajlı bir skor almaya gidiyoruz. Çok da üzerinde durmaya gerek yok, daha acımız taze, pozisyonu hepimiz hatırlıyoruz. Bir kontratak sonucu Ayhan'la 1-0 öne geçiyoruz ve devre öyle bitiyor. İkinci yarının başında yenilen bir gol, skoru 1-1'e getiriyor. Bu golden hemen sonra ise Lincoln, Nonda'ya müthiş bir gol pası veriyor. Nonda ise maalesef bunun gol pası olduğundan habersiz; topu kalenin üstünden auta gönderiyor. Golü atsa, belki şimdi gerçekleşmiş düşlerimizle Kadıköy'de final maçına çıkıyorduk. Olmadı. Kaçırdı Nonda. Tıpkı geçtiğimiz yılki ilk Leverkusen maçının son dakikasında yaptığı gibi dikti havaya topu.

9. Ümit Karan - Leverkusen: İşte o Leverkusen maçı. Böyle bir gol nasıl kaçar, insan gözlerine inanamıyor. Amokachi'nin Valencia maçında kaçırdığı gibi. Hakan Şükür ceza sahasının sol tarafından nefis bir pas uzatmış Karan'ın önüne. Kaleci Rene Adler kalenin sağında kalmış, Ümit'in önü bomboş. Ama Ümit, gidip kalenin Rene Adler'le dolu tarafına bırakıyor şutunu. Akıl alır iş değil. Aslına bakılırsa bu maçta kaçan gollerin çoğunu almıyor aklım, yalnızca bunu değil. Barcelona futbolu oynadığımız maçı 0-0 berabere bitiriyoruz. Rövanşa Skibbe'yi getiren maç diyorlar. Sonuç; 5 yiyoruz.

8. Lincoln - Sion & Fenerbahçe: Cassio Lincoln, gördüğüm en talihsiz Galatasaray oyuncularından biri. Malumunuz, biz ülke olarak futbolu hırslarımızla oynuyor, hislerimizle yorumluyoruz. Beşiktaş maçı öncesi kadro dışı kalan Lincoln'ün, bu maçtan 4 gün sonra oynanan Sion maçındaki muhteşem futboluna rağmen sezon boyunca bilerek oynamamakla suçladık. Hatta sakatken gol atıp asistler yapmasını bekledik ondan, karşılığını göremeyince görüşümüzü destekledik. Tabii Sion maçını unuttuk hep. O Sion maçında, Lincoln'ün topukla attığı görkemli gol, yan hakemin kırılası bayrağına takılmasa Lincoln'ün kredisi çok daha fazla olacaktı eminim. Pozisyon ofsayt değildi, ama ne yazar, sonuç odaklı insanlarız biz. Tam da bu yüzden güzel sonuç göremiyoruz işte.

Kadıköy'de bir Fenerbahçe galibiyeti getirmesi de kurtarabilirdi Lincoln'ü çokbilmişlerin dilinden. O bunu gerçekleştirmek için her şeyi yaptı. Önce akıl işi bir no-look-goal, ardından şairane bir frikik. Ve o anda "oyun sahnesine" çıkan Hüseyin Göçek. Çift vuruşmuş! O gol iptal edilmese, sokaktaki adam bugün "Lincoln canı isterse oynuyor." demeyecekti. Pozisyon tek vuruştu, ama ne yazar, sonuç odaklı insanlarız biz! Aslında belli de olmaz, medyadan her şey beklenir, Kadıköy'de 5 gol atsa bu adamın 5 kat üzerine gidilirdi. Ah, ah. Lincoln diye futbolcu izledik Galatasaray'da. 25-30 maç da olsa izledik. Yetinmeyi bilelim, zira bu bile fazla bize.

Yine Lincoln, yine Fenerbahçe ama bu defa başka bir maç; 27 Şubat 2008'deki kupa maçı, Cüneyt Çakır'ın rezil ettiği hani... Lincoln ceza sahasının sol tarafında Lugano ve Selçuk'u harikulade bir çalımla pazara gönderiyor ve tam çizgi üzerinde yaptığı makas hareketiyle topu içeri kesiyor. Şans eseri kaleye yönelen top, direği sıyırıyor ve dışarı gidiyor. Eğer gol olsa, Galatasaray - Fenerbahçe maçları tarihinin en aşağılayıcı golü olacak ama olmuyor işte, girmiyor top. Nasıl ki Sabri senede iki gol atma hakkını en kritik maçlarda kullanıp her defasında bir yıl daha takımda kalmayı garantiliyorsa, Lincoln'ün de bu hareketi gol getirseydi futbolu Galatasaray'da bırakması kesinleşirdi herhalde. "Ah ulan o gol olsa var ya!" dediğimiz şeyin sözlükteki karşılığı budur işte.

7. Falco - Beşiktaş & Arif - Arsenal: Ünlü 1992-93 sezonu. 29. hafta, yani sondan bir önceki. Galatasaray ve Beşiktaş karşı karşıya. Hakan Şükür ve penaltıdan Feyyaz'ın attığı gollerle 1-1 devam eden maçın ikinci yarısında Galatasaray penaltı kazanır. Gol olsa ertesi günün kalitesiz gazetelerinde "Galatasaray Şampi..." başlığı atılacaktır. (Ya da bilmiyorum, belki de o zaman için yaratıcı bir başlıktı bu.) Ama o ana kadar kullandığı tüm penaltıları gole çeviren Falco'nun vuruşu Bako'nun ellerinde kalır. Bir sonraki hafta Ankaragücü karşısında alınan 8-0'lık galibiyet, kaçan bu penaltıyı telafi eder. Galatasaray şampiyon olur, ancak geriye şike söylentileri kalır. Ergün Gürsoy'un adının geçtiği her yerde her türlü pisliği beklerim; ancak Ankaragücü'nün o sezon kendi evinde Beşiktaş'a 6-0, 14. Karşıyaka'ya 4-0 yenildiğini, 8-0'lık Galatasaray maçından bir hafta önce lig sonuncusu Konyaspor'a ligdeki ikinci galibiyetini aldırdığını da unutmamak gerekir.

Herneyse. Arif'in UEFA Kupası final maçının 43. dakikasında kaçırdığı golle bunun alakası nedir? Her ikisinin de telafi edilmiş olması. 17 Mayıs günü penaltılarda bir aksilik olsa, kupayı alamasak, bugün Fenerbahçeli dostlarımızın 14 Mayıs'ta Appiah'ın vuruşunu anarkenki duygularının kimbilir kaç misli fazlasını yaşayacaktık. Arif'e de ömür boyu saydırırdık herhalde... Hani futbolcuyu gol kaçırdı diye suçlamayalım da o kadar da değil; UEFA Kupası bu lan!

6. Mustafa Kocabey & Arif - Roma: 9 Aralık 1992. UEFA Kupası'nda 3. turun ikinci ayağında rakip Roma. İlk maçı 3-1 kaybetmişiz, Ali Sami Yen'de rövanşa çıkıyoruz. Maçla ilgili Mustafa Kocabey'in attığı goller dışında hiçbir şey hatırlamıyorum ama bu maç da anmadan geçilecek cinsten değil. Önce Caniggia, sonra Hassler ile iki kez yenik duruma düştüğümüz maçta, Mustafa Kocabey'in iki, ikinci yarıların futbolcusu Arif Erdem'in bir golüyle skoru 3-2'ye getiriyoruz. İki gol daha bulmamız gerek ve bunun için yeterli zaman mevcut. Ama bulunan net pozisyonlara rağmen gol bir türlü gelmiyor. Arif topu aşırtıyor, üst direkten dönüyor. Mustafa Kocabey, bomboş kale karşısında topu auta atıyor. Eleniyor Galatasaray. Akıllarda bir bu kaçan goller, bir de ilk maçın son dakikasında Hayrettin'in Aldair'den yediği gol kalıyor. Görüntülerde, takım on kişiyken yapılan harika savunma ve Falco'nun golden sonraki dövünmesi de var.

5. Arif, Revivo & Lukunku - Fenerbahçe: 2002-03 sezonunun 6. haftası. Tarih 6 Kasım, yer Kadıköy. Galatasaray tribünlerinin yanlış insanlara kaldığı, takımın ise hezimete uğradığı maç. 2-0 mağlupken, 2. yarının hemen başında Arif'in kaçırdığı iki gol, farklı skora davetiye çıkardı. Önce Rüştü, sonra da direğe takılan Arif, Galatasaray'ın tarihindeki en farklı mağlubiyeti almasında önemli rol oynadı. O pozisyonlardan biri gol olsa, 6-0 hiç yaşanmayacaktı.

Sezonun ikinci yarısında Ali Sami Yen'de oynanan maça Galatasaray çok iyi hazırlanmıştı. Taraftarın beklentisi galibiyet değil, farktı. Hepimiz de inanmıştık buna, hakikaten öyle bir hava vardı. Maçın ilk yarısında Ümit Karan'ın iki güzel golü, soyunma odasına 2-0 önde götürdü takımı. Bir önceki hafta oynadığı 20 dakikayı saymazsak Galatasaray formasıyla ilk maçına çıkan Volkan Arslan'ın önderliğinde harika futbol oynuyorduk. İkinci yarıda 6 olmasa bile 4-5 olacağına kesin gözüyle bakıyorduk. Devrenin hemen başında Revivo çalımlarla ceza alanına girdi, Rüştü'nün üzerinden aşırdı, top direkten döndü. Pozisyonun devamında Lukunku topu dışarı attı. Maç orada bitti. İlk maçın aksine, bu kez gol olsa fark gelecekti. Ama yine olmadı. O galibiyet, kimsenin içine sinmedi.

4. Milan Baros - Kocaelispor: Baros, Kocaelispor karşısında penaltı kullanırken sahanın ortasında yere çömelip penaltının atıldığı kaleye sırtını dönen Arda Turan, gözlerini kaçırmakta haklıymış. Sadece Arda değil, hiçbirimiz o penaltıyı görmeseydik keşke. Bir penaltı vuruşu, bir takımın gelecek 10 yıldaki kaderini bu kadar belirleyebilir. Baros topu Kılıçarslan'a teslim ettiğinde, Galatasaray'ın geleceğini de işbilmezlerin eline teslim ediyordu. O penaltıyla birlikte Galatasaray'ın önündeki bütün fırsatlar da kaçtı. Çok yazık oldu, çok yazık...

3. Arif - Leeds United:
Hani her futbolcunun hayatındaki her saniye, futbol tarihini yazım aşamasında derinlemesine etkiliyor ya, sürekli "İyi ki her şey bu şekilde gelişti." diye avuturum kendimi, her büyük başarıda. Ribery iyi ki gitmiş dediğim dahi olmuştur. Çünkü Ribery gitmeseydi, 2006 şampiyonluğu o şekilde gelmeyecekti. O şampiyonluk, Ribery'nin sözleşmesindeki 10 milyon euro'dan daha değerlidir; 14 Mayıs günü yaşadığımız mutluluğun değeri parayla ölçülemez. 17 Mayıs da öyle. İyi ki Fenerbahçe'den 4 yemişiz misal 1996 yılında; yoksa Fatih Terim'in istifasının kabul edilmemesi olayı yaşanmayacak, her şey farklı işleyecek, Milan maçının uzatma dakikalarında Hakan Şükür düşürülmeyecek, Ümit Davala penaltı atmayacak, belki hiç gelmeyecek olan Taffarel, belki hiç oynanmayacak olan final maçında o hayatımda gördüğüm en muhteşem kurtarışı yapmayacaktı...

Ama 17 Mayıs öncesi dönmek istediğim tek bir an var. O ana dönelim, o pozisyon gol olsun da final maçını tekrar oynayalım, razıyım. Tarih 20 Nisan 2000, UEFA Kupası yarı final rövanş karşılaşması. Bak sinirlendim yine. Hagi Leeds yarı sahasının göbeğinde topla buluşup sola kat ediyor, önce kendisini Bowyer'dan kurtarıyor, ardından çok şık bir çalımla Danny Mills'i geçiyor. Ve son çizgiye geldiğinde, kariyerinin en muhteşem paslarından birini veriyor, topukla Arif Erdem'e. Gol için Arif'in yapması gereken tek şey topa dokunmak, gerisini top zaten kendi kendine halledecek. Arif ıska geçiyor. Ciddi ciddi sinirlendim yahu. Ah ulan Arif, hakikaten çok fena kazmalığın tutuyordu bazen, yazık ettin güzelim pozisyona. Antrparantez, Hagi'nin Galatasaray'daki en iyi maçıdır Leeds maçı. Hatta belki futbol tarihinin en büyük 100 maç performansından biridir. Neden 100, bilmiyorum.

Hagi'nin bir de Van Gobbel'in son maçlarından birinde, İlhan Mansız'ın Roberto Carlos'a çalım atarken yaptığı hareketle topu kaleye 25-30 metre mesafeden ceza alanı içindeki Knup'un ayağına teslim edip, Knup'u kaleciyle karşı karşıya bırakması vardır. Zaman içinde pozisyonu kafamın içinde abartıp efsaneleştirmiş de olabilirim ama aşağı yukarı bunun gibi bir şeydi. Ebedi kazma Knup kaçırmıştı tabii ki golü. Rakibin adını hatırlamıyorum.

2. Burak Akdiş - Athletic Bilbao: 1998-99 sezonu. Şampiyonlar Ligi'nde son hafta mücadeleleri oynanıyor. Rakip, İstanbul'daki maçta Hagi'nin unutulmaz golüyle 2-1 mağlup ettiğimiz Athletic Bilbao. Öyle bir goldü ki o, kaleci topu çıkarsa bugün bu listede "Ah o da nasıl kaçtı" diye hatırlamayacaktık bile; gol olma ihtimali yoktu çünkü. Ama öyle bir falso aldı ki top... Bu golden söz açılmışken, ardından yaşanan gol sevincine de dikkat etmek gerek. (Ayrıntıların adamı Genco'dur benim de konuya dikkatimi çeken.) Galatasaray'ın en samimi, en güzel gol sevinci de odur. Hagi'nin tam yere atlayacakken "canı acımasın" diye çimlere kadar koşup kendini öyle yere bırakmasına her izleyişimde gülerim. İkinci maça dönelim. Fatih Akyel'in hatasıyla Guerrero'nun golü gelmiş, 1-0 yenik duruma düşmüştük. Tıpkı bu sezon bir başka Guerrero'dan yediğimiz goller gibi, bu gol de Avrupa sezonunu kapattırmıştı bize. Ancak son dakikada Burak bomboş pozisyonda kafayı biraz aşağı vursa elenmeyecektik. Grupta averajla ikinci olmuştuk, ancak sadece grup liderleri üst tura yükseliyordu o dönem. Gece maç bitip de yatağıma yattığımda çok ama çok üzgündüm. Uyuyamıyordum bir türlü. "Şu anda milyonlarca Galatasaraylı benimle birlikte üzülüyor, bu kadar üzüldüğüm yeter, üzerime düşenden fazla üzüntü yaşadım zaten." gibi bir çocuk düşüncesiyle kendimi avutmuş, uyumayı başarmıştım sonunda. Ama "Çakma Baros" Burak'ı hiç affetmedim. Karlı Erzurumspor maçında galibiyeti getiren golü dahi affettiremedi onu bana. Bugün görsem o topun hesabını sorarım. Hoş, soran sormuş olacak ki adam şimdi Karabükspor'da.

1. Rotariu - Werder Bremen: İlk olarak Ahmet Çakır'ın "90 Soruda Galatasaray Tarihi" adlı kitabında hikayesini okumuş, fotoğrafını görmüştüm. O kitaptır bana Galatasaray tarihi adına ilk kez bir şeyler öğreten. Döner döner okurdum defalarca. O yüzden 7 yaşımdan beri bu pozisyonu yaşamış gibiyim. Ancak yaşamak elbette ki ayrı. Ben bu pozisyonu hiç görmedim. Top nasıl kara saplandı, Taner Alpak ve Rotariu o topa nasıl vuramadılar, izleyemedim. Gönüllerinden geçer ise, izleyen büyüklerimiz anlatsınlar hikayesini. Bana düşmez.