26 Nisan 2009

Deja Vu

Maç yorumu yapmayacağım dedim, yapmıyorum. Ki zaten futbola dair konuşulacak en ufak bir işaret almak mümkün değil Galatasaray'ın maçlarından. 30 saniyede atılan taçlardan mı konuşalım, o taçların rakibe gitmesinden mi, sürekli yer değiştirip ayağında top olan arkadaşlarına pas opsiyonu yaratmaktansa yerlerinde sabit duran oyunculardan mı? Yoksa futboldaki en büyük çaresizlik olan degajlardan mı? Hiçbirinden bahsetmeyelim, biraz geriye dönelim ve Bülent Korkmaz'ın Erciyes günlerine gidelim.

Tarih 5 Mayıs 2007, ligin 30. haftası, Kayseri Erciyesspor küme düşmemek için son kozlarını oynuyor. Rakip Çaykur Rizespor. Dk. 27, gol Lazarov ve Bülent Korkmaz'ın öğrencileri 1-0 önde. Ardından Erciyes adına kaçan inanılmaz fırsatlar, ki 2 de penaltı dahildir bunlara, son dakikalarda ise kapanan bir Erciyesspor... Çaykur Rizespor kalmış 9 kişi, ama Erciyes yine de kapanıyor. Ve dk. 90+6. Jabi topu son derece gereksiz bir şekilde kornere atıyor. Gerisini o güne ait gazete haberi anlatsın...

"Gereksiz korner gol olur" kuralı bu dakikada işledi. Sağdan kullanılan kornerde topa son vuran Hasan Uğur, Ç.Rize'ye hayat verdi.

Bir gol at, yat allah yat felsefesi, Kayseri Erciyesspor ile küme düşürmüştü Bülent Korkmaz'ı. O golü yemese küme düşmeyecekti Kayseri Erciyesspor. Ama Bülent Korkmaz, bugün aynısını, üstelik Galatasaray'da uyguluyor. Sonuç aynı. Tabii koca Galatasaray küme düşecek değil, dördüncülük beşincilik dolanıyor. Basbayağı 29. haftada, aslında çok daha öncesinde hedefler bitti. Geçen sene tüm rakiplerimizi birer birer yenerek şampiyon olmuştuk ya hani, sanki her hafta yeniden şampiyon olmuşçasına seviniyorduk ya... Bu sene de her hafta yeniden umut diriltip, yeniden kaybediyoruz şampiyonluğu sanki. Haftaya Gaziantepspor, Sivasspor'u; Fenerbahçe de Beşiktaş'ı yener, biz de yine yalandan 4 maçta 12 puan bizi şampiyon yapar naraları atarız. Olmadı Şampiyonlar Ligi hedefi çıkar önümüze. Ne bileyim, 7-8 haftadır böyle işliyor süreç. Lig biter çile bitmez.

Bense dersimi aldım, bu saatten sonra tek bir beklentim var bu ligden. Son haftaya Beşiktaş, Sivasspor'un en fazla 3 puan arkasında girsin...

23 Nisan 2009

CM Diyorsa Doğrudur

Ben daha bir şey demiyorum...

Galatasaray'ın önümüzdeki sezon giymesi için mor forma üretilmiş. Üstelik yukarıdaki gibi başarısız bir deneme varken. Fatih Terim'in antrenmanda giydiği eşofman çok beğenilince, apar topar aynısının forması yapılmıştı, sonuç ortada. Tabii Lukunku'ya giydirirsen sevilmez, onu da Kewell giyse bak neler oluyordu. Gerçi her şeye rağmen ben sevmiştim o formayı, hatta kazağı durur dolabımda. Ha ama Galatasaray öyle forma giysin mi? Yok, kalsın.

Aslında forma konusunda öyle çok tutucu değilim; her sene iç sahada parçalı formamızı giyelim de, farklı zevklere hitap edecek çeşitli denemeler de yapılsın, kabulümdür. Buna buz mavisi de dahil. Mor ise biraz abartılı oluyor sanki. O formayla alınan ilk yenilgide atılacak başlıklar gözümün önüne geliyor; "Cimbom Morardı". Hayır bile bile lades olacak, gerek yok. Eflatun diye pazarlamaya çalışacaklardır ama nafile. Fenerbahçe tribünlerinde asılacak Milka İneği pankartlarını görmek istemiyorum ben. İstiyorum ki yukarıdaki başlık, Google'da bu şekilde arama yapıldığında çıkan tek sonuç olarak kalsın. Reyting olsun diye değil tabii, gerçekleşmemiş bir ihtimal olmaktan öteye geçmemesi açısından, bu fikrin uygulamasının.

Benim bu işlerden sorumlu kişilere çok "farklı" bir önerim var; sarı forma! Demek ne kadar büyük yaratıcılık istiyor ki, şu kulüpte senelerdir kimse aklına getiremiyor. Ciddi ciddi, Kubilay Türkyılmaz'dan beri adamakıllı düz sarı formamız yok. Oysa sarı da en az kırmızı kadar Galatasaray'ın. Biz sarıyı Fenerbahçe'nin hakimiyetine bırakmış, kendimize yeni renkler arıyoruz. Bizim renklerimiz belli; turuncudan iz taşıyan tok bir sarı, vişneye çalan koyu kırmızı. Vişneye çalan koyu kırmızı nire, eflatuna çalan mat mor nire...

16 Nisan 2009

Sabri Neden Ceza Aldı?

Biri bana anlatsın. Şu yüzden desin. Lütfen. Açıklaması olan varsa, öğrenmeyi çok isterim. Hakikaten merak ediyorum, Sabri neden ceza aldı? Neye dayanıyor bu ceza? Sabri'nin kavgacı özelliğinden, agresifliğinden rahatsızlık duyuyor olabiliriz ama bu onun haksız cezasına karşı sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Lütfen kimse de sessiz kalmasın. Emre Belözoğlu, Sabri'ye küfür etti; Sabri de onun gırtlağını tuttu ve her iki oyuncu da sarı kartla cezalandırıldılar. Şimdi Sabri tek başına ceza alıyor.

İnanılmaz anlamsız ve saçma sapan kararlar bunlar. Akıl alır gibi değil. Azında çoğunda değilim, Arda'yla Semih'e 5'er maç da verseler ses etmezdim, Sabri ve Emre Belözoğlu'nun her ikisine ikişer maç ceza verseler yine ses etmezdim. Ama bu... Bu başka bir şey. Durumu eşitlemek için Sabri'ye de ceza kesmiş, küçük hesaplar içindeki küçük orta yolcular. Emre Aşık'ı atıp 2-2 yaptıkları gibi durumu, cezalarda da 3-3 yapmışlar. Böylece kimsenin fazla tepki göstermeyeceğini düşünmüşler.

Volkan'a verilen üç maç cezaya ne demeli? Anlamı herhalde şu; "Hareketini gördük, sakıncalı bulduk, cezası ise sadece 3 maç!" Ne denilebilir ki, şaşkınlık içerisindeyim. Sinirle yorum yapmaktan kaçınıyorum.

Saha kapatma, doğru. Seyircisiz oynatma, doğru. Başkan Adnan Polat'a verilen ceza, doğru. Arda'ya verilen ceza, doğru. Semih'e, Lugano'ya verilenler de doğru. Hiçbir şey yapmadı ama hadi Emre Aşık'ınkine de göz yumalım; hakem yanlış attı, cezası da silinmedi diyelim. Ama şu Sabri ve Volkan'ın cezalarının açıklaması yok. Ne oldu? Cezalar eşitlenerek olayların faturası tek bir tarafa yüklenmemiş oldu. Evet, eyyam oldu. "Eyyam" kelimesini Türkiye futbol arenasının dışına hiç duymamışızdır belki hiçbirimiz. Tesadüf mü? Değil. Çünkü o artık futbolumuzu yönetenlerle özdeşleşmiş bir kelime. Şöyle bir ülkede yaşadığımız için gerçekten çok yazık bize.

Gel Pascal gel. Lazımsın. Yine yap. Hak edenler var. Hem artık cezası da 3 maç... E sana da bir "pardon" borçları var, geçmiş cezana sayarlar... Dön gel.

Küçük, hiçbir zaman mide bulandırmamayı başaramaz. Bir kere olsun kuyruk acısının etkisi olmadan konuşamaz. Bu kadar sene forma giyip en büyük başarılarına ortak olduğu takımın tribünlerine gelip taraftarla iç içe bir maç izleme cesaretini kendinde bulamaz. Anca konuşur ekranlardan, onda da kirli hesaplarının dışına asla çıkamaz. İddia ediyorum; Küçük, asla adam olamaz. Bunun neden olduğunu bana sormayın. Çünkü söylemem. Ama durum bu. Hakkında belgelere ulaştım, açıklarsam, üç kuruşluk itibarı varsa o da kalmaz.

Bir de "Esat Dergi'nin Gerçek Yüzü"nü yazacaktım da, hakikaten, değmez yahu parmaklarımı yorduğuma.

13 Nisan 2009

Sukutuhayal

Sanırım hayatta en son isteyeceğim şey, değer verdiğim birine hayal kırıklığı yaşatmaktır. Bülent Korkmaz, bana yaşattı büyüğünden bir tane. Tek başına değil elbet, futbolcuların bir kısmı ve yönetimle birlikte ama içlerinde en çok sevip güvendiğim Bülent Korkmaz olduğundan onun adıyla anacağım bu hayal kırıklığımı. Galatasaray, bana hiç bu kadar büyüğünü yaşatmamıştı.

Galatasaray'ın adının olduğu yerde umudun bitmediğine inandık biz hep ama işte büyük düşler, büyük umutlar peşindeysek de onların uzunca bir süreliğine askıya alınabileceğini çok acı ve olabilecek en vurucu şekilde gösterdiler bu sezon, sağolsunlar dersimizi aldık. Hem de tekrar tekrar aldık, ben en son Fenerbahçe maçında bir kez daha aldım mesela. Her türlü kötü işarete rağmen Galatasaray'ın adından ötürü heyecan içinde içimde yaşattığım umudum, maçtan yarım saat önce yerini "safım ben" duygusuna bıraktı. Bize yeniden şarkılar söyleten sezonu da şimdiden, en azından iddiamızı sürdürebileceğimiz son maçta kapadık. Kalan 7 maçın 3-4 tanesini kazanırız. Bir teki 3 puandan başka hiçbir şey ifade etmez.

Çok söyledim, benim için problem teknik, taktik değil; hayat görüşü, mantalite. Ama en azından böyle bir ortamda teknikten, taktikten bahsetmenin de kendi adıma beyhude bir çaba olacağı inancındayım. Bu sebepten; Bülent Korkmaz, benim yıllarca kahraman bellediğim kimliğine dönüş yapana yahut şu anki pozisyonuna başka biri getirilene kadar maç yorumu yapmayacağım bu sayfada. Daha iyisinin geleceğine dair inanç taşısam, "yönetim değişene kadar"lı başka bir versiyon da üretebilirdim. Ama işte Canaydın'ı da gördü bu gözler. X parti seçilmesin diye kendine faydası olmayan Y'ye oy veren insan ne hissediyorsa onu hissediyorum şu anda. Ne teknik, ne de idari yönetim hakkında konuşmak, yazmak istemiyorum bir süre. Hem içimden gelmiyor, hem de bu gamlı baykuş hırkasını kendi üzerime yakıştıramıyorum, alışık değilim.

Sevdiğim bir abim var, onunla bu konuları konuşuyorduk iki gün önce. (Sözü geçmişken, bir süredir yazdığı bir blogu da var, kesinlikle okunmasını tavsiye ederim.) "O kadar yazıyorsun, sayfada iki satır aşağı indiğimizde görüyoruz ki sağda Bülent Korkmaz'ın resmi var, manyak derler ulan adama." dedi. Doğru, işte bu çelişkileri yaşamak kolay değil. Kimse için olmadığı gibi, benim için de. İşte biraz da bu yüzden...

Geçtiğimiz yıl Fenerbahçe'nin gerisindeydik. Yıldırım Demirören'i de yanına alan Galatasaray Başkanı Adnan Polat, açıklamalar yaptı Fenerbahçe'nin federasyon tarafından desteklendiğine dair. Şimdi Beşiktaş'ın gerisindeyiz, aynı ittifakı Fenerbahçe'yle oluşturacak neredeyse. Maçtan önce yemek yiyemeyen iki başkan, takımları birbirlerini yedikten sonra maçtan sonra yemeğe çıkmışlar. Geçtiğimiz yıl bu günlerde de Demirören'le yemeğe çıkmıştı Başkan. Galatasaray, benim bildiğim karşısında ittifak oluşturulan bir kulüptü, ittifak oluşturan değil. Yazık oluyor.

Açıklamalara kulak verelim. Önümüz kesiliyormuş. Bence de bu sezon fazla hakem hatasına kurban gittik, hata olup olmadığı sorgulanacak derecede fazla. Ama doğruya doğru, ben hakemlerin rakiplerimiz aleyhine hata yaptığı sezonları da hatırlarım. Ergun Gürsoy gibi Aziz Yıldırım kalitesinde bile olmayan bir adam yıllarca üst düzey yöneticilik yapmadı mı Galatasaray'da? Çirkin pazarlıkların içinde onun da yeri olmadı mı? Bence oldu. Kanıtım yok, görmedim de ama öyle tahmin ediyorum. Ve şunu biliyorum ki, kimin imkanı varsa federasyonu istediği gibi yönlendirmekten çekinmez bu futbol dünyasında.

Bugün federasyon Galatasaray'ın karşısında ama yarın bir gün bir pazarlık yapılsa Galatasaray saf değiştirmekten çekinmez. Bugün federasyon Galatasaray'ın karşısında ama geçen yıl Beşiktaş'ın karşısındayken bizden kimse sesini çıkarmıyordu. O zaman sesini çıkaran Beşiktaş da bugün susuyor. Çünkü kimse dürüst değil. Herkes kendi işine geldiği gibi konuşuyor, adaleti arayıp sistemi sorgulayan yok, herkes kendi çıkarının peşinde koşuyor. O hâlde bu mantalite değişene kadar hiçbir takımın hiçbir yöneticisinin hakem ya da federasyon hakkındaki görüşlerine itibar etmiyorum. Ben konuşurum hakemi de, federasyonu da. Çünkü ben gerçekten hak edenin kazandığı, pis işlerin dönmediği şampiyonluk yarışları istiyorum. Galatasaray Yönetimi'yle aynı görüşü savunuyor olabilirim, ama bu onlara hak verdiğim anlamına gelmiyor. Biz hakemleri protesto ediyoruz diye onların oyunlarına geldiğimizi sanmasınlar. Madem başarılıydık da önümüz kesildi; Skibbe nerede?

Klasik bir soruyla bitireyim. Başarıya giden her yol mübah mı? Bence değil.

Gözüm dönmüş değil. Maç heyecanım da çoktan yerini başka duygulara bıraktı, gayetle sakinim. Tabii ki maçın en güzel karesinin bu olduğuna katılmamak mümkün değil. 5 yaşımdan beri Galatasaray tarihine ilgim var, Galatasaray ve Fenerbahçe arasında yaşanan güzellikleri de biliyorum. Ondandır "Ortalık Gerilmeden" deyip bu rekabetin dostluk yanını da vurgulayışım. Tamam hayatta sıra bize gelene kadar çok şey değişmiş, ben Fenerbahçe'yi sevmiyorum ama bu medya sevecek olana da mani oluyor. Fenerbahçe'den nefret etmeyecek Galatasaraylıyı, Galatasaray'dan nefret etmeyecek Fenerbahçeliyi zorla birbirlerinden nefret ettiriyor. Ceplerine daha fazla, daha fazla para girsin diye ortada düşmanlık yaratıyor. Yeri geldi mi ortamı alabildiğine geriyor. Sonra da işte yaşananları ayıplıyor. Gazetelerin hiçbirini okumadım, demin Spor Servisi'nde başlıklarını gördüm; fiyaskoymuş, rezaletmiş... Sadece gazeteler değil, internetteki türlü mecralarda da ve hatta tekil kişilerde aynı durum söz konusu. İşte her seferinde böyle saf adamı oynuyoruz, hiçbir şey bilmiyor ayağına yatıyoruz ya, benim her şeyden daha çirkin bulduğum işte bu. Biliyoruz çünkü. Şaşırmış gibi yapmanın alemi yok.

Bakıyorum yukarıdaki fotoğrafa, hoşuma gidiyor. (Arkadaşlarını sattılar diyenlere, Lincoln 1 yıl önce Volkan'dan dayak yerken takım arkadaşları neredeydi diye düşünmelerini öneririm) Gözüm gönlüm açılıyor baktıkça. Ama hepimiz biliyoruz ki biz bu değiliz. Onlar da bizden değil zaten, dışarıdan gelmiş ve yakın zamanda geldiği yere dönecek iki kişi. Biz onlar gibi olamayız, olmayacağız. Carlos ve Lincoln'ün ta Hacettepe ve Denizlispor maçlarından bugüne uzanan dayanışmasının yukarıdaki yansımasına güzel bir görüntü deriz, geçeriz. Ötesi, kendimizi kandırmak olur biraz. Sanıyor musunuz ki Arda yarın El Clásico'ya çıksa dünküne benzeyen muhtemel bir olayda topa girecek? Girmez, hatta yanında Semih olsa çimlere oturur böyle seyrederler. Galatasaray ve Fenerbahçe formalarıyla karşı karşıya geldiklerindeyse amansız oldular işte! Derbide tüm şartlar değişiyor çünkü. Dün yaşananlar hiç mi hiç şaşırtmadı beni. Çok uç bir olay da değil zaten, sadece derbiyle de ilgili değil; bu gibi olayların her zaman her yerde yaşanabildiğini görüyoruz.

Yaşananlar güzel şeyler değil elbette. Bunda Galatasaray'ın da payı vardır, Fenerbahçe'nin de. Ama bu payların, bu ülkedeki futbol kültürünün etkisinin yanında sözü dahi edilmez. Yine sadece futbolla da ilgili değil. Bakıyoruz dünkü olayları rezalet olarak tanımlayanlara; içlerinde mafyayla içli dışlı olanlar, belinde silah taşıyanlar var... Ee?

Tıpkı Kadıköy'deki maçta olduğu gibi, galibiyeti hak ettik ve türlü engellere takıldık. Ümit Karan'ın bile kötü oynamadığı bir Galatasaray'ı tebrik etmek gerekir sanırım öncelikle. Ediyorum. Ve asıl konuşulması gerekenlere geçiyorum...

İtiraf edeyim, Fırat Aydınus benim en güvendiğim hakemdir. Çok iyi bir hakem olduğunu düşünmüyorum ama en azından güveniyorum. Maçı onun yöneteceği belli olduktan sonra yapılan olumsuz yorumlarla ilgili bir post atacaktım; kim olsa aynı olumsuz yorumlar yapılacaktı, bu kadar da fanatik olmamak lazım, vesaire diyecektim. İyi ki dememişim, utancımdan bloğu kapatır giderdim herhalde. Yeni bir şeyler öğrenmiş olduk, böylece bundan sonra Fırat Aydınus'un da diğer maşalardan hiçbir farkı kalmamıştır gözümde.

Maçı televizyondan izlemedim henüz ama ona bile gerek yok. Kötü niyet vardı, çok açıktı. Maçın skoruna hakem hataları değil, hakemin kötü niyeti etki etti. Selçuk atılmalıydı. (Saidou çok daha hafifinde atılmıştı.) Lugano ilk yarıdan beri sürekli gerdi ortalığı, topsuz alanda yaptıkları var televizyondan görülmeyen. Üstelik sürekli hava topu mücadelelerinde faul yaptı, hiçbiri verilmedi ki bazıları inanılmaz. Semih'in keza ilk yarıyı kartsız tamamlaması çok garip; iki çok sert müdahelesine de kart çıkmadı. Fenerbahçe'nin takım hâlinde zaman geçirme çabalarının ardından maç sadece üçer dakika uzadı her iki devrede. Benim tribünden ofsayt olmadığını net ama çok net biçimde gördüğüm önemli bir gol pozisyonumuz ofsayt diye kesildi. Birkaç pozisyonda daha yanlış kalkan ve hızımızı kesen bayraklar... Hadi ikisini üçünü ben yanlış görmüş olayım, ya diğerleri? Bir de penaltı pozisyonu varmış, öyle diyorlar ama ben görmedim, penaltı diyorlar. Hele Emre Aşık'a çıkan kırmızı kart yok mu...

Sonra? Hakem konuşmayalım... Neden? Bana göre saf artistlik, samimiyet yoksunluğu, başka hiçbir şey değil. Hakem maçı katlediyorsa niye konuşmayalım, enayi miyiz biz? Ha ama prim yapıyor değil mi... Üç kuruşluk futbol yorumcuları saatlerce hakem tartışıyorlar ya olabilecek en çirkin şekilde, hakem konuşmayınca "fark var" demiş olunuyor... Geçiniz.

Sonra kavgalar var... Sahalarda görmek istemediğimiz hareketlermiş. Kim demiş? Herkes kendi adına konuşsun. Ben görmek istiyorum. Fenerbahçe'yi, Fenerbahçeliyi, Fenerbahçe camiasını sevmiyorum ben arkadaş. Emre benim futbolcuma küfrediyorsa, Lugano bütün maç rakip oyuncu ve tribünleri geriyorsa her dakika birilerini itip kakarak, Semih gibi birçok Galatasaraylının bile ucundan kıyısından sempati beslediği bir adam rakibini sakatlamaya oynuyorsa, Volkan iti tutup da (tövbe tövbe, bir şey diyeceğim şimdi ama...) erkeklik organını Kapalı Tribün'e gösteriyorsa; ve bütün bunlar o pis başkanlarının "tahrik edin sahaları kapansın" emirleri üzerine oluyorsa, ben sahalarda en çok bu hareketleri görmek istiyorum. Kavga istiyorum, ama tribünde değil sahada. Ben Sabri'yi de sevmiyorum mesela, değil mi... Neden? Çünkü bu işlerin Galatasaray şubesi Sabri. Dün çıkıp Fırat Aydınus'a kafayı geçirse, Volkan'ın tuttuğunu koparsa, Lugano'nun ayağını kırsa ve sonunda iki yıl futboldan men cezası alsa... Şu aşağıya Arda'nın değil Sabri'nin resmini koyar, altına da "Sözleşme yenilensin, sahip çıkalım." yazardım.

Ben şiddet yanlısı bir adam değilim, çocukluğumda bir kez olsun oyuncak silah alamışımdır elime, vurdulu kırdılı çizgi filmlerin hiçbirini seyretmemiş, Counter Strike ve türevlerini oynamamışımdır bilgisayarda. Ama yarın bir gün sokakta yürürken biri kız arkadaşıma laf atsa kafayı da geçiririm, başka şeyler de yaparım gerekirse. Otobüste oturup kitap okurken biri sürekli bana bakıp gülerek beni tahrik etmeye çalışsa, indiği yerde iner dün Sabri'nin Emre'ye yaptığını yaparım. Futbolda şiddete en çok kim karşıysa, onun kadar karşıyım. Çünkü hayatın her alanında karşıyım. Ama istisnası var; sabit fikirli olmamak lazım. Yukarıdaki banner'daki tarihler içerisinde 19 Mayıs 2007 var, neden? Çünkü o güne kadar Galatasaray hep diğer yanağını uzatmıştı, o gün ise "çirkinlikse, ben de varım." dedi. Çok şeye etki etti o günkü tepki, bana göre şampiyon bile yaptı bizi. Dün sahaya su şişesi atanları onaylamam mümkün değil mesela, keşke o sular yerine kendileri düşselerdi ama 19 Mayıs'ta o tribünlerde bulunmaktan gurur duyarım, sahaya bir şey atmamış olsam bile. Dün gibi hatırlıyorum, o gün o tribünden daha Galatasaraylı çıkmıştım ben.

Bunca lafı şunu açıklamak için ettim, şiddeti ve çirkefliği sevmiyorum ama sana yapılıyorsa sen de yapacaksın. Yapmazsan gerizekalısın. Hakkını koruyacak bir platform yok çünkü, Türkiye'de yaşıyorsun, yalnızsın. Bütün maç seni provoke eden Lugano karşısında dilini ısırmışsın, herifçioğlu hızını alamayıp son dakikada bir de Emre'ye kafa atmış, maç da bitiyor, yine mi susacaksın? Hayır. Sen de gideceksin vuracaksın kafayı. Aynısını yapıyorsa, gerekirse Milli Takım'dan arkadaşını tanımayacaksın. Arda, Semih'e vurdu bir basamak daha atladı gözümde. Emre'ye de vursa beş basamak daha atlar Hagi olurdu. Benim için böyle bu, hakkımda ne düşünürseniz düşünün, isterseniz fanatik deyin holigan deyin, beni bilen biliyor o bana yeter.

Diyorum ya, sevmiyorum arkadaş. Midemi bulandırıyor şu camia ve neredeyse bütün parçaları. Yabancısı bile aynı bunların, kaç istisnası var ki? Az. Fanatizm değil bu, bilmeyen anlayamaz da öyle görür işte. Onlar da Galatasaray için aynısını düşünüyor, değil mi? Emre Aşık'a çirkef diyebilen insanın muadili Galatasaray'da Alex'e çirkef diyenlerdir. Sayma onları, onlar fanatik işte. Bende Sabri var, Hasan var; senin camian baştan aşağı onlarla dolu. Volkan'da, Lugano'da, Emre'de bitmiyor iş. Aziz'i var, Nihat'ı var, Mahmut'u var, Murat'ı var, Ali'si var, var oğlu var. Tamamı bu ülkenin her türlü pisliğinde pay sahibi. Bu ülkedeki futbol dışı çirkinliklerin bile birçoğunun sorumlusudur Fenerbahçe. En efendi denilen Koç ailesinden yöneticinin ettiği iğrenç küfürleri de gördük hepimiz. Böyle bir camia işte. Klasmanımız farklı, ama iki takım arasındaki yarışta onların kuralları geçiyor. Madem öyle, biz de kuralına göre oynayacağız.

İşte bu yüzden; helal olsun sana Arda, helal olsun Sabri. Şu kırmızı kart Arda'nın futbol piyasasındaki değerini düşürüyor, "agresif" zannediyorlar onu ama o bunu umursamayıp Galatasaray'ın yumruğunu gereken yere indiriyor. Yüzünde patlayan o yumruk da bir şeyleri kendi içinde muhakeme etmesine yol açar umarım. Şu fotoğraftan bir tane daha görmesek bari artık. Sabri de aynı şekilde. "Abi"si ona küfrettiğinde herhalde anlamıştır bir şeyleri. Ha kendisi de çok farklı bir insan değildir muhtemelen Galatasaraylı olmasının dışında, ama bu derece Galatasaraylıyım diyorsan da Galatasaray'a kazık atan bir adamla bu kadar içli dışlı olmayacaksın. Bak gör işte, Galatasaray formasıyla sahaya çıktığın zaman yedin küfürü abinden. İmkansız aşk bu, anladın mı? Sonra Sabri gecenin fitilini ateşledi oluyor... İnsanın adı çıkmayagörsün. Sabri Galatasaray'dan gittiği gün rakılı mezeli kutlama yapacağım ben de ama dün gece haklıydı bu adam. Düşünün, futbolcusunuz. Size küfür edildi, ne yaparsınız? Hatta anket koyuyorum sağ tarafa, yazı bir bitsin...

Ne acı ki 9 Kasım'dan sonra ne konuşuyorsak, şimdi yine onu konuşuyoruz. O maçın yorumu da şurada, isimleri değiştirip yayımlasam bu maçı da anlatırdı. Tamamen aynı. Teknik yönünden hakemine, yaşananlar karşısındaki kişisel tavrıma kadar hepsi aynı... O maçın yorumu, aynı zamanda bu maçın yorumu. Yine kapanan bir Fenerbahçe, sanki beraberlik çok işlerine yarıyormuş gibi ilk dakikadan itibaren zaman geçiren... Ali Sami Yen'deki bir Gençlerbirliği maçı gibi geçer diyorduk, o bile olmadı, Hacettepe seviyesinde zaman geçirdi Fenerbahçe. Galatasaray'a yenilmeyeyim de ne olursa olsun, varsın şampiyonluk da Şampiyonlar Ligi de gitsin... Uzun vadeli planları yok mu? Var, söyleyeyim. Galatasaray'ı tahrik edelim, sahaları kapansın, ligi onların üstünde bitirelim. Kompleks, başka bir şey değil. Galatasaray şampiyon olmasın diye kendi şampiyonluğunu dahi son ana dek kovalamaktan çekinip sahadan çekilerek Modaspor'u şampiyon yapmaya çalışan adamlardan ne beklersin ki? 1955'te böylelerdi, hâlâ öyleler.

12 Nisan 2009

12 Nisan

3-1 alırız. Lincoln şov yapar.

11 Nisan 2009

GSMobile

Birkaç ay önce Hürriyet Spor, adına kamuoyu araştırması dediği aptalca bir anket yapmıştı. İnsanlar ceplerinden para harcayarak Hürriyet'e mesaj atıp hangi takımı desteklediklerini söyleyecekler, böylece en çok taraftarın kimde olduğu ortaya çıkacaktı. Sözde kazanan Galatasaray oldu. Özde ise kaybeden. (Bu "sözde, özde" hoş kelimelerdi aslında eskiden, mahvettiler.) Benim o anketten çıkardığım tek sonuç, Hürriyet gazetesi okuyup cebinden birkaç kuruşunu sokağa atabilecekler arasında en çok kafası çalışmayan taraftarın Galatasaraylı olduğuydu.

Ne yazık ki Başkan'ımız, bu denli değersiz bir kim daha uzağa tükürür organizasyonunu örnek gösteriyor ve hatta Galatasaray taraftarına ulaşmakta aynı metodu izliyor. (Yorumlardan öğrendim ki örnek gösterilen araştırma başkaymış; ancak aynı metodun izlendiği konusundaki fikrim baki.) Dün, GSMobile projesinin kamuoyuna tanıtılması sırasında Başkan Adnan Polat'ın yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyle;

Bu proje Galatasaray ve Fenerbahçe rekabetinin de bir ölçüsü olacaktır. Bir ay önce yapılan bir kamuoyu araştırması, Galatasaraylı taraftarların Türkiye’de mevcudu en fazla olan taraftar topluluğu olduğunu gösterdi. Bu araştırma ne kadar doğrudur bilemiyorum. Bu araştırmanın doğruluğunu kanıtlamak adına Galatasaraylı taraftarlara çok önemli bir görev düşüyor. Galatasaray’ın çok güzel sloganları vardır. Bunlardan biri de “Gerçekleri tarih yazar, tarihi de Galatasaray”. Bu sloganı da taraftarlarımız ne kadar hayata geçirebilecekler göreceğiz. Ayrıca GSMobile logosunda bir “aslan” figürü var. Aslan son derece sinirli duruyor. Lütfen bu Aslan'ı güldürelim. Son olarak herkes için bir kez daha hayırlı, uğurlu olsun diyorum

Yani "sırf şu konuşma sonrası" GSMobile hattı almaya karar veren biri varsa, kusura bakmasın ama Hürriyet'in anketine katılanlardan farkı yok. Ha tabii burada konuşan Başkan ve o hepimizi temsil ediyor; bir sözü, bir hareketi dahi son derece kıymetli hepimiz için... Ve Galatasaray için çalışıyor. Ama iş insanları aptal yerine koymaya varınca da bir şeyler değişiyor. Bana göre samimiyet yok bu sözlerde. Olmalı mı, ayrıca tartışılır ve çok da verimli bir tartışma olur hatta. Neticede burada iş yapılıyor ve tüm bunlar bir pazarlama stratejisinin ürünü. Muhtemelen Başkan kendi konuşmasının ana içeriğini dahi kendisi belirlemedi veyahut başkalarına danıştı. Normal. Ama ben yine de doğru bulmuyorum. Kulübün kâr etmesi kadar, taraftara karşı gerçek bir samimiyet gösterilmesi de önemli.

Ha tabii ki Başkan çıkıp da "Büyük Galatasaray Taraftarı! Sizler için öyle bir hat çıkardık ki, rezaletin son daniskası. Uzak durun, sömürecekler sizi. Kalitesiz Avea'nın kalitesiz hattı işte, sakın ola Galatasaray adına kanıp da almayın." desin demiyorum. Ama işi Galatasaray - Fenerbahçe rekabetine indirgemek de en kolayı. Tamam en can alıcı nokta bu, Türkiye'de belki futbolu sevdiren şey bu rekabet; ama işte ben doğru bulmuyorum. Hem yukarıda belirttiğim nedenden, hem de hiç gerek yokken Galatasaray'la ilgili bir projede Fenerbahçe adının zikredilmesinden...

Hele sloganı hiç beğenmedim. "Tek dil tek bayrak tek millet tek devlet" ve onlarca versiyonu gibisinden faşist sloganları çağrıştırıyor. Alakası olmasa da hem klişe, hem de esinlenilenin orjinalinin bu olması bakımından bana hiç iyi bir duygu yansıtmadı; gerildim. Avea iyi çalışmamış dersine, reklamcı hatası.

Ben almayacağım. Bunda tanıtımda beni cezbedememelerinin de payı var. Tabii herhalde maksimum faydaya bu şekilde ulaşılıyor, önemli olan o. En azından Avea için. Bundan sonra yapılacaklar önemli. Her geçen gün daha çok kişiye ulaşmaya çalışacaklar, ulaşılacaklardan biri de benim mesela. Sadece reklam yapıp billboardları doldurmak yetmez, hizmet önemli. Yarın bir gün bakarım ki iyi hizmet veriyorlar, fiyatlar da cazip; o zaman alırım. Şimdilik tarifelere baktım, beğenmedim. Ben bu iletişim işini daha ucuza aradan çıkarıyorum. Atıyorum, %10'u Galatasaray'a gidecek diye gidip cebimden bir kuruş fazla para vermem. Verilmemeli de zaten.

***

Basında çıkan haberden bir konu başlığı;

Diğer yandan, podyuma gelen futbolculardan Arda ve Kewell'la oturduğu masadan el sıkışan futbol şubesi üyesi Haldun Üstünel'in, Lincoln'ün gelişinde elini uzatmaması dikkat çekti.

Bravo! İşte futbol takımı böyle yönetilir!

İmdi... Bu kızlarımıza daha çok destek vermemiz gerekiyordu, şahsen 5-6 maçlarına ancak gitmişimdir. Hiçbir işim yokken, salon evime yakınken, arkadaşlar tarafından da çağrılmama rağmen üşenip gitmediğim zamanlar oldu, ne yalan söyleyeyim. Dün biraz da utana sıkıla tuttum o yüzden Ayhan Şahenk'in yolunu. Bir de bir abim var benim, 24 Nisan 1996 günü Souness'ın ellerine bayrağı veren abim; sanmıyorum ki bu sayfaya yolu düşsün ama "Bugüne dek bir kez bile gitmedim ben bu aslanları desteklemeye. Finalde o sevinci yaşamayı hak etmiyorum." deyip maça gelmeme duruşunu sergilediği için ne desem az kendisine. Sevgi, saygı.

Şunu da söylemem lazım ki, maça biletsiz girdim. Benim için bilet almak isteyenlere de aldırmadım. Herkese de tavsiye ederim. Madem ki Galatasaray Yönetimi karaborsa yapıyor ve cebimizdeki paraya elini uzatarak taraftar grubunu nemalandırıyor, biz de bu konularda bugüne dek boşuna hassasiyet göstermişiz demektir. Ha yeni mi oluyor bütün bunlar? Yok, ama genç adamız, son 1-1,5 yılda yeni yeni farkına varıyoruz durumun vehametinin... Soldaki turnikeler biletsizler için açıkken bilet alıp sağ taraftan giriyordum yakın zamana kadar. Almayacağım artık. Çok da rahat girildiğini zaten biliyorum, dediğim gibi herkese de tavsiye ediyorum. Günaha çağrıysa da günaha çağrı. Boşuna paranızı Biletix'e vermeyin, Galatasaray'a gidecek pay da varsın gitmesin, futboldan yeterince haksız kazanç elde ediyorlar zaten. Üstelik sadece maddi değil, tribünü "bağlamak" da var işin içinde. Neyse şu güzel kızlarımızın güzel kupalarıyla çekilmiş güzel fotoğrafının altına şu çirkin işleri karıştırdığım için özür diliyorum herkesten, kaldığım yerden devam ediyorum.

Basketboldan anlamam. 1 numara 2 numara 3 numara 5 numara nedir, onu bile bilmem. Tam bir bilinçsiz basketbol seyircisi olarak Galatasaray bench arkasındaki yerimi alıp maç saatini beklemeye koyuldum. Maçtan önce Bülent Korkmaz geldi, bir "Büyük Kaptan" tezahüratı yankılandı. Şaka amaçlı sessiz sedasız bir "Lincooln, Lincooln" yapayım dedim, ciddi mi sandılar bilmem ama birkaç kişi eşlik edince Alp Abi'den çok güzel, çok keyifli bir tokat yedim. Sonra erkek basketbol takımı oyuncuları da geldi birer birer. Söylemem lazım, Cenk Akyol geldi. Şu salona maç izlemeye gelen bütün kızlar hayrandır bu herife, ben de ezelden beri kılımdır. Ama hakikaten ben ömrümde bu kadar yakışıklı bir adam görmedim yahu. Şükür gitti de kurtulduk! Sonra Cevat Hoca, Emre Aşık, Arda, Sabri, Ümit Karan da karşı tribündeki yerlerini aldılar, Mehmet Şenol ve Bülent Korkmaz'ın yanında. Güzel bir tribündü o, hatta Arda maçın sonuna doğru bir ara Re Re Re Ra Ra Ra başlatmaya çalıştı; kritik bir mola sırasında olduğundan fazla yayılmadı ama yine de güzel bir andı. Arda'yla Işıl'ın evlenip sarı kırmızı çocuklar dünyaya getirmesi güzel bir hayal gerçekten, mümkün olmasa da... Neyse yahu, ne oluyor bize, Cenk menk, Arda Işıl vesaire... Bu kadar magazin yeter.

Maça geçeyim diye düşündüm de, şu anda anladım ki basketboldan anlamadığımdan başka şeyler anlatıyorum işte. Maçın başlamasıyla birlikte farkı açmaya başladık, bir ara kapandı, sonra yine açtık, uzadı, yendik; maç hakkında bütün söyleyebileceğim bu. Hem fazla konsantre de olamadık, cidden iyi destek verdik takıma. Taraftarın dünkü sonuçta payı çok büyük. Maç boyunca sinirimi bozdu ama kabul etmek gerekir ki mikrofonla taraftarı yönlendiren Yalçın Dümer'in de payı var bu galibiyette. Bir ara mikrofonu açık unutup "Hoca Yasemin'i al ya." demesi de ilgi çekici bir enstantane olarak kayıtlara geçsin. Bir de dj vardı, maçın ilk yarısında sahaya bile bakmadan Facebook videosu izledi, sonra ikinci yarıda coşup zıplamaya başladı; bu nasıl iş anlamadım. Yine döndük bak magazine, görüyor musun... Ne yapalım artık, devam edelim bari, böyle bir yazı olsun bu da.

Devre arasında Alp Abi "Bu kalp son periyodu nasıl çıkaracak?" diye düşünüyordu, ben de bir devrede elde edilen 11 sayılık farkın rahatlığıyla "Son periyoda rahat gireriz." dedim. "Rahat girmemiz için 25 sayı fark lazım." "20 sayı yeter, Bülent Korkmaz yok ki başında takımı geri çekecek." İşte bu da yediğim ikinci tokatın hikayesi... Diğer yandan son periyodun değil rahat geçmek bugüne kadar yaşadığım en heyecanına dayanılmaz basketbol dakikalarını da beraberinde getirmesi de Alp Abi'nin haklı çıktığı anlamına geliyordu. Bir ara Marina Kress'e faul yapıldı, Kress iki serbest atış atacaktı. Devre arasında olduğu gibi, maçta da ne desem tersi olmuştu. Girer dediğim toplar girmemişti, bir şey olmaz dediklerim bizim potamızda sayı olmuştu. Susayım bari dedim. Maçın normal süresinin sonlarıydı yanlış hatırlamıyorsam. Marina'nın ikisini de kesinlikle sokması lazımdı. İlk serbest atışını attı. Böyle bir şey yok. Top çemberde sekti, sekti, sola gitti, sağa gitti ve girdi... Benzerleri mutlaka olmuştur ama böylesi kritik bir anda böylesi kaderi değiştireni de olmamıştır. Üçüncü sınıf Amerikan filmleri, ikinci sınıfa yükseldi gözümde, demek ki gerçekte de olabiliyormuş yani.

Uzatmalar hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum. İlk yarım dakikası sonucunda belli olmuştu kazanacağımız, onu biliyorum sadece. Kupayı aldığımız iyice kesinleştikten sonra, kapalı alanda yakılmaya uygun meşalelerle yapılan şov muazzamdı. Çok güzeldi tribünler, çok. Tüylerim diken diken oldu bak yine. Üzgünüm, şu maça gelmeyenler çok fazla şey kaçırdı. Canlı canlı bir Avrupa kupası da gördük sonunda. Artık 17 Mayıs için üzülmeme gerek yok. Finale metrobüsle değilse de minibüsle gitmek güzeldi. Sophia Young, Seimone Augustus -ki insan değil-, Işıl, Esra, Marina, hepiniz... Hepinize kalpten teşekkürler şu güzel geceyi bizlere yaşattığınız için. Artık darısı Pazar'a. Şu sonucun ardından bile aklına ilk Fenerbahçelilere taş atmayı getirip, Galatasaraylılığını Fenerbahçe düşmanlığı ekseninde konumlandıran kişilere ise değinmeyeyim ki yazıyı olumsuz bitirmemiş olalım. Sıra Fenerbahçe maçına da gelecek yahu, az bekleyin!

Ama yine de...

Hamburg mağlubiyetinden sonra gelip burada "Gelmeyen ne demiştik?" diye terbiyesizlik yapan bir şahıs vardı, bilmem hatırlar mısınız? Şimdi baktım, Antu kalitesizliğindeki blog sayfası yine Galatasaray'a edilmiş hakaretlerle dolu. Onun nezdinde, "Avrupa fatihiymiş Galatasaray..." diye bağıran, başarıları tesadüflere bağlayan, UEFA'dan elendiğimizde kendileri Avrupa'da kupa kaldırmış kadar sevinip bu sevinçlerini de o güne kadarki korku kaynaklı suskunluklarının yarattığı baskıyla içlerinde saklayamayıp kendileriyle muhattap dahi olmamış insanlara terbiyesizlik yapanların hepsine, iki çift laf söylemek istiyorum. Avrupa kupası ne demek, bilmiyorsunuz anlıyorum. Biz ara ara aldığımızdan nasıl bir şey olduğunu biliyoruz; o nedenledir ki bazen rüyasını da görebiliyoruz. İşte yine yaşadık, yarın yine yaşayacağız. Size tavsiyem şudur. Galatasaray'ı bu kadar içinize dert edeceğinize, kendinize odaklanıp iyi bir çocuk olun. Çünkü iyi bir çocuk olursanız, belki bir gün siz de Şirinler'i görebilirsiniz.

Aklı başında tüm Fenerbahçe taraftarlarını tenzih eder, yukarıda bahsettiğim adamların Galatasaray versiyonları da olduğunu ve onları da aynı oranda değersiz bulduğumu hatırlatır, yine ne yapıp edip güzelliklerin içine çirkinlikleri bulaştırdığım için de bu yazıyı okuma zahmetinde bulunan herkesten af dilerim. Bu da ikinci özrüm olsun.



Lütfen fotoğrafın üzerine tıklayın.

Hayatımızın en güzel gecelerinden biri. Daha güzellerini de yaşayacağız elbet. Hakikaten anlatılmıyor, yaşanıyor. Yine de iki çift laf edip, doldururuz bu güzel resmin altını. Tabii önce bir kendime gelmem lazım...

Sergen Yalçın'dan sonra sırada Rıdvan Dilmen var. Onlar konuştukça biz de hafızaları canlı tutalım. Rıdvan Dilmen, şüphesiz bu ülkedeki en iyi futbol yorumcularının başında geliyor. Yanında da yine futbolu en iyi bilen adamlardan Güntekin Onay olunca, başarılı bir program çıkıyor ortaya. Ha arada Rıdvan'ın Fenerbahçe fanatizminin etkileri görülmüyor mu, görülüyor; ama bu rakip takım taraftarlarının birçoğunu kızdırsa da bence böyle olmalı. Amatör ruh arıyoruz ya, işte o var Rıdvan'da. Taraf olan insan, samimidir. Rıdvan mümkün mertebe objektif değerlendirmeler yaparken, tarafını kaybetmeyenlerden.


Bu noktada içli bir Turgay Şeren "Ancaaaaak..."ı çekelim.

Geçtiğimiz günlerde Fenerbahçe maçı öncesi gece kulübüne gittiği için kadro dışı kalan Batuhan'a çatarken kendi geçmişini unutmuş gibiydi sanki Rıdvan. "Biz de hatalar yaptık, biz de gezdik." dedi belki ama "Ben de 18 yaşımdayken Fenerbahçe'yle, Galatasaray'la oynamadan önceki gece uyuyamazdım ama heyecandan." sözleriyle kendini örnek göstermekten de geri kalmadı.

İçerik "Ben ettim, sen etme." olmadığı sürece, Batuhan'a öğüt verebilecek en son kişilerden biri Rıdvan olsa gerek. Batuhan'a profesyonellik anlatırken, "sakatım" diye takımda oynamayıp, Tanju'yla birlikte Bakırköy, Küçük Çekmece, Halkalı halı sahalarında sokaktan adamlarla zamanın parasıyla 50 lirasına maç yapıp para kazandığı günleri düşünüyor mu acaba? Antrenman tembelliklerini? Kendi kadro dışı kaldığı günleri? Aşağıda Rıdvan Dilmen'in kariyer özeti var. Hatta bu özette eksikler de var. Misal; bugünün Galatasaray'ı nasıl ki takım içi ve dışındaki futbolcu abiler tarafından yönetiliyor da biz "90'ların başındaki Fenerbahçe'ye benzedik" diyoruz ya, o 90'ların başındaki Fenerbahçe abilerinin önde gelenlerinden biri Rıdvan. 1992 yılındaki başka bir röportajdan alıntı yapayım, bakalım tanıdık gelecek mi?

- Basında senin ve birkaç futbolcunun Mustafa Denizli'nin gelmesi için yönetime ricada bulunduğu yazıldı?
"Evet, böyle bir şey oldu. Ancak yönetim Venglos'u bırakma kararı aldığı için böyle bir istekte bulunduk. Venglos varken böyle bir düşüncemiz yoktu."

-Niye Mustafa Denizli?
"Anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Mustafa Hoca kendini kanıtlamış bir teknik adam. Futbolcuyu anlayan, onunla dertleşen ve Türkçe konuşabilen bir isim. Bizim takım olarak sorunumuz psikolojik olduğu için de ideali bir isimdi."

-Venglos için ne düşünüyorsun?
"Bence Venglos çok kaliteli bir teknik adam. Zaten kariyeri bunu gösteriyor. Ama kendisi çok yıpratıldı. Otoritesi sarsıldı. Eğer zaman tanınır ve sabır gösterilirse onunla da çok başarılı sonuçlar alacağız."

-Takım içinde gruplaşmalar ve huzursuzluklar olduğu doğru mu? "Hayır. Kesinlikle doğru değil. Bunlar olay yaratmak için ortaya atılan laflar. Takım içindeki herkesin tek amacı Fenerbahçe'nin başarısı."

Şimdi, yukarıdaki cevaplardan hangisi samimi, hangisi palavra; bugünün Galatasaray'ını az çok tanıyan, ama medya aracılığıyla öğrendikleriyle değil de gerçekten tanıyan, herkesin anlamış olduğunu sanıyorum. Hâlâ tereddütteysek, aşağıdaki sayfaları tıklayıp okuyarak daha sonra yaşananları da hatırlayıp, röportajda verilen cevapları bu bilgilerin ışığında tekrar değerlendirmek manzarayı biraz daha netleştirecektir. O hâlde sözlerimize burada son verip, Rıdvan'ın profesyonel geçmişine doğru bir zaman yolculuğuna çıkalım...

Gerisini ben anlatayım. Tanju, aynı günlerde ikinci lig takımı İstanbulspor'la anlaştı. Ekim ayından sezon sonuna kadar 21 maça çıktı, 17 gol attı. Takımı Birinci Lig'e çıkamayınca futbolu bıraktı. Rıdvan affedildi. Affedildi affedilmesine de, iki sezonda toplam 5 maça çıktı. Bir kez 90 dakika sahada kaldı, kalan 4 maçta da toplam 90 dakika oynadı. Tanju ve Rıdvan sindirildikten sonra Fenerbahçe futbolcuya dayalı düzenden kurtulamadı. Tanju - Rıdvan ikilisi birinci dalgaydı. Sakaryalılar ikincisi. Sonunda hepsinin ipi çekildi. Özellikle Sakaryalılar için konuşursak ipi çekenler, çekilenlerden daha masum olmasa da o günlerde Fenerbahçe'nin iyi yönetimi için ilk adım atıldı. Daha sonra bu ruhu yaşatmaya çalışan Ceyhun gibilerin sonu da yine aynı olacaktı. Darısı başımıza diyerek, Galatasaray payına çıkarım yapmadan da bitirmemiş olalım.

Şu yazıyı Beşiktaş maçı öncesinde yazmıştım. Tabii ki değişen bir şey yok, olmayacak da. Biletix suçlu, polis suçlu, Galatasaray tribününü tekeline alanlar suçlu ama en başta da yönetim. Senin takımının maçı varsa, sen bana o maçın biletini sağlıklı koşullarda ulaştırmaya mecbursun. Aksi hâlde benim üzerimden rant elde ediyorsun demektir. Piyonlarınıza dağıtıyorsunuz biletlerimizi, artık aranızda nasıl hesaplaşıyorsanız, bilemeyiz. Şu rezillik bitmedikçe, hiçbir Galatasaray yönetimi benim yönetimim değil. Hiçbirine de saygı duymuyorum. Cebimden paramı çalıyorlar çünkü. Hem de üç kuruşluk adamlara yediriyorlar. Yapın, en ucuz bileti 200 lira yapın ama Galatasaray üzerinden ekmek yiyip, üstüne bir de en büyük Galatasaraylılarmışçasına saygı gören bu adamlara gitmesin benim param. Ama olmaz ki, gerektiğinde kim "Hırsız Hagi, defol git Petre" diye bağıracak, bağırtacak sonra?

Kendi adıma konuşmuyorum, ne mutlu ki benim kombinem var cebimde, Fener maçında tribünlerdeki yerimi alacağım. Ama binlerce insanın çektiği çilenin sorumluları, dilerim ki bir gün bin beterini çekerler. Nokta.

Beklenen buluşma gerçekleşiyor. Emre Belözoğlu, Ali Sami Yen'e geliyor. Bana göre çok önemli değil aslında. Emre sadece geçmişte Galatasaray'a da yanlış yapmış olan çirkin bir insan benim gözümde. Fenerbahçe'ye gitmiş olmasının bunda hiçbir payı yok, problem karakterde. Yoksa bir Ahmet Yıldırım'ı bilirim, Galatasaray'da benim için hiçbir şey ifade etmeyen bir futbolcuyken, Beşiktaş'a gittiğinde provokatör yöneticilerden birinin "Büyük bir takıma geldin Ahmet, hislerini anlatır mısın?" sorusunu "Ben büyük takımda oynamanın ne demek olduğunu zaten biliyorum, Galatasaray'dan geldim." diye yanıtlayıp kalbimde yer kazanan. Emre Aşık'ı bilirim, Beşiktaş'tayken bile daha az sevemediğim. Veya bir Cihan, senelerce sabrımızı zorladı 90 dakikalarda ama hâlâ şu ligde en çok başarısını istediğim adamlardan biridir, iyi insandır Cihan. Emre değil. Terbiyesiz, hazımsız... Uzatmaya gerek yok, Galatasaraylısından Fenerbahçelisine bütün ülke biliyor.

Galatasaray'a yaptığı yanlış Fenerbahçe'ye gitmek değildi Emre'nin. Yıllar önce Inter'e gitmekti en büyük yanlışı, onu yetiştiren kulübüne para kazandırmadan. (Daha detaylı değinmiştim buna ilk Emre yazısında) Yıllar sonra da Fenerbahçe'ye döndükten sonraki seviyesiz üslubuydu. Bütün bu yanlışları Galatasaray'dan çok kendisine yaptı ama. Bunun etkilerini hayatı boyunca gün geçtikçe daha çok hissedecek. Eminim kendisinin de pişmanlıkları vardır ama dönüşü olmadığını bildiğinden seçtiği yolda debelenip duruyor işte.

Hoş, şunu da unutmamak lazım ki biz bunları düşünürken Emre hâlâ gerçek Galatasaraylı bildiğimiz kişilerle yakın ilişki içinde. Yarın Galatasaray'a dönmek istese, iyi ilişkiler içerisinde olduğu Başkan Adnan Polat engel olmaz buna. Kulüp yönetiminde kişisel tavırlar, kişisel ilişkiler işin içine fazla giriyor çünkü maalesef. Bülent Korkmaz gibi en profesyonel denilen kişi de bu sebepten hayal kırıklığına uğrattı ya işte birçok kişiyi. Hakan Ünsal gibi Galatasaray'ın başına gelmiş en kötü, en çirkin şeyi bu kulübün içerisine soktu; sadece bu bile anlatmaya yetiyor her şeyi. Neyse, yarın bir gün Emre için de aynı şey geçerli olacak olursa, Fatih Akyel örneğindeki gibi bu yönde tek engel taraftar olacaktır, tabii o zamana taraftarlık kalırsa...

"O zamana taraftarlık kalırsa..." Bu tabirin içinde de asla kurulamayacak hassas dengeler var! Ne istediğimize karar vermek lazım önce. Aslantepe'de taraftar profili değişsin ama taraftarlık kalsın!? Oldu canım, sen nasıl istersen. Hiçbir şey tam olarak olması gerektiği gibi olmayacak, bu gerçekle şimdiden yüzleşmek gerek ki sonra daha büyük hayal kırıklığı olmasın. Ne olması gerektiği gibi ki, tribün olsun. Apayrı bir konu tabii bu, Emre'ye dönelim şimdi geri. Emre; Adnan Polat'la iyi geçinmesinin yanında Arda'nın da çok sevdiği abisi, bilindiği gibi. Birtakım önemli çelişkiler yok mu bu işin içinde? 12 Nisan günü Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı destekleyecek aşağı yukarı 20 bin kişinin 19750 tanesi Emre'nin dünyanın en çirkin insanı, Arda'nın da dünyanın en güzel insanı olduğunu düşünüyor olacak. Ama ikisi yakın arkadaş, nasıl oluyor bu iş? Şöyle oluyor bana göre. Bir sürü insana olduğu gibi futbolculara da haddinden fazla anlam yüklüyoruz, onları sınıflandırarak kafa karışıklığımızı giderme yoluna gidiyoruz.

Hakan Şükür en büyük Galatasaraylı, değil mi? Hani nerede, neden göremiyoruz Ali Sami Yen'de? Bir kez bile izlemedim ama işte oradan buradan okuyup duyuyorum, neden Galatasaray'ı karıştıracak yorumlar yapıyor televizyonlarda? Söyleyeyim, çünkü profesyonel. Belki bin futbolcudan dokuz yüz doksan dokuzu gibi. Futbolcuyken de profesyoneldi. Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin etrafında dolandığını da unutturacak kadar zaman geçmedi daha. Biz futbolu sevmek, ondan istediğimiz zevki almak için futbolcuları da istediğimiz gibi görüyoruz. Ha yola Arda - Emre ilişkisinden çıktığımız için belirteyim, Arda da profesyoneldir demeye çalışmıyorum. (Burada profesyonellik, sıkça kullanılan diğer anlamında.) Bence de Arda bizim kadar Galatasaraylı ve çok istiyorum ki sembolleşsin burada. Ama işte o Arda, Emre'yi çok seviyor. Bu, üzerine düşünmeye değer bir gerçek. 20 binin 19750'si yanlış düşünüyor bu yüzden, bana göre. Benim kafam rahat, Arda istediği kişiyi istediği kadar sevsin, benim ona karşı olan tutumum değişmez. Çünkü Arda'dan ne istediğimi ve bunun sınırlarını biliyorum. Ne Arda dünyanın en iyi insanı benim gözümde, ne de Emre en kötüsü. Olması gereken de bu; bence tabii. Yani sanmıyorum ki Arda bir gün bizi herhangi bir konuda hayal kırıklığına uğratsın, ama öteki türlü düşündüğümüz sürece mutlaka birileri tarafından hayallerimiz kırılacaktır. Arda yapmaz da ne bileyim Arda'dan sonrakiler yapar, öncekilerin yaptığı gibi.

Netice itibariyle, Emre 12 Nisan'da tepki görecek. Ben de olacağım yuhalayanlar arasında. Galatasaray'a yanlış yaptı çünkü. (Üçtür kullanıyorum, bu "yanlış yapmak" da mafya dizisi delüğanlısı tabiri gibi oluyor ya neyse.) Ama işi abartmamak lazım. Emre'ye haddinden fazla değer biçmemek lazım. Emre değersiz bir insan, değersizliğiyle kalsın. Koskoca Galatasaray, çok önemli bir Fenerbahçe maçı oynarken kim takar Emre'yi? Oynuyorsa futbolunu oynasın, oynayamıyorsa sakatlanıp çıksın, bize ne? Maç başlarken hak ettiği muameleyi yapsak, sonra da herhangi bir futbolcu olsa bizim için, kâfi. Daha fazlasını hak etmiyor çünkü, cidden hak etmiyor...

"Kulübümüz futbolcu Erhan Albayrak'ın sözleşmesini tek taraflı olarak haklı nedenlerden dolayı fesh edilmiştir."

Konyaspor resmi internet sitesindeki açıklama bu şekilde. Cümledeki anlatım bozukluğu bir yana, "haklı nedenlerden dolayı" vurgusu güldürüyor insanı. İçerik girilirken, arkadan kendine has üslubuyla "Haklıyız diye vurgula ha" diye seslenen Mehmet Ali Kuntoğlu görüntüsü geldi benim aklıma mesela. Böyle kulüp açıklaması mı olurmuş yahu?

Asıl konuya gelelim. Ne yapmış bu Erhan Albayrak, ben anlamadım ki. Fuhuş şebekesi mi kurmuş, kadınları kötü yola mı düşürmüş, ne yapmış? Para karşılığında ilişkiye girmiş, polis de şebekeyi çökertmek için ifadesine başvurmuş; her şey bundan ibaret gibi gözüküyor. Kendi adıma, onayladığım bir şey değil ama futbolcuların neredeyse tamamının aynı işi yaptığından da adım gibi eminim. Zaten iki ilginç ayrıntı var olayda. Bir, Celaleddin Koçak'ın da aynı operasyonda adı geçmişti, ihale bir anda nasıl Erhan'a kaldı, anlayamadım. İki, futbolcuya para cezası verilip sözleşmesinin de feshedildiğini açıklayan Konyaspor Basın Sözcüsü, daha birkaç gün önce "Oyuncularımız ile bu konu hakkında bir görüşme yaptık. Kendilerince haklı olduklarını izah ettiler. Bize verdikleri savunmada bekar ve genç olduklarını söyleyerek anlayış istediler. Haklılar." açıklamasını yapmıştı. Şimdi ne oldu da haklı nedenlerden dolayı ceza veren taraf Konyaspor oldu?

Celaleddin de gönderilmiş olsa, Konya ne rezil bir şehir deyip geçeceğim ama o bu işten paçayı 100 bin lira cezayla sıyırıp Erhan daha büyük zarar görüyorsa, belli ki bu işin altında başka bir şeyler var. Yine de hiçbir gerekçe, ne 100'er bin liralık cezaları, ne de Erhan'ın kontratının feshini haklı kılmaz. Umarım Erhan Albayrak uluslararası platformlarda hakkını arar ve sözleşmesindeki parayı alır. Bizim federasyona hiç başvurmasın bile. Federasyon kimin federasyonu malum, e zina da günah... Çıkması muhtemel karar, yazının başlığında.

07 Nisan 2009

Ortalık Gerilmeden...

video
Çok şey var söylenecek ama şu güzelim parodinin altına bir şey yazmaya cesaret edemiyor insan.

06 Nisan 2009

Mutlu Mu Olmalı?

Gaziantep deplasmanında kazandık yıllar sonra. Kötü futbol ve senede bir görebildiğimiz türden tek golle. 5 kere gelse 4'ü gol olacak topların kalemize girmemesiyle. Bireysel yetenekle. Şansla. Skora bakıp "Oley kazandık, şimdi sıra şampiyonlukta." diyemiyorum. Galatasaray ve Fenerbahçe kötü oynadığı maçları da kazanır zaten bu ligde, bu sezon böyle olmasa da normali budur bu işin. İyi oyuna hasret kaldığımız yerde başlar sorunlar. Bir gün kazanır üç gün kaybederiz. Bugün kazanma günüydü. Fenerbahçe maçını tenzih ederek söylüyorum, yarın aynı oyunu ortaya koyup yeniliriz Eskişehirspor maçında olduğu gibi. Ligde oynadığı her üç maçtan birinde mağlup olan Gaziantepspor'u yendik diye pozitif havalar estirirsek, asıl o zaman kötü.

Maçtan önce Galatasaray'da ne sıkıntı varsa, şimdi de hepsi sürüyor. Teknik anlamdaki sıkıntılardan bahsediyorum elbette. Ümit Karan gibi İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da dahi oynayamayacak derecede kötü, bitik, yitip gitmiş bir futbolcu Galatasaray'da ilk 11'de görev yapıyor. Yüzüne darbe almadığı pozisyonda yüzünü tutarak hakemi yanıltmaya çalışıyor, Galatasaray'ı küçük düşürüyor. Lincoln hazır olmadığı gerekçesiyle İstanbul'da bırakılırken Hasan Şaş oyuna giriyor, topu korner direğine götürerek Galatasaray'ı küçük düşürüyor. Normal şeyler gibi geliyor bunlar artık evet, birçok maçta birçok takımda görüyoruz ama ben yakıştıramıyorum işte. Kendi ayağından rakibe giden top için ofsayt itirazı yaparak aynı anda 5 oyuncunun sarı kart görmesine yol açan adamın sarı kırmızılı tarafta olması üzüntü veriyor bana.

Tekrar maça döneyim diyorum ama söylenecek pek bir şey de yok gibi. 34 maçtan biri, en sıradan olanlarından bir tanesi işte. Güzel anlar da yaşadık. Baros'un golü gözlerimizin pasını sildi, iyi ki buradasın Baros. Kewell'ın çalımları gözlerimizin pasını sildi, iyi ki buradasın Kewell. Tabata keza öyle. Anadolu'da her takımın bir Tabata'sı olsa keşke. Ahmet Arı hakkında biraz detaylı bir inceleme bu sayfada yer almıştı daha önce, bugün de oyuna girdikten sonra çok iyi işler yaptı kısa zamanda; hakikaten iş var bu çocukta. Diğer yandan Gaziantepspor formasıyla mücadele eden 14 futbolcudan bir tanesini seneye bizim takımda görme ihtimalimiz çok yüksek; ama şimdilik daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim maalesef!

Fenerbahçe maçı geldi çattı. Bir haftalığına bütün sıkıntılara, sorunlara, tekniğe, taktiğe son. Hepsini unutalım bir haftalığına. Ne Lincoln'ü konuşalım, ne Bülent Korkmaz'ı, ne Florya'daki yeniçerileri ne de Adnan Sezgin'i... 12 Nisan'a kadar günler geçmeyecek, geceleri rüyalarda maçlar oynanacak, ki ben bu işe iki gece önce başladım. 12 Nisan'da da alnımızın akının yanında 3 puanla çıkacağız inanıyorum ki Ali Sami Yen'den.

Geçen sefer yapamadık; bu defa maç öncesi Sokak'ta Galatasaraylı blog tayfası olarak küçük bir zirve düzenleyebiliriz diye bir düşünce de var aklımda, onu da konuşalım önümüzdeki günlerde. Şu an için kısa kesiyor, Fenerbahçe maçını beklemeye koyuluyorum. Heyecan ve -umuttan ziyade- inanç dolu bir bekleyiş bu. Daha önce de çokça söyledim, Fenerbahçe maçı öncesinde kafamda tek düşünce olur maça dair, o da şu ki; yeneriz! Eleme maçı olsa, 4-0'ın rövanşında Kadıköy'e çıksak yine zafere inanırım tüm kalbimle. Şimdi maç Ali Sami Yen'deyken, Fenerbahçe bizden de çok daha kötü futbol oynarken, kadromuz daha güçlü ve kaliteliyken yine "yeneriz" diyorum. Herkesin de aynı düşüncede olduğunu ümit ediyorum.

Şimdilik bu kadar.

Fotoğraf, Uğur'unkiyle aynı oldu ama şu güzel an bu sayfada da yaşasın istedim.

Her sene çok önemli transferler gerçekleşiyor Türkiye'de, bilindiği gibi. Mart sonundan itibaren başlıyoruz öğrenmeye, Ağustos'a kadar da sürüyor. Tek tek isimlerini saymaya gerek duymadığım onlarca kalitesiz gazetemizden öğreniyoruz bunları; bir tek gazete var sanıyorum bugüne dek kulüplerin resmi siteleri tarafından yalanlanmamayı başaran. Uzatmıyorum lafı. Artık bilmeyenin kalmadığı şu ve şu fotoğraflarda görülebilecek photoshop haberciliğini bomba transferde ulaşılacak son nokta sanırdım. Yanılmışım. İşte Sabah'tan yepyeni bir bomba. Yılın değil, adeta yüzyılın transferi. Tuncay, Middlesborough yolunda!
Resmi haberin kaynağına yönlendirdim, tıklarsanız orjinal habere gideceksiniz. Görüldüğü gibi bir anlık dalgınlıktan daha fazlası var burada. Futbolla ve belli ki İngilizce'yle de arası pek iyi olmayan biri, oturmuş haber yazmış. Üstüne söyleyecek pek bir şey de yok. Arada oturur, BombaTransfer'de dalga geçerdik bunlarla ama ne yalan söyleyeyim, alt edildik, bu kadarı bizim de aklımıza gelmezdi. Helal olsun diyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum.

Trabzonspor'da son seçimlerde başkanlığa adaylığını koyup Sadri Şener'e karşı kaybettikten sonra sesini soluğunu hiç duymadığımız İbrahim Hacıosmanoğlu ortaya çıkmış. Demiş ki, bu takım ancak beşinci olur. Sen yöneticiyken kaçıncı oldu diye sorarlar adama, ayrı mesele. İnsanı asıl sinirlendiren, şu tarz adamların hep böyle zamanlarda ortaya çıkması. Galatasaraylılar olarak biz de çok yakından tanırız bunları. Bir aydır Ayhan Akbin ne zaman çıkacak ortaya diye merakla bekliyorum mesela. Ya da Ergun Gürsoy. Yakında çıkar kokuları.

Trabzonspor yıllar sonra şampiyonluk yarışı içerisine girmiş. Şampiyonluğu son haftalarda kaçırdıkları 2003-04 ve 2004-05 sezonlarında dahi bu kadar iddialı değillerdi, inanmamışlardı böyle. Üstelik o ucuz ve çirkin "enkaz devraldık" klişesi de anlam kazanıyor Sadri Şener'in nasıl bir takımın başına geçtiğini anlatırken. Tabii ki dışarıdan gözlemler bunlar, Trabzonspor'u çok yakından takip etmiyorum ama camiayı kenetlemesiyle, yaptığı transferlerle, yarattığı hava ve belirlediği mantıklı hedeflerle çok iyi bir yola soktu takımı bu yönetim. Forvet hattındaki hâlleri içler acısı ikili dışında iyi bir kadroları, iyi bir teknik direktörleri var. Ve başarılılar. Bana göre kendilerinden üst sırada yer alan Beşiktaş'tan daha başarılılar yeni kurulmuş kadroları ile. Herkes şampiyonluğun adını anmaya korkarken bu haftaya kadar yarışı bırakmadılar, hâlâ da ihtimalleri kovalıyorlar. İki üç hafta kazanamadılar ya, fırsatı kaçırmayıp hemen ortaya çıkmış Hacıosmanoğlu. Bir de "Bunları söylemek bana bir Xsporlu olarak acı veriyor. Keşke beni utandırsalar." klişesi var ki, onu da kullanıp şaşırtmamış tabii ki.

Bana ne Trabzonspor'dan ama ben bile sinirleniyorum işte. Çok ucuz hareketler bunlar, hakikaten bıkkınlık veriyor artık şu manzaralar. Türkiye'de futboldan nefret etmek için çok ama çok fazla neden olduğunu sürekli aklımıza getirmeseler olmuyor.

Ne Lincoln'müş, sakla sakla bitmiyor, hey yavrum be! Bu defa Fenerbahçe maçına sakladı sanırım onu disiplinli hocamız. Maça kulübede başlasa anlayacaktım, daha yeni gelmişken ikinci yarı oyuna alıp maçı kazandırmasını beklemek de mantıklı bir seçenek olabilirdi. Ama hocamız, hiç götürmemeyi seçti. Gülüyorum artık, Eskişehirspor maçındaki Kewell - Mehmet Güven değişikliğinden sonra olduğu gibi, verecek başka tepkim kalmadı.

İki de tahmin. Gaziantepspor muhtemelen kazanır, bir. İkincisi, hocamız Lincoln'ü hazır olmadığı için oynatmadığını söyler maçtan sonra. Olur da kazanırsak işler değişir tabii, "biz böyle uygun gördük" olur. Da, kazanamayız. Yaz eksi üç puan daha... Ama olsun, Lincoln kesin aldı dersini bu defa. Valla bak.

Ah Lincoln ah, haftaya al şu Fener maçını da kara kara düşünsün yemeyip içmeyip seninle uğraşanlar. Hadi be 10, utandır hepsini. Kadıköy'de oynadığını oynasan yeter.

Bugün de niyeyse hep nefret saçacağız buradan herhalde. Öyle denk geldi artık...

Hiç gitmedim; neresindendir vesairesini hiç bilmiyorum ama anne tarafım Sivas kökenli. Yani hiçbir alakam olmasa da bunun sağlayacağı milyonda bir etkiyle "Biz olamazsak Sivasspor şampiyon olsun." diyebilirdim. Ona gerek yok, neticede Fenerbahçe, Beşiktaş ve hatta Trabzonspor da rekabet içinde olduğumuz kulüpler; sırf onların şampiyonluk sayısının artmaması için yine Sivasspor'un şampiyonluğunu isteyebilirdim. Ki, ona da gerek yok; hep ligdeki rekabet artsın, Anadolu'dan ikinci bir şampiyon çıksın istemedik mi? İşte daha birkaç sene önce lige çıkmış Sivasspor şampiyonluk mücadelesi veriyor, ben de bu mücadeleye sempatiyle bakabilirdim...

Ama yok. Bir takım ne kadar antipatik olabilirse, o kadar antipatikler gözümde. Bu yazdıklarımı bir Sivassporlu okursa eğer, "Hazımsız İstanbul köpekleri, başarılı olanı çekemiyorsunuz tabii." diye düşünür eminim, üstüne de gurur duyar bizi konuşuyorlar diye. Değil. Federasyon ve hakemlerden çok büyük destek görüyorlar, çirkin futbol oynuyorlar ve her şeyden önemlisi kendileri çirkinler. Her kademeleriyle. Bülent Uygun için zaten uzun süredir hiçbir şey söylemiyorum, vaktiyle fazlasıyla konuştuk, tekrar etmek niyetinde değilim. Kendisi hakkında tek dileğim, 34. haftada Ali Sami Yen'de farklı bir mağlubiyet yaşayıp üstüne ağlak bir şiir yazması. Son eserinde konuşurken dilim kilitlendi demiş ama sustuğunu göremedik bir türlü. Neyse. Yönetimlerinin de ne olduğu belli, taraftarının da, şehrinin de. Sevmiyorum Sivas'ı, Sivasspor'u; teknik direktörlerini, başkanlarını, futbolcularını... Ve bugün Galatasaray şampiyon olamayacaksa kim şampiyon olursa olsun demiyor, şampiyonluk yolunda Beşiktaş'ı destekliyorum. Yine de askıda tabii bu desteğim, önce bizim önümüzdeki tüm ihtimaller bir kapansın da...

Çok sevip abim bildiğim biri geçtiğimiz haftalarda iş seyahati için Sivas'a gitmişti, iş yaptığı adam da Sivasspor'un üst düzey yöneticilerinden birisi çıkmış. İsmi unvanı bende kalsın. Konu futbola gelince, Bülent Uygun'un Fenerbahçe'yle olan gönül ilişkisi konusunda "Vallahi hocamızın Fener'e karşı evet bir zaafı var. Herkese farklı, Fener'e farklı oynuyoruz, biz de anlamıyoruz. Ama yönetimde konuşuldu bu konu, çok da sakıncası olmadığı kanaatine varıldı. Neticede başkanımız da Fenerbahçeli, olur böyle gönül işleri." demiş bu kişi. Üstüne başka bir şey söylemeye gerek yok herhalde.

Dediğim gibi... Tek dileğim. 34. hafta sonunda Bülent Uygun'a şiir yazdırmak. O stattan o adamı "Bülent bize şiir yazsana..." sesleriyle uğurlamak. Tabii uzun vadede başka dileklerim de var, kendisini Fenerbahçe'nin başında görmek gibi...

Türk polisi, Türk polisleri... Görüldüğü gibi, 164. yıllarını kutladılar. Eğlenceli olmuştur eminim; tazyikli su, biber gazı... Sebep? Beşiktaş taraftarı yolu trafiğe kapatmış. Yahu, sizin her sene polis haftanız oluyor da Taksim'e giden bütün yolları kapatmıyor musunuz? Yarın öbür gün Obama gelecek, yine çilenin allahını çekmeyecek miyiz? Bir kere de Beşiktaş taraftarı için kapansın yol; hayır kapanmasın ama bu kadar önemsiz şeyler için kapanıyorsa binlerce insanın kutlama yapabilmesi için de kapansın. Daha Hamburg maçında başbakan gelmiş diye stat çıkışını kapattılar, daracık alanda binlerce kişi sıkışıp kaldık. Ama tabii bizde devlet millet için değil, millet devlet için var, değil mi... Fazla dağılmayalım, zaten kısa kesmezsem kesin başıma bela açacak bir şeyler söylerim. Bazen düşünüyorum, şu üniformalı mahlukatı 40 günlükken alıp yetiştiyorlar mı, ne yapıyorlar... İnsan başka türlü nasıl bu kadar dengesiz, bu kadar acımasız olabilir, insan olmaktan bu kadar uzaklaşabilir ki? Başarıyorlar bir şekilde.

Beşiktaş da sahaya polis teşkilatının 164. yılını kutlayan pankartla çıkmış. Bravo! Taraftarın dayak yiyor, tazyikli suyla sırılsıklam ıslanıyor, biber gazından ağzı yüzü kıpkırmızı oluyor; sen dalga geçer gibi polisi kutlayarak maça çıkıyorsun. Önceden bellidir tamam da taraftarına yapılandan sonra yırt at o pankartı, sahaya çıkartma. Beşiktaş taraftarı keşke o dakika topluca terk etseymiş stadı. Yapmadılarsa o pankartın sorumlularından daha çok sevdikleri içindir Beşiktaş'ı. Sonra kulüpten yapılan açıklama... Okudum, irkildim. Bu kadar politik olma, korusana taraftarını. Takımını şampiyon yapmaktan önceki görevin bu senin. Sen kulüp için değil, taraftar için varsın. Kulüpten daha çok taraftarın yönetimisin, başkanısın. Değilsin de, olmalısın. Taraftarı olmadan hiçbir şeydir kulüpler. Beşiktaş gibi rezil biçimde yönetilen bir kulüp bugün büyükse, şampiyonluğa koşuyorsa taraftarındandır. O taraftara bir haksızlık yapıldığında sen onları koruyacaksın, taraftarının yanında olacaksın. Beşiktaş Yönetimi ne yaptı? "Taraftarlarımızın arasına giren bazı gruplar polise asla kabul edilemeyecek nahoş hareketlerde bulunmuşlardır..." Yahu baksana şu resimlere, şu adamlar hangi hoş davranışı hak ediyorlar acaba?

Büyük geçmiş olsun orada olan tüm Beşiktaşlılara...

03 Nisan 2009

"Bak Şu Konuşana"

Sabah kahvaltı edip televizyona bakayım derken, Maç Toplantısı'nın sonuna rastladım. Ercan Taner programın sonuna geldiklerini söylüyor, Sergen Yalçın ise ısrarla Lincoln hakkında konuşmakta diretiyordu. "Anlamıyorum Galatasaray takımı nasıl tahammül ediyor bu oyuncuya, nasıl kabul ediyor yaptıklarını..." Vesaire. Sergen konuştukça, benim de Deniz Gökçe'nin yıllar önceki bu köşe yazısı geliyor aklıma. İnsan her şeyi unutur, anlaşılabilir; ama kendisini unuttuğu yerde problem başlar.

(Resim, üzerine tıklayınca epey büyüyen cinsten.)

Cosmin Contra, Romanya'nın Avusturya'yla oynadığı maç sonrasında milli formayı bıraktığını açıklamış. Hakkıdır, yaşı olmuş 33. 1996'dan beri oynuyor, artık devretsin görevini de fazladan iki üç gün dinlensin.

Bu adam, benim hayatımda gördüğüm en iyi sağ beklerden biridir. Tarihinde ilk kez Avrupa arenasına çıkmış Alaves'i, UEFA'da finale taşıdı 2001 yılında. Müthiş oynadığı maçta takımına kupayı da aldıracaktı ki ne kadar dramatik bir şekilde mağlup oldukları ortada. O sezon sonunda Fatih Terim tarafından Milan'a transfer edildi Contra. Bence fena da oynamadı ama Terim yenilince o da yenilmiş sayıldı, gitti. Atletico Madrid, West Bromwich derken 3 yıldır Getafe'de. Geçtiğimiz yıl, Alaves'le yaptığını Getafe'yle de yapmak üzereyken, yine harikalar yarattığı maçta, takımı yine dramatik bir şekilde mağlup olarak çeyrek finalde veda etti UEFA Kupası'na.

Şimdi Galatasaray'a dönelim. Sağ bek sorunumuz var, yıllardır bitmiyor. Kariyeri düşüşte olan tecrübeli ve kaliteli oyunculardan yararlanmaya alışığız. Avrupa'da başarı istiyoruz. Ve en önemlisi sözleşmesi biten, düşük maliyetli oyuncularla ilgileniyoruz. Contra'nınki bitiyor. Çok uygun bir fiyata anlaşıp, 2 sene sağ bekte hiç sıkıntı yaşamamak mümkün. Yaşının 33 olması mutlaka bir handikap; tıpkı daha önceki transferlerimizin handikapları disiplinsizlik, sakatlık, hastalık gibi... Eğer ucuza iş yapılıyorsa, bunlar göze alınacak. Ha alabiliyorsan biraz parana kıy, Genoa'dan Vanden Borre'yi al. Yok, olmuyorsa, Cosmin Contra Avrupa piyasasında Galatasaray için en uygun isimlerden biri olarak göze çarpıyor şu anda. Düşünülse, hiç fena olmaz.