08 Mart 2009

Village Green

Ortaokul yıllarım çok güzel geçti, öyle böyle değil. Lise ise daha çok ortaokulu özlemekle geçti diyebilirim bu yüzden. Hiçbir zaman oraya ait hissetmedim kendimi, sevemedim okulumu. Mezun olduktan sonra da bir kez yıllığımı, bir kez de çıkıştan kız arkadaşımı almak için yolum düştü, başka uğramadım. Onda da içeri girişte problem çıkardılar zaten, bir kez daha lanet ettim orada geçen yıllarıma. Birçok güzel anıyla ayrıldıysam da hayatımın en büyük hatasıdır Kadıköy Anadolu Lisesi.

Lise hazırlığa giderken, hâliyle doruğundaydı ortaokul hasretim. Her allahın günü sabahın 6'sında kalkıp Sarıyer'in tepesinden Kadıköy'e gitmek; akşam o yorgunlukla 2 saat daha yol yapmak da cabası. Üzülüyordum. Tamam okulda vaktim güzel geçiyordu; sınıfımı, arkadaşlarımı epey seviyordum ama yine de bir şeyler eksikti. Dışarıya belli etmezdim de, ciddi ölçüde üzülüyordum. Hayatımın şu ana kadarki kısmının tek depresif dönemidir belki o dönem, kendi içimde. Ve nihayetinde, uyku problemi yaşamaya başladım. Şöyle bir 5-6 ay, bütün gecelerim zehir oldu. Her gece yatağıma "Ya yine uyuyamazsam?" korkusuyla yatıyor, sonuçta yine uyuyamıyordum. CM oynasam, sabaha kadar uyuyamamayı garanti altına aldığımdan kafam rahat etmiyordu; televizyonu açsam, seyredecek bir şey olmuyordu... Yine de başka çare olmadığından, geçiyordum televizyonun karşısına. Şanslıysam, sabaha doğru da uyuyakalmayı başarıyordum.

Nereden çıktı şimdi? Şuradan. O televizyonda hiçbir şeyin olmadığı gecelerde, seyretmeye değer bir tek şey bulmuştum; bir reklam. Eurosport'un kapanış saatinden sonra yayına giren uzun reklamlardan biriydi bu. 20 dakika, belki de daha fazla sürüyordu. Her gece kağıdı kalemi elime alıp, aynı reklamı bir kez daha izleyerek, aşağıdan yukarı hızlı hızlı çıkan ve ekranın en üstüne geldiğinde kaybolan şarkı isimlerini yangından mal kaçırırcasına not düşüyordum. (reklamın Hollanda versiyonundan bir kesit) O zamanlar bilgisayara şarkı indirmeyi falan da bilmiyorum; ya kitap-müzik dükkanı olan yakın arkadaşıma katalogdan beğenip albüm getirttiriyorum, ya da okul çıkışı Kadıköy'de, küçük bir pasaj içindeki küçük bir korsan CD dükkanından "full mp3" dedikleri şeyden yaptırıyorum.

Hâlâ çalışıyorlar mıdır bilmiyorum ama odamdaki rafta o günlerden kalma "full mp3"ler duruyor. The Byrds, The Yardbirds, The Monkees, The Beatles, The Animals, The Moody Blues, The Small Faces, The Mamas & The Papas, The Who; vesaire... Bunların hepsini seviyorum dinleyip öğrendikçe. Ama bir tanesinin yeri ayrı; The Kinks. 60'lı yılların iki altkültürü mod-rocker çekişmesinde, The Who gibi mod kanadının başını çekmese de modları en çok etkileyen grupların başında gelenlerden. Keza punk-rock'ın oluşumundaki etkileri de yadsınamaz. Aslına bakılırsa sadece belli başlı müzik türlerinin gelişiminde değil, genel olarak müziğin bugün geldiği noktada çok büyük etkiye sahip bir grup The Kinks. Zaten her dönem İngiltere'nin en başarılı grupları, onlara olan hayranlıklarından bahsetmekte.

Ben de dinledikçe hayran oluyorum hâliyle. O zamanlar günde 4 saatten fazla yol yapıyor ve buna ancak müzik dinleyerek tahammül edebiliyorum. Öyle bir dönem geliyor ki, belki 1,5 seneye yakın bir süre, neredeyse yalnızca The Kinks dinliyorum o yolculuklarda. Üzerinde yoğunlaştığım üç albüm var. "Best of" niteliğindeki The Complete Collection ve yine ait olduğu zamanın en değerli albümlerinden Arthur (Or the Decline and Fall of the British Empire) ile The Village Green Preservation Society.

Complete Collection'ı bir yana bırakarak, diğer iki albümden kısaca söz edelim. İlki, yani kısaca Arthur adındaki albüm, aynı zamanda benim The Kinks'le tanışmama vesile olan albüm. Bahsini ettiğim reklam filminde on saniye çalan Sunny Afternoon'u göz ardı edersek, ilk dinlediğim iki Kinks şarkısı, bu albümdendi. Victoria ve aynı isimde muhteşem bir de filme isim babalığı yaptığını tahmin ettiğim Some Mother's Son. Bu iki şarkı, benim Davies biraderlerin müziğine aşık olmama yetmişti. Albümün tamamını dinleyip hatmettiğimde, tüm şarkıların aynı çizgide olduğunu gördüm. Ama yine bir şarkının yeri ayrıydı; Shangri La. Cem Karaca'nın Safinaz'ı, Türkiye müziğinin Bohemian Rhapsody'si ise eğer, Shangri La da 1960'larınki diyebiliriz. Farklı melodileri mükemmel geçişlerle birbirine bağlayan; sözüyle, müziğiyle zamanının çok ötesinde bir eser. Eğer ki bir The Beatles bestesi olsaydı, tüm zamanların en muhteşem şarkıları arasında kesinlikle adı geçerdi; eminim bundan. Ama işte, tüm zamanların en underrated grubu The Kinks'le beraber büyük ölçüde unutulup gitmiş durumda. Albüm de öyle. Ama She's Bought a Hat Like Princess Marina, "Yes Sir, No Sir", Arthur ve Drivin' başta olmak üzere, albümün kalan şarkıları da harikulade.

The Village Green Preservation Society ise, hak ettiği yere biraz daha gelebilmiş bir albüm. Bugün yapılan tüm "gelmiş geçmiş en iyi albümler" listelerinde muhakkak adı geçer. Hakikaten de hakkını verir bu unvanın. Değeri bilindiğinden, çok da fazla üzerinde durmadan "tüm şarkıları biner defa dinlemek gerek" demekle yetiniyorum. The Kinks'ten bir top 5 yapmam gerekse (neden gereksin ki? konuyu bağlamak için söylüyorum, kanmayın bu oyunlarıma) bu albümden iki şarkı alırım. Johnny Thunder, bunlardan bir tanesi. Sözü Ercan Taner'e bıraksak, "Yok böyle bir şarkı. Sevimli, neşeli, eğlenceli, inanılmaz..." diye anlatırdı parçayı, tahmin ediyorum. Diğeri ise başlıktaki Village Green işte. O neşenin yanında bir de çocuksu, masum bir hüzün katıyor insana. Belki en basit işlerinden biri Davies kardeşlerin, ama dinlemekten en çok keyif aldığım şarkı da budur benim. Eğer hayatımda hiç Village Green dinlememiş olsaydım, müzik sanatı gözümde bir nebze daha az değerli olurdu herhalde.

Sözü daha fazla uzatmayayım. Eski günler, çocukluğun masumiyeti, ilk aşk, sonrasında taşınmak, her şeyin değişmesi, eski günlerin yitip gitmesi, anıların yâd edilmesi... Village Green'e kulak kabartalım.


indirme linki

1 ekleme:

Game & Set & Match dedi ki...

selamlar,

http://polyneikes.blogspot.com

futbol ağırlıklı, 2 kişi yazacağımız, yeni açtığımız bir blog.

göz atıp beğendiğin takdirde, blog listene eklersen seviniriz.