30 Mart 2009

;

29 Mart 2009

Hazırlık Maçı

Söz konusu Milli Takım olduğunda, tam bir iyi gün taraftarıyım. Yenilince pek üzülmem, büyük bir galibiyet alındığında ise en çok sevinen kadar sevinirim. Oh ne âlâ mualla tabii de cefasını çekmeden sefasını sürmek olmuyor; hak etmiyorum ben Euro 2008'de yaşadığımız sevinçleri. Neyse. Maç saatine kadar en ufak bir heyecan yoktu içimde. Hatta maçın ilk 15 dakikasını da açlığıma yenik düşüp pizzacıda izledim; Ercan Taner'in anlatımı yerine muhtelif chill out eserleri maça eşlik edince ruhsuzluğum maksimum seviyeye ulaştı. Ha, ne zamanki aldım elime nargilemi; tamam dedim yenmek lazım şu İspanya'yı. Ama sahada bir türlü göremedim o bizi de havaya sokacak heyecanı.

Türkiye öyle bir takım ki; dün gece tek top yapamayıp 3-4 farklı mağlubiyet alsa da şaşırmazdım, gidip 2 muhteşem golle 2-0 galip gelse de. Şu maç 10 kere oynansın, 10'u da farklı skorlarla bitebilir, sağımız solumuz belli değil zira. Hele solumuz... Bir sürü yanlış seçimin arasında İbrahim Üzülmez doğru seçimdi bence, fena da oynamadı. Emre - Hakan ikilisi, Hakan'ın riskli geri paslarına rağmen başarılıydı. Gökhan Gönül; Tuncay ve Aurelio'yla birlikte takımın en iyileriydi.

En iyi diyorum ama sahada Ramos, Xavi, Tuncay ve biraz Torres'ten başka gerçekten iyi oynayan bir oyuncu görmek pek mümkün değildi. Hadi ben ruhsuzum da, sahadaki 22 oyuncu neden ruhsuzdu; onu hiç anlamadım işte. Mücadele sıfır, teknik on. Hücum oyuncusu kötü pas atıyor, müdafaa ayağını uzatsa alacak, uzatmıyor. Her iki takım için de oldu, defalarca; belki bu yüzden tek bir kontratak olmadı maçta, İspanya çoğu hattıyla (ne çirkin, ne anlamsız bir klişedir şu 'bütün hatlarıyla') yarıalanımıza yerleştiğinde bile. Eğer kaydı tutulduysa, biri şu maçın koşu istatistiklerini bulabilir mi? Zannediyorum rakamlar bir hazırlık maçınınkinden farklı olmayacaktır. Önemli maçlarda bu tarz futbol gariplikleri yaşanıyor diye düşüneceğim ama oradaki önemli maçtan kastım da Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası finalleri; o tarz şeyler... Uzun lafın kısası çok sıkıldım yahu, çok sıkıcı bir maçtı. Bir saniye olsun heyecan yaşamadım.

Çok da fazla önemsemediğim bir maçın üzerine yazı da yazmayı düşünmüyordum ama gel gör ki sabah eve dönerken Fanatik gazetesinin ilk sayfasını görme talihsizliğini yaşadım. Biz oynamışız, onlar kazanmış. Hadi ya!? Bu noktada cuk oturan bir cümleyle yazıya son verecektim, ama vazgeçtim. Neyse artık. Fanatik* deyip geçelim. Kötü oynadık, İspanya'yı iyi savunduk ama sonra Lihtenştayn'dan bile yiyebilceğimiz bir gol yeyip yenildik. Mantıklı bir insanın hesabının şaşmamış olması lazım; normal sonuç. Ama Ali Sami Yen'deki maçın neticesi farklı olur sanki. Neye güvenerek söylüyorum? Her şeyi yanlış yapsa da sonucu doğru bulan fotoğraftaki simaya. Her seferinde o sonucu bulunca, gidiş yolundan da kıramıyorsun hâliyle. Futbolda Fatih Terim Teoremi diye bir şey var sanırım. Çarşamba günü formül işleyecek mi, göreceğiz...

Yine bir transfer dönemi arefesindeyiz ve yine Galatasaray'ın adı bonservisi elinde futbolcularla anılıyor. İşin aslı da böyle zaten, her zamanki gibi kontratı sona ermiş futbolcularla ilgili çalışmalar yapıyor yönetimimiz. İyi güzel, çok da başarılılar bu konuda. Birkaç yıl daha çekeceğiz bu maddi problemleri ve transferde izlenecek en uygun yol bu. Ama okuduğum her haber sonrası aklıma bu küçük dergi küpürü geliyor, tebessüm ediyorum. Oyunu kuralına göre oynamak böyle bir şey olsa gerek.

Bazen, hiç beklemediğimiz anlarda hiç beklemediğimiz bir futbolcu alır ayağına topu, bakar kaleye. Tribünde binler, ekran başında milyonlar hazırlar küfürlerini. "Kaç tane gol attın sanki oradan"la başlayıp sinkafla biten cümlelere saniyeler kalmıştır. Ama inanılmaz bir şey olur; gol! Herkes şaşkındır. Dillerin ucuna kadar gelen küfürler, yerini "aslanım benim"lere bırakır. Sevinilir doyasıya. Bu gollerdir çoğu zaman Galatasaray'ı şampiyon yapan. Ekstra puanlardır çünkü bu gollerle alınan.

2001-02 sezonunda en önemli 4 oyuncusunu kaybeden ve yerlerini kiralık oyuncularla doldurma yoluna giden Galatasaray, bu gollerle kucaklamıştır şampiyonluğu. 2. haftada Denizlispor karşısında Ergün'ün uzaktan attığı golü, 5. haftada Suat ve Bülent'in golleriyle gelen Malatyaspor galibiyeti, 6. haftada Bülent Akın'la gelen derbi sevinci, 8. haftada Vedat'ın, 12. haftada yine Bülent Korkmaz'ın akıl almaz golleri, 17. haftada Victoria'nın Yozgat filelerine yolladığı füze izlemiştir. Son düzlükte de Radu Niculescu kalibresinde bir oyuncunun en kritik anlarda attığı goller Kupa'nın Bülent Korkmaz'ın ellerinde yükselmesini sağlamıştır. Bu goller; Niculescu'nun, Bülent'in, Vedat'ın yahut Victoria'nın attığı goller değildir. Galatasaray forması atmıştır bu golleri. Victoria senelerce Çaykur Rizespor forması giydi ama acaba hiç Yozgat maçında gol attığı yerden kaleyi tutturabildi mi? Üzerinizdeki forma güç verir sizlere, denir ya, o hesap...

Ya 2005-06 yılında gelen son dakika gollerine ne demeli? Galatasaray formasını resmi bir karşılaşmada ilk kez giyen Aydın Yılmaz'ın Konya'daki inanılmaz golünü hangi mantıklı bakış açısı açıklayabilir? Türkiye'deki beşinci senesini geçiren Song'un Manisa'ya attığı golün bir benzerini gördük mü, görebilir miyiz? Hasan Kabze ömründe kaç kapak takabilir böyle? 2007-08 sezonunun son iki haftasında önce Ayhan'ın Sivas'a, sonra Hakan Balta'nın Gençlerbirliği Oftaş'a attığı goller, bu oyunculardan görmeye alışık olduğumuz goller mi? Serkan Çalık, Trabzonspor maçının son dakikasında attığı golü başka hangi maçın hangi dakikasında atabilir? Top, Denizlispor maçının 88. dakikasında Souleymanou'nun elleri ve üst direkten sekip Servet'in önüne kaç kez düşebilir o şekilde?

Bu sezonun başından beri attığımız gollerin çoğu aynı felsefenin ürünü. Beklenen isimlerden harika goller izledik Skibbe'nin gittiği güne kadar ve ben kendi adıma bundan çok memnundum. Bülent Korkmaz'ın gelişiyle birlikte ise alışık olduğumuz manzaraya döndük. Sabri'nin 90. dakika golü "Tamam, ben bu takımı tanıyorum." dedirtti hepimize. Ancak maalesef gerisi gelmedi. Madem ki tekrar hadi oğlum hadi aslanım takımına döndük, benim tek umudum bu goller, kaç maçtır onları bekliyorum ama yoklar. Bu da sanki yitirilen umudun habercisi. Oyuncular birer birer tüm güçlerini sahaya yansıtsa da, Bülent Korkmaz ruhunu takım olarak göremiyoruz sahada. İsyan etmiyoruz. Kazanacağız, başka bir yol yok ki; demiyoruz. Dolayısıyla beklemekle kalıyoruz bu golleri.

Ben de bari beklemekle kalmayayım dedim, bu gollerin bir listesini yaptım. Hiçbir takımda eşi benzeri görülemeyecek biçimde çok gol var böyle Galatasaray tarihinde. Hagi'nin atmadığı Hagi golleri, Hakan'ın atmadığı Hakan golleri, Jardel'in atmadığı Jardel golleri... O kadar çok var ki, açıkçası ilk 10 oluşturmakta çok zorlandım. Önemine göre sıralayayım dedim, olmadı; güzelliğe göre sıralayayım dedim, olmadı. Ana kıstas olarak güzelliği alıp, işin içine biraz önem, biraz da beklenmezlik derecesi katıp öyle sıralamaya karar verdim sonunda. Değerlendirmede, 2000 yılını başlangıç olarak aldım. Daha fazla uzatmayayım sözü, alt tarafı liste yapacağız...


10. Ovidiu Petre - Malatyaspor

2003-04 sezonu. Murat - Ömer Erdoğanlı efsane kadro. Bu kadronun bir diğer unutulmaz ismi de Ovidiu Petre. Gariplik bu ya, o Petre, ikinci yarının ortalarında kendisinin ve takımının inanamayacağı golü atıyor işte. Atanı asla unutmayacağımız derecede seyrek görebildiğimiz frikik gollerinden biriyle Galatasaray'ı 1-0 öne geçiren Prates taç kullanıyor, Hakan Şükür kafayla ceza sahasının dışına aşırtıyor, yerde seken topu ceza alanının dışından inanılmaz bir sağ ayak voleyle filelere gönderiyor ve skor 2-0 oluyor. Fevzi çaresiz, diyemiyorum, zira o Fevzi o dakikadan sonra yaptığı kurtarışlarla canımıza okuyor. Olimpiyat Stadı'ndaki maç 2-2 sonuçlanıyor. Ama o gol var ya...

9. Okan Buruk - Liverpool

2006-07 sezonunda, Avrupa'da yine hayal kırıklığı yaratmışız. 5 maçta alabildiğimiz puan, 1. Son maçımızı oynuyoruz, Olimpiyat Stadı'nda Liverpool'la. Hiçbir iddiamız kalmamış, Liverpool'un da öyle. Fowler'ın golüyle yenik duruma düşüyoruz, iki dakika sonra Necati durumu eşitliyor. Derken, acayip bir şey oluyor. Carrusca'nın korneri savunmadan sekiyor, "gerilerden gelen" Okan Buruk, top yere inmeden gelişine öyle bir vuruş yapıyor ki sağ ayağıyla, hiçbir değeri olmayan bu gol Galatasaray'ın Avrupa kupalarında attığı en güzel gollerden biri oluyor. O topun Okan'ın ayağına oturmasını, aldığı falsoyu ve Olimpiyat Stadı hatırası yaşaması için oynatılan Dudek'in çaresizliğini unutmak mümkün değil. Güzel goldü vesselam.

8. Sabri Sarıoğlu - Bursaspor

Aynı sezonun 17. haftası. Liverpool maçından 5 gün sonra. Aynı Okan, aynı klasmana girebilecek harika bir gol gönderiyor 85. dakikada Bursaspor kalesine. Bu, çocukluk kahramanlarımdan birinin taraftarla barışması anlamına geliyor. Çok hatalıdır, o ayrı. Neyse Okan konusuna girersek çıkamayız şimdi, çok şey var. Dakikalar 90'ı gösterdiğinde, tüm hatlarıyla Galatasaray kalesine yüklenen Bursaspor korner kullanıyor. Arka direğe düşen topu kontrol edip tek başına kontratağa çıkan Sabri, ömrühayatında atabileceği en güzel golün 8 katı güzelliğinde bir gol gönderiyor Bursaspor kalesine. Sen 80 metre top sür, sonunda da Ömer'in üzerinden topu elinle koymuş gibi aşırt. Harika, harika! Hiçbir değeri yok, ama harika...

7. Hakan Balta - Gençlerbirliği Oftaş

Son şampiyonluk, son maç. Berabere kalırsak şampiyonuz. Şölen olacak Ali Sami Yen'de, şölen... Karaborsacı Biletix'in internet sitesinde ter içinde geçen iki saatten, şükürler olsun ki iki biletle çıkıyorum. Maça girmeden stad önündeki gişeden kimlik göstererek alıyorum biletlerimi, tüm gözler üzerime çevriliyor. Biri geliyor, yalvarıyor. Cebinden 8 tane 50'lik çıkarıp tek tek sayıyor gözümün önünde, "Param var, niye giremiyorum yahu, ne olur sat şu bileti bana." diyor. 400 lira keşi görünce içim gidiyor, ulan satsa mıydık diye huzursuz huzursuz içeri giriyorum. Bu huzursuzluğum, Galatasaray'ın ilk, Hakan Şükür'in son golüne kadar sürüyor. Sonra korner atıyoruz. Hakan Balta... O nasıl goldür öyle yahu?

6. Emre Belözoğlu - Mallorca

Galatasaray, UEFA Kupası çeyrek final maçına çıkıyor. Rakip Mallorca, ilk maç orada. Bayramdı o gün zannedersem, akraba ziyaretine gideceğiz diye maçı izleyememiştim. Gittiğimiz evlerden birinde Cine 5 dekoderi de vardı, yalvardım pedere ben burada kalayım diye ama yok... Ne olacak, Fenerli işte. Biraz geç bir saatte eve geldik. O zamanlar bilgisayarım da yok. Maçın sonucunu öğrenmek için tek yol teletext. Trt 1'inkiydi yanlış hatırlamıyorsam, açıp bakıyorum; 4-1. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor sanki. Buraya kadarmış, diyorum. Gece yattığım anda kafamda binbir türlü düşünce, çok ama çok mutsuz bir gece geçiriyorum. Ertesi gün okul servisinde Hürriyet gazetesi çıkıyor karşıma. İlk sayfa sırf Galatasaray. "Teşekkürler Aslanlar" mı ne, öyle bir şey. Lan! Lan, lan! 90 dakikalık sevinci bir saniyeye sığdırıyorum.

Ha tabii golden bahsetmek lazım, ben gidip ne anlatıyorum. Ama golü bilmeyen mi var yahu? Hagi'nin maçtan önce Leo Franco hakkında yaptığı uyarılar ve 3'ü aşırtmayla gelen 4 güzel Galatasaray golü. En güzeli Emre'ninki. Ne umutluyduk senden be çocuk.


5. Hakan Ünsal - Glasgow Rangers


Emre'yle birlikte Küçük'ü de çıkaralım aradan. TSYD Kupası'nda Beşiktaş'a attığı gol, inanılmaz bir goldü. Glasgow Rangers'a attığı ise, onun da ötesinde. Daha da ötesini Jardel attı aynı maçta da, o şimdi bizim konumuz değil. Bu küçük adam, maalesef ki Galatasaray tarihinin en iyi sol bekiydi. Çok güzel gollerini, müthiş işler yaptığı maçları bilirim ama bu ondan böyle bir gol beklediğim anlamına gelmez. Bu golü bir Hagi atardı, bir de Hakan Ünsal; demeyeceğim, çünkü bu golü normal şartlarda o da atamaz. Bir an için Hagi kaçmış işte içine. Geriye de bu unutulmaz gol kalmış.

4. Aydın Yılmaz - Konyaspor

Aydın Yılmaz ya da Figo Aydın. Yıllarca söyleneduran "Arda'dan da iyisi geliyor." cümlesinin gizli öznesi. Ben de kurdum aynı cümleleri, sonuç hayal kırıklığı. Kötü futbolcu, bunun yanında bir de sevmiyorum. Hâlâ o beklenen atılımı gerçekleştirebileceğine dair çok ama çok küçük bir umut var içimde, ama o umut benim umudum değil Galatasaray'ın umudu. Ben isterim ki önümüzdeki sezon Sercan Yıldırım ya da Özer Hurmacı'ya karşılık takasta kullanılsın Ümit Karan'la beraber. Bol bol İstanbul gecelerine akar, özletmezler kendilerini. Neyse. Aydın'ın gerçekten umudumuz olduğu zamanlarda, diğer bir umudumuz olan şampiyonluk umudumuzu taze tutmamızı sağlayan bir enfes gol atılmıştı. Golün sahibi Aydın'dı. Sağ taraftan atılan uzun mesafeli pası göğsüyle indirip, kendi ekseni etrafında dönmüş ve Konyaspor filelerine golü yazdırmıştı son dakikalarda. O günden beri başka bir şey yaptığı yok zaten.

3. Volkan Arslan - Diyarbakırspor

Türkiye'de Şenol Karagöl diye bir kaleci forma giydi senelerce. Renk getirdi denir böyle durumlarda, ben de pardon derim, ne rengi? Kâh tribünlerle kavga etti, kâh birilerine küfür etti, kâh rakip oyuncu penaltı atarken kale direğine tırmanıp poposunu döndü, kâh hakeme ve rakibe dayılandı, vesaire... Ülke futbolunun en renkli siması İsmail Güldüren ise, tamam kabul I Love You Şenol da renkli adamdır. Herneyse, bu Şenol 2002-03 sezonunda Diyarbakırspor kalesini korumaktaydı. Ve her İstanbul takımıyla oynadıklarında olduğu gibi, bir Galatasaray maçında daha şov yapmaya kalkıştı. Çalım atacaktı hesapta Volkan'a. Volkan ne yaptı, kaptı topu. Şenol ne yaptı, kalesine dönecek vakti varken gidip Volkan'ı kovaladı. Hooop, bir çalım çizgi üzerinde. Hoop, Şenol pazarda. Sıfırdan kaleyi gördü Volkan; gol! Bu golün bir benzeri, 2005-06 sezonunda Ali Sami Yen'de Hasan Şaş tarafından Malatyaspor'a atıldı.

Volkan da o günlerde ne top oynardı be. 8 Mart 2003 Fenerbahçe maçında formayı bir giydi, sezon sonunda Milli Takım'la Konfederasyon Kupası'na gidene kadar çıkarmadı. Bu gol de tam Fenerbahçe maçından üç hafta sonrasına rastlar. Gerçi Volkan'ın beklenmeyen golleri az değil. Song'un Manisaspor'a gol atıp aslan dansı icra ettiği maçı ilk çeviren, erken bir değişiklik sonucunda oyuna girip harika bir gol atan Volkan'dı mesela. Yine ceza sahası dışından iki golü var Malatyaspor'a. Kötü adam değildi Volkan, kendisini futbola verse jübilesini Galatasaray'da yapardı. Jübile yapılmazdı tabii, o da ayrı konu.

2. Bülent Korkmaz - Diyarbakırspor

Rakip yine Diyarbakırspor ama bu kez Şenol yok kalede. Dakikalar 55'i gösterirken, 4-0 önde olan Galatasaray tam orta saha çizgisinin üzerinden bir faul atışı kazanıyor. Ve ardından Galatasaray tarihinin en uzun mesafeli golünü izliyoruz Kaptan'dan. Ali Sami Yen Stadyumu, I Love You Hagi sesleriyle inliyor. O dakikadan sonra maç bitiyor, sahada futbol adına hiçbir şey kalmıyor. 82. dakikada gelen Kona markalı gol, skoru tayin ediyor: 5-1. Herkesin hafızasına kazınan ise tabii ki Bülent Korkmaz'ın golü oluyor. Beklenmedik bir ismin, beklenmedik bir yerden attığı gol...

1. Vedat İnceefe - Göztepe

Var mı arttıran? Var, Vedat. Gerçi bu gol, diğerinden 1 ay önce atıldı ama olsun. Beklenmedik bir ismin, beklenmedik bir yerden, hiç beklenmedik bir anda attığı gol diyebiliriz bu inanılmaz gol için de. Maç başlıyor, üçlü yapılıyor, santradan geriye doğru başlatılan oyunda top Vedat'ın ayaklarına geliyor. Gol! Vedat topu sürüyor, 30 metreden vuruyor ve gol! 18. saniye. Bir ay arayla önce Galatasaray tarihinin en erken golü, sonra en uzun mesafelisini izliyoruz. Vedat atıyor, kimse gözlerine inanamıyor. 2 dakika sonra skoru 2-0 yapıyoruz, maç farka gidiyor. Benimse aklımda Vedat'ın maç sonundaki sözleri kalıyor;

"Valla top ayağıma geldiğinde gol atacağımı hissetmiştim."

0. Hasan Şaş - Milan

Şimdi çaktırmıyoruz. Listeyi 10'a indiremedim, üstüne bir de yanlış hesap yaptım ama yukarıdaki gollerin herhangi birini silmeye de kıyamadım. Çare nedir? Hasan'ın golüne klasman üstü bir gol süsü vermek. 1 numara bu goldü aslında ama işte 0 oluverdi bir anda. Bu gol, benim hayatımda gördüğüm en güzel goldür. Çünkü bu gol gibi bir gol daha yok. Bu golün bir benzeri hiçbir zaman atılmadı, atılmayacak da. Bülent Korkmaz 867 metreden gol atar, yarın bir gün bir Xabi Alonso'nun kafası bozulur 868 metreden atar. Ama Hagi'nin Hasan Şaş'a attırdığı bu gole benzeyen bir gol bile asla karşımıza çıkamaz. Hoş, Iniesta - Dani Alves ikilisinin bu hafta takımlarına kazandırdıkları gol, Hasan Şaş'ın bu golünü anımsatmadı değil ama tabii ki gerek mesafe, gerek düşünce, gerekse yetenek bakımından mukayese kabul etmez.

Bülent Korkmaz'ın fileleri havalandırdığı noktadan serbest atış kazanmışız. Commandante ayakkabısını bağlamış, arkasını dönmüş ters tarafa gidiyor. Bir an için Hasan Şaş'la göz göze geliyorlar ve hemen geriye koşup hiç duraksama yaşamadan Popescu'nun vurmaya hazırlandığı topu Hasan'a doğru gönderiyor. Kimse hiçbir şey anlamıyor, Milanlı oyuncuların hepsi durmuş bekliyor. Ama pozisyon önceden çalışılmış; Popescu hemen anlayıp geri gidiyor, Hasan aynı şekilde koşmaya başlıyor. Ve bu inanılmaz maharete ne mutlu ki yazık olmuyor; bu müthiş pas, müthiş de bir kafa vuruşuyla Milan ağlarında gol değeri kazanıyor.

Yine Hasan'ın maç sonu açıklaması kalmış aklımda. Bu müthiş golün sevincini yaşayacağına, "Saçımı uğur olsun diye kestirdiğimi söylüyorlar. Nereden çıkarıyorlar bunu bilmiyorum, alakası yok. Saçlarım döküldüğü için kestirdim." diyor Hasan. Gereksiz ayrıntılar tabii bunlar. Öyle...

Bülent Korkmaz, takımı nasıl şampiyon yapacağını hesaplayadursun, ben kesin çözümü biliyorum. O bir tek beraberliğe dahi tahammülümüz yok diyorsa da, artık puan kayıpları öyle akıl almaz boyutlara geldi ki ben 8 galibiyetin yeteceğine inanıyorum. 8 galibiyet Galatasaray'ı 34. hafta sonunda 68 puana taşır, ki bu puan ligin şu andaki liderinin ortalamasıyla aynı noktada kesişiyor. Galatasaray, bu görüntüsüyle 9 maçtan 8 galibiyet çıkarabilir mi? Komik olmayalım, tabii ki hayır. Peki diğer görüntüsüyle? Öyle bir çıkarır ki...

Diğer görüntüden kastım Lincolnlü Galatasaray. Galatasaray, ilerideki KLAB dörtlüsünün en az üçü sahada olduğunda farklı oynuyor diyor Melih Abi, katılmıyorum. Fark Lincoln'de. Ortada çok net bir gerçek var; Lincolnlü ve Lincolnsüz Galatasaray, iki ayrı takım. Haydi oynamadığı iddia edilen Lincoln'ün sahada takımı sabote ettiği maçlarda alınan sonuçlara bakalım. Zahmet etmeyin, ben hepimizin yerine baktım. Lincoln'ün 30 dakikadan fazla sahada kaldığı 15 karşılaşma oynanmış ligde. Galatasaray, 13 galibiyetinin 12'sini bu karşılaşmalarda almış. Lincoln sahadayken, yalnızca 3 mağlubiyet alınmış. Takımca çok kötü bir performans sergilenen Bursaspor maçını bir kenara bırakırsak, diğer 2 mağlubiyette takımın en iyisi tartışmasız Cassio Lincoln. Bu maçlar Lincoln'ün biri geçersiz iki şahane gol attığı Fenerbahçe ve bir gol atıp bir penaltı yaptırdığı Kocaelispor maçları. Netice; 15 maçta 12 galibiyet, 3 mağlubiyet. Lincoln'den yararlanılamayan 10 maçtan ise yalnızca bir galibiyet çıkmış; 5 beraberlik, 4 de mağlubiyet.

Sonuç.

Oynat oynamayan Lincoln'ü, al şampiyonluğu. Bu takımın da, bu ligin de en üst düzey futbolcusu sende. Sahadaki varlığı bile galibiyete yetiyor, ki bu maçlarda ne yaptığını da biliyoruz. Böyle bir oyuncusu olup da yararlanmayan teknik direktör, kendi ipini kendi çeker. Takımını uçuruma iter. Taraftarını üzer. Üzme Bülent Korkmaz, hocalığı öğrenmeye çalışan hocamız. Bırak küçük hesapları, çöz bütün sorunları, oynat şu adamı ki şampiyon olalım. Çok basit bir denklem. Lincoln eşittir şampiyonluk. Bunu da çözemezsen değil şampiyonluk sınavını kazanmak, Hazırlık'ta çakar kalırsın. Sonunda da atılır, ömrün boyunca "Her türlü şans verildi ama benim aklım başka yerdeydi." diye ağlar durursun.

Tamam, başka Lincoln yazısı yok...

Bu güzel fotoğraf, Beşiktaş'ın müjdecisi Les Ferdinand'ın Türkiye'deki son maçından.

Fenerbahçe ve Almanya Milli Takımı'nın eski kalecisi Toni Schumacher'in "Ve Maç Başlıyor" adlı kitabında bir söz geçer. "Basın tarafından canavar ilan edilen birinin artık hiçbir şansı yoktur. Tek çözüm; izolasyon. Röportajlara, yorumlara ve televizyona çıkmaya son. Mücadele yalnız sahada olacak ve hiçbir hata yapılmayacak."

Son iki sezonun Galatasaray'ında kupa törenlerinin, gol sevinçlerinin, beraber gidilen yemeklerin, kampların fotoğraflarına bakın; yalnız bir adam göreceksiniz. O adama yapılmayan kalmadı bu iki sezonda. Ama o çıktı Schumacher'in bahsini ettiği mücadeleyi yaptı. Yapmadığını Ali Sami Yen'e gelip giden hiçkimse söyleyemez. Ama basın tarafından canavar ilan edilmişti bir kere, tam tersi inandırılmaya çalışıldı bizlere. O adam, mücadelesiyle yine de yer buldu kendine. Hâlâ yalnızdı. Tek yakın arkadaşı, aynı anadile sahip olduğu tek kişi uzaklaştırıldı bu takımdan; ki bu transferde Lincoln'ü yalnızlaştırma politikasının payı yoksa ben Galatasaray'ı hiç tanımamışım. Acil maddi kaynak gerekliliği diyorlar, iki ay önce Mehmet Yıldız ve Abdurrahman Dereli transfer edilmek istenirken teklif edilen neydi; para değil mi?

He şeye rağmen mücadelesine devam etti Lincoln. Herkes onu konuştu, kendisi hariç. İş tahammül sınırlarını ziyadesiyle aşınca, bir defalığına mahsus çıktı aslanlar gibi açıklama yaptı. Ne ki bu da işe yaramadı, canavarlaştırma süreci devam etti. Florya yeniçerilere teslim malum; içerideki dışarıdaki abiler ve yeni abi adaylarının büyük payı var bu süreçte. Ve bunda olduğu kadar, elbet Skibbe'nin gidişinde de. En nihayetinde de kötü niyet kazandı zaten, başka bir "Abi" takımın başına geçirilince.

Her şeyi tahmin ederdim ama Bülent Korkmaz'a olan sevgi ve saygımın azalacağını tahmin etmezdim. Azaldı. Çünkü sadece teknik direktör olarak sınıfta kalmadı Bülent Korkmaz, karakter olarak da sınıfta kaldı. Çok yanlış tutum sergiledi, çok çirkin hesaplar yaptı. Ve sonunda o da katıldı Lincoln'ü canavarlaştıranlar arasına. Üstelik onun başka bir yetkisi daha vardı, oligarşik bir yapıya bürünmüştü ne de olsa Galatasaray ve o da liderlerden biriydi. Tek hakkını elinden aldı Lincoln'ün. Böylece, çok sevdiği taraftar için vargücünü sahaya yansıtan Brezilyalının o onurlu mücadesine devam etme şansı da kalmadı. O da en doğrusunu yaptı, başkaldırdı. Titre Bülent Korkmaz, Cassio Lincoln geliyor; demek isterdim ama ne var ki haklı mücadelesinde yalnız Cassio Lincoln. İpi çoktan çekildi, idam sehpası çoktan hazırlandı. Yine yeni bir serüven, itaat etmeyenin ezilmesiyle sonuçlandı.

Bundan bir ay öncesine kadar Lincoln'ü severdim ama sadece yarattığı sempati ve oynadığı futbol etkendi bu sevgimde. Son bir ayda ise sergilediği onurlu duruş ve haklı başkaldırısı çok farklı bir yer kazandırdı ona kalbimde. Her iki Hamburg maçında, ama özellikle ikincisindeki tavrı çok büyük saygı hak ediyordu. Bugün gittiği ve bir daha dönmeyeceği söyleniyor, eğer doğruysa Lincoln yine kocaman bir alkışı hak ediyor. Lincoln'ün bu tavrını bir yerlerden hatırlıyorum sanki. Bana Hagi'nin Erol Ersoy'un ayağına basıp suratına tükürdüğü günleri anımsatıyor. Kötü niyeti fark ettikten sonra her şeyi göze alıp gerekeni yapmak... Artık Galatasaray'ın Lincoln diye bir futbolcusu yok; dönse de dönmese de yok. Aslolan Galatasaray'dır elbette ama haksız olduğunu bile bile ben Galatasaray'ın tarafında olamam. Şöyle diyeyim, tarafında olurum ama savunamam.

Gökmen Özdemir, İlhan Söyler, Gökmen Özdenak, Erman Toroğlu, Hakan Ünsal, Tayfun Bayındır, Sinan Engin, Ali Naci Küçük ve şu anda ismi aklıma gelmeyen karınca kadar değersiz onlarcası... Hepiniz mutlusunuz biliyorum. Kaybetme ihtimalinizin olmadığı bu savaşı kazandığınız için sinsi sinsi sırıtıyor, aynaya bakıp ben neymişim be abi diyorsunuz. Oysa kazanan siz değilsiniz, sizler küçük birer piyonsunuz sadece; sahiplerinizin piyonları... Hepiniz sahipleriniz adına konuştunuz. Üç kuruş fazla kazanmak için insan karaladınız. Kiminiz paranın tatlılığının, kiminiz kişisel ilişkilerinizin esiri oldunuz. Olmaya da devam edeceksiniz. Bugün galip çıktınız, yarın yine galip çıkacaksınız; bu ülke de bu yüzden bu kadar iğrenç bir ülke zaten, sizler yüzünden.

Tek bir adam, yine dersimizi verdi ve gidiyor. Anlamıyoruz. Anlamayacağız.

Trabzonspor maçının yorumuyla bu maçın yorumu aynı aslında. Yenildik, şampiyonluğu bir kez daha reddettik ama olsun, disiplin kazandı. Lincoln'ün oynatılmayışından daha ayıp olan ne var biliyor musunuz? Bülent Korkmaz'ın maç sonu açıklamasında yaptığı "Sakatım dedi." açıklaması. Neden kadrodaydı peki? "Ee, kadroyu önceden belirlemiştim değiştirmedim." Hadi ya? Bu, kendisine haksızlık yapıldığı apaçık belli olan bir futbolcunun kurtların önüne atılmasıdır. "Sakatım dedi." değil mi? İnanması ne kadar kolay; birebir örtüşüyor medyanın çizdiği Lincoln tablosuna. İnanmayanlar varsa, yarın gece verir gazı arkadaşın Ntvspor ekranlarından, onlar da inanırlar. Hakan Ünsal gibi Fatih Akyel'den bile milyonlarca kat daha değersiz bir adam Galatasaray'ın antrenmanlarında boy gösteriyor, var mı böyle bir şey? Umarım anlamışsınızdır Hoca'm, arkadaşın da sen de; bu işlerin öyle millete sallamakla çözülmediğini. Hadi yönetin takımı, hadi şampiyon yapın; çok biliyordunuz? O kadar kolay değil işte.

Yahu hep bu sayfada şunu söyledik. Dedik ki, her şey zamanla, bir hoca bir takımı bir anda en üst seviyeye çıkaramaz. Tamam, iyi güzel... De kardeşim, bir hoca bir takımı bir anda yerin dibine de batıramaz. Hayatımda bu kadar çirkin bir Galatasaray görmedim. Şurada aklımın yarım yamalak yetip yetmediği dönemi de sayarsam 16-17 senedir takip ediyorum, her kademesiyle bu kadar yanlışlık içinde bir takım görmedim. Takımda Ömer - Murat Erdoğan, Başkanlık koltuğunda Özhan Canaydın'ın olduğu dönemde bile bir Fatih Terim vardı, bir şey biliyordur, yapar diyorduk. Yapmadı ama en azından güveniyorduk. Bu takımın her tarafı yanlış. Öyle bir his yayıyor ki, gol atsak sanki iyi mi olacak kötü mü olacak belli değilmiş gibi...

Maç boyunca "Ah nasıl kaçtı" denilecek tek bir pozisyon yok, bomboş pozisyonda da olsa atamayacağından adım gibi emin olduğum Ümit Karan'ın kafa vuruşunu da sayıyorum. 9 kişiden gol yemişiz. Kewell çıkıyor Mehmet Güven giriyor! Lincoln zaten kenarda. E tekniğini taktiğini konuşacak değiliz o hâlde bu maçın. Bülent Korkmaz da o işlere kafa yormuyor zaten. Koyuyor misal Lincoln'ü forvete, oyna da hadi gol at, attır. Yapamazsan bilerek kötü oynadın, çık hadi dışarı. Önün arkan sağın solun bomboş, önemli değil. Hakan Şükür'ün 1992'den bu yana söylediği bir söz var bu ülkede. "Futbolda sisteme inanan bir kişi değilim. Eğer futbolcularınızın gücü yerindeyse, iyi sonuç alırsınız. Antrenöre düşen disiplini sağlamak ve takımınızı güçlendirmektir. Bunu yaptığınız zaman her futbolcu her yerde oynayabilir." Bülent'inki de o hesap, yıllarca beraber oynadılar neticede. "Futbolda rakamların önemi yok!" Bütün dünya da gerizekalı zaten. Önemli olan hadi oğlum hadi aslanım! Gary Lineker ne demiş? Futbol 11 Sabri'nin oynadığı ve Edirne'nin ötesine geçemediği bir oyundur. Dememiş, der mi, gerizekalı mı Lineker? Tövbeestağfurullah...

Her kademesiyle yanlışa bulanmış takımın tribünü nasıl olur? "Eskişehir maçına 'Yenilsen de yensen de' diye başlanır, yenilirsek 'Taçsız Kral Metin Oktay' duygu sömürüsü başlar, "Forma kutsaldır" denir, "Sabrımız taşıyor" denir... Denir." demiştim dün sayfaya eklediğim Hasan Şaş videosunun yorumlarında. Maalesef...

Bu maçta beni en çok üzen nokta ise, ne taraftarın rezil kepaze hâli, ne Lincoln'ün kulübedeki eziyeti, ne benim tribünde çektiğim eziyet, ne giden üç puan ne de başka bir şey...

Yağmurda sırılsıklam ıslanırken biz, arkamızda bir aile vardı. Giriş kuyruğunda satılan 5 liralık yağmurluktan almış anne baba çocuk. Hatta ilk başta o sarı yağmurluğa kanıp kadını polis zannettim. Çocuk küçük, 6 yaşında ya var ya yok. Çanakkale'den gelmişler maç için, ilk maçıymış. Gözlerim doldu şu anda anlatırken. Bir ara Aydın Yılmaz'a gerizekalı diyecek oldu, dönüp ona ilk tribün tavsiyesini vermek geçti içimden ama anne babasına ayıp olmasın diye söylemeyeyim dedim. Sonra babası söyledi zaten gerekeni. O fiyasko oyuncu değişikliğinden sonra maçtan kopup hep gelecekte çocuğumla gideceğim maçları hayal ettim. Sık sık arkama baktım ve o çocuğun gözlerindeki endişeye hayran oldum. Canım benim, tontiş yanaklı kardeşim. Bakın şu an hüngür hüngür ağlıyorum çünkü adını bile soramadığım o çocuk hüngür hüngür ağlıyordu maçtan sonra. Babasından izin aldım, sarıldım öptüm onu gözlerinden. Olsun dedim, yenmek de var yenilmek de. Biz yenilse de, yense de seveceğiz. Böyle maçları da göreceğiz. Ama önleyemedim, gözyaşları devam etti. Utandı, kaçırdı gözlerini ve sonra beresini yaşlı gözlerinin üzerine çekti. Canım kardeşim benim, seni öyle gördüm ya inan bana hiçbir maçta bu kadar üzülmedim. Ne 6-0, ne Hamburg mağlubiyeti ne de başkası. Hayatımın en çok üzüldüğüm maçı olarak hatırlayacağım bu gecekini...


Bir kez söyleyeceğim ve bir daha hiç tekrarlamayacağım: Bülent Korkmaz, Galatasaray'da başarılı olamayacak. Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok elbette; sırasıyla Lucescu, Terim, Hagi, Gerets, Kalli ve Skibbe başarısız bulunarak gönderildi bu takımdan. Bülent Korkmaz da gidecek aynı şekilde. Hepimiz biliyoruz ki, rekoru kırıp 5 sene üst üste şampiyon yapsa bile takımını, kazara 6. sene ligi 4. bitirirse işine son verilecek. Çünkü Türkiye'deki futbol mantalitesi bunu gerektiriyor. Her zaman 1 suçlumuz var bizim. Bir suçlumuz değil, 1 suçlumuz var; rakamla. Tüm yanlışları 1 kişinin üzerine yıkıyor, kötü gidişatın o 1 kişinin gidişiyle birlikte sona ereceğine inanıyoruz.

Milan Baros penaltı kaçırdığı ya da Hüseyin Göçek karar değiştirip çift vuruşa hükmettiği için Michael Skibbe'nin görevine son verildiği bir ülkedeyiz. O derece bağlıyız anlık kararlara. Serdar Kulbilge sakatlanmasa bugün farklı bir teknik direktöre sahip olacaktı Galatasaray. Yarın bir gün bir taç atışı kaderini belirleyebilir 26 yıl sarı kırmızılı formayı giymiş Bülent Korkmaz'ın da. Komik ama gerçek. Bir kişi çıkamaz aksini iddia edebilecek. Türkiye'deki her 100 teknik direktör - kulüp ilişkisinin 99'u gibi, Bülent Korkmaz - Galatasaray beraberliği de "Kulübümüzün çıkarları için böyle bir karar almak zorunda kaldık." klişesiyle noktalanacak. Ya da Bülent Korkmaz onuruna yenilip istifasını verecek. Başka bir seçenek yok. Ne bileyim buradan Barcelona'ya gitmeyecek. Başarısız denilip gönderilecek.

Yine de ben, bu tip bir başarısızlıktan söz etmiyorum. Bülent Korkmaz'ın teknik direktör olarak Galatasaray'a bir miras bırakamayacağını kastediyorum. Tüm planlarının temelindeki zamanın "şimdiki" olduğunu görüyorum. Daha acısı şu; geleceğe dair planları da var ama bu gelecek kendi geleceği. Kabul, sezon ortasında ve hatta en kritik zamanda geldi Galatasaray'ın başına Kaptan. Bu durumda bir yeniden yapılanmaya gitmesi intihar olurdu; doğrusunu yaptı ve kendisinden öncekilerin açtığı yoldan ilerlemeyi seçti. Şu aşamada elinden gelebilecek tek şey de günü kurtarmak, bu bakımdan. Kendisine yabancı bir futbol felsefesini devam ettirmek gelmez elinden.

Yine başladığımız yere dönüyoruz; sezon ortasında teknik direktör değiştirmenin zararları işte. Bu icraatta bulunmuş bir kulüp yönetimi zaten bas bas bağırıyor demektir, "Dostlar, benim amacım bugün. Yarından bana ne, gerisini zamanı geldiğinde düşünürüz." diye. Ve bildiğimiz gibi teknik direktörler gidici, yönetimler her daim kalıcı bu ülkede. Futbol takımlarının stratejilerini, bu iş için göreve getirilen teknik adamlar değil, yönetimler belirliyor. Galatasaray'ın stratejisi, bugüne kadar bu ülkede mücadele etmiş tüm takımlarınkiyle aynı; bugüne yönelik. Yani Bülent Korkmaz başarılı olamayacak derken suçu onda aramıyorum. Onunla ilgili hayal kırıklıklarım da oldu elbette ama bunları bastırabilirim; vaktiyle Hagi ve Terim, bugünse Bülent Korkmaz için lafta söylenen "sınırsız kredi"ye gerçek anlamda sahip benim gözümde. İsterim ki 10 sene kalsın bu takımın başında. Çünkü her yeni teknik direktör, geriye atılmış bir adım demektir. Her yeni teknik direktör, kaybedilen uzunca bir zaman dilimi demektir.

Cevat Güler'i de sayarsak 7 senede 8 teknik adamla çalışan Galatasaray, ne kazandı bu zaman diliminde? Koca bir hiç. Yerel başarılar, sadece... Üzerinden bunca zaman geçtikten sonra rahatlıkla sorabiliriz kendimize: Tam bir "winner" olan Terim'le devam edilseydi nerede olurduk bugün? Aynı şekilde Hagi'yle? Ne olurdu Lucescu 9 senedir bu takımın başında olsa; bugün geriye baktığımızda daha kötü bir tabloyla mı karşılaşırdık, hiç mi şampiyon olmazdı bu takım? Bence büyük Avrupa başarılarıyla taçlanmış en az iki katı sayıda şampiyonluğumuz olurdu. Ama Türkiye futbol tarihinin en başarısız yönetimi arka arkaya 3 seçim zaferi elde edemezdi. Nasıl yaptılar bunu? Teknik adam feda edip seçmenlerine umut vererek. Belirsizlik, umuttur çünkü.

Sadece futbolda değil, hayatın her alanında böyledir bu. Uzun aşk ilişkilerini ele alalım, birçoğu belli bir zaman sonra çekilmez hâle gelip bitmiyor mu? Bana göre çoğu zaman altında yatan sebep aynı. İlk anda üzmez bu ayrılıklar insanı. Sürekli bir kavga, bir kriz ortamı vardır; hiçbir şey eski keyfi vermiyordur. Üstelik o eski free günler özlenmiştir. Ama kendimize sormayız çoğumuz, "Kendime onun kadar uygun birini bulabilecek miyim?" sorusunu. İlişki kötü gidiyorsa, umuttur belirsizlik. İnsanın doğasında var sürekli bir beğenmemezlik, yetinememezlik güdüsü. Belirsizlik hep daha iyisini vadediyormuş gibi gelir. Yeni heyecanlar getireceğinden çekicidir. Oysa bu çekicilik yanıltır çoğu zaman, çok nadirdir tatmin getirdiği. Genellikle sonuç özlemdir. O kriz dönemleri bile özlenir. Ne var yahu, atlatılırdı denir. Onun gibisi bulunamaz çünkü.

Bülent Korkmaz, özlenecek bir teknik adam değil, özlenirse de insan olarak özlenir. Galatasaray'ın başında sadece 6 maça çıktı, bu 6 maçta verilebilecek bütün olumsuz sinyalleri verdi ve ben bugün olunabilecek en umutsuz hâldeyim. Burada felaket tellallığı yapıp negatif hava yaymak istemiyorum, o yüzden yazının giriş cümlesine geri döneyim. Bu yazı, Galatasaray'ın önümüzdeki birkaç sene boyunca bu seneki başarısını bile yakalayamayacağına dair tek sözüm olacak. Ve tablo - daha doğrusu mantalite- değişmediği sürece bu sayfada geleceğe yönelik bir çıkarım yer almayacak.

Önümüzdeki sezon başında yine bu yıl olduğu gibi mantıklı transferler yapılır ve heyecanlanırız belki. Ama ilk yalpalamada yine B planına geçilmeyeceğini nereden bileceğiz? Ders alınıp alınmadığından nasıl emin olabileceğiz? Bunun için 2008-2009 sezonunun Aragones'in Fenerbahçe'sinin şampiyonluğuyla tamamlanması gerek sanırım ve bu da mümkün değil.

Hamburg maçından günler önce yazmıştım bu yazının büyük kısmını. Devam etmeyi planlıyordum ama üzerinde küçük oynamalar yapmayı tercih ettim (5 rakamını 6 ile değiştirmek gibi). Şimdi okuduğumda çok fazla tekrar yaptığımı fark ettim. Olsun, ne de olsa bir daha açmayacağım bu konuyu; bu yazı da eksiği ve fazlasıyla buradaki yerini alsın bu seferlik...

21 Mart 2009

Hasan Şaş'ım


Bir kez daha söylüyorum. Hasan'ı yuhalayanlar gitsin televizyon yarışmalarını falan izlesin, gelmesin Ali Sami Yen'e.

Hasan da gittikten sonra kim kalacak? Emre Aşık da bırakacak futbolu... Arda, Uğur gibi çocuklar bu formayla yapsa jübilelerini de bir 15 seneyi daha kurtarsak; bir süre daha futboldan zevk alsak... Sonra iki tane daha çıksa zaten ömür boyu bizi götürür... Lincoln diyoruz, haksızlık yapıldı diyoruz, küçük düşünüyoruz diyoruz ama şu da var ki 11 tane Lincoln'ü olsa bu kadar sevmem ben takımımı. Futbolu da. Bir sürü şeye kızıyoruz bu ülke futbolunda, amatörce davranışlar tahammül sınırlarımızı zorluyor ama bunca yanlışa katlanmamızda bu yanlışların çekici bir yanının olması da yatıyor aslında. Hâlâ tam endüstriyelleşmedik, hâlâ tam profesyonelleşemedik biz; hâlâ Hasan Şaş gibi, Arda Turan gibi, Uğur Uçar gibi, Emre Aşık gibi oyuncularımız var. Liverpool'da bir Gerrard var ama Galatasaray'da bir sürüsü... Hâlâ farklı bir yanımız var bizim, hâlâ ruhumuz var.

Hasan Şaş'ım, umarım biliyorsundur o yakışıksız sesin sahipleri üzülmene değecek kadar değerli değiller. Hiçbiri. Yarınki maçta gönlün alınacaktır, uzatma bu dargınlığı. Ne yapalım, bizim tribünümüz de böyle. Biz de sevmiyoruz ama gidiyoruz maçlara; sen de sevme ama gel tribüne. Kabul et özrümüzü...

Rüya bitti. Çok zordu, ama biz ta en başından inanmayı seçmiştik. Steaua'ya elendiğimiz gün buraya UEFA Kupası'nın resmini koymuştum, hayal denmişti. O hayali gün geçtikçe yakınsadı Galatasaray. Gün geçtikçe o tek ihtimale gidiş yolundaki engelleri sildi geçti. Hamburg'la beraber 2 takım kalmıştı, final için; Kadıköy çok uzak değildi. Olmadı. Verdiğimiz korku yeter. Bu son cümleyi niye kurdum, Fenerbahçe'yi haddinden fazla önemseyip de Avrupa'daki başarımızı Fenerbahçe'ye nazire temelleri üzerine kurduğumdan değil, bana göre değil böyle şeyler. Fenerbahçeli adamla Galatasaray - Fenerbahçe muhabbeti yapmam ben, bir, ikincisi dalga da geçmem. Ama gelmiş bir tanesi yorum atmış buraya, "Gelmeyen ne demiştik?" diye, yanlış yere yanlış kişiye atmış haberi olsun. Çubuklu Sevdalısı, gelmeyen ne demiştiniz bilmiyorum ama özür bekliyorum. Senin takımın Arsenal'den 5 yediğinde ben senin sayfana girip "Nasıl koydu Adebayor" yazmadım çünkü. Ha, dersin ki arkadaşım futbol bu, bir eğlence; haklı da olursun belki ama ben futbola bu şekilde bakmıyorum. Fenerbahçeli dostlarıyla forward maillerle şakalaşanlardan değilim ben, öyle olana bir şey dediğim yok ama ben bunu tercih etmiyorum. Neyse, Galatasaray elendi diye bu kadar rahatladığını görmek sevindirdi beni, bir kez daha gurur duydum takımımla, epey korkutmuşuz görüyorum ki. Neyse fazla bile konuştum, kal sağlıcakla.

Bugün Avrupa'da buraya kadar gelip final rüyasını gerçeğe çevirmeye bu denli yaklaştıysak, Başkan Adnan Polat ve ekibi sayesinde. Müthiş bir kadro kurdular, başına getirebilecekleri en uygun teknik adamı getirdiler ve Galatasaray başarılı oldu. Sonra son bir ayda yaptıklarıyla bizi bu denli umutsuz bir durumun içerisine iten, yine aynı Başkan Adnan Polat ve aynı ekibi oldu. Baros'un kaçan penaltısıyla kırılan zincir kontrolden çıktı ve bugüne kadar oluşturduğumuz ne varsa hepsini dağıttı. Önce geleceğe dönük planlar, şimdiyse UEFA Kupası gitti. Öbür türlü kazanacağımızın garantisi var mıydı, hayır elbet, ama kendi elimizle kendi hatalarımızla verdik Kupa şansını. "Kewell'ın stoper oynadığı maçtan çok bir şey beklenmemeli." diye saçma sapan bir savunma var. Babam mı oynattı stoperde Kewell'ı, hani nerede Meira? Aa, doğru bilmemkaç bin avro kâr ettiydik bak unutmuşum. "Dört hafta önce gelen hoca ne yapsın?" var sonra... Ben mi getirdim? Hayır, sadece kendi hâlinde çocukluğundan beri futbolla seyirci olarak ilgilenen biri olarak ben bile yapmam böyle bir şey.

Düne kadar UEFA Kupası için bir AntiFener finali konuşuluyordu; Galatasaray'la Zico'nun CSKA'sı arasında. Bir aydır benim aklımda bir de AntiGalatasaray ligi var; ya olabilecek en kötü durumda dahi teknik direktörlerinin arkasında duran Fenerbahçe şampiyon olursa? Fikstürü tam tersi olsaydı, olurdu da... Ama tabii Türkiye'de kimse ders almazdı bundan. Ligin zirvesinde bu kadar çirkin bir insanın çirkin futbol oynayan takımının olmasından alıyor muyuz sanki? O Bülent Uygun ligin takımıyla en uzun süre çalışan teknik direktörü. Türkiye'de şampiyon olmak değil, şampiyonluklara ambargo koymak çok kolay; zor olan akıllı olup buna giden kolay yolu bulmak. Biz hâlâ 20 sene öncesinin yönetim stratejileriyle ilerleyelim... Arada bir şampiyon oluruz. Ruhumuz yeter! Başkalarının ruhu yok çünkü!

Ruh deyince Bülent Korkmaz... Ben yine destek veririm Hoca'ma, ne yapayım. Bari o kalsın 10 sene bu takımın başında, bari ona verelim bu şansı, en çok hak edene... Çok kötü bir teknik direktörsün Kaptan'ım benim gözümde, ama her sene teknik direktör değişeceğine sen hiç gitme. Galatasaraylıyız biz, nasıl ki bir aydır dilimizi ısırıp susuyorsak birkaç sene daha susarız, zamanla düzelir işler. Çok sıradışı bir teknik adam gelmedikçe Bülent Korkmaz'ın gidişi de hata olacaktır, yine Galatasaray'a zaman kaybettirecektir ama biliyoruz ki böyle olacak. Bu konuda uzun bir yazı yazıyordum, yarıda kaldı, onu tamamlayıp yayımlayacağım en kısa zamanda, şimdilik burada kesiyorum.

Büyük Kaptan'ın dün maçı vermek için yaptıkları saymakla bitmez. Skor 2-0'ken Lincoln - Mehmet Güven değişikliğini yapmayıp, 2-2 olmuşken ve bizler tribünde "N'olur Lincoln, n'olur Arda, n'olur yapın bir şeyler" diye yalvarırken Lincoln'ü çıkarması, 1980'lerin fırtına taktiği "Ne kadar çok forvetin olursa o kadar çok gol atarsın"a başvurması, sahadaki varlığı belki de ilk kez bu kadar elzemken takımın en hızlısı Sabri'yi kenara alması, bu kadar forvet alınmasına karşın Kewell'ın bir ara sağ beke geçmesi ve hepsinden önemlisi futbol felsefesi... Kewell'ın yerine sağ bekte Sabri, hızıyla o golleri attırmazdı. Nonda ya da Karan'ın yerine de Kewell ileride çok daha faydalı olurdu; top taşır, orta yapardı. Nonda ya da Karan kendi ortalarına kendileri kafa vuramazlar, malum. Başkalarına isabetli orta da kırk yılda bir yaparlar; en son Karan Fener maçında Necati'ye attırmıştı... 2-0'da Mehmet Güven skoru korumaya yardım ederdi. 2-1'de de ederdi. "Takım panik yaptı." diyorsun Hoca'm ama sen ne yaptın? Maçta bunu neden görmedin? Gördüysen neden bir değişiklikle bunu önlemedin? Cevabını ben vermeyeyim... Ersun Yanal, Hakan Şükür'ü Milli Takım'a almazdı ama takım kanat ortasıyla gol arardı. Bülent Korkmaz da Lincoln'ü oyundan çıkarıyor ama takım ceza sahası içinde verkaçlar deniyor. Kimle? Tek eleştirdiğimiz yönü kendini Lincoln zannetmek olan Barış'la ve ayağında top tutacak hâli kalmamış Nonda'yla, Karan'la... Maçı kazanmak değil çünkü akıldaki tek düşünce, başka hesaplar var işin altında...

O hesaplar tuttu; Lincoln'ün Galatasaray kariyeri bitti; iki iki dört. Yerine daha iyi bir oyuncuyla anlaşıldı sayılır ama biz ondan da yararlanamayız bu kafayla. Geldiğinde kendisine ilk öğretilen Türkçe kelimeler "İtaat et, itaat et, itaat et, sivrilme, hakimiyetimizi kabul et" olmazsa tabii... Lincoln müthiş karakterde bir adam mı? Değil, bir sürü kötü özelliğini sayabilirim. Ama e abicim futbolcu bunlar, birçoğu da adam değil, kötünün iyisiyle kötüsünü ayırmaya gerek yok ki. Az kötü adamın lafıyla çok kötü adamın ipini çekemezsin; yapacaksan toptan temizlik yapacaksın. Galatasaray'ın yerli oyuncuları Lincoln'ü bitirmek için ne gerekiyorsa yaptı; medya da bu konuda onlara çok yardım etti ki bu bir nevi kazan-kazan ortaklığı... Takımın başına Lincoln'ün gönderilmesi gerektiğini belirten bir adam getirildi, bugün yaşananlar daha o günden belliydi, söylüyorduk da; ama şimdi Lincoln'e düşman kesilen taraftarlar var. Yahu ne yapsın Lincoln? O kırmızı kart gördüğünde sevinenler varken bu takımda, onu bitirmeye yeminli bir teknik adam varken başında, bütün bir ülke basını onu yemeye çalışırken, bu kadar yalnızken ve buna rağmen takımın en önemli oyuncusuyken (Lincolnsüz maç kazanamadık), kendini ifade edebildiğin tek mecra haftada 90 dakika çıktığın saha iken bu hakkın da elinden alınırsa, bu kadar üstüne gidilirse yapacağın şey budur. Eğer Lincoln oyundan alındığında kulübeye gidip Bülent Korkmaz'ın elini sıksaydı herkes "Bravo Lincoln." diyecekti ama ben değil. Lincoln o kulübeye gidip, kendisini bitirmeye yeminli teknik direktörünün elini sıksaydı "ben karaktersizim" diye bas bas bağırmış olurdu, benim için de değeri epey azalırdı. Yarın bu takımda kalmak istediğini söylerse, yine azalır, çünkü biz Lincoln'e layık bir takım değiliz. On numaraya Inamoto yakışır bizde, sesi soluğu çıkmayan dünya yıldızı... Ronaldinho'yla reklamı bile var. Bize küçük düşünmek yakışır böyle. Herhangi bir Türkiye takımı olmak yakışır. Yakışmaz da işte, manzara o.

Biz akıllı bir takım değiliz, metafizik güçlerimiz olduğuna inanıyoruz sadece. Böyle olunca o gerçekten var olan Galatasaray ruhu dediğimiz şeye de ne kadar yazık ediyoruz, görmüyor musunuz? 7 senedir tutturduk Galatasaray ruhu diye, her şeyi ondan bekliyoruz. Ne yaptı yahu bu ruh bu 7 senede? İki tane şampiyonlukta büyük pay sahibi... Başka? Başka yok işte, Avrupa'da sıfır... Çünkü bizim ruhumuz varsa onların akılları var. Akıl ve mantık ilkeleri Aydınlanma Çağı'ndan bu yana alt etmiştir metafizik güçleri. Ne zamanki akılla yapmaya karar verdik işimizi; işte o zaman girdik doğru yola ve o 7 senede yapamadıklarımızı bir bir yapmaya başladık. Sonra? Sonra yine ruh çağırma seansları... Ey ruuuuh! Geldiysen bir mucize daha yarat, 100 kiloluk Hasan Şaş 30 metreden vurduğu şutu gol yapsın. Lincoln'ü oyundan aldık ama Sabri'nin, Arda'nın, Hasan'ın kornerleri gol olsun. Olmuyor işte. Kırk yılda bir oluyor Sabri'nin Bordeaux maçındaki golü. Benfica, Hertha Berlin ve Olympiakos maçları ise birbirini izleyebiliyor...

Bakın akşam Hasan Şaş oyuna girdiğinde umutlandım ben; Hasan yanlış bir seçim değildi. 100 kiloydu ama felsefemize uygundu. Yanlış olan işte bu felsefeydi. Neydi Bülent Korkmaz'dan Hasan'ın beklentisi? Şok etkisi! Bizi bu kafayla ancak şok kurtarabilir işte; o da belki gelir belki gelmez, genellikle de gelmez... Gelmedi. Hasan'ın oyuna girmesini anlayamayanlar Galatasaray'ın felsefesini anlayabiliyorlar mı? Buna tepki gösteriyorlar mı? Hasan'a tepki göstermek en kolayı... Hasan yuhalandı, yuhalayanlar umarım bir daha maça gelemez. Ben ki sakin adamım, birini çıkışta beş bin kişinin arasında bulup bir daha yapmayacağına söz verdirdim. Ey Hasan'ı yuhalayanlar; bakın hanımlar beyler sezon bitti, dün itibariyle hiçbir iddiamız kalmadı, şampiyon da olamayacağız bu sezon... O hâlde kırın artık kombinelerinizi. Satın veya. Tanesi 50-75 liradan hepsine müşteri bulacağımı garanti ediyorum. Gelmeyin maçlara. Maç sonunda, bu maçı sonuna kadar hak etmiş o çocukları tribüne çağırırkenki alkış sesinin cılızlığının sebepleri... Gelmeyin maçlara, çok rica ediyorum. Skibbe'yi gönderten de sizdiniz, yarın aynısını Bülent Korkmaz'a da yapacağınız aşikar. Hasan'a yapan Kaptan'a da yapar. Hagi'ye yapan, Kaptan'a da yapar...

Koskoca #3 Bülent Korkmaz'ın düştüğü düşeceği hâli görebiliyor musunuz? Hadi onlar şuursuz ve hayatlarında elde edemedikleri başarıyı Galatasaray sürekli ve sürekli yakalasın, her maç kazansın asla kaybetmesin isteyen başarı bağımlısı zavallılar... Daha acısı şu. Büyük Kaptan'ın uğraştığı küçük işleri, Büyük Kaptan'ın küçük hesaplarını görebiliyor musunuz? Ben görüyorum; çok üzülüyorum, öyle böyle değil. Çok üzülüyorum. Çok sinirleniyorum. Çok üzülüyorum...

Daha önce de söylemiştim, tekrarlamakta beis görmüyorum. Kaptan'ım, sana feda olsun kupalar, şampiyonluklar. Sen onların en büyüğünü, en imkansız zamanda kazandırdın Galatasaray'ıma. Çok büyük sevinçler yaşattın bizlere, biraz da üzsen ne ki... Galatasaray'ı da öyle sevmiyor muyuz, kimi zaman üzüyor kimi zaman sevindiriyor bizleri. Sen de Galatasaray'ın insan vücuduna yansımış suretisin, Galatasaray'sın sen; sen de üzersin bizi çıkmaz sesimiz. Tek bir şart var bunun için, tek bir yeter şart... #3 Bülent Korkmaz ol. Başka hesapları bırakıp, tanıdığımız bildiğimiz Büyük Kaptan ol. Ol ki sana güvenelim. Ol ki üzüldüğümüze değsin. Ol ki gelecekte yine sevindirebilesin bizleri...

Lütfen Hoca'm. Gerekirse senin görevine de son versinler, ama sen kendini bozma. Kısa vadede kaybedersin belki ama öbür türlü kazansan da kaybedersin. Bak Metin Kurt'a, belki kaybetti ama zamanı gelince en çok onun adı hatırlanacak. Çünkü eğilip bükülmedi. Sen de bozma çizgini Kaptan'ım. Bunu seni kzların seni ne kadar seviyorsa o kadar seven bir taraftar olarak söylüyorum; oğlun olsam bu kadar severim seni. Ne olur anılarımıza zarar verme. Kimsenin sahip olamayacağı bir adın var senin, küçük hesaplar uğruna bu adı feda etme. Teknik direktörlüğü kaybet ama Bülent Korkmaz ismini kaybetme. Hakan Şükür olma, Metin Kurt ol. Ol ki seni de tarihle yargılayalım.

Tam kırk beş dakika olmuş yazmaya başlayalı. Şunu çıkarabildim sonuç olarak;

Sakinleşince konuşalım. Yoksa olmayacak...

Anıl, çok duygulandırdı beni şu gönderisiyle. Sanki hakikaten Galatasaray'ın UEFA serüveni için yapılmış şarkı. Ne klip olurdu bundan; keşke biraz anlasaydım bu işlerden de ben yapsaydım... Rengi solmuş bir fotoğrafla başlayan klip, sevinç görüntüleriyle devam eder, "tanıdık sesler"de "Dağ başını duman almış" tezahüratı, "terk ettiğim şehirler, dostlar, sevgililer"de Kopenhag, Hagi, Tugay gibi görüntüler müziğe eşlik ederdi. "Bir evde toplanmışız..." derken Fatih Terim'in maçtan bir gece önceki taktiksel anlatılarının görüntüsü girerdi. Başka dostlar tabii ki Arda, Kewell, Lincoln, Ayhan, Baros gibi şimdiki yıldızlarımız... Şarkının 1. tekili ise Bülent Korkmaz olurdu. Büyük Kaptan, bu kez başka dostlar etrafında, umuyorum ki yine kaldıracak UEFA Kupası'nı.

Anıl'a yorum olarak yazabilirdim bunları. Ama diğer yandan bu gece başka bir zafer şarkısı söyleyeceğimize olan inancımı belirtmek istedim. Dün gece dedem fenalaştı, geceyi hastanede geçirdim; bu gece maç dönüşü yatağa yıkılır kalırım herhalde; bari maç gününü boş geçmeyeyim dedim. Yarından itibaren, inanıyorum ki söyleyeceğiz burada zafer şarkılarını...

15 Mart 2009

Olsun!

Maçı vermiş olabiliriz. 2 puanı çöpe atmış olabiliriz, 1 de Trabzon'a verdik; etti 3. Bizi şampiyon yapacak maçta, bu unvanı elimizin tersiyle itmiş olabiliriz. Ama olsun. Üzülmeyelim. Disiplin kazandı. Otorite kazandı. Sen misin oyundan çıkışını sorgulayan? Çekil bakalım kenara. Sağ bekte Galatasaray'a küfretmiş futbolcu var. Ama olsun. O sayılmaz, Galatasaraylı!

Lincoln yedek beklesin de, şampiyon olmasak da olur. Maç boyunca hiçbir şey yapmayan Ümit Karan oyunda, Baros kenara alınıyor. İyi, peki, öndeyiz; forveti teke düşürelim. Lincoln girsin gol için yüklenecek Trabzonspor savunmasının boşluklarını değerlendirsin. Yok. Kim giriyor? Yaser. O kim? Dünkü çocuk. Olsun. Kaç haftadır oynamıyor ama olsun, şampiyonluk maçında; tataam, oyunda! Ama olsun. Lincoln yedek beklesin, otorite kazansın da ne olursa olsun. Arda sakatlık geçiriyor, Lincoln girsin de boşluğunu doldursun. Yok. Kim giriyor? Serkan. O kim? Hâlâ çocuk. Olsun. Lincoln girmesin de ne olursa olsun. Serkan girmeden gol yiyoruz. Bari Serkan yerine Lincoln girsin de alalım şu maçı. Yok. Kim giriyor? Yine Serkan. Olsun. Lincoln oynamasın da ne olursa olsun. Çünkü o oyundan çıkmak istemedi. Hocasına karşı geldi. Yazıklar olsun.

The Kinks ve Mod akımı ile tanıştığım günlerdi. Evde olduğum süre içinde en büyük hobim, televizyonda sürekli olarak iki kanal arasında geçiş yapmaktı. Biri, o zaman şimdikinden çok daha doyurucu bir içeriğe sahip olan Vh1. Diğeri ise uyduda bulduğum bir Fransız kanalı; Tele Melody. Vh1, özellikle haftasonları 60'ları dinlemek için bulunmaz bir nimetti. Beat Club Weekend, Classics Weekend derken kulağımızın pası silinirdi. Ben yine elimde kağıt kalemle seyrederdim yayımlanan klipleri, öğrenme aşamasındaydım çünkü hâlâ. Tele Melody ise Vh1'dan farklı olarak sadece nostaljik eserler çalıyordu; ama Fransızca ve İtalyanca şarkılar da çıkar, çoğu ilgimi çekmezdi.

Yine bir gün Tele Melody izlerken, güzel bir parçanın ardından yenisi başladı. Söyleyen grubun adı Les Irresistibles olunca, yine Fransızca bir şeyler çalacak zannettim, ancak parçanın adı da İngilizceydi. Dur bakalım deyip bekledim, üstelik şarkının girişi de tam Türkiye insanının ruhuna sinen cinstendi; sanki Barış Manço - Samime Sanay düeti başlayacaktı, bir yanda yaylılar diğer yanda alttan alta kendisini hissettiren gitar ile. Dikkat kesildim, yoğunlaştım televizyon üzerine. Motosikletli bir klip vardı. Tabii yeni yeni öğreniyorum ya bir şeyleri, aklım hemen Vespalarıyla gezen Modlara gitti. Fransız modu mu yahu bunlar, gibi bir şüphe kapladı içimi. Alakası yoktu. Bunlar daha da bir saf, temiz, naif çocuklardı. Parisli dört genç, dördü birden aşık olmuş, aşklarını haykırıyorlardı belli ki.

Bugüne hakkıyla ulaşamaması üzücü, psychedelic esintilerle bezenmiş, vurucu bir eser. Yine 1968'den.



indirme linki

Hepimiz biliyoruz hikayeyi. 17 Mayıs - Bir Şampiyonluğun Hikayesi belgeseli şu sözlerle başlar;

“Kasım 1999’da Avrupa’da bahisçiler, Galatasaray’ın UEFA 2000 kupasını alma ihtimalini, 1/250 olarak hesapladı. Ama, burada Türkiye’de kimileri için tek bir ihtimal vardı. Leeds United maçından önce Avrupa’da ihtimaller 1/16 ya düşmüştü. Ama, burada kimileri için hala tek bir ihtimal vardı. Burada seyredecekleriniz, tek bir ihtimali olan insanların hikayesidir. Tek ihtimalli hikayeler tarihin ta kendisidir.”

Yıl 2009, aradan yaklaşık 10 sene geçmiş. Hamburg eşleşmesinin ardından, aynı bahisçiler 1/17 olarak belirledi bu kez Galatasaray'ın kupa şansını. Tanıdık geliyor, değil mi? Hele ki 17 rakamının bizim için ifade ettiklerini düşününce, daha da bir umutlanıyor insan. Talihsiz bir biçimde takımdan ayrılan Fernando Meira'nın "Sene sonunda UEFA Kupası'nı kutlamak için burada olacağım." sözlerini duyunca... Taraftardaki heyecan ve inancı, tribündeki ateşi görünce...

Perşembe akşamı, kupa yolunda kendisinden iki kat şanslı gösterilen Hamburg karşısında çok zor bir deplasmana çıkıyordu Galatasaray. Eksikler, alışılmışın da ötesinde bir manzara ortaya çıkarmıştı. Takım, sezon başı planlarında stoperde düşünülen ilk 3 isimden yoksundu; bu durumda o bölgeye çekilecek Mehmet Topal'dan da. Sadece Emre Aşık vardı kadroda rakip forvetlerle savaşabilecek. Ya da biz öyle sanıyorduk.

Hamburg'un dünya çapında hücum oyuncuları vardı, son Avrupa Şampiyonası'nda daha da yakından tanıma fırsatı bulduğumuz. Ve Galatasaray, bu güçlü hücumu dörtlü savunma şeklini almış koca bir soru işaretiyle karşıladı. Hiçbir zaman bir arada oynamamış ve üçü gerçek mevkiinden uzak dört oyuncu, bize "Nasıl olacak? Nasıl sağ çıkacak bu takım Hamburg hücumlarından?"ı soruyorlardı. Ama unuttuğumuz bir şey vardı. O da birileri için tek bir ihtimalin varlığıydı.

Maç başladı. İlk 20 dakika Galatasaray'ın kontrolünde bir oyun vardı sahada. Akabinde yoğun bir Hamburg baskısı. Serbest vuruşlardan gelen yan toplar, kenar ortaları ve bitmek bilmeyen kornerler yüreğimizi ağzımıza getirdi. Bu kadroyla, çok kişi 1-0 mağlubiyete dahi razı olurdu eminim. Ama sahadakiler değildi; kenardaki Korkmaz Şef de tabii. Tehlikenin savuşturulabildiği her korner, bir kontratak denemesi başlangıcı oluyordu Galatasaray için, önceden planlandığı gibi. Ancak konuşulanları pratiğe dökmek bir türlü mümkün olmuyordu; bu çıkışları iyi kurgulayamıyordu Arda'nın arkadaşları, çoğalamıyorlardı ileride.

Derken 32. dakikada bir korner daha kazandı Hamburg takımı. Galatasaray savunması, daha öncekiler gibi bunu da karşıladı. Hakan Balta'nın kafa vuruşu, ceza alanı önüne doğru sekti; topa yetişen Lincoln ise Arda'nın koşu yoluna şiir gibi bir pas uzattı ve hiç zaman kaybetmeden göbekten ip gibi dümdüz koşusuna başladı. Arda yetiştiği topu sol çizgide sürdü bir süre. Kewell ona destek olmak için bir koşu yaptı. İlerideki dördün üçüyle rakip yarı alandaydı Galatasaray. İki adım geride ise kendi altıpası içerisinde başladığı deparla "sıyrılıp gelen" tecrübeli Kaptan Ayhan Akman vardı. Arda, top isteyen Lincoln'e doğru bir top atmayı denedi, ancak bu top fazla ağır kaldı. Top ona gelecekken, Brezilyalı koşmak zorunda kaldı topa doğru. Ancak Galatasaray, Prekazi'nin takımıydı ve "topun da canı vardı". O top, Ayhan'ın önüne düştü. Sezgisi ve kurnazlığıyla o noktaya yönelen Takım Kaptanı Ayhan Akman, topu tek dokunuşla direğin dibinden içeri göndererek kenardaki Camia Kaptanı'na selamı çakıyordu: 1-0!

Bu sevincin hemen sonrasında Petric'in beraberlik golüyle burun buruna geldiği pozisyonda açıyı iyi kapatan De Sanctis'in koltukaltıyla buluşan top, bir kez daha canının istediği gibi davranıyor, Galatasaray'ın yüzünü güldürüyordu. Ayhan'la gelen gol karşılaşmanın gidişatını değiştirmiyor, sahada benzer bir futbol oynanmaya devam ediyordu. Hamburg baskısı ve bu baskıyı iyi savuşturan Galatasaray'ın kontra deneyleri. Tüm bunlar herhangi bir sonuca bağlanmadı ve devre Galatasaray'ın 1-0'lık üstünlüğüyle sonuçlandı.

İkinci yarıya iyi başlayan taraf Galatasaray'dı. Lincoln'ün enfes no look pass'ı Nonda'nın sağ ayağıyla buluştu ancak geçtiğimiz yılın en kritik gollerinden birini atan Kongolu, bu kez basit pozisyonu talihsiz bir vuruşla sonuçlandırarak gole çeviremedi. Bordeaux maçından sonra Bülent Korkmaz, yapılan pozisyon hatalarının canını sıktığını ve bunların önleminin alınacağını söylemişti. Heyhat bunun için şansı olmadı Büyük Kaptan'ın; gerek sakatlıklar gerekse vakit darlığı nedeniyle. Ve Hamburg maçının ikinci yarısının henüz başında, yine bir pozisyon hatası sonucu talihsiz bir gol yedi Galatasaray, Jansen'in ayağından. Galatasaray'ın yediği bir gol talihli olamaz elbette ancak önlenebilirdi bu gol, olmadı.

Talihsizlikler zinciri bu golle de bitmedi. Son halka, Emre Aşık'ın kırmızı kartıydı. Faul doğru, kartın rengi ise koyuydu. Macar hakem, Hamburglu oyuncunun yetişemeyeceği topa yönelirken düşürülmesini "bariz gol şansını engellemek" olarak değerlendirerek Emre Aşık'ı saha dışına yolladı. Kırmızı kartın yanında, tehlikeli bir yerden de serbest vuruş kullanıyordu Almanlar. Barajda Harry Kewell vardı. "Ben! Ben!" diyordu. Kenarda Bülent Korkmaz vardı. "Sen!" diyordu. Anlam veremedik. Oyun tekrar başladığında anladık ki Avustralyalı yıldız geçici olarak stoperdeydi. Az sonra Semih Kaya girecek, Kewell gerçek bölgesine geri dönecekti. Acaba?

O sırada yedek kulübesinde bir olay gerçekleşti. Büyük Kaptan, Makedon asıllı genç oyuncusunu oyuna sürmekten vazgeçti. Saha kenarında Mehmet Güven vardı; acaba o mu stopere geçecekti? Ne alakaydı? Yanıldığımızı, Lincoln'ün yerine giren 87 numaralı altyapı mahsulünün sağ kanada doğru koşmasıyla anladık. Ciddi ciddi Kewell savunmanın göbeğindeydi. Manzara, futbolda her şeyin olabileceğinin resmiydi adeta. Hakan Balta ve Kewell bir tandem oluşturabiliyorsa, Messi ve Ronaldinho da oluşturabilirdi.

Hakan Balta'nın 90, Harry Kewell'ın 40 dakika oynadığı futbolu, gerçek bir stoper olan Fernando Meira oynasaydı, çok eleştirilen Portekizli şimdi göklere çıkartılmış "İşte istediğimiz Meira bu." sesleri yükselmişti. Öyle iki stoper performansı vardı sahada. Maçın kalan dakikaları için söylenebilecek çok az şey var, aynı zamanda da çok şey. Hamburg bastırdı, Galatasaray savundu; cümlesi pekâlâ özetleyebilir bu bölümü. Ancak Hamburg'un bastırıp, 10 kişilik Galatasaray'ın; Kewell'la, Hakan'la, De Sanctis'le, Barış'la, Arda'yla, Ayhan'la, Mehmet Güven'le, Sabri'yle, Volkan'la, Ümit'le direndiğini anlatmak çok daha net ortaya koyabilir bazı gerçekleri. Tek ihtimali olan insanların hikayesini.

Galatasaray, 1999-2000 sezonunda güçlü rakiplerini bir bir eleyerek Kupa'ya yürürken her maçta bir başka hikaye bırakıyordu arkasında. Bu hikayeler, daha büyük bir hikayenin parçalarıydı elbette. Bugün dönüp baktığımızda, her birini ayrı ayrı yaşamış olmanın gururu ve sevincine kapılıyoruz. O hikayenin baş kahramanlarından Bülent Korkmaz'ın yönetimindeki 2009 Galatasaray'ı, yine her maçta bir başka hikaye bırakıyor bizlere, ömür boyunca dönüp hatırlamak üzere. Olympiakos maçında De Sanctis'in boşa çıkışıydı bu, Benfica maçında Emre Aşık'ın yüz ifadesi. Hertha Berlin maçında Kaptan Lincoln'dü, Metalist Kharkiv maçında Servet'in ıskası. Bordeaux eşleşmesinde Kaptan'ın efsanevi dönüşü, Kewell ve Sabri'nin golleri. Hamburg'da ise aynı Kewell'ın olağanüstü performansı...

Talihsizlikler, bırakmıyor Galatasaray'ın yakasını. Sakatlıklar, cezalar, dere geçerken değiştirilen atlar... Hepsi şansını azaltıyor Galatasaray'ın. Ancak kimileri için hâlâ tek bir ihtimal var. Ne anlatıyordu o harikulade video? Biz bu yolun sonunu biliyoruz! Çünkü, yaşayanlar bilirler.

12 Mart 2009

Hamburg Maçı Analizi

10. Reis - Vedat İnceefe

1996 yılında Fatih Terim tarafından ikinci ligdeki Karabükspor'dan alınıp Avrupa Şampiyonası'nda oynatılmış, başarılı performansı üzerine Galatasaray'a transfer olmuştu Milli Takım'daki hocasıyla birlikte. Hatırlamıyorum, ilk geldiği itibaren böyle miydi yoksa sonradan mı oldu; ancak nerede bir kavga, tartışma varsa Vedat hep içindeydi. Mevzu adamıydı. Vedat deyince akla 17. saniyedeki golü dışında futbolla alakalı hiçbir şey gelmez. Ya gördüğü kırmızı kartlar gelir - ki tamamı derbilerde görülmüştür - ya da Ankaragüçlü Faruk'u ısırması. İlk anda zihinlerde canlanan görüntüsü de bir mevzuya koşma hâlindedir, en azından benim zihnimde öyledir. Doğruya doğru, hakiki Galatasaraylıdır; şuursuzluk seviyesinde. Galatasaray için adam öldür deseler öldürür. Bu yüzdendir ki, Reis, Vedat için son derece uygun bir lakaptır. Hoş, daha zahmetsiz bir yöntemle soyadı kesilip Efe Vedat da denilebilirdi kendisine, ama olmuş bitmiş artık. A Milli Takım'da Alpay'la yan yana oynamışlığı vardır ki, vay derim rakip hücum oyuncusunun hâline...

9. Ferrari - Franck Ribery

Sürekli anlatılan hikayeyi tekrarlamaya niyetim yok. Bonustu da şuydu da buydu da... İkinci yarısında sahaya dahil olduğu Sakaryaspor maçıyla Ali Sami Yen'e ayak bastı. O gün oynadığı yarım saatle taht kurdu gönüllerde. Hagi'den sonra ilk kez bu kadar yetenekli bir yıldız izliyordu Ali Sami Yen'de Galatasaraylı taraftarlar; hem de sarı kırmızılı formayla. Sonra röportajlar başlıyor tabii. "Atmaktan çok attırmayı severim."leri, "Galatasaray benim için sıçrama tahtası olacak." demeçleri izliyor. Ribery sıçramasına sıçrıyor ama tahta kırılıyor, Galatasaray bu transferden bir şey kazanmak bir yana, zarar ediyor. (Ben bu transferin hülle olduğunu düşünüyorum, o ayrı.) Geride hayatlarının şokunu yaşamış Galatasaray taraftarları kalıyor. Önlerinde bir Ferrari hızında ileri geri git-gel yapan Ribery'i bir kez daha izleyemeyecek olmanın üzüntüsüyle... Şu anda ligde Ribery hızında bir oyuncu var mı? Sanmıyorum.

Çok fazla futbol rüyası görmem. Ama üst üste kırmızı kartlar gördüğümüz dönemde, Antalyaspor maçı öncesinde bir rüya görmüştüm Ribery ile ilgili. Sanki hiç gitmemişçesine Galatasaray'ın sağ kanadında oynuyor, Antalyaspor maçının hakemi ise ona hız sınırını aştığı gerekçesiyle kırmızı kart gösteriyor. O kadar yer etmiş. Ferrari işte...

8. Rambo - Yusuf Altıntaş

Biraz da eskilerden gidelim. Yaşım itibariyle çok fazla izleyemedim Yusuf'u, ama yine de canlı izlediğim maçlarını hatırlarım. Sonraları ise Trt3'ün "Spor Arşivinden"de yayımladığı maçlar sayesinde futbolu ve sahadaki karakteri hakkında da biraz olsun bilgi sahibi oldum. Bu kadar sert bir futbolcu yok, olmamış, olmayacak. Hani İsmail Güldüren düğme iliklesin önünde, öyle. E bu durumda dönemin popüler kahramanı Rambo'yla özdeşleştirilmesi de pek yaratıcılık istemiyor. Ama yine de güzel olmuş bu. Sarı Fırtına Metin, Atom Karınca Rıza, Şifo Mehmet, Takoz Recep, Deli İbrahim gibi artık kalıplaşmış. Yusuf Altıntaş denince kafasında bir şey çağrışmayan insanlar, "Yahu bizim Rambo Yusuf." dendiğinde hatırlar hâle gelmiş onu. Güzel lakaptır Rambo, bu yüzden.

7. Hugo - Suat Kaya

Ben küçüktüm, Suat Konya'dan yeni dönmüştü, yukarıdaki şahane fotoğraftaki gibi aslan yelesi gibi saçları vardı. (Şu fotoğrafı bulmak için 80 tane dergi karıştırdım, en sonuncusunda çıktı.) Sonra yıllar içinde saçları döküldü, saçlı hâlini unuttuk. Sonra bir gün baktık ki, üç gün önce kel olan Suat, upuzun saçlarla karşımıza çıktı. Neyse, bu Suat takım içinde pek sevilmezdi ama ben her zaman kendisine o açığı kapatacak kadar çok sevgi beslemişimdir. Çok güzel bir adamdı Suat. Fatih Terim Fiorentina'ya giderken yazdığı mektubu hatırlıyorum da, gözlerim dolmuştu. Çok da iyi futbolcuydu, onun gibi ön libero yoktur herhalde Galatasaray tarihinde. En iyi dediğimiz ön liberoları cebinden çıkarırdı o küçücük cüssesiyle. 1.69'luk boyuyla, normalde kafasını kaldırıp bakacağı adamlardan kafa topu alırdı. Bir sağa bir sola koşturur dururdu maç boyunca, ertesi günkü gazetelere "Sahada basmadık yer bırakmayan Suat..." klişesini muhakkak yazdırırdı.

İşte bu çalışkanlığıyla, ama daha da çok dış görünüşüyle; Hugo'yla olan benzerliği tartışılmaz, Suat'ın. Bazı sözler vardır, ilk söyleyeni bulup kutlamak isterim. Örnek veremeyeceğim, çünkü bu konuda aklıma ilk gelen örnek biraz müstehcen kaçıyor bu sayfa için. Herneyse, bu da öyle. Suat'la Hugo arasındaki benzerliği görüp yakalayana da, bu lakabı benimseyip yayılmasını sağlayanlara da helal olsun. Hakikaten Hugo, Suat'tır; Suat da Hugo'dur. Çok yakışırlar birbirlerine. Tolga Abi programa konuk olarak Suat'ı alsa yeri.

6. Super Mario - Jardel

İşte bir başka çizgi kahraman. Super Mario hakkında saatlerce, günlerce, aylarca konuşabilirim. Jardel'den değil, muslukçu olandan bahsediyorum. Çocukluğum Mario oynamakla geçti, jenerasyonumun tamamına yakını gibi. Ataride oynadım, Nintendo Game-boy'da oynadım, bilgisayarda oynadım; oynadım da oynadım... Büyüdüm falan ama şimdi olsa yine oynarım, nitekim geçen sene atari bulup günlerce uğraştım, yine bitirdim oyunu. Hiçbir zaman vurdulu kırdılı filmleri, çizgi filmleri sevmedim. Ne Batman, ne Superman, ne Power Rangers, ne başka bir şey; hepsi hikaye benim için. Hiçbirini izlemişliğim de yok zaten doğru düzgün. Bir Ninja Turtles'ı severdim, ki onların da kategorisi farklı. Neyse, süper kahraman dedin miydi aklıma Super Mario gelir benim, başkasını tanımam.

Galatasaray forveti dedin miydi de aklıma Mario Jardel gelir işte aynı şekilde. Başkasını tanımam demeyeyim, ayıp olur; ama arkadaş ben hayatımda böyle bir forvet görmedim Türkiye liglerinde. Çok özlüyorum ulan. Fotoğrafa bak, idmanda bile koşuş stili aynı herifçioğlunun. Kalça yukarı ve dışa çekilmiş, eller sağ-solda sallanıyor; sanki bizimki gecenin bir yarısı alt komşuya ses gitmesin diye sessiz sessiz yürüyor... İşte o suya sabuna dokunmayan görüntüsüyle nasıl sürekli gol atardı bu adam, ben hâlâ anlayabilmiş değilim. Ama çok özledim be, vallahi de billahi de çok özledim. Süper, Mario, Jardel. Tamam belki Mario adlı her futbolcuya takılabilir bu lakap ama Jardel'ime ayrı bir gidiyordu be. Süperdi, süper. Başka söze gerek var mı?

5. Taçsız Kral - Metin Oktay

Daha önce de söylemiştim, en sevmediğim tezahüratlardan biri, "Taçsız Kral Metin Oktay" tezahüratı. Zira Türkiye'de Atatürk'e yapılan şey, Galatasaray'da Metin Oktay üzerinden yapılmakta; Metin Oktay kullanılmakta. Futbolcular kötü mü oynadı, bas oradan "Taçsız Kral Metin Oktay" tezahüratını... Yerinde kullanıldığında çok anlamlı, çok manidar bir tezahürat olabilecekken, zaman zaman düşünmeden yapıldığını üzülerek izliyorum. Ayıp ediliyor.

Bir unvan olarak düşünüldüğünde ise, Metin Oktay'ı daha güzel nitelendirebilecek bir söz grubu bulmak zor. Hoş, tacı da oldu gerçi 6 kez gol kralı olan Metin Oktay'ın. Yıllar sonra ise, az önce bahsini ettiğimiz Rambo Yusuf'un bir Adana Demirspor maçında topu çizgi üstünde durdurup golü Tanju'ya attırması üzerine sezondaki 39. golüne ulaşan Tanju, Metin Oktay'ın 38 gollük rekorunu da kırmış oldu ve Taçsız Kral'ın tacına sahip oldu. Bir televizyon programı için sembolik bir taç takma merasimiydi ise de bu, Tanju Çolak daha sonra o tacı geri vermedi. Bu işgüzârlık sonucunda Taçsız Kral, gerçekten de taçsız kaldı.

4. Commandante - Gheorghe Hagi

UEFA Kupası, Süper Kupa, Dünya Kupası üçüncülüğü ve diğer küçüklü büyüklü başarılar... Eğer havaalanındaki o karşılaşma gerçekleşmeseydi bunların hiçbiri yaşanmamış olacaktı. Tamamını Hagi'ye bağlarım ben. Bir ülkeye futbolu öğretti bu adam. Sevdirdi de. Oynayana da izleyene de sevdirdi futbolu. Topa son dokunuşunun üstünden 8 sene geçmişken, hâlâ şu satırları tüylerim diken diken yazıyorsam bu adam çok başka bir şey demektir. Ben yazamıyorum Hagi hakkında. Yazamam. Bir Hagi, bir Kaptan... Bu insanları gördüm, onları yaşadım ya ne büyük mutluluk bu. Dağıtıyorum konuyu, her cümle bir öncekiyle alakasız oluyor, biliyorum. Ama yazamıyorum işte. Hagi o. Dünyanın en büyük takımlarının en büyük gollerini atarak geldiği Galatasaray'da, Erzurumspor maçının 90. dakikasında skoru 7-0'a getiren golü attıktan sonra yüzünde güller açan; tüm siniri, tüm ciddiyeti bir golle çocuksu bir masumiyete dönüşen güzel adam. Bugüne kadar başıma gelen en güzel şey. Düşünüyorum, en güzel anılarımı dahi silebilirim geçmişimden ama Hagi'nin Galatasaray'da oynamış olması mucizesini silemem. Ya benim için alelade bir futbolcu olsaydı? Ya tanımasaydım onu? O kadar çok şey kaybederdim ki; o kadar çok şey kaybederdik ki... Çünkü bir futbolcu, bir takıma bu kadar uymaz. Bu kadar uyar, ancak bu kadar uyar. Ötesi yok. Hagi o. Saha içindeki teknik direktörümüz. Komutanımız. Commandante...


3. Baba - Gündüz Kılıç

Şu sıra, Mehmet Emin Kunt'un Baba Gündüz kitabını okuyorum. Büyük bir keyfin yanında, daha büyük bir gururla. Üzüntüyle, aynı zamanda. Spor medyası ve taraftarların Gündüz Kılıç'a yeterli itibarı göstermemesinin üzüntüsüyle. Karşılaştırmak anlamında söylemiyorum, ama Metin Oktay kadar onu da anmak gerekirken, biz sadece şeklin, sembollerin peşine takılmış vaziyetteyiz.

Gündüz Kılıç, oynadığı dönemde Galatasaray'ın Baba'sıydı. Diğer takım futbolcularının ve futbol aleminin de babasıydı. Tevazunun, dürüstlüğün, centilmenliğin, sportmenliğin, fedakârlığın... Eğer iyi insanlar çoğunlukta kalsaydı, Baba Gündüz bugün hâlâ Türkiye'deki futbolun Baba'sı olmalıydı. Ama şimdi Baba Gündüz'ün değerlerinden çok uzakta Türkiye ve futbolu. Nitekim Galatasaray da öyle. Nasıl ki Maldini, Milan'a yeni transfer olan Desailly'e "Bu nasıl kıyafet? Sen artık Milanlısın. Al şu kartı, git buradan giyin." diyor ise, Baba Gündüz de yeme içme adabından görgü kurallarına, giyim kuşamdan genel kültüre; Galatasaraylı futbolculara sınıf atlatan bir adamdı. Galatasaray, Baba Gündüz gibiler sayesinde Galatasaray. Ve o kadar çok anı var ki, "İşte Baba Gündüz, bu yüzden 'Baba' Gündüz'dü." dedirtebilecek... Hiçbirinden söz etmiyorum, ki bu kitap alınıp okunsun. Fazladan bir kişi okusa mutlu olurum.

2. Aslan - Nihat Bekdik

İşte dünya futbol tarihinin belki de en anlamlı lakabı. 100 yaşını aşmış ve kökleri 628 yıl öncesine uzanan bir spor kulübünün simgesi olan aslanın, sahada vücut bulmuş hâli. Bir adam, öylesine ölesiye mücadele edermiş ki sahada, "yüreğini koymak" kelimesinin tam karşılığı olmuş. Seyirciler ona tempo tutmuş her maçta, "Aslan Nihat" diye. Ve Nihat Bekdik, Galatasaray tarihindeki apayrı yerini almış böylece. Lakabı olan "Aslan" da Galatasaray'la özdeşleşip ölümsüzleşmiş.

Galatasaray'da başladığı futbolu, 20 yıl sonra aynı takımda bitirmiş Aslan Nihat. 12 sene kaptanlığını yapmış takımının. Eğer yaşamamış, Galatasaray'da oynamamış olsaydı; inanıyorum ki Galatasaray, 70 sene gecikmeli de olsa aslan lakabını alırdı. Yine bir savunma oyuncusu olan Bülent Korkmaz sayesinde... Ya da bilmiyorum. Belki de Aslan Nihatlar olmasa Bülent Korkmazlar da olmayacaktı Galatasaray tarihinde...

1. Küçük - Hakan Ünsal

Yukarıda adlarını andığımız Galatasaray kutsallarına saygısızlık olarak adledilmesin ama yazıya güncel bir esinti katıp 1 numarayı başka bir hak edene teslim etmek istedim.

Fazla söze ne hacet...

Ya da şöyle soralım... Kim bunlar?

Değişen pek bir şey yok. 6 sene yönetilmedik, şimdi de 16 sene öncesinin anlayışıyla yönetiliyoruz. Halbuki ne güzel başlamıştı her şey. Şimdiyse sezon başında atılan bütün büyük adımlar, aynı şekilde geriye doğru atılıyor. Tekrar sıradan bir takım olma yolunda tam gaz ilerliyoruz. Hamburg'u da Volkan'la Semih eler artık. Kadıköy'deki finalde de onlar oynar. Lincoln'ün yerine Emre Çolak, Mehmet Topal'ın yerine Gökhan, Baros'un yerine Cem Sultan, Arda'nın yerine de Ferdi'yi koyduk muydu, bizi kimse tutamaz. Yazık ki umutlanmıştık. Mahvettiler güzelim takımı. 2008-2009 sezonu bitmiştir. Artık Galatasaray hedefsizdir. Lig? UEFA Kupası'nın yanında lafı dahi edilmez. Ama şampiyon olunacaksa Meira'sız da olunur, doğruya doğru.

Uzun yıllar sonra ilk defa, Mart ayını gördük Avrupa'da. Büyük bir motivasyonumuz da var çünkü UEFA Kupası finali, Fenerbahçe Stadyumu'nda. Az da olsa ufukta görünüyor değil mi Kadıköy? Az da olsa şansımız var değil mi o gün o sahada mücadele etmek için?

Artık yok işte. Gişelerden çıktık diyordu ya Haldun Üstünel; köprü çıkışında araba kaza yapıp hasar aldı, üstüne biz de sağlam parçayı sattık. Bu araba artık Kadıköy'e ulaşmaz. Galatasaray, UEFA Kupası'nda final oynayamaz. Takımın ilk 3 stoperi yokken, mümkün değil. Paraya ihtiyacımız varmış. Varsa, sene başında alma. 5 milyon bonservis verdiğin adamı, 6 milyonluk teklif gelince "Uuvv, biz buradan kâr ediyoruz." deyip satacaksan hiç alma. Oyuncuya verdiğin para da cabası. Ben işin Meira'sında değilim, Portekizlinin oynadığı futbolu da beğenmiyorum zaten; önümüzdeki sene çok daha iyisini oynayacağından emin olmakla birlikte. Bugün Hamburg maçı öncesi 35 yaşındaki Emre Aşık iyi bir paraya satılsa yine aynı tepkiyi veririm. Burada satılan sadece Fernando Meira değil çünkü; Galatasaray'ın Kadıköy'de UEFA Kupası'nı kaldırma ihtimali.

İlhan İrem söylesin;

Yazık oldu yarınlara, avunurum anılarla, hani ner'de yeminlerin, hepsi sanki bir rüya...

08 Mart 2009

Village Green

Ortaokul yıllarım çok güzel geçti, öyle böyle değil. Lise ise daha çok ortaokulu özlemekle geçti diyebilirim bu yüzden. Hiçbir zaman oraya ait hissetmedim kendimi, sevemedim okulumu. Mezun olduktan sonra da bir kez yıllığımı, bir kez de çıkıştan kız arkadaşımı almak için yolum düştü, başka uğramadım. Onda da içeri girişte problem çıkardılar zaten, bir kez daha lanet ettim orada geçen yıllarıma. Birçok güzel anıyla ayrıldıysam da hayatımın en büyük hatasıdır Kadıköy Anadolu Lisesi.

Lise hazırlığa giderken, hâliyle doruğundaydı ortaokul hasretim. Her allahın günü sabahın 6'sında kalkıp Sarıyer'in tepesinden Kadıköy'e gitmek; akşam o yorgunlukla 2 saat daha yol yapmak da cabası. Üzülüyordum. Tamam okulda vaktim güzel geçiyordu; sınıfımı, arkadaşlarımı epey seviyordum ama yine de bir şeyler eksikti. Dışarıya belli etmezdim de, ciddi ölçüde üzülüyordum. Hayatımın şu ana kadarki kısmının tek depresif dönemidir belki o dönem, kendi içimde. Ve nihayetinde, uyku problemi yaşamaya başladım. Şöyle bir 5-6 ay, bütün gecelerim zehir oldu. Her gece yatağıma "Ya yine uyuyamazsam?" korkusuyla yatıyor, sonuçta yine uyuyamıyordum. CM oynasam, sabaha kadar uyuyamamayı garanti altına aldığımdan kafam rahat etmiyordu; televizyonu açsam, seyredecek bir şey olmuyordu... Yine de başka çare olmadığından, geçiyordum televizyonun karşısına. Şanslıysam, sabaha doğru da uyuyakalmayı başarıyordum.

Nereden çıktı şimdi? Şuradan. O televizyonda hiçbir şeyin olmadığı gecelerde, seyretmeye değer bir tek şey bulmuştum; bir reklam. Eurosport'un kapanış saatinden sonra yayına giren uzun reklamlardan biriydi bu. 20 dakika, belki de daha fazla sürüyordu. Her gece kağıdı kalemi elime alıp, aynı reklamı bir kez daha izleyerek, aşağıdan yukarı hızlı hızlı çıkan ve ekranın en üstüne geldiğinde kaybolan şarkı isimlerini yangından mal kaçırırcasına not düşüyordum. (reklamın Hollanda versiyonundan bir kesit) O zamanlar bilgisayara şarkı indirmeyi falan da bilmiyorum; ya kitap-müzik dükkanı olan yakın arkadaşıma katalogdan beğenip albüm getirttiriyorum, ya da okul çıkışı Kadıköy'de, küçük bir pasaj içindeki küçük bir korsan CD dükkanından "full mp3" dedikleri şeyden yaptırıyorum.

Hâlâ çalışıyorlar mıdır bilmiyorum ama odamdaki rafta o günlerden kalma "full mp3"ler duruyor. The Byrds, The Yardbirds, The Monkees, The Beatles, The Animals, The Moody Blues, The Small Faces, The Mamas & The Papas, The Who; vesaire... Bunların hepsini seviyorum dinleyip öğrendikçe. Ama bir tanesinin yeri ayrı; The Kinks. 60'lı yılların iki altkültürü mod-rocker çekişmesinde, The Who gibi mod kanadının başını çekmese de modları en çok etkileyen grupların başında gelenlerden. Keza punk-rock'ın oluşumundaki etkileri de yadsınamaz. Aslına bakılırsa sadece belli başlı müzik türlerinin gelişiminde değil, genel olarak müziğin bugün geldiği noktada çok büyük etkiye sahip bir grup The Kinks. Zaten her dönem İngiltere'nin en başarılı grupları, onlara olan hayranlıklarından bahsetmekte.

Ben de dinledikçe hayran oluyorum hâliyle. O zamanlar günde 4 saatten fazla yol yapıyor ve buna ancak müzik dinleyerek tahammül edebiliyorum. Öyle bir dönem geliyor ki, belki 1,5 seneye yakın bir süre, neredeyse yalnızca The Kinks dinliyorum o yolculuklarda. Üzerinde yoğunlaştığım üç albüm var. "Best of" niteliğindeki The Complete Collection ve yine ait olduğu zamanın en değerli albümlerinden Arthur (Or the Decline and Fall of the British Empire) ile The Village Green Preservation Society.

Complete Collection'ı bir yana bırakarak, diğer iki albümden kısaca söz edelim. İlki, yani kısaca Arthur adındaki albüm, aynı zamanda benim The Kinks'le tanışmama vesile olan albüm. Bahsini ettiğim reklam filminde on saniye çalan Sunny Afternoon'u göz ardı edersek, ilk dinlediğim iki Kinks şarkısı, bu albümdendi. Victoria ve aynı isimde muhteşem bir de filme isim babalığı yaptığını tahmin ettiğim Some Mother's Son. Bu iki şarkı, benim Davies biraderlerin müziğine aşık olmama yetmişti. Albümün tamamını dinleyip hatmettiğimde, tüm şarkıların aynı çizgide olduğunu gördüm. Ama yine bir şarkının yeri ayrıydı; Shangri La. Cem Karaca'nın Safinaz'ı, Türkiye müziğinin Bohemian Rhapsody'si ise eğer, Shangri La da 1960'larınki diyebiliriz. Farklı melodileri mükemmel geçişlerle birbirine bağlayan; sözüyle, müziğiyle zamanının çok ötesinde bir eser. Eğer ki bir The Beatles bestesi olsaydı, tüm zamanların en muhteşem şarkıları arasında kesinlikle adı geçerdi; eminim bundan. Ama işte, tüm zamanların en underrated grubu The Kinks'le beraber büyük ölçüde unutulup gitmiş durumda. Albüm de öyle. Ama She's Bought a Hat Like Princess Marina, "Yes Sir, No Sir", Arthur ve Drivin' başta olmak üzere, albümün kalan şarkıları da harikulade.

The Village Green Preservation Society ise, hak ettiği yere biraz daha gelebilmiş bir albüm. Bugün yapılan tüm "gelmiş geçmiş en iyi albümler" listelerinde muhakkak adı geçer. Hakikaten de hakkını verir bu unvanın. Değeri bilindiğinden, çok da fazla üzerinde durmadan "tüm şarkıları biner defa dinlemek gerek" demekle yetiniyorum. The Kinks'ten bir top 5 yapmam gerekse (neden gereksin ki? konuyu bağlamak için söylüyorum, kanmayın bu oyunlarıma) bu albümden iki şarkı alırım. Johnny Thunder, bunlardan bir tanesi. Sözü Ercan Taner'e bıraksak, "Yok böyle bir şarkı. Sevimli, neşeli, eğlenceli, inanılmaz..." diye anlatırdı parçayı, tahmin ediyorum. Diğeri ise başlıktaki Village Green işte. O neşenin yanında bir de çocuksu, masum bir hüzün katıyor insana. Belki en basit işlerinden biri Davies kardeşlerin, ama dinlemekten en çok keyif aldığım şarkı da budur benim. Eğer hayatımda hiç Village Green dinlememiş olsaydım, müzik sanatı gözümde bir nebze daha az değerli olurdu herhalde.

Sözü daha fazla uzatmayayım. Eski günler, çocukluğun masumiyeti, ilk aşk, sonrasında taşınmak, her şeyin değişmesi, eski günlerin yitip gitmesi, anıların yâd edilmesi... Village Green'e kulak kabartalım.


indirme linki

05 Mart 2009

Büyük Düşler

Bu sabah Spor Servisi'ni izlerken, bir yandan da Latin Amerika futboluyla ilgili bir şeyler okuyordum. Programda kayak federasyonunun yabancı hoca seçimi gibi ilgimi çekmeyen konulara değiniliyorken biraz daha yoğunlaştım önümdeki metne. Derken bir anda, bir telefon bağlantısı kuruldu. "Mehmet Gönülaçar" adını işittim. İrkildim. İsmin altında "spor yorumcusu" yazıyordu. İsim benzerliği midir acaba, diye düşündüm. Değildi, basbayağı bildiğimiz Mehmet Gönülaçar'dı konuşan. Ne alaka demeye kalmadan öğrendik ki, Trt Şeş'te spor yorumculuğu yapıyormuş Mehmet. (Gönülaçar mı demeliyiz artık yoksa? Canlı izlenilen futbolcular başka işlerle ilgilenmeye başladıkça fark ediyor insan yılların ne çabuk geçtiğini.)

Mehmet Gönülaçar, Anadolu'da parlayan sıradan bir futbolcuydu. Altyapısından yetiştiği Gaziantepspor'da forvet oynuyordu. 1996-97 sezonunda oynanan, Hakan Şükür'ün o efsanevi son dakika frikiği de dahil olmak üzere 4 gol attığı Galatasaray - Gaziantepspor maçının ilk yarısında sakatlanmış, daha kış aylarına girilmeden sezonu kapatmıştı. Buna rağmen, ilginçtir, sezon sonunda Galatasaray'da buldu kendini. Yeni takımına 2 yıllık imzayı atarken, henüz sakatlığı geçmemişti. Bu yüzdendir ki ne sezon öncesi hazırlık kampına katılabildi, ne bir tek hazırlık maçına çıkabildi Hagi, Ilie gibi yıldızlarla. Onun için tek hazırlık; skor rahatken takıma ısınsın diye, işler kötü giderkense Mustafa Kocabey etkisi yapsın diye sahaya sürüldüğü son 5-10 dakikalardı. Gerek sıradan bir futbolcu oluşundan, gerekse sakatlık belasından ötürü, tutunamadı Galatasaray'da. Yanlış hatırlamıyorsam eğer; Galatasaray kariyerini sona erdiren de, yine bir Gaziantepspor - Galatasaray maçı olmuştu. Yağmurlu bir hava ve çamur içinde bir sahada oynanan karşılaşmada ikinci 45 dakikada forma giyen Mehmet'in formasında tek bir çamur lekesi bulunmaması, ipinin çekilmesine yol açmıştı. Sezon sonunda gönderileceği söyleniyordu ve öyle de oldu.

Nedendir bilinmez, tarihinin en iyi kadrolarından birine sahip Galatasaray, vasatın altındaki futbolcularını dahi "belki işe yarar" düşüncesiyle elden çıkaramıyordu. Volkan Kilimci, Osman Coşkun ve Mehmet Gönülaçar, ki bir anlamda kader arkadaşıdır bu üçlü, uzun yıllar sözleşmeli Galatasaray oyuncuları olarak kaldılar bu nedenle. Mehmet de önce Sakaryaspor'a kiralandı, sonraki sezon Yimpaş Yozgatspor'a. Galatasaray UEFA Kupası'nı kazandığında, Mehmet hâlâ Galatasaray futbolcusuydu. Sürekli karşılaştırıldığı Hakan Şükür'ün Inter'e gidişi sonrasında şans bulacağını düşünmüş müdür bilinmez, ancak Galatasaray o boşluğu Super Mario Jardel'le doldururken, Mehmet kendini Türkiye futbol tarihinin en ilgi çekici transfer hikayelerinin birinin içinde buldu.

Beveren Tiyatrosu

2000-01 sezonunun başında Belçika'nın Beveren takımı iflasın eşiğine gelirken, kulübü kurtaran, Türk menajer ve iş adamı Nazmi Karatmanlı oluyordu. Beveren, Lokeren'le birleşmek üzereyken devreye girip yöneticileri ikna eden, kulübün borçlarını ödeyen ve yan kuruluşlarıyla beraber %60-70 hissesini alan Nazmi Karatmanlı, Beveren'in yeni başkanı ve sportif direktörü konumuna geliyordu. Bu gelişme, Belçika basınını karıştırdı. Beveren gibi köklü bir kulüpte böyle önemli bir pozisyona bir yabancının getirilmesi tepki gördü. Nazmi Karatmanlı ise çoktan işin başına koyulmuştu. Ve transferler başladı.

Koyu bir Galatasaray taraftarı olan Nazmi Karatmanlı, ilk olarak tuttuğu takımın yöneticilerinden yardım istedi. Kader arkadaşları dediğimiz Volkan Kilimci, Osman Coşkun ve Mehmet Gönülaçar, 1 sezonluğuna Beveren'e "kiralandı". Yanlarında Beşiktaşlı Hikmet Çapanoğlu da vardı. Bu dört futbolcuyu, Kardemir Çelik Karabüksporlu Soner Acar ve Adanasporlu Olivier Surray izledi. 6 oyuncunun da sözleşmesi aynıydı; bir sezon, kiralık. Bu transfer stratejisi, kulübü büyüteceğini, uzun vadeli planlamalar yaptığını ve bir sonraki sezon sonunda Avrupa kupalarına katılmayı hedeflediğini belirten Nazmi Karatmanlı'nın sözleriyle pek örtüşmüyordu, ancak nakit sıkıntısını aşmanın başka yolu da yoktu. Peki aşılabildi mi bu sorun? Hayır.

Parasını alamayan oyunculardan, ilk olarak Osman Coşkun isyan etti. Osman ülkesine döndüğünde, daha bu transferlerin üzerinden 3 ay geçmemişti. Diğer Türk oyunculardan Mehmet, Volkan ve Hikmet de idmanlara çıkmıyorlardı ve tek problem para değildi. Bu oyuncular hem paralarını alamıyorlar, hem de takımın İspanyol teknik direktörü Emilio Ferrera'nın ırkçılık yaptığını iddia ediyorlardı. Nazmi Karatmanlı maddi problemleri çözeceğinin garantisini vererek Mehmet ve Hikmet'in idmanlara çıkmasını sağladı. Volkan ise kulübün birinci kalecisi takımdan ayrılmazsa kendisinin ayrılacağını söyledi. Birkaç hafta sonra Mehmet ve Hikmet de çektiler isyan bayrağını, gittiler Osman'ın peşinden. Volkan hâlâ birinci kaleci Fauhmi'nin ayrılmasını bekliyordu. Beklentisi gerçekleşmeyince o da döndü. Soner ise takımında kalarak savaşmayı seçti.

"Ferrera ile aramız hiç yok. Zaten Nazmi Karatmanlı'nın da arası çok bozuk. Bu nedenle bize karşı tavır almış durumda. Futbolcular arasinda ayrım yapıyor. Hatta diyebilirim ki, bize karşı çok büyük bir ırkçılık yapıyor. Yöneticiler ve teknik direktör bizi bir an önce kulüpten uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Oysa biz, Türkiye'ye gelen yabancı futbolcuları el üstünde tutuyor, saygı gösteriyor ve tüm sosyal ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Burada ise biz her şeyi kendimiz halletmeye çalışıyoruz. Türkiye'ye dönünce ben de yabancı düşmanı olacağım."

Yaşadıklarından bu müthiş sonucu çıkaran Mehmet'in yukarıdaki sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, bu transfer hikayesinden geriye kalan, yalnızca kavga ve gürültü oldu. Hikmet, Volkan ve Mehmet'in feryatları bir süre Türkiye'de gündemi meşgul etti. Bu futbolcular, taraftarların kendilerine idman giriş ve çıkışlarında saldırdıklarından, arabalarına tekme atıldığından, teknik direktörlerinin bu duruma el koymak bir yana yangına körükle gittiğinden, başkanlarından da maddi manevi hiçbir destek göremediklerinden yakındılar. "Ülke futbolu gelişiyor. Artık futbolcu ihraç ediyoruz. İşte Belçika'daki gururlarımız." naraları atan spor yazarları da hiçbir şey olmamış gibi yazılarına devam ettiler elbette.

Mehmet bir süre Galatasaray'la idmana çıktıktan sonra Diyarbakırspor'a "kiralandı". Volkan, tam Altay'a transfer olurken yönetimin değişmesi üzerine açıkta kaldı. 1,5 sezonluk takımsızlığın ardından tam futbolu bırakmaya karar vermişken sevdiği bir hocasını kıramayıp 3. ligdeki Küçükköyspor'da oynamaya başladı ve iki sezon önce Yıldırım Bosnaspor'da futbolu bıraktı. Hikmet, Çanakkale Dardanelspor'la anlaşacağını düşünürken onun payına düşen de Çorluspor oldu. Bugün 32 yarşında ve sezon başında Şanlıurfaspor'a transfer oldu. Tek maça çıkmadan sözleşmesi fesh edilmeseydi, takımı birkaç yıl içinde atılım yapacağından belki son kez Birinci Lig havası alabilirdi.

Osman ve Soner, onlar kadar bile şanslı değildiler. Osman, döndüğünde hiçbir takımla anlaşamadı ve 30 yaşına gelmeden futbolu bıraktı. Şimdi neyle meşgul olduğu buradan görülebilir; hayırlı evlat olmak böyle bir şey olmalı. Soner'in hâli ise içler acısı. Genç milli takımlarda forma giyen 21 yaşında bir oyuncu olarak gittiği Beveren'de sezon sonunda futbolu bıraktı, bildiğim kadarıyla. Beveren, o sezon lige tutunmayı başarsa da sonraki sezonu ligin dibinde bitirdi. Orta sıralarda yer alan iki takım gerekli ekonomik kriterlere ulaşamayıp lisans alamadığı için küme düşürülünce Beveren ligde kaldı. Bugün hak ettikleri yerde, ikinci ligdeler.

Beveren Sonrası Mehmet Gönülaçar

Biz yine Mehmet'e dönelim. Çünkü Mehmet anektodlar adamı. Hiç de parlak olmayan futbol kariyerine rağmen, ismi unutulacak gibi değil. Çünkü asla bir futbol kahramanı olamasa da, birçok ilgi çekici futbol hikayesinin kahramanı. Çamura batmayan şortu ve forması, Beveren transferi, yıllarca Galatasaray'la sözleşme yenileyip, doğru düzgün oynamadığı Galatasaray'ın oyuncusu olarak futbolu bırakması... Düşünüyorum da, yöneticiler her sezon başında Mehmet Gönülaçar'la mı uğraşıyordu? "Hmm... Bu sezon hangi takıma versek?" İnsan sıkılır be! Eminim, Mehmet futbolu bıraktığında Galatasaraylı yöneticiler epey bir rahatlamıştır. Hatta eğer Mehmet bir süre daha oynamakta ısrarcı olsaydı, Hagi ve Bülent'e yapılmayan jübile ona yapılabilirdi bile.

Sonra... Benhur Babaoğlu'nu bilirsiniz, Galatasaray'ın bir başka "Yeni Hakan Şükür" projesiydi, sonra Fenerbahçe'ye gitti, en son olarak da kokain kullanmak ve satmak suçundan hapsi boyladı. Benhur mahkemedeki ifadesinde, kendisini uyuşturucuyla tanıştıranın eski arkadaşı Mehmet Gönülaçar olduğunu; yaşadığı ailevi problemler nedeniyle moralinin bozuk olduğu bir gece, Mehmet'in kendisine "masadaki beyaz şey"i denemesini tavsiye ettiğini söylemişti. Mehmet, olaylar fazla büyümeden paçayı sıyırdı. En son bir ay önce adını duymuştuk, "Mehmet Gönülaçar'ın sahibi olduğu Garanti Online Fatura Şubesi'nin açılışına katılan Hakan Şükür ve Hasan Şaş, şunları söyledi..." şeklindeki haberlerde. Vaktiyle çok karşılaştırıldığı Hakan Şükür'le futbolculuğunda başlayıp bugün bile süren yakınlığı yine enteresan bir nokta.

Futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük yapan Mehmet Gönülaçar, ilk olarak memleketi Batman'a döndü. Burada başka bir Batmanlı oyuncu Ahmet Arı'yı yetiştirdiğinden daha önce bahsetmiştik. Maltepespor, Aksarayspor, Ceyhanspor derken Samsunspor gibi daha üst seviyede bir takımda çalışmaya başladı. Son olarak Siirtspor'da Mustafa Özer'in yardımcılığına getirilmişti, ancak geçtiğimiz ay ikilinin görevine son verildi. Mehmet Gönülaçar, teknik adamlıkta kariyer yapamayacağına kanaat getirmiş olacak ki spor programı yapmaya başlamış. Kürtçe spor programı yapmaya uygun isimlerden biri olduğu aşikar, ancak yine de bu zor bir görev. Kürt spor terminolojisinin henüz gelişmemiş, hatta oluşmamış olduğundan yakındı bugünkü telefon bağlantısında Mehmet Gönülaçar. Söylediğine göre, yaptığı, ilk Kürt spor programıymış. Sevdiğim Galatasaray simalarından değildir Mehmet Gönülaçar, ancak bu yaptığı önemli bir iş ve başarılı olmasını diliyorum.