Karl Heinz Feldkamp'ın ardından teknik direktörsüz kalan Galatasaray, ilk etapta sezonu bitirecek bir teknik direktöre ihtiyaç duyuyordu. Amaç, sezonu şampiyonlukla tamamlamak ve sezon sonunda teknik kadroda yeniden yapılanmaya gitmekti. Bu düşünceyle, Gheorghe Hagi ve Abdullah Avcı'yla temas kuruldu; eğer ki bu isimlerin ikincisi takımın başına geçseydi önümüzdeki sezonlarda yola onunla da devam edilebilirdi. Olmadı. Galatasaray; başta Adnan Sezgin olmak üzere Adnan Polat, Burak Dilmen, Cevat Güler, Hakan Şükür ve Hasan Şaş gibi isimlerin teknik yönetiminde çıktığı son 6 haftalık periyotta şampiyonluğa ulaşmış, 10 Mayıs 2008'deki Gençlerbirliği Oftaş karşılaşmasının ardından Ali Sami Yen'de unutulmaz bir kupa gecesi yaşanmıştı. 6 maçını seyircisiz, 6 maçını teknik direktörsüz oynayan takım, 6 puan farkla şampiyon olmuştu.

Bu mucize şampiyonluk sonrası, sıra şampiyonluklara ambargo koyacak yapılanmaya gitmekteydi. Çeşitli teknik adamların adını sıkça duyduk bu süreçte. İlk olarak Hollandalı Teknik Adam Louis Van Gaal'in adı ön plana çıktı. Sonra bir klasik olarak "Lucescu Sesleri"ni duyduk. Uzunca bir dönem, futbolcu olarak Galatasaray'ın kapısından son anda dönen Michael Laudrup'la ilgilenildi, Getafe'nin başında son derece parlak bir sezon geçiren Danimarkalı efsaneden yüksek maliyeti nedeniyle vazgeçildi. Matthias Sammer, Didier Deschamps derken bir aya yakın zaman geride kaldı. Laudrup, Sammer, Deschamps gibi kesişim kümesi geniş teknik adamların ardından, yine bu isimlerle birçok ortak özellik barındıran Michael Skibbe'yle kesin olarak anlaşma sağlandı, Haziran ayının başında. Bu anlaşma daha sonra açıklanacaktı.

4 Haziran'da aldığım bir mesaj, yeni teknik direktörümüzün Michael Skibbe olduğunu öğrenmeme yol açtı. Bu seçimin sebepleri vardı. Daha önce Kalli Mehmet Topal'ı, Gerets de Manisa'dan döndüğünde Arda'yı yedek bırakmak istemiş; Adnan Polat'ın telkinleriyle bu iki genç yıldız Galatasaray'a kazandırılmıştı. Bu düşünceyle, Türkiye'yi çok yakından tanımayan, egosu sorun yaratmayacak, tabiri caizse kontrol edilebilecek bir teknik adamdı göreve getirilmek istenen. Skibbe de bu kalıba uyuyordu. Ancak onu Galatasaray'ın başına getiren özellikleri kontrol edilebilir olmasından çok, genç yaşında başarılarla dolu kariyeri ve taktiksel dehasıydı. Ve Michael Skibbe'nin Galatasaray için olduğu kadar, Galatasaray da Michael Skibbe için biçilmiş kaftandı. Bundan olacak, Alman teknik adam yönetimle işbirliği içinde çalışacağı bu "maceraya" atılmayı kabul etti.

Michael Skibbe, ki gelecekte bu ismi Galatasaray'dan çok daha iyi ve onu çok daha fazla hak eden kulüplerle birlikte anacağız, 43 yaşında, Alman bir teknik adamdı. Futbolcu olarak 19-21 yaşları arasında forma giydiği Schalke'de üç kez üst üste çapraz bağlarının kopmasıyla futbol hayatına nokta koymak zorunda kalmış, çok geçmeden mavi beyazlı takımın alt yapısında teknik adamlık kariyerine başlamıştı. Burada geçen 1 sezon sonrası 1989'da Borussia Dortmund'un genç takımının başına gelen Skibbe, 6 yılını Dortmund'un gençleriyle geçiriyor, sonrasında Teknik Direktör Ottman Hitzfeld'in yardımcısı olarak A Takım'a geçiş yapıyordu. 1997'de Ottmar Hitzfeld gidiyor, yerine gelen Nevio Scala'ya takımı anlatma görevi Michael Skibbe'ye düşüyordu. Sonraki sezon Scala'nın da ayrılmasının ardından bu kez Michael Skibbe "birinci adam" konumuna yükseliyordu. Futbolculuğu döneminde yaşadığı sakatlıklar olmasa muhtemelen hâlâ Bundesliga'da top koşturacak olan Michael Skibbe, bu sakatlıklar sonucu boyut değiştiren kariyerine "Bundesliga tarihinin en genç teknik adamı" sıfatını ekliyordu.

Dortmund'un birinci adamı olarak 1,5 sezon geçirdi Skibbe. Ardından kendisine Genç Takım'a dönmesi teklif edildi, o ise Almanya Milli Takımı'ndan gelen teklifi değerlendirmeyi tercih etti. Artık Rudi Völler'le birlikte Almanya'nın başındaydı. İkili, 2002 Dünya Kupası'nda final oynattı ülkelerine. 2004 Avrupa Şampiyonası'nda ise tam bir hayal kırıklığı yaşanınca buradaki görevleri sona erdi. Artık Almanya'nın U18 milli takımının başındaydı Skibbe. Takip eden sezonda da Bayer Leverkusen'in. Sonrasını biliyoruz. Leverkusen'de geçen üç sezon ve arkasında bıraktığı olumlu izler. Takımının ligin son haftasında aldığı mağlubiyet Skibbe'yi koltuğundan etse de Leverkusen'de hâlâ Michael Skibbe futbolu oynanıyor.

Biliyorum lafı çok uzattım. Ama bunu, "Skibbe kendisini hâlâ küçük takım teknik direktörü sanıyor." cümlesinin saçmalığını vurgulamak için yaptım. Almanya Milli Takımı'yla Dünya Kupası finaline çıkmış bir adamı, hem de Galatasaray'a daha iyi bir takım olan Leverkusen'den gelmişken bu denli hor görmenin, kendimizi bu kadar büyük görmenin bir açıklaması yok. Ha tabi Skibbe rakibini ciddiye alıp "Güçlü bir takımla oynadık." dediğinde tepki gösteren, Adnan Polat'ın söylediği "Yarımız olmayacak bir takıma elendik." ya da Bülent Korkmaz'ın söylediği iddia edilen "Biz Bordeaux'yu perişan ederiz." cümleleriyle kendimizi bulutların üzerinde gören biz değil miyiz, normaldir.

Türkiye kariyerine 2-0 geride başladı Skibbe. Nedeni, 6 yaş zeka seviyesine sahip olmayı şart koşan espriler üretilebilecek ismiydi. Aman ne komik. "Çok da Skibbe, hahaha!" Sonra geldi imza attı, Türkiye onun elini yüzünü gördü, aynı kitle skoru 3-0 yaptı. "Huhaha, ağlayacak gibi bakıyor lan, üzülme Skibbe!" Yukarıda bahsettiğimiz rakibi ciddiye alma gibi son derece pozitif bir özellik, "hazırlık maçlarını" takımına kazandıramayan ve önemli bir takımla oynadıkla oynadıklarını söyleyen Skibbe'nin kalesindeki yeni bir gol anlamına geliyordu. Aykut'un ve hakemin büyük hataları sonucu gelen Steaua Bucuresti mağlubiyeti de 5-0'a getiriyordu skoru. Ve Michael Skibbe, takımı Kocaelispor'dan 5 gol yemeden önce, önyargılardan 5 yiyor ve bu sonuçla henüz ligin ilk maçında yuhalanıyordu Ali Sami Yen tribünleri tarafından. Niye? Mehmet Topal'ı oyundan çıkardı diye. Mehmet Topal sakattı. Galatasaray'ın utanç kaynağı tribünleri, ertesi gün gerçeği öğrendiyse de asla gönül almadı. Bir kez dahi destek olmadılar teknik direktörlerine, onu asla benimsemediler ve bir kez bile çağırmadılar tribüne. Uzun yıllar sonra Avrupa'da deplasman maçlarında dahi favori konumuna gelen bir Galatasaray yaratmasına rağmen.

Denizlispor maçının ardından önce ilk maç sonrası zaten elenmiş olduğu Steaua maçıyla Şampiyonlar Ligi'ne veda etti Galatasaray, akabinde Kayserispor deplasmanı geldi. Kayseri'deki maç beraberlikle sonuçlandı ve bu bir başarısızlık asla değildi. Galatasaray herkesi yenecek güçtedir, Türkiye'nin devidir, zart zurt da Kayseri'yi iki senedir evinde mağlup eden bir İstanbul takımı çıkmamıştı. Ali Sami Yen'deki Antalyaspor maçı, Galatasaray'ın bu sezon en iyi futbol oynadığı karşılaşmalardan biridir ama bazen de gelmez galibiyet. O karşılaşma da 1-1 bitince, Michael Skibbe kıyasıya eleştirilmeye başlandı. Üst üste gelen iki galibiyet bu eleştirilerin hızını kesmedi, üçüncü maçta Bursaspor'da Yusuf'a şov yapma izni verilince de bir daha bitmemek üzere bir kampanya başlatıldı; "Skibbe stajyer. Gitsin. Türkiye'yi tanımıyor." Yahu tabii ki tanımıyor Türkiye'yi, bekle de tanısın!

Bursaspor mağlubiyeti, Michael Skibbe'nin ekibini dağıttı. Ümit Davala ve Edwin Boekamp'la yolları ayrıldı Galatasaray'ın. Bu, aklı selimden yoksun, anlık verilen kararların ilkiydi. Helal olsun Ümit Davala'ya ki sert konuşmadı, kendini savundu sadece. Skibbe de sustu, ki onu çok fazla konuşurken görmedik zaten, söyleyecek çok sözü olmasına rağmen. Her zamanki gibi işini yapmaya koyuldu. Yıllar boyu Völler'le çalışan Skibbe'ye yardımcı olması için Feldkamp'ı getirdi Galatasaray. Önceden bu pozisyonda Adnan Sezgin de vardı. Ancak karar almada yetkili merci hep Skibbe'ydi. En azından Türkiye'de ne kadar oluyorsa... Kalli geldikten sonra da bir yenip bir yenilerek devam etti yoluna Galatasaray, ligde. Avrupa'da ise sezonun en flaş takımlarından biri oldu. İç sahada Olympiakos, dışarıda Benfica, Hertha Berlin galibiyetleri alınırken gol dahi yenmedi. Ali Sami Yen'deki Metalist Kharkiv mağlubiyeti, Galatasaray Futbol Takımı'nın sorunlarından biri hakkında ipucu veriyordu bizlere; oyuncular maç seçiyordu! Ligde devre, zorlu mücadeleleri içinde barındıran 4 maçlık galibiyet serisiyle bitiyordu. Bu dönemde Galatasaray'da pozitif rüzgârlar esiyordu. UEFA Kupası 3. turundaki rakip Bordeaux'ydu ve favori, bizdik.

Ne olduysa ikinci yarıda oldu. Sakatlıklar, hakem kararları, taktiksel yanlışlıklar ama ille de futbolcu sorumsuzlukları Galatasaray'a 8 karşılaşmada 7 "galibiyet dışı sonuç" getirdi. Her karşılaşmanın ayrı bir hikayesi var, hepsinden ayrı ayrı söz edilebilir ancak bunu yapmayacağım. Direkt olarak son güne geleceğim. Skibbe, sabretmesini bilen Galatasaraylıların onun fikirlerinin arkasında durduğu kadar, kendi fikirlerinin arkasında durmadı; demiştim. Durmadıysa da bunda tek sorumlu mutlaka o değil. Israrla bu takıma bir sağ bek alınmaması ve medya bombardımanına karşı hocanın yanında olunduğu mesajının verilmemesi olabilir mi acaba? Skibbe'ye, geleceğe yönelik planlarında olduğu kadar, hatta daha çok; Türkiye futbolunun nihai amacı olan "günü kurtarmak"ta da, kimi zaman çelişkili durumlar teşkil etse de başarı sağlamazsa görevine son verileceğinin hissettirilmesi? Olabilir bence. Ya futbolcular? Olmaz olası bir pazu bandı (kaptanlık, pazu bandında değildir) ve sanki hiç görmüyorlarmışçasına biraz daha ilgi için kıskançlık edip takımın içine dinamiti koyan sözümona gerçek Galatasaraylılar? Maç seçenler? Oyuncu dışlayanlar? Bunun önlemini almayan, bu oyunculara haddinden çok, çok, çok daha fazla yüz veren Futbol Şubesi Sorumluları? Yani yine yönetim... Tamamı suçlu; ve bu suçları Skibbe'ninkiyle mukayese kabul etmeyecek kadar fazla.

Florya'da bir uyumsuzluk vardı, Skibbe'yle Galatasaray arasında. Futbolcuların yarattığı bir uyumsuzluk. Sıkça söylendiği gibi Skibbe bir sistem adamı. Düzenli ve iyi yönetilen takımları, taktiksel kuvvetiyle bir yerlere taşıyabilecek bir teknik adam. Galatasaray ise düzenli olmayan, iyi yönetilmeyen bir takım. İşte uyumsuzluk bu. Yönetim, bu uyumsuzluğu en kolay yolu seçerek önlemek istedi. Kredisi sonsuz bir Galatasaray efsanesi başa getirilerek her şey daha da kolaylaştırıldı. Galatasaray, sistem takımı olmaktan çıktı, yeniden "Hadi oğlum, hadi aslanım!" takımı olma yoluna girdi. En azından şu an için ufukta gözüken tablo böyle. Ya da Bülent Korkmaz'ın, hiçbirimizin bilmediği bir taktiksel birikim var kafasının içinde.

Babam kadar, hatta Hagi kadar sevdiğim, gelecekte Galatasaray'ın başına geçmesini ve onlarca yıl orada kalmasını hayal ettiğim yeni teknik direktörümüze başarılar dilerken; geçmişe küçük bir yolculuk yapalım. Son 10 yılın Galatasaray teknik adamlarını şöyle bir hatırlayalım.

  • Fatih Terim, 1996 yılında Galatasaray'ın başına geldiğinde hakkında genç dendi, tecrübesiz dendi, "Adanalı" dendi! Fenerbahçe'den iç sahada alınan 4 farklı mağlubiyetten sonra istifası istendi. İstifa etti, Başkan Faruk Süren kabul etmedi. 3,5 yıl sonra UEFA Kupası'nı aldı Galatasaray. Fatih Terim, Galatasaray'dan sonra gittiği İtalya'nın Fiorentina takımında çok başarılı olarak Milan'a gitti. Orada günah keçisi ilan edilerek kovuldu. İnanılmaz kötü bir ikinci Galatasaray macerası yaşasa da, bugün Avrupa Kupası yarı finalisti Türkiye'nin teknik direktörü.
  • Mircea Lucescu, 2000 yılında Galatasaray'ın başına geldiğinde hakkında defansif dendi, küçük takım hocası dendi, "Çingene" dendi! Gidene dek eleştirildi. İlk maçında Real Madrid'i mağlup ederek Süper Kupa'yı kazandı, ligde ilk sezonunda sonrasında itiraf edilecek bir şike operasyonu ile kaybettiği şampiyonluğu ikinci sezonunda kazandı, Galatasaray'a Avrupa Şampiyonlar Ligi'ndeki en büyük başarısını yaşattı. (Şampiyon Kulüpler Kupası, ayrı. Yoksa o daha büyük bir başarı elbet.) Galatasaray sonrası Beşiktaş'ı da şampiyon yaptı. İkinci sezonunda bu kez daha geniş çaplı bir organizasyonla kaybetti şampiyonluğu. Bugün, sadece Galatasaray için değil Türkiye'deki bütün takımlar için rüyalardaki teknik adam statüsünde.

  • Gheorghe Hagi'den bahsetmek istemiyorum. Galatasaray'a harika bir futbol oynatmasına karşın. Mide bulandırıcı oyunlar sonrasında Galatasaray'dan kovuldu. Galatasaray'ın taraftar grubundan o gün bugündür nefret ediyorum.

  • Erik Gerets. İlk sezonunda oynattığı ofansif futbolla gönülleri fethetti. Kendi adıma konuşursam, ikinci sezonundaki akıl almaz tercihleri, Skibbe'nin görevine son verilen bu pazartesi günü yaşadığım sinir bozukluğunu her hafta yaşamama yol açıyordu. Uğur'un yerine Cihan'ı, Ferhat'ın yerine Orhan Ak'ı, Mehmetler yerine Inamoto ve o zamanlar dökülen Ayhan'ı oynatan inanılmaz bir teknik adamdı. Kupa maçlarında kazara gençleri oynattığında 5. ya da 25. dakikalarda oyundan alırdı. Gitmesi, Galatasaray hakkında bugüne dek verilmiş belki de en doğru karardı. Gitmeden birkaç hafta önce kendisiyle sözleşme imzalanıp Galatasaray'a sağlam bir tazminat geçirildi. (Hoş, bu anlaşmanın yalan olduğu hakkında önemli duyumlara sahibim ama Özhan Canaydın faktörü her şeyi mümkün kılıyor.)

    Peki Erik Gerets, senelik başarının her şeyden önemli olduğu bir ülke yerine sağlıklı düşüncelerin yönettiği bir futbol ortamında çalışsaydı ne olurdu? Görüyoruz.

  • Karl Heinz Feldkamp için yazının ilk üç kelimesini içerisine alan bağlantıya dönelim.
Ve şimdi de Michael Skibbe... 10 ila 20 sene önceki Fenerbahçe'nin harcadığı Hiddink, Löw, Osieck gibi o da harcandı. (Yaygın iddialara göre Parreira da dahil buna.) Bugün aynı sorunlarla Galatasaray karşı karşıya; yıldızlarla dolu takım, iç karışıklıklar ve tüm ipleri elinde bulundurmak isterken her birinin ucunu bir başkasına kaptırmış yönetim. Ve bu karmaşada susup Galatasaray için bir şeyler yapmaya çalışan bir teknik adam. Bana göre hepsinden; tribündekilerden de, sahadakilerden de, yönetimdekilerden de daha çok Galatasaray'a yakışan, daha Galatasaraylı gibi davranan Michael Skibbe... Bu düşünce yapısıyla kaderimiz olan başarısızlıkta, eli en güçsüz kişi olduğundan suçlu ilan edilerek gönderildi. Hiddink, Löw, Del Bosque, Tigana, Skibbe... Hiçbiri kötü teknik direktör değillerdi, değiller. Dünyanın en büyük takımlarını yönettiler, yönetiyorlar, yönetecekler. Türkiye futbolu ise bu teknik adamların geçmişindeki birer "hata" olarak kalacak, en büyüğünden. Onlar bir yere geldiler, geliyorlar, gelecekler. Ama Türkiye futbolu hiçbir yere gelemeyecek. Kazanılan başarılar, hep mucizelerle çakışacak. Yukarıda adını andıklarımızın hepsindekinden farklı bir teknik adamlık anlayışı var çünkü buralarda.

  • Sokaktaki adam. 96'da Fatih Terim'i beğenmedi. 2000'de Luce'yi. Hagi'ye hırsız diye bağırdı. Kalli'ye bunak dedi, Del Bosque'ye kasap. Tigana'ya, Hiddink'e vurdu tekmeyi. Löw'ü yaptığı hesaptan şampiyonluk çıkmıyor diye kovdu. Hesap, tuttu. Sokaktaki adam hâlâ konuşuyor. En son Skibbe'ye stajyer dedi. Yarın Skibbe çok iyi yerlere gelecek. Sokaktaki adam hâlâ konuşuyor olacak. Türkiye'de onun sözü geçecek.
Michael Skibbe. Seni hak etmedik. Ve kaybettik. Üzgünüz; en azından bazılarımız...

8 ekleme:

gltsry dedi ki...

Michael Skibbe. Seni hak etmedik. Ve kaybettik. Üzgünüz; en azından bazılarımız...
galiba herşeyi özetleyen bu cümle. ve o bazılarımızın içinde olan biri olarak bana şuan en dayanılmaz geleni de ben demiştimler.birçok spor yazarı,yorumcusu ben demiştim naraları atıyor. ne demişti sokak çalgıcısı,büyük takımın küçük hocası, futbolun f sinden anlamıyor.şaka gibi gerçekten düşününce.pardon ama 20 senelik bir teknik direktör vardı ne oldu ona? ama tabi önemlimiki o 20 sene.
ben kendi adıma çok üzgünüm böyle bir son olduğu için.ona bu kadar sağlıksız bir çalışma ortamı verildiği için.tabiri caizse burnundan getirildiği için.inşaallah bundan sonra yolu açık olur.
kaptanın gelmesi ise apayrı bir konu.apayrı bir heyecan ve sevinç.bu üzüntüm ondan bağımsız.sadece skibbe ile ilgili.keşke böyle bitmeseydi.

Nazmi Hasdemir dedi ki...

pardon ata,
büyük yazmışsın, sizin münazaralarınızı hatırlıyorum, sen babamı anamı daha önemli konusunda ana tarafındaydın. Ne güzel savunmuştun. Beni o günlere götürdün. Skibbe iyidiri savunan dünyadaki en büyük münazaracıdan daha büyüksün. Sabri'yi sol açığa gönderen hoca sadece bu hamlesiyle bile dövülerek kovulur. Bundan bi bok olmaz,geldiğinden beri savunduğun için devam etme, bende daha gelmeden ettiğim nefrete devam etmeyeceğim.

Birileri onu kovdu diye kendimize artı eksi pay çıkarmayalım. ne yani adnan Skibbeyi kovmasa sen haklımı olacaktın. ya da adnan skibbeyi kovdu diye benmi haklıyım. yok öyle bir şey, bize bu tip hoca uymaz. mourinho gelse yine başarılı olamaz derdim.

aslında balık baştan kokuyor. bülent'in şapkadan çıkaracağı tavşan yok. maksat yumuşak geçiş, götü kurtarmaca. tabela sayılacak şimdi. oldu oldu, olmadı, ceza kesilecek. aynı hagi gibi.

Nazmi Hasdemir dedi ki...

pardon ata,
büyük yazmışsın, sizin münazaralarınızı hatırlıyorum, sen babamı anamı daha önemli konusunda ana tarafındaydın. Ne güzel savunmuştun. Beni o günlere götürdün. Skibbe iyidiri savunan dünyadaki en büyük münazaracıdan daha büyüksün. Sabri'yi sol açığa gönderen hoca sadece bu hamlesiyle bile dövülerek kovulur. Bundan bi bok olmaz,geldiğinden beri savunduğun için devam etme, bende daha gelmeden ettiğim nefrete devam etmeyeceğim.

Birileri onu kovdu diye kendimize artı eksi pay çıkarmayalım. ne yani adnan Skibbeyi kovmasa sen haklımı olacaktın. ya da adnan skibbeyi kovdu diye benmi haklıyım. yok öyle bir şey, bize bu tip hoca uymaz. mourinho gelse yine başarılı olamaz derdim.

aslında balık baştan kokuyor. bülent'in şapkadan çıkaracağı tavşan yok. maksat yumuşak geçiş, götü kurtarmaca. tabela sayılacak şimdi. oldu oldu, olmadı, ceza kesilecek. aynı hagi gibi.

finrod dedi ki...

Bir galatasaray taraftarı olarak yazıyı büyük bir hüzünle okudum.İçinde o kadar çok doğrulanan ve üzüntü verici tespit var ki hangi birinden alıntı yapacağımı bilemiyorum;

"Galatasaray'ın utanç kaynağı tribünleri"(tam katılmasam da büyük ölçüde katılırım)

"sanki hiç görmüyorlarmışçasına biraz daha ilgi için kıskançlık edip takımın içine dinamiti koyan sözümona gerçek Galatasaraylılar"

"tribündekilerden de, sahadakilerden de, yönetimdekilerden de daha çok Galatasaray'a yakışan, daha Galatasaraylı gibi davranan Michael Skibbe."

Diyebileceğim yegane şey bu adam böyle gitmeyi kesinlikle haketmiyordu.Türk futbolunda temsil edilmeyen her müspet değeri bulunduran bir adamdı ve gitmesine onun adına sevindim.Uygun bir futbol ortamında önünün ne kadar açık olduğu ortadadır.

Bir de umarım Büyük Kaptan "kimse benim galatasaraylılığımla aşık atamaz" diye mangalda kül bırakmayan gencolara akıllı davranmayı öğretir."galatasaraylıyız diye konuşup duruyorsunuz ama o galatasaray dediğiniz şey benim zaten" der(birazcık abarttım ama temsil anlamında doğru bence)çeker kulaklarını.Bunu yapsa bile gözümde kaptan başarılı olacaktır.Bir de bu galatasaraylıları keşke kadıköyde görebilseydim biraz daha sevinirdim.O itin götüne soktukları Lincoln çıkıp kanının son damlasına kadar çarpışırken bu arkadaşlar gölgesi ile kavga ediyordu o uğursuz akşam.Sarbi zaten çok önemsediğim biri değil ve galatasaraylı olup da bu takımda asla mühim bir rol almasını dilemediğim tek kişi ama Arda bu son periyotta çok hayal kırıklığına uğrattı beni.Keşke Hasanım biraz daha ağırlık koysaydı da olaylar bu raddeye gelmeseydi.

"Skibbe sırf tazminat için istifa etmiyor" diyen,diyebilen adamlarla aynı tribünde bulunduğum için üzülüyorum.

Bir de konudan bağımsız olacak ama o çok eleştirilen ve belki de eleştirilmesi gereken "lise zihniyeti"nin doğru düzgün temsil edildiği yıllar (bakmayınız:Özhan Canaydın) sanki bu tür ilkesizliklerin yaşanmadığı yıllardı.Mahalleden gelen mahalle baskısına karşı koymaya daha az gönüllü sanırım.İyiden iyiye fenerbahçeleşmeye benzedik ona üzülüyorum.Ben bu takımı temsil ettiği değerler için sevdim,ne yıldız futbolcular ne stat kalitesi ne de bize uymayan başarılarda gözüm var.

morientes dedi ki...

Ben de sanırım son cümmledeki bazı kişilerdenim. Zaten bu 'bazı'ların sayıları artmadıkça başarılarımız günlük olmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü istikrar anlamında hiç umut yok bu ülkede. Skibbe doğrularıyla yanlışlarıyla gönderilmeyi haketti yada haketmedi. Mesele bu değil. Mesele henüz ortada hiçbirşey yokken senin "Bülent İstifa" yazında yaptığın espirini gerçekten söyleyenlerin olması ve bunların olmaya devam edecek olması. Onlar medyada sahnesinde kendilerine en önden yer ayırtmışken ve bunun galeyanına gelen bilinçsiz yöneticilerimiz varken istikrar bu diyarlardan teğet dahi geçmez!
Yazdıklarına Gerets kısmı dışında tamaiyle katılıyorum. Evet belki kötü oyuncu tercihleri olabilir, gençleri kullanamıyor olabilir ama son yıllarda futbolun keyifli tarafını galatasarayda yaşatan tek teknik adamdı bence. Yazık oldu aynı skibbeye olduğu gibi...

scapula dedi ki...

Melike Hanım;

Teşekkür ederim, iki nedenden. Bir, bu kadar uzun ve sıkıcı da olduğunu sandığım yazıyı okuma inceliğinde bulunduğunuz için. İki, yazının sonuna düşüp düşmemekte kararsız kaldığım bir not vardı. Tüm bu söylediklerimin, Kaptan'ın gelişinden bağımsız olduğunun bilinmesini istiyordum. Ama bir de o konuya girmek istemedim. Siz söylemişsiniz, bu sayede ben de "Evet, aynen öyle." deme fırsatını bulmuş oldum. Kaptan'ın gelişinden duyduğum heyecan çok büyük.

***

Antrparantez, Kaptan'ın bu ilk maçında ona Kapalı'dan haykırabilmek için sevgimi, günlerdir Kapalı'ya gitmenin yolunu arıyorum. Bir bilet buldum ama bir tane daha lazım. Neyse artık, bulamazsak Eski Açık'tayız.

***

Finrod;

Size de Melike Hanım'a ettiğim teşekkürü ediyorum.

Son paragrafta belirttiklerinize harfiyen katılıyorum. Zaten Galatasaray Lisesi'yle, bugünün Lise"c"ilerinin çirkin tavırlarına rağmen hâlen büyük gurur duyuyorum. Ben çocukken, futbolu yeni yeni daha yakından tanımaya başlamışken, Galatasaray'la ilgili dikkatimi çeken çok önemli bir şey vardı. Rakipleri krizden çıkmazken, Galatasaray'da hiç kriz olmazdı. Krizden kastım; iç karışıklıklar, yönetim anlaşmazlıkları, birbirlerine basın aracılığıyla laf çarpan kişiler... İçeride olan, içeride kalırdı. 2002 yılına geldik. Özhan Canaydın seçilirken, "Galatasaray'a şeffaflığı getireceğiz." dedi. Şeffaflıktan kastı yukarıdaki her bir ögenin tam zıttı ise bunu muazzam bir şekilde başardı. Sanırım ilk Burak Elmas ayrıldı yönetimden, ki ben o gün çok şaşırdım "Aa! Galatasaray'da böyle şeyler de olur muydu?" diye; sonra çok daha uygunsuz olayların ardı arkası kesilmedi. (Mutlaka Galatasaray tarihinde olmuştur Burak Elmas'ınkine benzer vakalar ama bir süreci başlattığı için özellikle belirtmek istedim.) Bu açıdan, Özhan Canaydın yaşattığı sportif başarısızlıklardan çok daha önemli zararlar da verdi bu kulübe. Övünülecek bir kültürü yok etmek için elinden geleni ardına koymadı. Yalanlar söylendi, insanlar kullanıldı, efsaneler harcandı... Ve tüm bunlar Galatasaraylılarla dalga geçercesine yapıldı. "Benim ekibim var, ceketimi koysam seçilirim." dahi dedi bu insan.

Burada keseyim ki, gidenin arkasından çok fazla konuşmamış olalım. Ama işte şu paragrafınız hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki, değil ayrı bir post, blog yazılır. Çok üzücü, hakikaten çok üzücü. Galatasaray, pek farklı bir takım değil bugün diğerlerinden. Türkiye'deki iddialı takımlardan biri sadece. Ayrıştırıcı özelliği, çok farklı noktalardan geçen tarihi. Ve bu tarihine sarılmadığı, ona layık olmak için vargücüyle çalışmadığı sürece de Galatasaray, diğer takımlardan çok da farklı olmayacak.

"Utanç verici tribünler" ifadesine gelince... Zannediyorum, sizin katıldığınız ölçüde konuştum ben de. Galatasaray tribünlerinden muazzam işler de çıkmıştır, çıkmaktadır. Geçmişi bir yana bırakalım, bugün en kötü zamanda dahi bir ultrAslan Karşı grubu vardır mesela ki gıptayla bakarım. Ama o Galatasaray'ı kişisel emellerine alet edenler... Galatasaray üzerinden para kazananlar... Neyse; hiç girmeyelim, daha iyi.

Bülent Korkmaz'dan beklentilerimiz çakışıyor. Bu beklentilerin gerçekleşmesinden umutluyum, ancak daha da umutlu olabilirdim. Olumlu sinyaller kadar, olumsuz sinyaller de var. Ama şimdilik, uzunca da bir süre daha hatta, görmezden geleceğiz tüm kötü sinyalleri. Bülent Korkmaz o çünkü. Diğer bir deyişle, sizin de söylediğiniz gibi, Galatasaray!

Lincoln. Belki tamamen masum değil. Emin olamıyorum, gerçekten şanssızlık mı ama Marmara Bölgesi'nin dışına yalnızca iki kez üst üste Ankara deplasmanlarında çıkması ve diğer maçların tamamını kaçırması, takım içinde ona kötü gözle bakılmasına yol açabilir. Önümüzdeki süreçte göreceğiz Lincoln'ün oynayacağı maçları. Ama şurası gerçek ki, sahadaki Lincoln işine dört elle sarılıp gerçekten "büyük" mücadele ediyor. Hele ki bu sezon, sadece mücadele anlamında konuşuyorum, üzerine düşenin fazlasını yapıyor. İlk Denizlispor maçında topsuz bir koşusu vardı maçın 80'li dakikalarında; isterdim ki o koşu Galatasaray TV'ye jenerik yapılsın da tüm Galatasaraylılar görebilsin. Bu gibi nedenlerle, her şeyi alt alta koyup topladığımda Lincoln gibi oyuncuları, Sabri gibilere tercih ediyorum ben. Kaliteden değil, mantaliteden bahsettiğimi tekrarlayayım ki kimse "Ulan tabii ki Lincoln, Sabri'ye tercih edilir." demesin!

Hasan Şaş'ımla bitireyim. O olsa, böyle olmazdı. Sakatlık onu takımdan biraz uzak tuttu herhalde...

***

Nazmi Abi,

Nereden hatırladın şimdi 15 sene evvelki ilkokul münazarasını, inanamıyorum hakikaten. :) Güzel günlerdi...

Abi, burada yaz yaz nereye kadar. Hem keyfi yok, hem de özledim. Yarın maçtan önce görüşürüz herhalde Sokak'ta, uzun bir aradan sonra. Sabahtan Genco'yu ararım ben, size uygun bir saatte de gelirim. Fırçalarsın beni artık biraz... :)

hagi dedi ki...

Ellerinize sağlık,şu son 4 günün kafamda ve ruhumda oluşturduğu kaos ortamında tutunmaya çalışan fikirleri aynen birebir yazmışsınız,şahane bir yazı olmuş.

Skibbe’nin getirdiği futbol anlayışı,yani şu halı saha jargonuyla “ayağa oynama”’ya dayalı “one touch football” kanımca bu sene Avrupa’daki kişilikli futbol ve başarılı sonuçların temel sebebiydi.ben şahsen 2002’den beri Avrupa’da deplasmanda bu kadar dominant ve sonuç alıcı futbol oynadığımızı hatırlamıyorum.Hatta buna kısmen lucescu dönemini de dahil edebiliriz belki, deplasmanlarda sonuç almayı başaran ama genelde mahkum oynayan bir takımdı Lucescu’nunki. İşte sırf şu açıdan bile bir devrim yapmıştır Skibbe.

Kendisine “hoca değil”, “stajyer” diyenlere şaşırmıyorum,ben bu milyonlarca fahri teknik direktörün teşkil ettiği şu futbol kamuoyundan o kadar tiksindim ki, evde işte serviste kimseyle futbol konuşasım gelmiyor artık, spor medyasını takip edesim bile yok. Ve bu durumun suçlusu sadece medya da değil,büyük oranda taraftarlar, futboldan anladığını sanan milyonlarca şuur yoksunu insanın oluşturduğu tuhaf kümeler. Skibbe hoca değil, Aragones bunak , Ertuğrul acemi,bu ve bunun gibi 100-150 ifadeyle futbolu bildiğini sanan bir dolu insan...

Ve tabii muhteşem yönetimimizi ve Adnanlarımızı da anmadan olmaz, kendi getirdikleri hocanın arkasında bir defa bile durmayıp ilk mağlubiyetinde yardımcılarını kovan,akabinde tepesine Kalli’yi dikerek çapsızlık sınırlarını zorlayan bu arkadaşlar,yeni teknik direktör olarak Bülent’i getirerek gerçekten kendilerini aştılar.Neden Bülent?Çünkü biz taraftarlar için futbol anlayışı,sistem,diziliş falan önemli değil,önemli olan oraya sevdiğimiz bir adam gelsin değil mi.Bu kadar.Tamam, hadi Galatasaray’a acımıyorsunuz da bu güzel adama da mı acımıyorsunuz?Bu adam en son ne zaman Galatasaray’ın başına geçme hayali kurmuş?4 yıldır Florya’da değil,Pazar akşamı yatarken kafasından ne geçiyordu?Pazartesi sabahı adam koşu yaparken arıyorsunuz,hadi gel başla diyorsunuz ve 13:00’de ben internette Bülent’in takımın yeni hocası olduğunu öğreniyorum. Teknik olarak kendini Galatasaray hocalığına ne zamandan beri hazırlamış? Adam 4 yıldır Florya’da değil bu bile Guardiola’yla kıyaslanmasını imkansız kılıyor, Barcelona’da geçen sezon, seneye Guardiola gelsin mi diye anketler yapılıyordu,adam yıllardır bu göreve hazırlanıyor camia tarafından Bülent’in böyle bir şansı olduğuna ihtimal veriyor musunuz? Böylesine efsaneleşmiş bir adamı zevahiri kurtarmak için kamuoyuna yem olarak atarken hiç vicdanınız sızlamıyor mu? Sözleşme imzalarken bir kere bile para konuşmamış bu adam.Eski bir röportajında okumuştum, evde misafir bile olsa saat 22:30 olunca izin isteyip yatarmış ertesi gün idman var diye; bu adamı bu kadar kolay feda etmeye hiç utanmıyor musunuz ya?

Neyse yazdıkça sinirlerim iyice bozuluyor,daha da yazasım geliyor...Neticede Skibbe’yi yönetim,sabırsız taraftar ve maç seçen futbolcular(Kocaeli’nin 2. golünden önce Servet’in taç atışının akabinde Sabri ve Topal’ı izleyiniz) elbirliğiyle gönderdik.Tabii ki eleştirilecek çok yanı vardı ama futbol anlayışı olarak büyük bir iz bırakmıştır,inşallah silinmez....

Birazdan Sami Yen’e doğru yola çıkıyorum,Bordeaux maçında eğer Bülent radikal taktiksel değişiklikler yapmazsa turu geçeriz diyorum, ama bu Galatasaray için son 10 yıldaki en umutsuz halet-i ruhiyeye sahip olduğum gerçeğini değiştirmiyor.

Tekrar teşekkürler yazınız için....

scapula dedi ki...

Hagi merhaba.

Yazınızı ben de sizin gibi tam yola çıkarken aldım, dolayısıyla ancak cevap verebiliyorum. Aslında söyleyecek de bir şeyim yok; ben de sizin söylediklerinizin altına imzamı atarım.

Yine de Bülent Korkmaz'ın, Galatasaray'ın başına geçmesinin çok olumlu bir tarafı da var. "Bir" tarafı diyorum çünkü Kaptan oraya eninde sonunda gelecekti, gelmesinin de harika "bir sürü" tarafı vardı ama şu an gelmesi özelinde konuşuyorum. Bülent Korkmaz'ın "bugün" Galatasaray'ın başına geçmesinin olumlu tarafı şu, takımda eksik olan en önemli şey "Galatasaray ruhu"ydu. Klişe gözüyle bakmayalım lütfen bu tanımlamaya; gerçekten böyle doğaüstü bir şeyin mevcudiyetine inanıyorum. Yönetim de, "Ruh mu eksik? Alın size ruh!" dedi bir nevi. Fenerbahçe'nin yıllar süren sol bek arayışını Roberto Carlos transferiyle noktalaması gibi bir şey bu, bir nevi. Bu ruh da büyük işler başartabilir Galatasaray'a, bu mümkün.

Ama... Amasını konuştuk işte uzun uzun. Daha önce hiç girmediğimiz bir yola girdik, yeni bir yapılanma denedik. Ama cefasını çekmeden sefasını sürmek istedik. Ve bunu gerçekleştiremeyince de yarı yoldan döndük gerisingeri. Bu kararsızlık, bu sistemsizlik, bu anlık kararlar beni umutsuz kılan. Modern tıbbı reddedip alternatif tıp yöntemlerini deniyormuş gibi hissediyorum şu an. Ama "Kaptan başarır." diyebiliyor muyum; evet, hem de büyük bir inançla. Asıl soru ise şu: "Başarmasına izin verirler mi?" Bu konuda aynı inancı taşıyamıyorum maalesef.

Asıl ben teşekkür ederim yorumunuz için.

***

Morientes,

Şöyle bir kitle hakikaten var; "Bülent bize kolunu gösterdi. Olmaz olsun böyle hoca." diyen. Anlamak mümkün değil. Dünyada her şeyi anlasam, Bülent'in kolu deyince Özhan Canaydın'a kalkan o kolu aklına getirip üzerine alınanları asla anlayamam. Bülent'in kolu, UEFA finalindeki koldur, başka kol da bilmem ben.

Neyse işte...