19 Şubat 2009

Bordeaux Maçı

Daha çok 90'ların sonu, 2000'lerin başında olurdu. Avrupa kupalarındaki maçlar öncesi Türkiye'den bir ekiple karşılacak takımın teknik direktörü "Rakibimizin gücünün farkındayız, zor olacak ama puan almak için savaşacağız." der, rakip Galatasaray değilse 3 puanı alır giderdi. Bu modası geçmiş taktiğin bir benzeriyle çıktı karşımıza maç öncesi Bordeaux Teknik Direktörü Laurent Blanc. Onun "Ekonomik nedenlerle ligi, UEFA'dan daha ön planda tutuyoruz. Şampiyonlar Ligi'ne katılmak ve oradan gelecek rakamı kasamıza koymak bizim için çok önemli." açıklamasına, Fransız medyasının "Bordeaux'da bazı oyuncular dinlendirilecek." haberleri eşlik etti. Amaç, Galatasaray'a bir parça rehavet bulaştırmaktı belli ki ama bu ucuz numaraya kanacak kimse kalmadı artık bu devirde. Bu bakımdan, Laurent Blanc'ın boş konuşmalarıyla, santradan epey önce başladı Bordeaux - Galatasaray maçı.

Galatasaray cephesinde ise, üst üste alınan başarısız sonuçların da etkisiyle negatif bir hava hakimdi dünkü maç öncesinde. Bordeaux haddinden fazla büyütülmüştü sanki gözlerde. Gerçekteyse rakibin Galatasaray'dan çok farklı bir durumu yoktu. Son haftalara kadar formda bir takım oldukları doğru, alışılagelmiş "şeker gibi kura" yorumlarına karşın tur için en az Galatasaray kadar şansları oldukları da. Ama sezon içerisinde en iyi ivme yakaladıkları dönem, Galatasaray'ın en iyi ivmeyi yakaladığı dönemden daha üstün değildi. Gourcuff, Cavenaghi, Chamakh, Wendel, Gouffran, Diarra gibi üstün nitelikli oyunculara ve Laurent Blanc gibi futbolun matematiğine vâkıf bir teknik adama sahip olsalar da bu isimlerin Galatasaray'daki izdüşümlerinin, hiçbirinden aşağı kalır yanı yoktu. Tüm bu nedenlerden ötürü Fransız takımını gözlerde fazla büyütmek yersiz olurdu. Dün gece daha net olarak görme şansı bulduk bu gerçeği.

O hâlde, başlatalım artık maçı...

Hakan Balta gibi çok kritik bir oyuncudan yoksun Galatasaray, bu sezon ilk kez gerçek bir 3'lü defans hattıyla çıktı Bordeaux karşısına. Ne 3,5 - 5,75 - 1,25 gibi çözümü zor bir dizilim vardı sahada, ne de yalnızca tek kanadında bek olan bir takım. Düpedüz üç stoper ve top rakipteyken kanatlara katlanan ön liberolar, Galatasaray'ın savunma stratejisini oluşturuyordu. Neden böyle bir tercih yapmıştı Michael Skibbe? Muhtemelen, sakat Hakan Balta'nın görevini üstlenecek bir oyuncunun olmayışı ana etkendi bunda. Dünkü karşılaşmayla çok fazla ortak noktası bulunan Benfica maçının da en büyük kahramanlarından olan Hakan Balta, o kadar kritik işler yapıyordu ki; teknik direktör Michael Skibbe sağ kanatta Hakan'ın bir muadilini bulamayıp asimetrik taktikler üretiyor, yine de onu farklı bir biçimde değerlendirme yoluna gitmiyordu.

Sağ tarafında Sabri Sarıoğlu'nun olduğu bir savunmanın bu taraftan delinmesi ve buna bağlı olarak yenilen gollerin iki kanada dengesiz dağılımı da yine dünkü üçlü savunma düşüncesine yol açan bir başka etken olabilir. Bir nevi risk yönetimi diyebiliriz buna. "Zaten sağ taraftan açık veriyoruz. Bu kez solda Hakan da yok, Sabri'nin sol şubesi Volkan'la soldan da vereceğiz aynı açığı. En iyisi burayı tamamen gözden çıkarıp başka şekilde kurtaralım maçı." diye düşünmüş olabilir mi Skibbe? Muhtemel, bence. Savunmanın önünde görev alan Barış - Ayhan - Mehmet Topal üçlüsü de, bu düşünceyi doğrular nitelikte bir oyun çıkardılar ve kanat savunmasında önemli işler kotardılar. Bu üç oyuncuya, gecenin başarılı isimlerinden Arda Turan da önemli ölçüde katkıda bulundu ve maçın kabus gibi geçen ilk bölümü haricinde kanatlardan fazla açık vermedi Galatasaray.

Maçın bu bölümünde, tıpkı Benfica maçında olduğu gibi rakip salladı Galatasaray'ı, epeyce de salladı ama sarı kırmızılı takım yıkılmadı. Belki Chamakh'ın mükemmel kafa vuruşu kale direği yerine üç santimetre aşağı gidip filelerle buluşsa büyük bir yıkım söz konusu olacaktı ama Galatasaray gerek şansı, gerek direnci, gerekse rakip hücum oyuncularının yanlış tercihleri sonucunda bu baskıyı üzerinden atıp oyunu dengede tutmasını bildi. İlk bölümden bahsediyorum tabii, yoksa oyunun ikinci yarısında tamamen kontrolü eline alan ama bundan başka da hiçbir şey yapmayan bir Bordeaux da izledik.

Galatasaray'ın bu dimdik duruşunu sağlayan en önemli üç isim; savunmanın sağına yakın oynayan Emre Aşık ve ön tarafta kanatlara destek olan Barış Özbek - Mehmet Topal ikilisiydi.



Galatasaray, 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanırken, her maç sonrasında defansif orta saha oyuncusu Suat Kaya için, "Sahada basmadık yer bırakmadı." tabiri kullanılırdı. Bu klişe bana hep Suat ve Okan'ı çağrıştırmıştır zaten. Dün ise Mehmet Topal öyle bir oyun oynadı ki, "sahada top kapmadık yer bırakmadı." desek yeri. Hakikaten şu anda düşündüğümde, Mehmet Topal'ın sağ bek, sol bek, göbeğin ön, orta ve arkası ve rakip yarı alanın her iki kanadında kaptığı toplar geliyor aklıma. Dün, Galatasaray'ı ayakta tutan bir numaralı isimdi 22 yaşındaki oyuncu. Kazara bir sakatlık yaşasaydı eğer, maç Bordeaux lehine rövanş maçını formaliteye yakınsayacak bir skorla bitebilirdi. İki buçuk sezonluk Galatasaray kariyerinin en büyük performanslarından birini sergileyerek, Galatasaray'ın dün aldığı sonucun baş mimarı oldu Mehmet.

Barış Özbek, topla birlikte Cihan Haspolatlı'yı aratmayacak düzeyde başarısız bir oyuncu. Ama geçmişte Uğur Tütüneker'den öğrendiğimiz "topsuz oyun" kavramının da ülkedeki en iyi uygulayıcısı. Rakibi bu denli bozan, sahayı terk etmek istetecek derecede rahatsız eden bir isimden vazgeçemezsiniz. Hele ki henüz oturmamış bir takım savunmanız varsa, hiç. İki sezondur, oynayabilir durumda olduğu her karşılaşmada sahada olması bu yüzden, Barış'ın. Yoksa ayağındaki topların yarısına yakınını rakip takıma teslim eden bir oyuncunun, Galatasaray kalibresinde bir takımda en azından "vazgeçilmez" statüsünde olmaması gerek ama Barış olmadı mı olmuyor işte. Aslında teknik yetenek açısından Mehmet Topal'la çok da fark yok arasında Barış'ın, ancak bazı durumlarda haddini bilmeden oynuyor ve Lincoln olma işine girip altından kalkamıyor. Dünkü maçın sonlarına doğru savunmanın sağ kanadından göbeğe doğru attığı "no look pass", psikolojik çözümlemeler isteyen bir hareket mesela.

Galatasaray Spor Kulübü'nde herhangi bir görevim olsa, Barış'la Johann Cryuff arasında özel bir görüşme ayarlamaya çalışır, Cryuff'a "Bak Barış'çım, futbol basit bir oyundur, zor olan basit futbol oynamaktır."ı anlattırırdım. Biraz basit oynasa üst düzey bir futbolcu olacak çünkü. Öte yandan Barış'ı ilk kez maç boyunca ağzı kapalıyken gördüm. Normalde bana Japon çizgi film karakterlerini anımsatsa da, dün onlar gibi her daim ağzı bir açılıp bir kapanmıyordu. Küçük bir magazin notu olarak bunu da belirtmek isterim, ki seviyorum Barış'ın o şaşkın hâlini.

Emre Aşık'a gelince... Hep söylüyorum, bir futbol efsanesi benim gözümde. Lobisi, kulis faaliyetleri olmadığı, sadece işine odaklanan bir profesyonel olduğu için bugüne dek çok haksızlık edildi Emre'ye. Espri değil, şaka değil; Tolga Seyhan tercih edildi kendisine ve hatta yine bir Bordeaux maçıyla son buldu bu süreç, Tolga'nın rakibe yaptığı 3 asistle. Hakikaten çok büyük bir oyuncu Emre ve halihazırda ülkenin en kariyerli oyuncusu aynı zamanda. Milli formayla Akdeniz Oyunları şampiyonluğu, Avrupa Şampiyonası yarı finali ve Dünya üçüncülüğü, Galatasaray'la UEFA Süper Kupa şampiyonluğu gibi başarıları kaç futbolcu yaşayabildi ki? Emre'yi en iyi anlatan da "Ne zaman görev verilse başarıyla yerine getirdi." cümlesi herhâlde, sıkça kullanılan biçimde. Dün oynadığı futbol, alışılmış iyi Emre futboluydu, bu yüzdendir ondan dünkü performansından ziyade genel manada söz etmem.

De Sanctis'in güven veren kaleciliğinin de hakkını teslim edip, yukarıdaki üçlünün önderliğinde altından kalkılan süreci izleyen dakikalara geçelim...

Galatasaray, oyunu dengeleyip kendi futboluna odaklanmaya başladığı zaman, hücumdaki ana düşüncesi Lincoln'ün Baros'u savunmanın arkasına sarkıttığı toplarla rakip kaleyi yoklamaktı. İyi de uygulanıyordu bu plan, ki bunların bir tanesinde penaltı kazanılabilirdi. İsviçreli hakem, hatalı bir kararla es geçti bu penaltıyı ve eline top çarpan Baros'u sarı kartla cezalandırdı. Galatasaray'ın golü aramakta başvurduğu bir diğer yöntem ise kanatların kullanımıydı. Özellikle sol taraftaki Arda - Ayhan ikilisinin birbirlerini sıfıra kaçırdığı pozisyonlar, Galatasaray açısından maçın en net gol pozisyonlarını yarattı. Yine böyle bir pozisyonda Harry Kewell, altıpas içinde golle burun buruna geldi. Avustralyalı, klas da bir vuruş yapmasına karşın, kaleci Ulrich Rame'yi geçemedi. Chamakh'ın kafa vuruşunda Galatasaray'ın yanında olan şans bu anda saf değiştirmişti. Yine de, ne mutlu ki Harry Kewell gibi bir yıldızımız var, maçı izlediğimiz yerde top Kewell'a gelirken 10-12 kişi gol diye ayaklandık, gol olmadığını birkaç saniye sonra idrak edebildik ancak. Bugün olmaz, yarın olur; Kewell gibi oyunculara sahip olmak önemli. Özlemişiz zaten.

İlk yarı, iki tarafın birbirlerini bu şekilde karşılıklı zorlamaları ancak bunların sonuçsuz kalmasıyla skor dengesi bozulmadan sona erdi.

İkinci yarının başında, Nonda'yı yedek kulübesinden çıkarken gördük, ki her kim çıkarsa çıksın son derece yanlış bir değişiklik olacaktı bu. İlk olarak Harry Kewell'in çıkacağını düşündüm, ancak hemen sonra gördük ki 19 numara, sahaya çıkan oyuncular arasında. Ve o anda kalkan ışıklı ekranda, 15 göründü. Bugüne dek Michael Skibbe'yle düştüğüm en büyük fikir ayrılığıydı bu. Sakatlığı mı var acaba diye düşündüm ama bir yandan da mesaj attım Eray'a, "Çok saçma." diye. Eray benden daha emin bir biçimde "Sakatlanmıştır." dese de maç boyunca bir Baros - Nonda karşılaştırması yaptım ister istemez. Sarı kart almasın diye çıkarmıştır diye düşünsem, saçma geliyordu; ileride top tutmak için mi aldı acaba desem, daha da saçma geliyordu. Neticesinde hiçbir şekilde anlam veremedim bu değişikliğe. Nonda kötü bir oyun ortaya koymadıysa da, eve dönerken, Skibbe'yi ilk kez ağır biçimde eleştiriyordum kafamda. Sonradan Baros'un sakatlandığını öğrendiğimde rahatladım diyebilirim.

Baros'un sakatlanıp oyundan çıkması, ikinci yarıdaki topla oynama oranlarını %10'a yakın bir oranda etkilemiştir. Zira Barossuz Galatasaray tek top yapamıyordu. 45 dakika boyunca top hep Bordeaux'daydı ve Galatasaray hep savunmadaydı. Lincoln zaten kırk yılda bir topla buluşuyor, onda da pas atacak kimseyi bulamıyordu. Sabri oyuna girdikten sonra, ki önde oynatılması çok mantıklı bir hamleydi, bir pozisyonda ona doğru uzun bir pas atıldı ceza alanı çizgisinin rakibe göre sol köşesine. Top Sabri'nin bir adım önüne düşmese, gol olma ihtimali çok yüksek bir pozisyondu. Öne düşünce, Sabri topu kontrol ettiğinde açısı daralmıştı. Aldı topu Sabri, içeri baktı, kimseyi göremedi. Çünkü Nonda yanına gelmişti. Galatasaray'ın neden gol atamayacağının resmiydi bu pozisyon, çaresiz bir andı. Gol atacağız derken, 10 saniye geçmeden çok tehlikeli bir kontratak yedik ve yanılmıyorsam Emre Aşık engelledi bu tehlikeyi son anda. (Mehmet Topal mıydı yoksa?) Bir de korner dönüşü Gourcuff'un basiretinin bağlandığı kontratak var ki, kalemizde gördüğümüz en net pozisyon da oydu bana göre.

Bu noktada bir parantez de Portekizli stoperimize açalım. Fernando Meira, Türkiye'nin en iyi stoperi olması gereken bir isim. Kariyeri, karakteri, tecrübesi ve yeteneği bunu gerektiriyor. Ama ısrarla ortalama bir oyun ortaya koyuyor. Eminim ki önümüzdeki sene Servet satılıp tandemdeki ikili bozulmadığı takdirde çok büyük işler yapacak Meira, ama bu sezonun şu ana kadarki bölümünde beklentilerin hayli altında kaldığı da bir gerçek. Bu oyuncunun en önemli özelliği, savunmadan çıkardığı toplarla oyun kurmada rol almakken, neden hâlâ savunmadan Emre'nin uzun toplarıyla çıktığımızı anlayamıyorum mesela. 3'lü savunma, değişen taktik gibi yorumlar getireceğim ama bir benzeri Sabri'nin sağ çizgiden Baros'a uzattığı bombeli toplarla da yapılıyor sürekli. Oysa ki Meira, yaptı mı çok daha iyi yapıyor bu işi.

Meira'da dikkatimi çeken bir diğer nokta, Gençlerbirliği maçında gol yememize neden olan hatayı sıklıkla yapması. Dikkat edilirse, Galatasaray ceza alanına doldurulan toplarda kafa vuruşunu hep sol tarafa doğru yapıyor. Bu, takımın Hakan Balta'nın varlığına duyduğu güvenden kaynaklanabilir mi acaba diye düşünüyordum ancak dün Hakan yokken de yaptı bunu, üstelik iki defa üst üste. İki pozisyon da tehlike yaratabilirdi kalemizde, yaratmadı. Takımı Galatasaray'ın karşısına çıkacak bir teknik direktörün, oyuncularına anlatması gereken savunma zaaflarından biri bu; sık sık yerini kaybeden ve bilinçsizce topa doğru hamle yapan Sabri'nin savunduğu bölgeden verilen açıklar bir diğeri.

Sabri demişken, kaleci kale çizgisinin üzerindeyken yaptığı aşırtma vuruşu ayakta alkışlıyor ve maça dönüyorum.

Son bölümde Baros ve Kewell olmayınca geçen seneki yalnızlığıyla başbaşa kalan Lincoln'ün yerine Mehmet Güven oyuna alındı. Oyuna ısınamadan kaptırdığı toplar, kalemizde tehlike yaratabilirdi. Maç boyunca bu toplardan Ayhan da çok kaptırdı, çok sayıda duran top kullanma şansı verdi Galatasaray bu hatalar sonucunda yapılan faullerle rakibine. Futbolcu olma tercihini henüz birkaç sene evvel kafasında netleştiren, aksi hâlde en büyük tenis turnuvalarında izleyebileceğimiz derecede iyi bir tenis oyuncusu olan Yoann Gourcuff, bu topların tamamını kötü kullandı neyse ki. 1-2 kontratak ve bu duran toplardan başka da gole dönük hiçbir şey olmadı zaten ikinci 45 dakikada. Böylelikle, Galatasaray'ın ikinci yarıdaki oyun tertibiyle gol bulamayacağı da netken, oyun olabilecek en iyi şekilde 0-0 sonuçlandı.

Maç öncesi tahminim, maçın berabere sonuçlanacağı yönündeydi. 1-1'lik bir beraberlik çok daha umut verici bir skor olsa da, bu da nispeten iyi bir sonuç. Çift maçlı eleminasyon sistemine göre oynanan karşılaşmaların ilkinde alınabilecek en ortada sonuç bu; 0-0. Dolayısıyla henüz hiçbir takım net bir avantaj elde etmiş değil. Galatasaray, tur öncesi %50 olan şansını %51'e çıkardı sadece. İkinci maç öncesi çalışılacak çok ders, Bordeaux karşısında yapılması gereken çok şey var. Fazlasıyla da umudumuz...

2 ekleme:

gltsry dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş maça dair elinize sağlık.
ben size ek olarak yan hekemlerden bahsetmek istiyorum.dün adeta maçı katletmeye doğru yaklaştılar.çıkmayan top tac oldu,ofsayt yokken akınımız kesildi,gözünün önündeki sert fauller es geçildi vs. çok kötüydüler.
baros'un çıkışı beni de mahvetti dün.nonda'yı kenarda oyuna girmeye hazırlanırken gördüğümde kendimi kaybetmiş bir şekilde 'baros deme, baros deme' derken korktuğum başıma geldi. bir oyuncunun oyundan çıkışına bu kadar takılı kaldığımı hatırlamıyorum uzun zamandır.baros bana fazlasıyla güven veren bir oyuncuymuş,dün çıktıktan sonra dakikalarca maça konsantre olamayışım sonucu bunu çok daha iyi anladım.ne oldu, niye diye düşünmekten maça dönemedim.
ayrıca mehmet topal bu takım için çok önemli bunu birkez daha gördük.her çim tanesine bastı dün.barış daha az düşse koşarken çok daha mutlu olacağım, garip bir şekilde sürekli yere düşüyor. galiba bunun tek tanımı 'çok çalgın':)

scapula dedi ki...

Benzer duygularla izlemişiz demek ki maçı... Geçen seneki Nonda, Baros'u kesip ilk 11'de başlasa dahi itirazım olmaz; ama bu yıl geçen seneki Hakan Şükür hüviyetine büründü Nonda, kendisinden ziyade. En büyük özelliği top saklamak olan adam, ayağında top tutamıyor, pasların çoğunu geriye doğru veriyor. Bu kadar baş aşağı bir düşüşü anlamak güç.

Yan hakem, orta hakem, dördüncü hakem, sekizinci hakem komple kötüydüler gerçekten. ama tek taraflı bir yönetim denemez. bizim penaltı pozisyonumuz dışında, wendel'in ikinci sarı kartını da atladı ama aynı pozisyonda aleyhimize penaltı da çalınabilirdi. Aynı şekilde Gourcuff'un geliştirdiği atağı da alakasız biçimde taç diye kesti. Neyse, en azından yönetim tarafsızdı; ligimizdeki hakemlerden çok daha makbullerdi bu yüzden.