Çamur içinde bir sweat, çamur içinde bir parka, en yırtılmaması gereken yerinden cart diye yırtılmış bir pantolon, nasıl olduğu anlaşılamadan şişmiş bir el ve gol sevincine dayanamamış bir Ali Sami Yen koltuğu...

Maça dair çok fazla bir şey hatırlamıyorum, inanın. Aklımda kalanları da söylemeye mecalim, hâlen yok. Çok az gördüm ömrümde böyle maç. Çok az yaşadım tribünde böyle sevinç. Büyük Kaptan, mucizesiyle geldi. En önemlisi, o mucize gol gelmeyip elenseydik de "Helal olsun!" diyecektik, çünkü o özlenen Galatasaray ruhu sahadaydı. O ruhtu zaten takımın en kötü iki oyuncusuna asist ve gol yazdıran. O ruhtu; Prekazi ve Hagi'nin ruhlarını bir an için Kewell'ın bedeninde buluşturan. Taraftardı aynı zamanda, Kewell'a o golü attıran; ki ben ömrümde bir tribünün bir gole bu derece etki ettiğini görmedim.

Her şeyiyle muhteşem bir maçtı. Senaryosu Oscar alacak bir filmdi. Teşekkürler Arda. Teşekkürler Kewell, Lincoln. Teşekkürler Barış, teşekkürler Sabri. Teşekkürler Büyük Kaptan. Teşekkürler Galatasaray. Böyle bir geceyi de yaşattın bize ya, sonsuz teşekkürler.

Karl Heinz Feldkamp'ın ardından teknik direktörsüz kalan Galatasaray, ilk etapta sezonu bitirecek bir teknik direktöre ihtiyaç duyuyordu. Amaç, sezonu şampiyonlukla tamamlamak ve sezon sonunda teknik kadroda yeniden yapılanmaya gitmekti. Bu düşünceyle, Gheorghe Hagi ve Abdullah Avcı'yla temas kuruldu; eğer ki bu isimlerin ikincisi takımın başına geçseydi önümüzdeki sezonlarda yola onunla da devam edilebilirdi. Olmadı. Galatasaray; başta Adnan Sezgin olmak üzere Adnan Polat, Burak Dilmen, Cevat Güler, Hakan Şükür ve Hasan Şaş gibi isimlerin teknik yönetiminde çıktığı son 6 haftalık periyotta şampiyonluğa ulaşmış, 10 Mayıs 2008'deki Gençlerbirliği Oftaş karşılaşmasının ardından Ali Sami Yen'de unutulmaz bir kupa gecesi yaşanmıştı. 6 maçını seyircisiz, 6 maçını teknik direktörsüz oynayan takım, 6 puan farkla şampiyon olmuştu.

Bu mucize şampiyonluk sonrası, sıra şampiyonluklara ambargo koyacak yapılanmaya gitmekteydi. Çeşitli teknik adamların adını sıkça duyduk bu süreçte. İlk olarak Hollandalı Teknik Adam Louis Van Gaal'in adı ön plana çıktı. Sonra bir klasik olarak "Lucescu Sesleri"ni duyduk. Uzunca bir dönem, futbolcu olarak Galatasaray'ın kapısından son anda dönen Michael Laudrup'la ilgilenildi, Getafe'nin başında son derece parlak bir sezon geçiren Danimarkalı efsaneden yüksek maliyeti nedeniyle vazgeçildi. Matthias Sammer, Didier Deschamps derken bir aya yakın zaman geride kaldı. Laudrup, Sammer, Deschamps gibi kesişim kümesi geniş teknik adamların ardından, yine bu isimlerle birçok ortak özellik barındıran Michael Skibbe'yle kesin olarak anlaşma sağlandı, Haziran ayının başında. Bu anlaşma daha sonra açıklanacaktı.

4 Haziran'da aldığım bir mesaj, yeni teknik direktörümüzün Michael Skibbe olduğunu öğrenmeme yol açtı. Bu seçimin sebepleri vardı. Daha önce Kalli Mehmet Topal'ı, Gerets de Manisa'dan döndüğünde Arda'yı yedek bırakmak istemiş; Adnan Polat'ın telkinleriyle bu iki genç yıldız Galatasaray'a kazandırılmıştı. Bu düşünceyle, Türkiye'yi çok yakından tanımayan, egosu sorun yaratmayacak, tabiri caizse kontrol edilebilecek bir teknik adamdı göreve getirilmek istenen. Skibbe de bu kalıba uyuyordu. Ancak onu Galatasaray'ın başına getiren özellikleri kontrol edilebilir olmasından çok, genç yaşında başarılarla dolu kariyeri ve taktiksel dehasıydı. Ve Michael Skibbe'nin Galatasaray için olduğu kadar, Galatasaray da Michael Skibbe için biçilmiş kaftandı. Bundan olacak, Alman teknik adam yönetimle işbirliği içinde çalışacağı bu "maceraya" atılmayı kabul etti.

Michael Skibbe, ki gelecekte bu ismi Galatasaray'dan çok daha iyi ve onu çok daha fazla hak eden kulüplerle birlikte anacağız, 43 yaşında, Alman bir teknik adamdı. Futbolcu olarak 19-21 yaşları arasında forma giydiği Schalke'de üç kez üst üste çapraz bağlarının kopmasıyla futbol hayatına nokta koymak zorunda kalmış, çok geçmeden mavi beyazlı takımın alt yapısında teknik adamlık kariyerine başlamıştı. Burada geçen 1 sezon sonrası 1989'da Borussia Dortmund'un genç takımının başına gelen Skibbe, 6 yılını Dortmund'un gençleriyle geçiriyor, sonrasında Teknik Direktör Ottman Hitzfeld'in yardımcısı olarak A Takım'a geçiş yapıyordu. 1997'de Ottmar Hitzfeld gidiyor, yerine gelen Nevio Scala'ya takımı anlatma görevi Michael Skibbe'ye düşüyordu. Sonraki sezon Scala'nın da ayrılmasının ardından bu kez Michael Skibbe "birinci adam" konumuna yükseliyordu. Futbolculuğu döneminde yaşadığı sakatlıklar olmasa muhtemelen hâlâ Bundesliga'da top koşturacak olan Michael Skibbe, bu sakatlıklar sonucu boyut değiştiren kariyerine "Bundesliga tarihinin en genç teknik adamı" sıfatını ekliyordu.

Dortmund'un birinci adamı olarak 1,5 sezon geçirdi Skibbe. Ardından kendisine Genç Takım'a dönmesi teklif edildi, o ise Almanya Milli Takımı'ndan gelen teklifi değerlendirmeyi tercih etti. Artık Rudi Völler'le birlikte Almanya'nın başındaydı. İkili, 2002 Dünya Kupası'nda final oynattı ülkelerine. 2004 Avrupa Şampiyonası'nda ise tam bir hayal kırıklığı yaşanınca buradaki görevleri sona erdi. Artık Almanya'nın U18 milli takımının başındaydı Skibbe. Takip eden sezonda da Bayer Leverkusen'in. Sonrasını biliyoruz. Leverkusen'de geçen üç sezon ve arkasında bıraktığı olumlu izler. Takımının ligin son haftasında aldığı mağlubiyet Skibbe'yi koltuğundan etse de Leverkusen'de hâlâ Michael Skibbe futbolu oynanıyor.

Biliyorum lafı çok uzattım. Ama bunu, "Skibbe kendisini hâlâ küçük takım teknik direktörü sanıyor." cümlesinin saçmalığını vurgulamak için yaptım. Almanya Milli Takımı'yla Dünya Kupası finaline çıkmış bir adamı, hem de Galatasaray'a daha iyi bir takım olan Leverkusen'den gelmişken bu denli hor görmenin, kendimizi bu kadar büyük görmenin bir açıklaması yok. Ha tabi Skibbe rakibini ciddiye alıp "Güçlü bir takımla oynadık." dediğinde tepki gösteren, Adnan Polat'ın söylediği "Yarımız olmayacak bir takıma elendik." ya da Bülent Korkmaz'ın söylediği iddia edilen "Biz Bordeaux'yu perişan ederiz." cümleleriyle kendimizi bulutların üzerinde gören biz değil miyiz, normaldir.

Türkiye kariyerine 2-0 geride başladı Skibbe. Nedeni, 6 yaş zeka seviyesine sahip olmayı şart koşan espriler üretilebilecek ismiydi. Aman ne komik. "Çok da Skibbe, hahaha!" Sonra geldi imza attı, Türkiye onun elini yüzünü gördü, aynı kitle skoru 3-0 yaptı. "Huhaha, ağlayacak gibi bakıyor lan, üzülme Skibbe!" Yukarıda bahsettiğimiz rakibi ciddiye alma gibi son derece pozitif bir özellik, "hazırlık maçlarını" takımına kazandıramayan ve önemli bir takımla oynadıkla oynadıklarını söyleyen Skibbe'nin kalesindeki yeni bir gol anlamına geliyordu. Aykut'un ve hakemin büyük hataları sonucu gelen Steaua Bucuresti mağlubiyeti de 5-0'a getiriyordu skoru. Ve Michael Skibbe, takımı Kocaelispor'dan 5 gol yemeden önce, önyargılardan 5 yiyor ve bu sonuçla henüz ligin ilk maçında yuhalanıyordu Ali Sami Yen tribünleri tarafından. Niye? Mehmet Topal'ı oyundan çıkardı diye. Mehmet Topal sakattı. Galatasaray'ın utanç kaynağı tribünleri, ertesi gün gerçeği öğrendiyse de asla gönül almadı. Bir kez dahi destek olmadılar teknik direktörlerine, onu asla benimsemediler ve bir kez bile çağırmadılar tribüne. Uzun yıllar sonra Avrupa'da deplasman maçlarında dahi favori konumuna gelen bir Galatasaray yaratmasına rağmen.

Denizlispor maçının ardından önce ilk maç sonrası zaten elenmiş olduğu Steaua maçıyla Şampiyonlar Ligi'ne veda etti Galatasaray, akabinde Kayserispor deplasmanı geldi. Kayseri'deki maç beraberlikle sonuçlandı ve bu bir başarısızlık asla değildi. Galatasaray herkesi yenecek güçtedir, Türkiye'nin devidir, zart zurt da Kayseri'yi iki senedir evinde mağlup eden bir İstanbul takımı çıkmamıştı. Ali Sami Yen'deki Antalyaspor maçı, Galatasaray'ın bu sezon en iyi futbol oynadığı karşılaşmalardan biridir ama bazen de gelmez galibiyet. O karşılaşma da 1-1 bitince, Michael Skibbe kıyasıya eleştirilmeye başlandı. Üst üste gelen iki galibiyet bu eleştirilerin hızını kesmedi, üçüncü maçta Bursaspor'da Yusuf'a şov yapma izni verilince de bir daha bitmemek üzere bir kampanya başlatıldı; "Skibbe stajyer. Gitsin. Türkiye'yi tanımıyor." Yahu tabii ki tanımıyor Türkiye'yi, bekle de tanısın!

Bursaspor mağlubiyeti, Michael Skibbe'nin ekibini dağıttı. Ümit Davala ve Edwin Boekamp'la yolları ayrıldı Galatasaray'ın. Bu, aklı selimden yoksun, anlık verilen kararların ilkiydi. Helal olsun Ümit Davala'ya ki sert konuşmadı, kendini savundu sadece. Skibbe de sustu, ki onu çok fazla konuşurken görmedik zaten, söyleyecek çok sözü olmasına rağmen. Her zamanki gibi işini yapmaya koyuldu. Yıllar boyu Völler'le çalışan Skibbe'ye yardımcı olması için Feldkamp'ı getirdi Galatasaray. Önceden bu pozisyonda Adnan Sezgin de vardı. Ancak karar almada yetkili merci hep Skibbe'ydi. En azından Türkiye'de ne kadar oluyorsa... Kalli geldikten sonra da bir yenip bir yenilerek devam etti yoluna Galatasaray, ligde. Avrupa'da ise sezonun en flaş takımlarından biri oldu. İç sahada Olympiakos, dışarıda Benfica, Hertha Berlin galibiyetleri alınırken gol dahi yenmedi. Ali Sami Yen'deki Metalist Kharkiv mağlubiyeti, Galatasaray Futbol Takımı'nın sorunlarından biri hakkında ipucu veriyordu bizlere; oyuncular maç seçiyordu! Ligde devre, zorlu mücadeleleri içinde barındıran 4 maçlık galibiyet serisiyle bitiyordu. Bu dönemde Galatasaray'da pozitif rüzgârlar esiyordu. UEFA Kupası 3. turundaki rakip Bordeaux'ydu ve favori, bizdik.

Ne olduysa ikinci yarıda oldu. Sakatlıklar, hakem kararları, taktiksel yanlışlıklar ama ille de futbolcu sorumsuzlukları Galatasaray'a 8 karşılaşmada 7 "galibiyet dışı sonuç" getirdi. Her karşılaşmanın ayrı bir hikayesi var, hepsinden ayrı ayrı söz edilebilir ancak bunu yapmayacağım. Direkt olarak son güne geleceğim. Skibbe, sabretmesini bilen Galatasaraylıların onun fikirlerinin arkasında durduğu kadar, kendi fikirlerinin arkasında durmadı; demiştim. Durmadıysa da bunda tek sorumlu mutlaka o değil. Israrla bu takıma bir sağ bek alınmaması ve medya bombardımanına karşı hocanın yanında olunduğu mesajının verilmemesi olabilir mi acaba? Skibbe'ye, geleceğe yönelik planlarında olduğu kadar, hatta daha çok; Türkiye futbolunun nihai amacı olan "günü kurtarmak"ta da, kimi zaman çelişkili durumlar teşkil etse de başarı sağlamazsa görevine son verileceğinin hissettirilmesi? Olabilir bence. Ya futbolcular? Olmaz olası bir pazu bandı (kaptanlık, pazu bandında değildir) ve sanki hiç görmüyorlarmışçasına biraz daha ilgi için kıskançlık edip takımın içine dinamiti koyan sözümona gerçek Galatasaraylılar? Maç seçenler? Oyuncu dışlayanlar? Bunun önlemini almayan, bu oyunculara haddinden çok, çok, çok daha fazla yüz veren Futbol Şubesi Sorumluları? Yani yine yönetim... Tamamı suçlu; ve bu suçları Skibbe'ninkiyle mukayese kabul etmeyecek kadar fazla.

Florya'da bir uyumsuzluk vardı, Skibbe'yle Galatasaray arasında. Futbolcuların yarattığı bir uyumsuzluk. Sıkça söylendiği gibi Skibbe bir sistem adamı. Düzenli ve iyi yönetilen takımları, taktiksel kuvvetiyle bir yerlere taşıyabilecek bir teknik adam. Galatasaray ise düzenli olmayan, iyi yönetilmeyen bir takım. İşte uyumsuzluk bu. Yönetim, bu uyumsuzluğu en kolay yolu seçerek önlemek istedi. Kredisi sonsuz bir Galatasaray efsanesi başa getirilerek her şey daha da kolaylaştırıldı. Galatasaray, sistem takımı olmaktan çıktı, yeniden "Hadi oğlum, hadi aslanım!" takımı olma yoluna girdi. En azından şu an için ufukta gözüken tablo böyle. Ya da Bülent Korkmaz'ın, hiçbirimizin bilmediği bir taktiksel birikim var kafasının içinde.

Babam kadar, hatta Hagi kadar sevdiğim, gelecekte Galatasaray'ın başına geçmesini ve onlarca yıl orada kalmasını hayal ettiğim yeni teknik direktörümüze başarılar dilerken; geçmişe küçük bir yolculuk yapalım. Son 10 yılın Galatasaray teknik adamlarını şöyle bir hatırlayalım.

  • Fatih Terim, 1996 yılında Galatasaray'ın başına geldiğinde hakkında genç dendi, tecrübesiz dendi, "Adanalı" dendi! Fenerbahçe'den iç sahada alınan 4 farklı mağlubiyetten sonra istifası istendi. İstifa etti, Başkan Faruk Süren kabul etmedi. 3,5 yıl sonra UEFA Kupası'nı aldı Galatasaray. Fatih Terim, Galatasaray'dan sonra gittiği İtalya'nın Fiorentina takımında çok başarılı olarak Milan'a gitti. Orada günah keçisi ilan edilerek kovuldu. İnanılmaz kötü bir ikinci Galatasaray macerası yaşasa da, bugün Avrupa Kupası yarı finalisti Türkiye'nin teknik direktörü.
  • Mircea Lucescu, 2000 yılında Galatasaray'ın başına geldiğinde hakkında defansif dendi, küçük takım hocası dendi, "Çingene" dendi! Gidene dek eleştirildi. İlk maçında Real Madrid'i mağlup ederek Süper Kupa'yı kazandı, ligde ilk sezonunda sonrasında itiraf edilecek bir şike operasyonu ile kaybettiği şampiyonluğu ikinci sezonunda kazandı, Galatasaray'a Avrupa Şampiyonlar Ligi'ndeki en büyük başarısını yaşattı. (Şampiyon Kulüpler Kupası, ayrı. Yoksa o daha büyük bir başarı elbet.) Galatasaray sonrası Beşiktaş'ı da şampiyon yaptı. İkinci sezonunda bu kez daha geniş çaplı bir organizasyonla kaybetti şampiyonluğu. Bugün, sadece Galatasaray için değil Türkiye'deki bütün takımlar için rüyalardaki teknik adam statüsünde.

  • Gheorghe Hagi'den bahsetmek istemiyorum. Galatasaray'a harika bir futbol oynatmasına karşın. Mide bulandırıcı oyunlar sonrasında Galatasaray'dan kovuldu. Galatasaray'ın taraftar grubundan o gün bugündür nefret ediyorum.

  • Erik Gerets. İlk sezonunda oynattığı ofansif futbolla gönülleri fethetti. Kendi adıma konuşursam, ikinci sezonundaki akıl almaz tercihleri, Skibbe'nin görevine son verilen bu pazartesi günü yaşadığım sinir bozukluğunu her hafta yaşamama yol açıyordu. Uğur'un yerine Cihan'ı, Ferhat'ın yerine Orhan Ak'ı, Mehmetler yerine Inamoto ve o zamanlar dökülen Ayhan'ı oynatan inanılmaz bir teknik adamdı. Kupa maçlarında kazara gençleri oynattığında 5. ya da 25. dakikalarda oyundan alırdı. Gitmesi, Galatasaray hakkında bugüne dek verilmiş belki de en doğru karardı. Gitmeden birkaç hafta önce kendisiyle sözleşme imzalanıp Galatasaray'a sağlam bir tazminat geçirildi. (Hoş, bu anlaşmanın yalan olduğu hakkında önemli duyumlara sahibim ama Özhan Canaydın faktörü her şeyi mümkün kılıyor.)

    Peki Erik Gerets, senelik başarının her şeyden önemli olduğu bir ülke yerine sağlıklı düşüncelerin yönettiği bir futbol ortamında çalışsaydı ne olurdu? Görüyoruz.

  • Karl Heinz Feldkamp için yazının ilk üç kelimesini içerisine alan bağlantıya dönelim.
Ve şimdi de Michael Skibbe... 10 ila 20 sene önceki Fenerbahçe'nin harcadığı Hiddink, Löw, Osieck gibi o da harcandı. (Yaygın iddialara göre Parreira da dahil buna.) Bugün aynı sorunlarla Galatasaray karşı karşıya; yıldızlarla dolu takım, iç karışıklıklar ve tüm ipleri elinde bulundurmak isterken her birinin ucunu bir başkasına kaptırmış yönetim. Ve bu karmaşada susup Galatasaray için bir şeyler yapmaya çalışan bir teknik adam. Bana göre hepsinden; tribündekilerden de, sahadakilerden de, yönetimdekilerden de daha çok Galatasaray'a yakışan, daha Galatasaraylı gibi davranan Michael Skibbe... Bu düşünce yapısıyla kaderimiz olan başarısızlıkta, eli en güçsüz kişi olduğundan suçlu ilan edilerek gönderildi. Hiddink, Löw, Del Bosque, Tigana, Skibbe... Hiçbiri kötü teknik direktör değillerdi, değiller. Dünyanın en büyük takımlarını yönettiler, yönetiyorlar, yönetecekler. Türkiye futbolu ise bu teknik adamların geçmişindeki birer "hata" olarak kalacak, en büyüğünden. Onlar bir yere geldiler, geliyorlar, gelecekler. Ama Türkiye futbolu hiçbir yere gelemeyecek. Kazanılan başarılar, hep mucizelerle çakışacak. Yukarıda adını andıklarımızın hepsindekinden farklı bir teknik adamlık anlayışı var çünkü buralarda.

  • Sokaktaki adam. 96'da Fatih Terim'i beğenmedi. 2000'de Luce'yi. Hagi'ye hırsız diye bağırdı. Kalli'ye bunak dedi, Del Bosque'ye kasap. Tigana'ya, Hiddink'e vurdu tekmeyi. Löw'ü yaptığı hesaptan şampiyonluk çıkmıyor diye kovdu. Hesap, tuttu. Sokaktaki adam hâlâ konuşuyor. En son Skibbe'ye stajyer dedi. Yarın Skibbe çok iyi yerlere gelecek. Sokaktaki adam hâlâ konuşuyor olacak. Türkiye'de onun sözü geçecek.
Michael Skibbe. Seni hak etmedik. Ve kaybettik. Üzgünüz; en azından bazılarımız...

23 Şubat 2009

3x2

Galatasaray, duygularımla çok oynadın şu son 24 saatte. Çok karışık duyguları bir arada yaşıyoruz. Bir kez daha gözlerimden yaşlar boşalmak üzere, şu kareyi görmemle birlikte. Uğur Uçar, takımla birlikte antrenmana çıkıyor ve başında da yirmi sene öncesinin Uğur Uçar'ı var.

Bugün, hemen hemen aynı saatte iki benzer yazı yazmışız Eray'la. Şimdi de onun son postunun değişik bir versiyonunu bu kez ben bilerek ve isteyerek buraya koymak istiyorum. Dün akşam, kimse hakkında ağır konuşmamak için sadece şu satırlar dökülmüştü klavyemden;

"Galatasaray altyapısını, senin gibi adamlar da çıkarmıyor olsa, kapatalım gitsin derdim.

Bir an önce dön Uğur'um. Geçir koluna kaptanlık pazubandını. İtirazı olan varsa da gitsin Manchester United'da, Sevilla'da, Fiorentina'da oynasın.

İnan ki çok özledim. Gittiğin gün kapkara bir gündü, 369 gün geçti hâlâ döneceğin günü bekliyorum. Dön artık Uğur, dön. Dön de yıllar sonra Galatasaray, altyapısından bir bayrak adam çıkarsın."

Bugün, Uğur Uçar 370. günde takımla beraber ilk antrenmana çıktı o talihsiz günden sonraki. Küçük Kaptan döndü, başında Büyük Kaptan var. Ne güzel bir tablo, ne güzel, ne güzel...

Şu fotoğrafı görüp de zaman yolculuğuna çıkmamak, duygulanmamak elde değil. Galatasaray'ın başına son 20 yılın en büyük Galatasaraylısı geçti. Bayrak adam, Büyük Kaptan Galatasaray'da. Hep bu anı beklemiştim. Bu anı daha ileriki dönemde yaşamayı beklemiştim ama oldu artık. Erken doğum oldu diye çocuğumuzu sevmeyecek miyiz? Bülent Korkmaz, çok zor işler başardın bugüne dek. Umarım daha zorlarını da başarırsın, şans da yanında olur (oyuncun kritik bir anda penaltı kaçırmaz mesela). Perşembe günü Ali Sami Yen'de adını haykırmak için sabırsızlanıyorum. Skibbe'ye verdiğim desteğin on yüz bin milyon katını sana vereceğim elbet; ki bunu da en çok sen hak ediyorsun. Kaptan'ım, umarım Galatasaray'ın Sir Bülent Korkmaz'ı olursun. Türkiye'deki bu kafasıyla biliyorum imkansız ama işte, umarım olursun. Neyse, bir postu da olumsuz bitirmeyeyim.

Bülent Korkmaz, Galatasaraylıdır. Bülent Korkmaz, Galatasaray'dır. Kaptan'ı bu takımın başında gördüğüm için çok mutluyum.

Galatasaray'ın olduğu yerde umut bitti. En azından bir süreliğine.

Bu Galatasaray'dan, hiçbir şey olmaz. Hiçbir şey hem de.

Teşekkürler Sayın Başkan Adnan Polat. Doğru adımlar atılıyor derken bir 5 senesini daha heba ettiniz Galatasaray'ın. Sizden öncekinin yaptığını tekrarlayarak, bir büyük Galatasaray efsanesini daha yok etme yoluna gittiniz. Galatasaray'ı, yerel bir kulübe çevirdiniz. 2002'den bu yana devam eden Fenerbahçeleşme sürecine katkıda bulundunuz.

Yazık ki, üç gün önce çok büyük umutlarım varken artık diyorum ki, gelebileceğimiz en iyi nokta Türkiye'de şampiyonluktur. Ötesi de olmaz, olamaz.

Bugün, Türkiye'deki futboldan bir kez daha nefret ettim. Ağlıyorum sinirimden. Yazık, çok yazık.

Tamam... Diyelim ki Michael Skibbe'nin görevine son verme kararı alındı, ki yanlış. Radikal olunacağız dendi, böyle mi olmalıydı? O zaman ligin en radikal takımı Kocaelispor, zira kaç hoca değiştirdiklerini hatırlamıyorum. Şu anda, 2. Fatih Terim döneminden sonraki en umutsuz dönemin içindeyiz bana göre. Ama gerçekten radikal olunsaydı, Skibbe gönderilse dahi umutlu olabilirdim. Nasıl olurdu bu? Söyleyeyim.

Michael Skibbe değil, Adnan Polat saat 12:30'da basın toplantısı yapardı. Ve ana başlıklara indirgersek, şunları söylerdi:

  • Teknik direktörümüz Michael Skibbe'yle anlaşarak yollarımızı ayırdık. Kendisine bugüne kadarki emekleri için teşekkür eder, bundan sonraki hayatında başarılar dileriz.

  • Adnan Sezgin'le de yollarımızı ayırdık. Haldun Üstünel ve Murat Yalçındağ'ı da farklı görevlerde göreceksiniz bundan sonra. Futbol Şubesi'nde yeniden yapılanmaya gideceğiz

  • Sabri ve Ümit Karan, süresiz kadro dışı bırakılmıştır. Sezon sonuna kadar kendilerine takım aramakta serbestler. Uygun teklif gelmesi hâlinde satabiliriz.

  • Arda'ya 100.000 euro'luk bir para cezası verdik. Bu oyuncumuzun ikinci bir şansı hak ettiğini düşünüyoruz, ama bu son şansı. Galatasaray'da oynamanın değerini anlayacağını umuyoruz.

  • Teknik direktörümüz Bülent Korkmaz. Kendisiyle sezon sonuna kadar bir birlikteliğimiz olacak. Daha sonra oturup durum değerlendirmesi yapacağız ve gelecek sezondaki rotamızı çizeceğiz. Bülent Korkmaz'a, Galatasaray'ın bu zor gününde yaptığı fedakarlıktan ötürü teşekkür ederiz. Kendisi, gelecekteki planlarımız arasında önemli yere sahip bir isim. Onun için de faydalı bir süreç olacaktır.

  • Perşembe günkü maçın favorisi biziz. Çocuklarımız aslanlar gibi sahaya çıkıp mücadele edeceklerdir, ben son 16'ya kalacağımızı düşünüyorum. Büyük Galatasaray Taraftarı'nın o karşılaşmada da takımımızı yürekten destekleyeceklerine olan inancım da tam.

    Ve sonra, basın mensuplarından soru moru almaz, giderdi...
Basın toplantısı bu şekilde gerçekleşseydi, yukarıdaki cümlelerde katılmadığım çok önemli noktalar olacaktı, ama "bir bildikleri var" diye düşünecektim, umut dolu olacaktım. Şu anda ise tek düşündüğüm Adnan Polat'ın içine Yıldırım Demirören'in kaçmış olabileceği. Tamamen günü kurtarma, tribünün gazını alma adına yapılmış çakma bir operasyon. Günah keçisi bulundu, bulundu bile değil üretildi, sonra da görevine son verildi. Bunun neden yanlış olduğunu, Skibbe'nin neden takımın başında kalması gerektiğini ve yanlışları düzeltmek için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini daha detaylı konuşacağız elbet; ama yanlış yapmanın bile bir adabı var ve bu kadar yanlışın iç içe geçmesini aklım almadığımdan doğru düzgün bir konu üzerine yoğunlaşamıyorum bile.

Bülent Korkmaz yahu, 21 senesini Galatasaray'a vermiş, Galatasaray ve Türkiye futbol tarihinin en kariyerli futbolcusu. Sonunda ışık olmayan 13 maçlık bir yol için 21 senelik emek heba edilecek. Vefa değil bu yapılan, çıkar ilişkisi, ve hatta sevgiyi kötüye kullanmak. Bülent'e üzülüyorum, Skibbe'ye üzülüyorum, Galatasaray'a üzülüyorum... Sadece her sene 34 tane benzeri oynanan Kocaelispor maçı kaybedilmişken, anlık bir kararla her şeyi kaybettik. Galatasaray'ın önümüzdeki yıllarını, Avrupa'da gelmesi muhtemel başarıları, gelecekteki hocamızı, mevcut hocamızı...

Yazıyı biri olumsuz, diğeri çok olumsuz iki notla bitireyim, ikisinin de haberini şu anda aldım.

Bülent Korkmaz'ın başyardımcılığına Cevat Güler getirilmiş, ki bunu neden olumsuz olarak nitelendirdiğime ayrıca değineyim.

Emre Güngör, lifini koparmış, en az sekiz hafta yok. Meira satılacaktı Rusya'ya, büyük ihtimalle Bordeaux maçında son kez çıkacaktı Ali Sami Yen'e. Servet ve Emre aynı anda ikişer aylık sakatlıklar geçirince nakit sıkıntısı çeken yönetimin de eli kolu bağlanmış oldu. Yine de satılabilir Meira diye de belirteyim.


  1. Yönetim, sezon başında Türkiye için son derece yeterli ve umut vadeden bir kadroya balans ayarı yaptı, Skibbe gibi bir sistem adamını takımın başına getirip Kewell, Meira, Baros gibi sistem transferleriyle Avrupa'ya açılım yapmak istedi. Bu, bir senede olur mu? Olacağı kadar oldu zaten, son 7 senenin toplamından daha başarılı bir sezon geçirdi Galatasaray, Avrupa'da. Bence Perşembe günü son 16'ya da kalma ihtimali hayli yüksek. Şampiyonluk değil, şampiyonluklara yeniden ambargo koyacak kadroyu yaratmak hedeflendi. Sonunda ne oldu? Avrupa'da tam gaz yola devam ederken, ligde yaşanan ilk büyük olumsuzlukta gönderildi teknik direktör.

  2. Geçtiğimiz sezon başında Bülent Korkmaz, Bursaspor'un başına geçtiğinde kale için Orkun'u düşünüyordu. Anlaşmıştı da. Galatasaray devreye girdi, Orkun Usak'ı renklerine bağladı. Bülent Korkmaz, Adnan Polat'ı arayıp çok sert konuştu. Çok sert hem de. Normal şartlarda bu ikilinin tekrar bir araya gelmemesi gerekiyordu. Michael Skibbe gönderildikten sonra teklif, Hagi'ye gitti. Hagi, bir Galatasaraylının yapması gerekeni yaparak, küfreder gibi sunulan 13 haftalık teklifi reddetti. Bu hareketiyle de bir kez daha gösterdi ne kadar büyük bir adam olduğunu. Teklif kabul görmeyince, bu kez Bülent Korkmaz'la görüşüldü. Yarın yine ilk krizde Bülent Korkmaz'la Adnan Polat arasında ipler gerilecek. Bize yansıyacak ya da yansımayacak; ama böyle olacak bu.

  3. Gheorghe Hagi, 13 maçlık teklifi kabul etmediği, 2,5 sezonluk sözleşme istediği için Galatasaray'da teknik direktörlük görevine getirilmedi. Yerine gelen Bülent Korkmaz'ın sözleşme süresi de 1,5 sene. Gerçi bu, tamamen bir hedef şaşırtma. Göreceğiz bakalım sezon sonunda Galatasaray'ın başında Bülent Korkmaz olacak mı... 13 maçın en az 11'ini kazanmadığı sürece...

  4. Aynı Bülent Korkmaz, geçtiğimiz sezon başında kendisine yapılan yardımcı teknik direktörlük görevini "Kalli kim ya?" diyerek reddetti. Yardımcı antrenör olmak istemiyordu, kendisini teknik direktör olarak görüyordu. Bu sezon Fenerbahçe'nin görüştüğü Lucescu'nun yardımcısı olmaya sıcak bakmasına rağmen. Geçtiğimiz hafta, Lig Tv'deki röportajında ise "Bir yerde Kalli varsa, birinci adam odur. Skibbe ikinci adamdır." demişti. Şimdi Skibbe'nin yerine kendisi geçiyor. Kalli'nin gitmesi ise söz konusu değil, zira alınan kararlarda dahi pay sahibi. Kalli, her ne kadar rakip izlemekten başka teknik konulara karışmıyor olsa da, Bülent geçmiş söylemleriyle ters düşmüş durumda. En iyi ihtimalle geçtiğimiz hafta "bilmeden konuşmuş" oluyor, ama Hakan Şükür gibi sürekli olarak Galatasaray'ı karıştırmaya çalışanların yanında Bülent'in bir melek olduğu gerçeği de yadsınamaz.

  5. Futbolcuya dayalı düzen bitirilmek için Kalli başa getirildi. Kalli gidince yine yılana sarılındı. Bu sezon Hakan Şükür gönderilerek bu yolda yeni bir adım atıldı. Ancak Hakan Şükür, Galatasaray'daki misyonunu henüz tamamlamadığına inandığından dışarıdan da hükmetti içeriye. Takımın yıldızı Lincoln hakkında bir karalama kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın başrol oyuncuları Hakan Şükür, Hakan Ünsal gibi Galatasaray değerleriyle bağdaşmayacak adamlarken, kameranın arkasındaki isimler takım içindeki hazımsız futbolculardı. Bu başarısızlıkta en önemli pay da onlarındı zaten. Skibbe'nin olsaydı, oyuncuların piyasalarını yükselme şansı olan maçlarda da iyi sonuç gelmezdi. Ancak ne oldu? Skibbe gitti, başarısızlığın sorumluları hâlâ Galatasaray çatısı altında. Florya'da futbolcuya dayalı düzen devam ediyor.

Netice itibariyle, hayalimdeki teknik direktör, zamansız bir şekilde Galatasaray'a geldi. Ve Galatasaray, bir efsanesini daha günü kurtarmak adına harcayacak. Tanıdık geldi mi?

Çok kötü bir teknik adam. Böyle hoca olmaz. Hoca değil bundan çoban bile olamaz!

Türkiye'de istikrar diye bir şey söz konusu olmadığından, yarın ilk kötü sonuçta Bülent Korkmaz'ın da ipi çekilecek. Ben de şimdiden böyle saçma cümleler kurayım ki yarın haklı çıkmış olayım. Şimdiden söylüyorum bakın, Bülent Korkmaz istifa! Yarın gerçekten istifa ettiğinde ilk ben söylemiş olurum.

Bülent Korkmaz... Hagi'ye olduğu gibi ona hissettiklerimi de kelimeler anlatamaz. Ama hiç doğru bir zaman değildi bu görevi ona vermek için, 1.5 sene olduğu iddia edilen sözleşme de tamamen bir yalandan ibaret. Yapsalar 4 senelik sözleşme, anlarım. Ama bu günü kurtarmaya yönelik hareketler, tam da geleceğe odaklanmışken o kadar anlamsız ki! Şu anda Adnan Polat Yönetimi'ne olan güvenim feci şekilde sarsılmış durumda. Bülent, Skibbe sonrası Galatasaray'a gelmesini umduğum isimlerden biriydi. Kurulu bir düzende güzel işler yapabilirdi. Yine yapabilir, onu o kulübede görmekten büyük mutluluk duyacağım elbette. Ama işte, erkendi, çok erkendi. Yanlış zaman, doğru insan... Hem Bülent'e, hem Galatasaray'a yazık oldu.

Her kademesiyle, on sene önceki Fenerbahçe oldu Galatasaray.

Ne diyelim, hayırlı olsun.

Skibbe gitti. Adnan Sezgin duruyor. Ümit Karan duruyor. Sabri duruyor. Arda herhangi bir ceza almış değil. Maç seçenler duruyor. Lincoln kırmızı kart gördüğünde sevinenler duruyor. Madem Skibbe bu takımı tek başına bu hâle getirecek meziyete sahip, onu getirenler duruyor. Şimdilik vaziyet bu.

Radikal karar dediğin bu mudur? Budur. Böylece, ligimizin radikal takımları arasına Galatasaray da girdi. Bu akımın önceki temsilcileri; Beşiktaş, Bursaspor, Gençlerbirliği, Konyaspor, Antalyaspor, Denizlispor, Ankaragücü, Kocaelispor ve Hacettepe'ydi. Radikal takımlar arasına hoşgeldin Galatasaray.

Geçen sene de çok radikaldik. Şimdi yine 13 haftalık teknik direktör aranıyor. Hagi 2,5 senede direttiği için Bülent Korkmaz'a teklif gitmiş. Bülent, Galatasaraylıysan ki büyük Galatasaraylısın, kabul etme bu teklifi. Hagi'yle birlikte ya da yalnız başına; ancak 2,5 seneliğine imza atabileceğini söyle. İş başa düşsün, Adnan Sezgin yönetsin takımı. Bakalım ne olacak, ne yapacaklar? Şu takımın başına 13 haftalığına gelecek bir Galatasaraylı olursa, yazık, hakikaten yazık. "Biz Galatasaray'ın çocuğuyuz. Ne zaman ihtiyaç olursa geliriz." değil çünkü bu; "Biz kuklayız, bizi kullanacaklar." oluyor daha çok.

Yaşananları ve yaşanacakları merakla takip ediyoruz...

Yapılması gereken, suçluları cezalandırıp Florya'yı düzene sokarak, yola Skibbe'yle devam etmekti. Michael Skibbe'nin ligde istenilen başarıyı sağlayamamasının sorumlusu, en genelde, takım içinde yaşanan çirkinliklerin önüne geçemeyen Galatasaray Yönetimi'ydi. Skibbe'nin gönderilişi, büyük bir kolaycılık olmasının yanında, eğer bu operasyon başkalarını da götürmezse Florya'da futbolcuya dayalı düzenin devam etmesi anlamına gelir. Bugün, Galatasaray; takımından taraftarına, yönetiminden kulüp içi çekişmelerine, her kademesiyle 10 sene önceki Fenerbahçe'ye benzediği için üzülüyorum. İyi bir teknik adamı kaybettiği için üzülüyorum.

Ancak...

Yerine gelecek olan da, öyle görünüyor ki Galatasaray'ın başına gelen en güzel şey olan Hagi. Hagi geliyorsa, hüznün yanında bayram da var demektir. Çünkü o Hagi. Dünya ve uzay dışında bambaşka diyarlardan gelen bambaşka bir adam. Bugüne kadarki hayatımda beni en çok mutlu eden kişi. Babam kadar sevdiğim. Ve bizim kadar Galatasaray'ı seven...

"Çok özledim seni, deli gibi özledim.

Florya'ya aşçı olarak dönsen, Galatasaray'ın en güzel şeyi yemekleri olur. Şöför olarak dönsen en izlenilesi şey sürdüğün araba olacaktır koca İstanbul'da. Temizlik görevlisi olsan, tesislere bal dök yala. Şimdi futbolcu olarak dönsen ne kupalar getirirsin bir daha."

Bunları söylemişim bir sene önce. Teknik adamlığı da elbet eklemeli buna. Galatasaray'ın belki de son 7 senede oynadığı en iyi futbolu oynatmıştı Hagi. Bunları da uzun uzun konuşuruz. Şimdi Skibbe'nin basın toplantısını izledim. Üzülüyorum, sinirleniyorum. Ama Hagi geliyor diye de seviniyorum eşzamanlı olarak. Sonra; Hagi, Adnan Sezgin ve Kalli'yle nasıl çalışacak, bu çıkmazda Galatasaray yolunu nasıl bulacak diye kaygılanıyorum. Karışık duygular işte...

Yolun açık olsun Skibbe, hoşgeldin Hagi.

İçimden çok fazla şey söylemek gelmiyor. Oyunu fazla çirkinleştirmeden, iyi de futbol oynayan Kocaelispor'u yürekten tebrik ederim. Tuttuğu takıma 4 gol atan Taner Gülleri'yi de. Bugün, ömrümde ilk kez, hem de soğuktan buz kesilen ellerimi patlatırcasına, Ali Sami Yen'e gelen bir rakip takımı alkışladım. 5 gol attılar, 5'i de güzeldi. Futbolda böyle günleri yaşamak da var. Olacak, böylesi de olacak. Bunları da göreceğiz.

Bize gelince... Teknik direktörümüzden başlayalım. Michael Skibbe, tabii ki bugünkü maçın en büyük sorumlularından biri. Bizim onun fikirlerinin arkasında durduğumuz kadar, o kendi fikirlerinin arkasında duramadı maalesef. Her maç farklı taktikle oynama işini ben anlamadım gitti. Sabri'nin bir saniye dahi olsa sol açığa geçmesine zaten ne desek boş. Ama onu da geçtim, hakikaten akıl almaz bir kadroyla sahadaydık. 3'lü defans oynayıp, orta sahada tek defansif oyuncu olarak Mehmet Topal'ı bırakmak... Bilemiyorum. Hayır rakip ligin en güçsüz takımlarından biri olduğu için mi böyle yaptı diyeceğim ama bu Skibbe değil miydi, her takımı ciddiye alıyor diye alkış tuttuğumuz? Bu saatten sonra gönderilmesi pek sürpriz olmaz, ama ben bunun gerektiğini düşünmüyorum, çünkü bugünkü tablonun sorumluları çok başka. Yoksa Skibbe, birkaç mağlubiyette pay sahibi sadece.

Bana göre hemen yarın; Sabri, Arda ve Ümit Karan kadro dışı bırakılmalıdır. Talibi varsa, ki Rusya'da transfer dönemi, iyi para da veriyorlarsa Arda satılmalıdır. Gitmem derse de PAF'larlar çıksın idmana yarım devre, sene sonunda İngiltere'ye mi İspanya'ya mı nereye gidiyorsa gitsin... Sabri ve Ümit Karan için zaten üçün beşin hesabını yapmak yersiz, bir Sabri'yi bıraksan herhalde anca Kasımpaşa alır. Takım içi güç savaşıysa, yönetim gösterir size gücün kimse olduğunu; Sevgili Sabri, Sevgili Arda, Sevgili Ümit Karan... Sabri'si Ümit'i hadi neyse de, içimi çok fena yakıyor Arda'yı böyle görmek. Ah be Arda, ah...

Maçın üzüntüsü var elbet. O yüzden çok uzatmak istemiyorum. Bunları da çalakalem yazdım zaten, tekrar okumadan da göndereceğim. Ama ah be Arda... Ah be... Ah ulan kaç senedir gözbebeğimiz olan çocuk. Bil ki seni böyle görmek, Ali Sami Yen'de 5 yemekten daha çok üzüyor beni. Yoksa bugün 5 yeriz, yarın 5 atarız, hiç mühim değil. Biz ne 4'ler, 5'ler yedik ama hepsini büyük zaferler takip etti. Yenilerinin geleceğine inanıyorum bütün kalbimle ve mantığım da aynısını işaret ediyor. Ama ah be Arda... Sen de mi Arda... Sen de mi Hakan Abi'nin yolundan gidecektin...

Maç için son bir söz söylemek gerekirse, tekrardan helal olsun sana Kocaelispor derim. De Sanctis felaketti, Nonda kötüydü, Sabri yine rezaletti, şuydu buydu demenin bir anlamı yok. Olur böyle şeyler, daha önce de olmuştur ve tekrarlanacaktır da. Mağlubiyetlerin ardından daha bir sahipleniyorum Galatasaray'ımı. Yarın uzun bir aradan sonra formamı giyip çıkacağım sokağa. Taksim Store'un önünden geçerken de arkasına 3 Uğur Uçar yazdırıp, bir spor mağazasından kaptanlık pazubandı bulacağım. Altyapıdan çıkıp o sıfatı hak edenlerin, kendini bu takımın sahibi sanmayacakların da olduğu inancıyla...

22 Şubat 2009

Manchester Maçı Klibi



Yıllar boyunca, "Conquest Of Paradise"lı Manchester maçı klibini arayıp durdum. Birçok kişi sağolsun yardım etti; ama sonuca ulaşmak mümkün olmadı. Derken, başka bir Manchester maçı klibiyle karşılaştım. İzler izlemez bunu da hatırladım. Ve anladım ki Manchester United takımının Türkiye spor klipçiliği sektörüne yaptığı katkı yadsınamaz. Video, alkislarlayasiyorum.com'dan.

Az sonra Ali Sami Yen'e doğru yol alacağım Kocaelispor maçı için, ama benim dilimde bu şarkı... Oof, of...

Kongolu Marcel Mbayo Kibemba, 2000 yılında Gençlerbirliği'nin Belçika'nın Lokeren takımından transfer ettiği, en büyük özelliği sürati olan bir oyuncuydu. Bu transfer benim için de unutulmazdı, zira tam da o günlerde CM oynarken Lokeren'le yaptığım hazırlık maçına PAF Takım'la çıkmış, Youla'dan 3, Mbayo'dan 2 gol yeyip oturmuştum; sonrasında da iki oyuncunun adını kağıda yazmıştım. Hâlâ saklarım o notu.

Sonraki sezon Gençlerbirliği, Youla'yı da aldığında şaşkınlığım daha da artmıştı tabii. "Göreceksiniz, bu adam Türkiye'nin altını üstüne getirecek, biliyorum ben bunu." diyordum ki beklentilerimi karşılayamasa bile önce Beşiktaş'a, sonra Fransa Ligi'ne transfer yaptı Youla. Neyse, konuyu fazla dağıtmadan Mbayo'nun kıskanç eşine çevirelim dikkatimizi. Garip bir evlilik anlayışları var anladığım kadarıyla.

Mbayo, Ersun Yanal'ın Gençlerbirliği'nin başında olduğu dönemde sakatlanır, dizinden atroskopi geçirir. Narkozun etkisi altındayken, eşi gelir ziyaretine. Yarı ayık yarı baygın Mbayo'ya sorar: "Beni kaç kez aldattın hayatım?" İşte evlilik bitirici bir soru. Mbayo için kritik dakikalar başlamıştır. Ancak cevap beklenenden farklıdır: "Seni hiç aldatmadım karıcığım. Çok seviyorum seni." Tabii bu olayı ameliyat odasından dışarı taşıyan Ersun Yanal konuşmaları nasıl anlamıştır, Fransızca mı biliyordur; orasını bilemeyeceğim.

21 Şubat 2009

Soner Aydoğdu

Bir süredir methini duyuruyordu; bugünse ilk kez 90 dakika canlı canlı izlettirdi kendisini Türkiye'ye. Ve birkaç gün önceki iddiasını gerçeğe çevirdi, takımını galibiyete taşıdı Fenerbahçe karşısında. Bu sezon Türkiye Ligi'nde izlediğim en iyi performanslardan biriydi '91 doğumlu Soner Aydoğdu'nun bu gece oynadığı futbol. Bu satırları heyecan içinde kaleme alıyorum. Sanırım çok kaliteli bir oyuncu kazanıyor Türkiye futbolu. Ama daha önemlisi, umarım devam eder kendisini geliştirmeye Soner.

Aslantepe'nin günden güne yükselmesini büyük bir hevesle takip ediyoruz bugün. Yeni stadımıza geçecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Ama bunun bir de öncesi var. Her yeninin bir eskisi olduğu gibi, her eskinin de yeni olduğu zamanlar var. Yukarıdaki fotoğraf çekildiğinde, takvimler 1963 senesini gösteriyor. Arka planda Ali Sami Yen Stadyumu'nu görüyoruz inşaat hâlinde. Önde ise Gündüz Kılıç, Metin Oktay, Ali Uras, Coşkun Özarı, Turgay Şeren gibi büyük efsanelerin de aralarında bulunduğu Galatasaray Futbol Takımı, başkanından yöneticisine toplu hâlde fotoğraf çektirerek bu anı ölümsüzleştirmiş.

Tarihi ve geleneklerine bağlılığıyla bilinen Galatasaray Spor Kulübü, 2009 yılında tekrar vermeli bu fotoğrafı. Gelecek kuşaklara gurur içinde bakılacak bir tablo daha bırakılmalı. Bugünkü Galatasaray oyuncularına da Metin'le, Gündüz'le aynı karede buluşma gururu yaşatılmalı! Sarı kırmızılı formanın ilk kez giyilmesinin 100. yılında yapılmıştı bunun bir benzeri ve ortaya çıkan tablo muhteşemdi. Bence bir dejavunun daha zamanı geldi.

Petrolofisi demişken...

1994-95 sezonunda 1. Lig'de mücadele eden Petrolofisi hakkında hatırımızda kalanlar sınırlı. Birkaç yüz, birkaç da maçtan öte pek bir şey ifade etmez kimseye. Beşiktaş'a geldiğinde ilk iş olarak "İki yıl sonra İtalya'dayım" diyen Osvaldo Nartallo'nun bir sonraki takımı olarak kazınmıştır belleklere. Veya Monday'in. Beşiktaş'ın eski kalecisi, şimdiki kaleci antrenörü Zafer Öğer'in. Galatasaray altyapısı mahsulü Tamer Tuna ve Şevket Candar'ın. Gökhan Ünal, Umut Bulut ve Galatasaray taraftarının gönlünde ayrı bir yere sahip olan Mustafa Keçeli'yi yetiştiren kulüp yine Petrolofisi.

Bunların yanında, Beşiktaş'ın o zamanki iddialara göre Daum'u göndertmek için İnönü'de 4-0 yenildiği takım olarak da hatırlardım ben Petrolofisi'ni, ancak şimdi kontrol amaçlı baktım, Denizlispor'muş o takım. Söz konusu maçta Denizlispor'un ilk 11'inde bulunan ve küme düşen Petrolofisi'nden transfer edilen Zafer, Tamer, Şevket üçlüsü bu yanılmada ne derece etkendir, bilemiyorum.

Herneyse. Diyeceğim o ki, Trabzonspor ve Bursaspor'dan 5, Fenerbahçe'den 6, Samsunspor'dan 8 yemiş olsa da, öyle ya da böyle Birinci Lig'de mücadele etmiş bir takım Petrolofisi. Gökhan Ünal, Umut Bulut ve Mustafa Keçeli gibi belli bir seviyeye ulaşmış oyuncular çıkartmış üstelik altyapısından. Ama bu takımın ne bir fotoğrafı, ne görüntüsü, ne arması ne forması internette yok. 50 sayı dergi karıştırdım o dönemden, orada da yok. Türkiye futbolundaki arşiv sıkıntısının bir yansıması tabii bu ama şimdi sosyal mesaj vermek niyetinde değilim. Niyetim, Petrolofisi fotoğrafı bulmak. Bulunması imkansız olan "Conquest of Paradise"lı Manchester maçı klibi haricinde ne aradıysam buldum buraya yazdığımda; belki bu da çıkar... Ben anca şirketin halı saha takımını buldum.

Çocuklukları Petrolofisi altyapısında birlikte oynayarak geçti. 10 sene sonra tekrar Trabzonspor'da buluştular. Burada da neredeyse 1 sene oldu; hâlâ uyumsuzlar, hâlâ anlaşamıyorlar. Gökhan Ünal yine bir ölçüde kaliteli bir oyuncu. Ama Umut Bulut... Tamam, pozisyon sezgisi çok yüksek olduğundan çok gol atıyor; 2003-04'ten 2007-08'e kadar sırasıyla 11, 9, 19 (16), 20 (15), 17 (14) gol atmış (parantez içindekiler sadece ligde attıkları). Bu sezon da 8 golü var şimdiden. Ama bir de kaçırdıkları ve yanlış tercihleriyle mundar ettikleri var ki, Trabzonsporlu olsam saçımı başımı yolardım herhalde.

Promise daha erken takıma katılsaydı, tahmin ediyorum Gökhan ve Promise'den yaratırdı forvetteki ikiliyi Ersun Yanal. Trabzonspor'u bugünkü iddialı konumuna getiren en önemli noktalardan biri kadro istikrarıyken, kolay kolay bir değişikliğe de gidemiyor, ki doğru da yapıyor bana göre. Ama birçok maçta bu ikilinin uyumsuzluğu Trabzonspor'u oldukça zora sokuyor. Yine de, şampiyonluğun en güçlü adayıdır bugün Trabzonspor; takımın yakaladığı hava, teknik yönetimin kalitesi, camiadaki bütünleşme, taraftar etkisi ve elde edilen kazanma alışkanlığı ile.

Euro '96 Panini çıkartma kitapçığı, bizim kuşak için inanılmaz bir değere sahiptir. Benim de hayatımın şu ana kadarki bölümünün en önemli sembollerinden biri diyebilirim bu kitapçık için. Öyle ki, gün gelir de bir vesileyle Yasemin'in Penceresi tarzı bir programa katılır isem, perde açıldığında ilkokul öğretmenim yerine kitapçıktaki yerlerini bir türlü dolduramadığım Andreas Köpke ya da Mario Basler çıksa yeridir. Ama yine bu kitapçıkla tanıdığım başka bir oyuncu var ki, bugüne dek hiç unutmayışımın sebebi ne çıkartmasının zor bulunması, ne de çok büyük futbolcu olması. Boğazındaki yumruyla hatırlıyorum onu. O, Arthur Numan, Hollanda'da dönemin ünlü sol beki, bugünün Hollanda B Milli Takım Teknik Direktörü. Görüyorum ki geçen yıllar, gıdısından hiçbir şey götürmemiş, bilakis o dev yumru giderek büyümekte. İşte o gıdı!

Bir başka unutulmaz maç, bir başka grup finali. Tarih, 3 Eylül 1989. Brezilya ve Şili, CONMEBOL elemeleri Grup 3'te son maçlarına çıkıyorlar. İki takım da 5'er puanda ve kazanan takım 1990 yılında İtalya'da yapılacak olan Dünya Kupası'na katılma hakkını elde edecek. Beraberlik, grubun diğer takımı Venezuela'ya iki maçta 10 gol atan Brezilya'ya yarıyor. Şili'nin Venezula'ya attığı gol sayısı 8, üstelik de 1 gol de kalelerinde görmüşler. Santiago'daki olaylı maç 1-1 sonuçlanmış, taraflar şimdi de bu önemli maçta kozlarını Rio De Janeiro'da paylaşacaklar. İstediğini alan, İtalya'ya gidecek; alamayan, Kupa'yı evinde seyredecek. İkinci bir şans yok.

İlk yarının golsüz sona erdiği karşılaşmanın 47. dakikasında Careca'nın attığı gol Brezilya'yla İtalya arasında bir köprü inşa ediyor. Grup maçlarında geride bıraktığı 7 devrede Taffarel'in koruduğu kalede yalnızca tek gol gören -ki o da çok tartışmalı bir gol- Brezilya, bir devrede iki gol yemezse aşacak bu köprüyü. Şilili oyuncular, bir 20 dakika deniyorlar şanslarını ancak önlerindeki imkansızlığın onlar da farkında. Ve hatta, en baştan farkındalardı. 67. dakikada, tribündeki Rosemary De Mello'nun sahaya attığı meşale, Şili'nin efsanevi kalecisi Roberto Rojas'ın yanına düşüyor. O da ne? Rojas, kendisini alevlerin içine bırakıyor. Tribünden yükselen bir uğultu, topu taca atan Şilili oyuncular ve yüzü kanlar içinde bir kaleci. Ortalık karışıyor, başı sarılan Rojas büyük bir panik içerisinde saha kenarına taşınıyor.

Ortalık durulduktan sonra, Arjantinli hakem M. Juan Carlos Loustau her iki takım oyuncularını tekrar sahaya davet ediyor. Ancak kaptan Astengo önderliğindeki Şili takımı reddediyor sahaya çıkmayı, can güvenliklerinin olmayışını gerekçe göstererek. Maç tatil ediliyor. Şili halkının beklentisi, maçın tarafsız bir sahada tekrar edilmesi yönünde. Hükmen galip kabul edileceklerini düşünüp sokakta kutlama yapanlar dahi var.


Şili'nin kaptanı ve kalecisi "El Cóndor" (Güney Amerika Akbabası) lakaplı Roberto Rojas, döneminin en iyi kalecilerinden biri. Buna ilaveten, ülkesinde bir güven sembolü, çocuklar tarafından örnek alınan bir kişi. Ancak unuttuğu bir şey var. O da, maçların kameralar tarafından takip edildiği; hakemi ve stattaki binlerce taraftarı yanıltsa da, kameraları yanıltamayacağı gerçeği. FIFA'nın görüntüler üzerinde yaptığı inceleme sonrası, meşalenin Rojas'a isabet etmediği ve Rojas'ın eldiveninin içine sakladığı küçük bir bıçakla kendisini yaraladığı ortaya çıkıyor.

Bu gelişme sonrası Brezilya 2-0 hükmen galip ilan ediliyor. Şili, zaten katılamayacağı 1990 Dünya Kupası'yla birlikte '94 elemelerinden de diskalifiye ediliyor. Roberto Rojas ömür boyu futboldan uzaklaştırılıyor, olay sırasında Rojas'ın yanına gelip bıçağın yerini soran ve sol eldiveninin içinden alıp uzaklaştıran İkinci Kaptan Fernando Astengo 5 yıl ulusal müsabakalardan men cezası alıyor. Yine olayı önceden planlayanlardan Teknik Direktör Orlando Aravena da 2 yıllık bir ceza alıyor. Sahaya meşaleyi fırlatan Rosemary De Mello ise soyunup Playboy'a kapak oluyor.

2001 yılında, FIFA'nın affı üzerine, 43 yaşındaki Rojas, forma giydiği son takıma geri dönüyor kaleci antrenörü olarak. Ardından 2003 yılında kısa bir süre teknik direktörlüğünü de yapıyor aynı takımın. Bu takımın bir Brezilya takımı olan Sao Paulo olması da enteresan bir nokta tabii.

Maçın görüntüleri



Kolombiya, benim için çok özel yere sahip olan bir ülke. Bir hafta on günlüğüne gidebilsem gideceğim ama bilet fiyatları çok uçuk ve bugüne dek gerekli bütçeyi denk getirmek pek mümkün olmadı ne yazık ki. Tabii bir ara bir yolunu bulup gideceğim, herneyse, benim için özel bir ülke işte. Milli takımlarını da desteklerim bu yüzden; isterim ki Kolombiya dünya şampiyonu olsun. Olmaz tabii ama isterim, istemek de parayla değil ya. İşte o Kolombiya'nın, tarihindeki en önemli günlerden birine yolculuk edelim. Eşzamanlı olarak Arjantin futbol tarihinin önemli günlerinden birine de tabii.

1994 Dünya Kupası CONMEBOL elemeleri bir yaz turnuvası şeklinde yapılıyor. Alışılmışın aksine üç değil, iki gruba ayrılıyor takımlar. 1990 elemelerindeki Roberto Rojas skandalı üzerine Şili 1994 Dünya Kupası'ndan da diskalifiye edildiğinden, konfederasyon mensubu 10 ülkenin yalnızca 9'u mücadele ediyor A.B.D. vizesi almak için. Bu nedenle bir grup 4, bir grup 5 takımdan oluşuyor. 1. Grup'ta Arjantin, Kolombiya, Paraguay ve Peru var. 2. gruptaki takımlar ise Bolivya, Brezilya, Ekvador, Venezuela ve Uruguay. 1. grubun lideri ve 2. grupta ilk iki sırayı alan takımlar, direkt olarak 1994 Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanacak. 1. grupta 2. sırayı alan takım ise play-off'a giderek, CONCACAF ve OCF elemelerinde play-off'a katılma hakkını elde eden iki takımın eşleşmesinin galibiyle eşleşip çift maçlı eleminasyon sistemine göre karşılaşacak.

5 Eylül 1993. 1994 Dünya Kupası CONMEBOL elemeleri Grup 1'de son hafta maçlarına sıra geliyor. Grubun finali niteliğindeki maçta, 8 puandaki Kolombiya ve 7 puana sahip Arjantin karşı karşıya gelecekler. 18 gün önce Baranquilla'da oynanan ilk maçı Kolombiya 2-1 kazanmış, rövanş Buenos Aires'te. Günün diğer maçında ise 5 puanlı Paraguay, puansız ve iddiasız Peru'ya konuk olacak ve diğer maçın sonucuna göre play-off şansı kazanacak.

Buenos Aires'teki karşılaşmanın favorisi Arjantin kuşkusuz. Maç öncesi son derece karışık hesaplar söz konusu; Kolombiya en kötü ihtimalle play-off'u garantilemiş olsa da, elemeler Arjantin için üç farklı şekilde sonlanabilir. Dünya Kupası'na katılma hakkı, play-off şansı ya da elenmek... Arjantin yenilirse, Paraguay'ın da puansız Peru'yu mağlup etmesi hâlinde elenecek; beraberlik durumunda ise Kolombiya finallere, Arjantin play-off'a gidecek. Diğer yanda Kolombiya da en az bir beraberlik almak zorunda, aksi bir sonuç onları play-off'a götürecek.


Bu düşüncelerle başlıyor karşılaşma.

Arjantin'de, Goycochea; Saldaña, Borelli, Ruggeri, Altamirano; Zapata, Redondo, Simeone, Rodríguez; Medina Bello ve Batistuta, ilk 11'i oluşturuyor. Kolombiya ise Córdoba; Herrera, Perea, Mendoza, Pérez; Álvarez, Gómez, Valderrama, Rincón; Asprilla ve Valencia 11'iyle sahada.

Maçın ilk düdüğüyle birlikte saldırıyor Arjantin. Epey de zorluyor Kahveciler'i. Kolombiya savunması ise gününde, Arjantin hücum elemanlarına gol izni verilmiyor. Derken ilk yarının bitimine 4 dakika kala, unutulmaz yıldız Carlos Valderrama'nın pasında Kolombiya'nın Arif Erdem'i Freddy Rincón çıkıyor sahneye ve 1-0 öne geçiriyor deplasman takımını. Tam anlamıyla bir şok yaşanıyor El Monumental'de. Kalan dakikalarda baskı üreten taraf yine mavi beyazlılar olsa da, beraberliği yakalamaları mümkün olmuyor ve Kolombiya 1-0'lık avantajla gidiyor soyunma odasına.

Stattaki 75 bin kişi ve tüm dünyada maçı izleyen milyonlarca insanın genel görüşü, Arjantin'in ikinci yarıda maçı çevireceği yönünde. Ancak santradan henüz 4 dakika sonra bu kez efsanevi 11 numara çıkıyor sahneye; Faustinooo Asprillaaa! Asprilla'nın rakip savunma oyuncusunu ters ayakta bırakarak attığı golden sonra baskısını iyice artırıyor Arjantin ama genç kaleci Cordoba da kalesinde gitgide büyüyor; yaptığı harika kurtarışlarla hem Arjantin'in direncini kırıyor hem de kendi takımına güven aşılıyor.

73. dakikada, Asprilla'nın tek kişilik inanılmaz şovu sonrasında Rincón bir kez daha fileleri havalandırınca Arjantin'de umutlar tükeniyor. Başka bir ülke ise sevince boğuluyor. Adım adım A.B.D.'ye yol alıyor Kolombiya. Sahadaki oyuncular ise durmak bilmiyor, başta Asprilla. "Ahtapot" lakaplı yıldız, az önceki şovundan sadece iki dakika sonra kendi çabasıyla kazandığı topu enfes bir vuruşla filelere göndererek 4-0'a getiriyor skoru. Bu dakikadan sonra Arjantin tribünleri de saf değiştiriyor adeta. Kolombiya pas yaptıkça "Ole!" sesleri inletiyor El Monumental'i. Ve Kolombiyalı futbolcuların şovu başlıyor. Dakikalar 85'i gösterdiğinde, yine Asprilla'nın akıllara zarar ara pasında Valencia 5-0'a getiriyor skoru. 75 bin Arjantinlinin gözleri önünde Arjantin, 5-0 mağlup oluyor. Üstelik o güne dek Dünya Kupası elemeleri tarihinde kendi sahasında tek bir mağlubiyet dahi almamışken.


Bu skor, Arjantin'in tarihteki en farklı yenilgisi oluyor. Kolombiya'nın ise en farklı galibiyeti. Arjantin'in haftalık (şimdi aylık) spor dergisi El Gráfico, ilk ve son kez siyah kapakla çıkıyor. Ancak grubun diğer maçında Peru, Paraguay karşısında aldığı 2-2'lik sonuçla gruptaki ilk puanını çıkarıp, Arjantin'e ikinci bir şans tanıyor. Play-off'ta Avustralya'yla eşleşen Arjantin, 1-1 ve 1-0'lık sonuçlarla geç de olsa A.B.D. '94 takımları arasına adını yazdırıyor.

Kolombiya'da ise trajedilerle dolu bir süreç başlıyor. 5-0'lık mucizevi skorla sokaklara dökülen halk, sevinmeyi bilmeyince kutlamalar kanlı bitiyor. Başkent Bogota başta olmak üzere çeşitli şehirlerde çıkan olaylarda 100'e yakın kişi yaşamını yitirirken 500'ü aşkın kişi de yaralanıyor. Yaralı bir taraftarın ağzından çıkan, "Böyle bir zaferi herhalde ömrüm boyunca bir daha göremem. Dünya Kupası'nda takım tur atlarsa yine aynı olaylar yaşanacaktır. Ama bence bu yaşananlar çok normal. Kutlamalarda biraz yaralanmışsam ne çıkar!?" cümleleri, trajedilerin bununla kalmayacağının sinyalini önceden veriyor aslında. Ve sonrasında yaşananlar hiç de sürpriz olmuyor.

Kupa'da A.B.D. karşısında alınan mağlubiyetten, kendi kalesine attığı gol nedeniyle sorumlu tutulan Andrés Escobar, şampiyona dönüşü Oscar Cordoba ve kız arkadaşıyla birlikte gittiği barın çıkışında kurşun yağmuruna tutuluyor. Kız arkadaşının ifadesine göre, her kurşun sonrası "Gooool!" diye bağırıyor Escobar'ın katili. 43 yıl hapis cezası alsa da, 11 yıl sonra iyi hâlden tahliye ediliyor.

Bize de, "Keşke böyle olmasaydı." diye düşünmek kalıyor.

19 Şubat 2009

Bordeaux Maçı

Daha çok 90'ların sonu, 2000'lerin başında olurdu. Avrupa kupalarındaki maçlar öncesi Türkiye'den bir ekiple karşılacak takımın teknik direktörü "Rakibimizin gücünün farkındayız, zor olacak ama puan almak için savaşacağız." der, rakip Galatasaray değilse 3 puanı alır giderdi. Bu modası geçmiş taktiğin bir benzeriyle çıktı karşımıza maç öncesi Bordeaux Teknik Direktörü Laurent Blanc. Onun "Ekonomik nedenlerle ligi, UEFA'dan daha ön planda tutuyoruz. Şampiyonlar Ligi'ne katılmak ve oradan gelecek rakamı kasamıza koymak bizim için çok önemli." açıklamasına, Fransız medyasının "Bordeaux'da bazı oyuncular dinlendirilecek." haberleri eşlik etti. Amaç, Galatasaray'a bir parça rehavet bulaştırmaktı belli ki ama bu ucuz numaraya kanacak kimse kalmadı artık bu devirde. Bu bakımdan, Laurent Blanc'ın boş konuşmalarıyla, santradan epey önce başladı Bordeaux - Galatasaray maçı.

Galatasaray cephesinde ise, üst üste alınan başarısız sonuçların da etkisiyle negatif bir hava hakimdi dünkü maç öncesinde. Bordeaux haddinden fazla büyütülmüştü sanki gözlerde. Gerçekteyse rakibin Galatasaray'dan çok farklı bir durumu yoktu. Son haftalara kadar formda bir takım oldukları doğru, alışılagelmiş "şeker gibi kura" yorumlarına karşın tur için en az Galatasaray kadar şansları oldukları da. Ama sezon içerisinde en iyi ivme yakaladıkları dönem, Galatasaray'ın en iyi ivmeyi yakaladığı dönemden daha üstün değildi. Gourcuff, Cavenaghi, Chamakh, Wendel, Gouffran, Diarra gibi üstün nitelikli oyunculara ve Laurent Blanc gibi futbolun matematiğine vâkıf bir teknik adama sahip olsalar da bu isimlerin Galatasaray'daki izdüşümlerinin, hiçbirinden aşağı kalır yanı yoktu. Tüm bu nedenlerden ötürü Fransız takımını gözlerde fazla büyütmek yersiz olurdu. Dün gece daha net olarak görme şansı bulduk bu gerçeği.

O hâlde, başlatalım artık maçı...

Hakan Balta gibi çok kritik bir oyuncudan yoksun Galatasaray, bu sezon ilk kez gerçek bir 3'lü defans hattıyla çıktı Bordeaux karşısına. Ne 3,5 - 5,75 - 1,25 gibi çözümü zor bir dizilim vardı sahada, ne de yalnızca tek kanadında bek olan bir takım. Düpedüz üç stoper ve top rakipteyken kanatlara katlanan ön liberolar, Galatasaray'ın savunma stratejisini oluşturuyordu. Neden böyle bir tercih yapmıştı Michael Skibbe? Muhtemelen, sakat Hakan Balta'nın görevini üstlenecek bir oyuncunun olmayışı ana etkendi bunda. Dünkü karşılaşmayla çok fazla ortak noktası bulunan Benfica maçının da en büyük kahramanlarından olan Hakan Balta, o kadar kritik işler yapıyordu ki; teknik direktör Michael Skibbe sağ kanatta Hakan'ın bir muadilini bulamayıp asimetrik taktikler üretiyor, yine de onu farklı bir biçimde değerlendirme yoluna gitmiyordu.

Sağ tarafında Sabri Sarıoğlu'nun olduğu bir savunmanın bu taraftan delinmesi ve buna bağlı olarak yenilen gollerin iki kanada dengesiz dağılımı da yine dünkü üçlü savunma düşüncesine yol açan bir başka etken olabilir. Bir nevi risk yönetimi diyebiliriz buna. "Zaten sağ taraftan açık veriyoruz. Bu kez solda Hakan da yok, Sabri'nin sol şubesi Volkan'la soldan da vereceğiz aynı açığı. En iyisi burayı tamamen gözden çıkarıp başka şekilde kurtaralım maçı." diye düşünmüş olabilir mi Skibbe? Muhtemel, bence. Savunmanın önünde görev alan Barış - Ayhan - Mehmet Topal üçlüsü de, bu düşünceyi doğrular nitelikte bir oyun çıkardılar ve kanat savunmasında önemli işler kotardılar. Bu üç oyuncuya, gecenin başarılı isimlerinden Arda Turan da önemli ölçüde katkıda bulundu ve maçın kabus gibi geçen ilk bölümü haricinde kanatlardan fazla açık vermedi Galatasaray.

Maçın bu bölümünde, tıpkı Benfica maçında olduğu gibi rakip salladı Galatasaray'ı, epeyce de salladı ama sarı kırmızılı takım yıkılmadı. Belki Chamakh'ın mükemmel kafa vuruşu kale direği yerine üç santimetre aşağı gidip filelerle buluşsa büyük bir yıkım söz konusu olacaktı ama Galatasaray gerek şansı, gerek direnci, gerekse rakip hücum oyuncularının yanlış tercihleri sonucunda bu baskıyı üzerinden atıp oyunu dengede tutmasını bildi. İlk bölümden bahsediyorum tabii, yoksa oyunun ikinci yarısında tamamen kontrolü eline alan ama bundan başka da hiçbir şey yapmayan bir Bordeaux da izledik.

Galatasaray'ın bu dimdik duruşunu sağlayan en önemli üç isim; savunmanın sağına yakın oynayan Emre Aşık ve ön tarafta kanatlara destek olan Barış Özbek - Mehmet Topal ikilisiydi.



Galatasaray, 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazanırken, her maç sonrasında defansif orta saha oyuncusu Suat Kaya için, "Sahada basmadık yer bırakmadı." tabiri kullanılırdı. Bu klişe bana hep Suat ve Okan'ı çağrıştırmıştır zaten. Dün ise Mehmet Topal öyle bir oyun oynadı ki, "sahada top kapmadık yer bırakmadı." desek yeri. Hakikaten şu anda düşündüğümde, Mehmet Topal'ın sağ bek, sol bek, göbeğin ön, orta ve arkası ve rakip yarı alanın her iki kanadında kaptığı toplar geliyor aklıma. Dün, Galatasaray'ı ayakta tutan bir numaralı isimdi 22 yaşındaki oyuncu. Kazara bir sakatlık yaşasaydı eğer, maç Bordeaux lehine rövanş maçını formaliteye yakınsayacak bir skorla bitebilirdi. İki buçuk sezonluk Galatasaray kariyerinin en büyük performanslarından birini sergileyerek, Galatasaray'ın dün aldığı sonucun baş mimarı oldu Mehmet.

Barış Özbek, topla birlikte Cihan Haspolatlı'yı aratmayacak düzeyde başarısız bir oyuncu. Ama geçmişte Uğur Tütüneker'den öğrendiğimiz "topsuz oyun" kavramının da ülkedeki en iyi uygulayıcısı. Rakibi bu denli bozan, sahayı terk etmek istetecek derecede rahatsız eden bir isimden vazgeçemezsiniz. Hele ki henüz oturmamış bir takım savunmanız varsa, hiç. İki sezondur, oynayabilir durumda olduğu her karşılaşmada sahada olması bu yüzden, Barış'ın. Yoksa ayağındaki topların yarısına yakınını rakip takıma teslim eden bir oyuncunun, Galatasaray kalibresinde bir takımda en azından "vazgeçilmez" statüsünde olmaması gerek ama Barış olmadı mı olmuyor işte. Aslında teknik yetenek açısından Mehmet Topal'la çok da fark yok arasında Barış'ın, ancak bazı durumlarda haddini bilmeden oynuyor ve Lincoln olma işine girip altından kalkamıyor. Dünkü maçın sonlarına doğru savunmanın sağ kanadından göbeğe doğru attığı "no look pass", psikolojik çözümlemeler isteyen bir hareket mesela.

Galatasaray Spor Kulübü'nde herhangi bir görevim olsa, Barış'la Johann Cryuff arasında özel bir görüşme ayarlamaya çalışır, Cryuff'a "Bak Barış'çım, futbol basit bir oyundur, zor olan basit futbol oynamaktır."ı anlattırırdım. Biraz basit oynasa üst düzey bir futbolcu olacak çünkü. Öte yandan Barış'ı ilk kez maç boyunca ağzı kapalıyken gördüm. Normalde bana Japon çizgi film karakterlerini anımsatsa da, dün onlar gibi her daim ağzı bir açılıp bir kapanmıyordu. Küçük bir magazin notu olarak bunu da belirtmek isterim, ki seviyorum Barış'ın o şaşkın hâlini.

Emre Aşık'a gelince... Hep söylüyorum, bir futbol efsanesi benim gözümde. Lobisi, kulis faaliyetleri olmadığı, sadece işine odaklanan bir profesyonel olduğu için bugüne dek çok haksızlık edildi Emre'ye. Espri değil, şaka değil; Tolga Seyhan tercih edildi kendisine ve hatta yine bir Bordeaux maçıyla son buldu bu süreç, Tolga'nın rakibe yaptığı 3 asistle. Hakikaten çok büyük bir oyuncu Emre ve halihazırda ülkenin en kariyerli oyuncusu aynı zamanda. Milli formayla Akdeniz Oyunları şampiyonluğu, Avrupa Şampiyonası yarı finali ve Dünya üçüncülüğü, Galatasaray'la UEFA Süper Kupa şampiyonluğu gibi başarıları kaç futbolcu yaşayabildi ki? Emre'yi en iyi anlatan da "Ne zaman görev verilse başarıyla yerine getirdi." cümlesi herhâlde, sıkça kullanılan biçimde. Dün oynadığı futbol, alışılmış iyi Emre futboluydu, bu yüzdendir ondan dünkü performansından ziyade genel manada söz etmem.

De Sanctis'in güven veren kaleciliğinin de hakkını teslim edip, yukarıdaki üçlünün önderliğinde altından kalkılan süreci izleyen dakikalara geçelim...

Galatasaray, oyunu dengeleyip kendi futboluna odaklanmaya başladığı zaman, hücumdaki ana düşüncesi Lincoln'ün Baros'u savunmanın arkasına sarkıttığı toplarla rakip kaleyi yoklamaktı. İyi de uygulanıyordu bu plan, ki bunların bir tanesinde penaltı kazanılabilirdi. İsviçreli hakem, hatalı bir kararla es geçti bu penaltıyı ve eline top çarpan Baros'u sarı kartla cezalandırdı. Galatasaray'ın golü aramakta başvurduğu bir diğer yöntem ise kanatların kullanımıydı. Özellikle sol taraftaki Arda - Ayhan ikilisinin birbirlerini sıfıra kaçırdığı pozisyonlar, Galatasaray açısından maçın en net gol pozisyonlarını yarattı. Yine böyle bir pozisyonda Harry Kewell, altıpas içinde golle burun buruna geldi. Avustralyalı, klas da bir vuruş yapmasına karşın, kaleci Ulrich Rame'yi geçemedi. Chamakh'ın kafa vuruşunda Galatasaray'ın yanında olan şans bu anda saf değiştirmişti. Yine de, ne mutlu ki Harry Kewell gibi bir yıldızımız var, maçı izlediğimiz yerde top Kewell'a gelirken 10-12 kişi gol diye ayaklandık, gol olmadığını birkaç saniye sonra idrak edebildik ancak. Bugün olmaz, yarın olur; Kewell gibi oyunculara sahip olmak önemli. Özlemişiz zaten.

İlk yarı, iki tarafın birbirlerini bu şekilde karşılıklı zorlamaları ancak bunların sonuçsuz kalmasıyla skor dengesi bozulmadan sona erdi.

İkinci yarının başında, Nonda'yı yedek kulübesinden çıkarken gördük, ki her kim çıkarsa çıksın son derece yanlış bir değişiklik olacaktı bu. İlk olarak Harry Kewell'in çıkacağını düşündüm, ancak hemen sonra gördük ki 19 numara, sahaya çıkan oyuncular arasında. Ve o anda kalkan ışıklı ekranda, 15 göründü. Bugüne dek Michael Skibbe'yle düştüğüm en büyük fikir ayrılığıydı bu. Sakatlığı mı var acaba diye düşündüm ama bir yandan da mesaj attım Eray'a, "Çok saçma." diye. Eray benden daha emin bir biçimde "Sakatlanmıştır." dese de maç boyunca bir Baros - Nonda karşılaştırması yaptım ister istemez. Sarı kart almasın diye çıkarmıştır diye düşünsem, saçma geliyordu; ileride top tutmak için mi aldı acaba desem, daha da saçma geliyordu. Neticesinde hiçbir şekilde anlam veremedim bu değişikliğe. Nonda kötü bir oyun ortaya koymadıysa da, eve dönerken, Skibbe'yi ilk kez ağır biçimde eleştiriyordum kafamda. Sonradan Baros'un sakatlandığını öğrendiğimde rahatladım diyebilirim.

Baros'un sakatlanıp oyundan çıkması, ikinci yarıdaki topla oynama oranlarını %10'a yakın bir oranda etkilemiştir. Zira Barossuz Galatasaray tek top yapamıyordu. 45 dakika boyunca top hep Bordeaux'daydı ve Galatasaray hep savunmadaydı. Lincoln zaten kırk yılda bir topla buluşuyor, onda da pas atacak kimseyi bulamıyordu. Sabri oyuna girdikten sonra, ki önde oynatılması çok mantıklı bir hamleydi, bir pozisyonda ona doğru uzun bir pas atıldı ceza alanı çizgisinin rakibe göre sol köşesine. Top Sabri'nin bir adım önüne düşmese, gol olma ihtimali çok yüksek bir pozisyondu. Öne düşünce, Sabri topu kontrol ettiğinde açısı daralmıştı. Aldı topu Sabri, içeri baktı, kimseyi göremedi. Çünkü Nonda yanına gelmişti. Galatasaray'ın neden gol atamayacağının resmiydi bu pozisyon, çaresiz bir andı. Gol atacağız derken, 10 saniye geçmeden çok tehlikeli bir kontratak yedik ve yanılmıyorsam Emre Aşık engelledi bu tehlikeyi son anda. (Mehmet Topal mıydı yoksa?) Bir de korner dönüşü Gourcuff'un basiretinin bağlandığı kontratak var ki, kalemizde gördüğümüz en net pozisyon da oydu bana göre.

Bu noktada bir parantez de Portekizli stoperimize açalım. Fernando Meira, Türkiye'nin en iyi stoperi olması gereken bir isim. Kariyeri, karakteri, tecrübesi ve yeteneği bunu gerektiriyor. Ama ısrarla ortalama bir oyun ortaya koyuyor. Eminim ki önümüzdeki sene Servet satılıp tandemdeki ikili bozulmadığı takdirde çok büyük işler yapacak Meira, ama bu sezonun şu ana kadarki bölümünde beklentilerin hayli altında kaldığı da bir gerçek. Bu oyuncunun en önemli özelliği, savunmadan çıkardığı toplarla oyun kurmada rol almakken, neden hâlâ savunmadan Emre'nin uzun toplarıyla çıktığımızı anlayamıyorum mesela. 3'lü savunma, değişen taktik gibi yorumlar getireceğim ama bir benzeri Sabri'nin sağ çizgiden Baros'a uzattığı bombeli toplarla da yapılıyor sürekli. Oysa ki Meira, yaptı mı çok daha iyi yapıyor bu işi.

Meira'da dikkatimi çeken bir diğer nokta, Gençlerbirliği maçında gol yememize neden olan hatayı sıklıkla yapması. Dikkat edilirse, Galatasaray ceza alanına doldurulan toplarda kafa vuruşunu hep sol tarafa doğru yapıyor. Bu, takımın Hakan Balta'nın varlığına duyduğu güvenden kaynaklanabilir mi acaba diye düşünüyordum ancak dün Hakan yokken de yaptı bunu, üstelik iki defa üst üste. İki pozisyon da tehlike yaratabilirdi kalemizde, yaratmadı. Takımı Galatasaray'ın karşısına çıkacak bir teknik direktörün, oyuncularına anlatması gereken savunma zaaflarından biri bu; sık sık yerini kaybeden ve bilinçsizce topa doğru hamle yapan Sabri'nin savunduğu bölgeden verilen açıklar bir diğeri.

Sabri demişken, kaleci kale çizgisinin üzerindeyken yaptığı aşırtma vuruşu ayakta alkışlıyor ve maça dönüyorum.

Son bölümde Baros ve Kewell olmayınca geçen seneki yalnızlığıyla başbaşa kalan Lincoln'ün yerine Mehmet Güven oyuna alındı. Oyuna ısınamadan kaptırdığı toplar, kalemizde tehlike yaratabilirdi. Maç boyunca bu toplardan Ayhan da çok kaptırdı, çok sayıda duran top kullanma şansı verdi Galatasaray bu hatalar sonucunda yapılan faullerle rakibine. Futbolcu olma tercihini henüz birkaç sene evvel kafasında netleştiren, aksi hâlde en büyük tenis turnuvalarında izleyebileceğimiz derecede iyi bir tenis oyuncusu olan Yoann Gourcuff, bu topların tamamını kötü kullandı neyse ki. 1-2 kontratak ve bu duran toplardan başka da gole dönük hiçbir şey olmadı zaten ikinci 45 dakikada. Böylelikle, Galatasaray'ın ikinci yarıdaki oyun tertibiyle gol bulamayacağı da netken, oyun olabilecek en iyi şekilde 0-0 sonuçlandı.

Maç öncesi tahminim, maçın berabere sonuçlanacağı yönündeydi. 1-1'lik bir beraberlik çok daha umut verici bir skor olsa da, bu da nispeten iyi bir sonuç. Çift maçlı eleminasyon sistemine göre oynanan karşılaşmaların ilkinde alınabilecek en ortada sonuç bu; 0-0. Dolayısıyla henüz hiçbir takım net bir avantaj elde etmiş değil. Galatasaray, tur öncesi %50 olan şansını %51'e çıkardı sadece. İkinci maç öncesi çalışılacak çok ders, Bordeaux karşısında yapılması gereken çok şey var. Fazlasıyla da umudumuz...


Sene 1995, 1996. Yine bir gün blog yazarken...

1993'ün Kasım ayı. Roma - Lazio maçı. Roma'nın gece kulüplerinden çıkmayan Paul Gascoigne, sakatlığı nedeniyle yine kadroda yok; Tottenham'dan Lazio'ya transfer olduğu günden beri sıkça olduğu gibi. Lazio taraftarlarının da sabrı taşmış artık. Yıldız diye alınan futbolcu hem sakat diye oynamıyor, hem de gece kulüplerinde fink atıyor. Gascoigne, İtalya'ya getirttiği sevgilisi Sheryl'le birlikte tribünde izliyor maçı. Karşı tribününse onlara bir sürprizi var. Zor bir durum olsa gerek, sonradan evlenecek çift için.

16 Şubat 2009

Necdet Gezen

Necdet Gezen... Darbuka üstadı, eski bir TRT sanatçısı. Tiyatrocu Müjdat Gezen'in babası. Aynı zamanda eski bir futbolcu ve hakem. Futbol oynadığı dönemde, Süleymaniye ve Karagümrük formalarını giymiş. Sonrasında hakem olup Türkiye Ligi'nde maçlar yönetmiş. Sene 1940'lar. Yukarıdaki fotoğrafta, Şeref Stadı'nda oynanacak bir maç öncesi topun uygunluğunu kontrol ederken görülüyor. Fotoğraftan da anlaşılacağı gibi, o günlerde futbol sahalarının en renkli simalarından biriymiş Necdet Gezen. İki keyifli anısı var bugünlere ulaşan.

Birincisi, büyük şair ve güzel insan Ülkü Tamer'in 29 Ocak 2001 tarihli köşe yazısından;

Sevgili Müjdat Gezen’in babası Necdet Gezen hakemdi. Daha doğrusu, hakemmiş. Onu izleyemedim. Hakemliği bıraktıktan yıllar sonra tanıştığımızda, birkaç anısını anlattı. Birini hiç unutamadım.

Sezonun son maçını, bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçını yönetiyormuş. Çok önemli bir maçmış bu. Fenerbahçe kazanırsa şampiyon olacakmış. Beşiktaş’a ise şampiyon olmak için beraberlik yetiyormuş.

Sarı-Lacivertliler 1-0 öne geçmiş. Karakartallar canlarını dişlerine takıp saldırmaya başlamışlar. Bir ara Baba Hakkı ceza sahası üstünden topa vurmuş. Top köşeden kaleye girmiş; ama ağda bir delik varmış, çıkıp neredeyse tribünlere kadar gitmiş. Necdet Bey de gol olduğunu görememiş, aut kararı vermiş.

Başta Baba Hakkı, Beşiktaşlılar çevresini sarmışlar. Kararında direnmiş Necdet Bey, oyun aut atışıyla yeniden başlamış. Başlamış ama Necdet Bey de kararının yanlış olduğunu fark etmiş. Yapacağı bir şey yokmuş. İçi içini yiyormuş. Kartalların şampiyonluğuna haksız yere engel oluyor diye.

Derken yine Baba Hakkı bir hışımla topa vurmuş. Top kaleciyi geçip ağlara takılmış. Necdet Bey kendini tutamamış artık. Düdüğü fırlatıp atmış. Santraya koşmaya başlamış. Koşarken de bir yandan "Gooool!" diye bağırıyormuş.
Bir diğeri, büyük Beşiktaş efsanesi Baba Hakkı anılırken anlatılır hep. Necdet Bey bu hikayenin ana karakteri değilse de, futbol sahnesinde böyle güzellikleri görmeye hasret olduğumuzdan, Hakan Dilek'in satırlarına da bir göz atalım;
(...)

Aynı Baba Hakkı 1946 yılında bir Karagümrük maçında sahne alıyor bu kez. Orta hakem Müjdat Gezen’in babası Necdet Gezen. Yan hakem de yılların gazetecisi Fahri Somer.

Baba bir pozisyonda dömi voleyi yapıştırıyor topa. Ağların yırtık yerinden dışarı çıkıyor top. Karambol anı; Necdet Hoca pozisyonu net göremiyor ve autu gösteriyor. Taraftar iyice çileden çıkıyor ve başlıyor Necdet Hoca'ya çalışmaya...

Malzemeler, sahanın içine doğru sökün ediyor. kan gövdeyi basacak, burnundan aerobik yapan bir insan topluluğu. Kibarlık var, arada Baba Hakkı var, ikide bir eliyle sus işareti yapıyor. Baktılar susmuyor Beşiktaş taraftarı, tribünün önüne gidip bağırıyor basbariton; “Çıkın dışarı! Susmayacaksanız boşaltın burayı!”

Amigo "Kafa" Sebahattin, Baba'yı tribünün önünde hazırolda dinliyor önce, sonra da talimata uymak gerektiğini anlatıyor taraftarlara. Kafa Sebahattin de tribünün ağır abilerinden. Susuyorlar biraz ama Necdet Hoca o maçta ip olsa tutulacak, su olsa kuyudan çekilecek cinsten değil. Maddenin hiç bir haline benzemiyor. Neyse...

Maç zar zor atılan iki golle ve neredeyse mağlup olunacakken Baba Hakkı’nın ve Şükrü Gülesin’in golleriyle bitiyor. Ama dert basmış tribünleri. İki bin kişi bekliyor hakemi. Hacamat edecekler. Baba Hakkı maç bitiminde talimatı veriyor Fahri Somer’e; “Necdet Abi'ye söyle yanıma gelsin!”
Necdet Hoca, Baba’nın yanına sökün ediyor. Biriken kalabalığın arasından birlikte çıkıp gidiyorlar. Türk filmlerinde olurdu böyle sahneler. Ağır abilerden biri girer devreye, kitle dağıtır linç pozisyonunu. Baba Hakkı deyince akan sular dururmuş gerçekten.

(...)

13 Şubat 2009

Givemore Manuella

Sabah NtvSpor'da African Football Tv programını izledim. Sabah dediğim, saat yarım civarıydı da, iyi alıştık yatmaya, bize sabah tabii. Pazartesi açılıyor okul, ne olacak bakalım... Gitmeye gitmeye uzadı zaten. Herneyse. Müthiş keyif aldım programdan. O amatörlük, o tribünlerdeki futbol aşkı tüylerimi diken diken etti. Yakın zamanda eminim orada da rastlayamayacağız bu görüntülere. Programın bitiminin ardından Afrika takımlarıyla ilgili bilgi toplamak için bilgisayarın başına geçtim. Çok güzel de kaynaklar edindim, çeşitli Afrika ligleri ve Afrika Şampiyonlar Ligi maçlarıyla ilgili dökümler buldum, dikkatimi çeken maçları Youtube görüntüleriyle destekledim. Bir süre ilgilenirim bu konuyla kendi hâlimde. Ama bir şey var ki burada da değinmek istedim.

Afrikalı oyuncuların isimleri, tüm dünyada ilgi çekici bir konu olmuştur. Ayarı kaçırılmayıp karşı taraf incitilmediği sürece, bu isimler eğlendirici unsurları içinde barındırmaktadır diyebiliriz. Daha dün, The Best Eleven bloğunda bu konuyla ilgili bir liste görmüş, bir numaradaki Creedence Clearwater Couto'yu hayretler içerisinde belleğime kazımıştım. Bilmeyen için not düşeyim, Creedence Clearwater Revival, 70'lerde altın çağını yaşamış bir classic rock grubu. Belli ki oyuncunun ailesi de bu grubun ruh hastası statüsündeki hayranları. Antrparantez, ben hayranları olmasam da, hoş şarkıları da mevcut diyebilirim. Misal:



TheBestEleven'ın listeye almasa da dipte adını belirtip mansiyon ödülünü layık gördüğü "Have-A-Look Dube", bir başka isimdi beni güldüren. Sanki Hurley'den çıkma bir cümle havası veriyor oyuncunun ismi. Gol attığını, maçı anlatan spikerin Hurley olduğunu ve buna benzer bilimum saçma düşünceyi geçiriyorum aklımdan. Ve başlıyorum ilginç isimli başka oyuncular aramaya. Amaefule Thankgod, Limited Chicafa, Stephen Sunny Sunday, Danger Fourpence, Naughty Mokoena gibi isimlerle karşılaşıyorum. Şimdi söz konusu şahsın adını yazmaya üşendim, bir alttaki post da bu araştırmanın sonucunda geldi. E bugün, Afrika futboluyla ilgili kayıtları incelerken de aklımın bir köşesi bu konuya gitti hâliyle.

Tepedeki fotoğraf, Afrika Şampiyonlar Ligi'nde 2007 yılında oynanan Highlanders - Al Ahly maçından, Reuters fotomuhabiri Tara Todras-Whitehill'in objektifinden. Ultras/Movement'ın "Top Nerede Saklı?" yarışması için de çok uygun bir fotoğraf olduğunu belirteyim, yine parantez içerisinde. Soldaki oyuncunun adı bu; Givemore Manuella. Zimbabveliymiş, ara sıra milli takım forması da giyiyor. Golcü bir oyuncu. Kazara ülkemize gelse, büyük takımlardan birinde oynasa neler olacağını az çok tahmin edebiliyorum. Aman diyeyim.

12 Şubat 2009

Ruh Hastası Ebeveyn



1973 yılının Mayıs'ında Queens Park Rangers takımı, İngiltere İkinci Ligi'ni ikinci sırada bitirip Birinci Lig vizesi aldığında, kulübün bulunduğu ilçe olan Hammersmith'te yaşayan Oatway ailesi de yakında doğacak olan çocuklarına isim arama derdine son noktayı koymuşlar. Böylelikle 28 Kasım 1973'te, Anthony Philip David Terry Frank Donald Stanley Gerry Gordon Stephen James Oatway dünyaya gelmiş. Halasının, ilk görüşteki "Bu çocukta Charlie tipi var." sözü üzerine bu isimlere gayriresmi olarak bir yenisi daha eklenmiş. Bundan kelli bahtsız çocuğa çevresi tarafından Charlie diye hitap edilmiş. 11 tane ismi beğenmeyip, çocuğun yükünü biraz daha artıran halaya da ne desek boş tabii. Tamam belki İngiltere'de ÖSS yok ama akranları şarkılar söylemeye başlamışken, A.P.D.T.F.D.S.G.G.S.J hâlâ ismini ezberlemeye çalışıyordu muhtemelen. (İnisyalini yazmak bile ölüm yahu, en iyisi Charlie diyelim biz de.)

Gel zaman git zaman bizim Charlie büyümüş, okula başlamış, sokak arasında arkadaşlarıyla taştan kalelerde futbol oynamış. 20 yaşına geldiğinde ise, yaşadığı bölgeye komşu Hillington ilçesinin Yeown takımında profesyonel futbola geçiş yapmış. Kariyeri hiçbirimizi ilgilendirmediğinden kısa kısa geçeyim. Bir dönemi Cardiff City, Torquay United, Brentford ve kiralık olarak da Lincoln City ile kısa süreli sözleşmeler yaparak geçirmiş. 1999'da ise ülkenin köklü kulüplerinden Brighton & Hove Albion'a transfer olarak göçebe yaşam tarzına son noktayı koymuş. 10 yılda 224 maça çıkıp 8 gol atmış burada Oatway. Colin Kazım-Richards'la, Bobby Zamora'yla birlikte top oynamış, onlara orta sahadan servis yapmış. Takımı, Zamoralı dönemde iki yılda iki şampiyonluk kazanarak Championhip'e kadar yükselmiş.

(Değinmeden geçemeyeceğim; futbol tarihinin en keyifli tezahüratlarından biridir, Brighton & Hove Albion taraftarlarının, kendilerini 3 yılda tam 85 kez sevindiren Bobby Zamora'ya bestelediği: Dean Martin'den That's Amore melodisiyle, "When the ball hits the goal, it's not Shearer or Cole, it's Zamora...")

Oatway'e döndüğümüzde, Brighton'da geçen 10 yılın ardından jübilesini yapıp menajer yardımcısı olarak Güney İngiltere Bölgesel Ligi'nin non-league takımlarından Havant & Waterloo'nun yolunu tuttuğunu ve hâlen bu görevi devam ettirmekte olduğunu görüyoruz. Peki bu bilgi hayatta ne işimize yarayacak? Hiçbir fikrim yok, bilemiyorum. Ama hazin bir gerçek var ki, ona üzülüyorum. Charlie, 14 yıllık kariyeri boyunca ailesini mutlu edecek o hamleyi yapamıyor; hiç QPR forması giymiyor. Üstelik defalarca kez de Brighton formasıyla QPR karşısına çıkıyor. Belki de bilinçli bir tercihtir gerçi, o ismi aldıktan sonra nefret etmiştir Queens Park Rangers'tan. Yine bilemiyorum.

Benzer örnekler var mı? Bir nebze. Adı, efsanelere ithafen Metin, Fatih, Cüneyt konulan çocukların sayısı hiç de az değil. Uğur'un adı da Tütüneker'den geliyor mesela. Ben de, müstakbel eşimden izni koparırsam ilk erkek çocuğumun göbek adını Hagi koymak isterim aynı şekilde. İcazeti alamazsam Bülent de olur. Sonra bir de Alp Özgör'ün, 11 Mayıs 2005'te Fenerbahçe'yle oynanan kupa maçı öncesinde ilk golü atan oyuncunun adını yeni doğan oğluna vereceğini söyleyip, golü Ribery atınca çark etmesi efsanesi var ki, o da üzerine epey konuşulmaya değer bir mesele...

Yine de bunların hiçbiri, QPR'lı ailenin çocuğuna şampiyon takımın ismini vermesiyle mukayese kabul etmez.

Aslında Galatasaray'ın geçtiğimiz yıl kazandığı şampiyonluk da, tıpkı bir önceki gibi, mucize statüsündeydi. Hatırlayalım tüm yabancı oyuncuların çeşitli gerekçelerle takımdan uzak kaldığı, 11 yerli oyuncuyla mücadele ettiğimiz günleri. Sonunda gelen şampiyonluğu... Çok sevmiştik o takımı. Hâlâ da seviyoruz. Düşündüm de, o takımın hatırasını, "Aykut Uğur Emre Servet Hakan Barış Mehmet Ayhan Arda Hasan Ümit Altınordu" yaşatsa hiç fena olmazdı.

Uğur sakat değilmiş gibi davranıp Sabri'yi göz ardı ediyorum, aman çaktırmayın...

Temsil ettiği gruba zarar veren birtakım kitleler vardır. Üç ana başlığa indirgeyip örneklendirirsek;

Bir. Dahil olmadıkları bir gruba dahilmiş gibi yapıp zarar verenler.

Gördüğüm anda yüzümü buruşturmama yol açan bir kalıp vardır; "eski solcu". Der ya hani insanlar, "Biz eski solculardanız, hey gidi..." Neden eski, anlamam. Büyük olarak adlandırılan bir gazetenin genel yayın yönetmeni, çok sık başvurur bu ucuz oyuna. Bir sol düşünce mi eleştirilecek mesela, kolayı var: "Gençtim, kanım kaynıyordu. Paris 68'teki günlerimiz ne güzeldi. Hey gidi kadim dostum Kızıl Danny... Ama şimdi anladım ki hayat o gençlik ateşinden ibaret değil.", gibi. Amaç, okuyucuyu "Hmm, bak bu adam işin içindeymiş, biliyormuş. Bu böyle diyorsa biz en iyisi düşüncelerimizi bir gözden geçirelim." diye düşündürmektir. Kurguyu ben yarattım şimdi de, mantık bütünüyle aynı. Benzer bir örnekten yola çıkarsak veya, solculuk kisvesi altında Kürt milliyetçiliği yapanları da katabiliriz bu gruba. İzlenen yol farklı, sonuç ise aynıdır. Her iki örnekte de grup, bireylerin kendi emelleri uğruna kullanılmaktadır.

İki. İçinde bulundukları gruba, içerideki anlaşmazlıklardan ve çıkar çatışmalarından dolayı zarar verenler.

Daha yakından bir örnekle değerlendirelim bu konuyu. Özellikle Galatasaray, tabiri caizse özeleştirmenleriyle ünlüdür bilindiği gibi. Sürekli bir özeleştiri hâlinde olan kişiler vardır Galatasaray camiasında. Bilmemkimler derneği üyesi, bilmemne derneği başkanı; konuşur dururlar: "Biz şöyle hata yaptık. Şurada yanıldık. Şunun için haksızız. Şudur budur..." Bitmez. Bu adamlar sürekli özeleştirir. Oysa ki yaptıklarının adı aslında özeleştiri değildir. Çıkarları için konuşur dururlar sadece. Kulüp küçük olsun ama onların olsun isterler. Bu yüzden büyük adımlar atıldığında hemen çıkıp ön plana, hız kesme çabalarına girişirler. "Sizin gibi dostlar varken, düşmana ne hacet." diye bir laf vardır ya, onlar için söylenmiştir sanki.

Üç. Bir şekilde dahil oldukları grubu, kötü temsil edenler.

Çok genel bir şekilde açıklama getirirsek, her türlü grupta başkan ve yönetici seçilmesinin bir nedeni de budur. Bir grubun temsili önemlidir, bu görev ancak bunun üstesinden gelebilecek kişiler tarafından yerine getirilmelidir. Yine Galatasaray örneği üzerinden gidersek, sözgelimi bir Fatih Gökşen ya da Ahmet Dedehayır, Galatasaray'ı temsil edecek insanlar değildir. Veya daha önemlisi ve yaralayıcısı, X Reisler Y Reisler ve en genelinde ultrAslan adlı grup, Galatasaray taraftarını temsil edebilecek insanlar / oluşumlar değillerdir. Ki bu çok derin bir konu, girmeyelim, en azından şimdilik.

Bir de bizim üzerinde duracağımız kitle var. Onları sınıflandırmak yahut haklarında net bir tanımlama yapmak zor. Çıkar yine ön planda ama ne birinciler kadar grubun dışında, ne ikinciler kadar içindeler; ne de üçüncüler kadar gruplarına yakışmama durumuna sahipler.

Son dönemde, özellikle futbol bloglarının da yaygınlaşmasıyla birlikte bir furya başladı. Samimiyetsizlik mi desem, çıkarcılık mı desem... Objektif yorum yapıyor görünmek adına her türlü durumda sempati duyduğu takımı haksız çıkaran ve asıl bu şekilde subjektivizmin doruklarına ulaşan bir kitlenin oluştuğunu ve hatta günden güne kalabalıklaştığını görmek mümkün. Blog denen mecranın ayırt edici özelliği bağımsızlık ve samimiyet iken, üç beş kişi fazla okuyacak, "Vay be görüyor musun, bu adam bizim gibi değil, farklı." diyecek diye bu yolu seçmek çelişkili bir durum teşkil ediyor sanki. "Kolpa basın" diye adlandırıp her fırsatta dalga geçtiklerinden çok da farkları kalmıyor aslında bu tiraj kaygılarıyla böylelerinin. Kendilerini yansıtmıyorlar çünkü, başka hesaplarla hareket ediyorlar. Kullanıyorlar futbolu. Ve bunu yaptıktan sonra, para için olmuş, ilgi için olmuş; çok da fark etmiyor.

Tamam fanatizm, yani bağnazlık, kötü bir şey. Tamam ülkemizde de yaygın bir hastalık bu. Ama klişe bir: Aradaki ince çizgi! Klişe iki: İki yanlış bir doğru etmez ki! Antu Fenerbahçelisi, tarafsız ayaklarındaki Galatasaraylıdan daha makbuldür benim için. Futbol konuşacaksam ikincisiyle konuşmayı tercih ederim belki ama hayatta ilkine daha çok güvenirim. En azından o futbolu kullanmıyor, daha samimi. Selçuk Yula olmayalım derken, Hakan Ünsal olmamak gerek. Ayhan Akbin olmamak gerek. Gökmen Özdenak olmamak gerek. Diğer yanda Kanat Atkaya da objektif. Mehmet Demirkol da, Güntekin Onay da. Ama hiçbiri taraflarını bir kompleks hâline getirip bir şeyler ispat etmeye çalışmıyorlar. Futbolun ruhuna uygun bir şekilde, futbol konuşuyorlar.

Futbolun ruhu demişken... Bu sayfada, ligdeki Sivas maçına dair yazının yorum kısmında bir konu açılmıştı. Ben de takım tutmanın mantıklı adam işi olmadığından söz etmiştim. Hele ki Türkiye'de. Futbol piyasasında mantık sınırlarının çok üzerinde rakamların döndüğünü, futbolun endüstriyelleşerek kirlendiğini söylüyoruz hep, değil mi? Buna bir de Türkiye'de her alanda egemen olan çarpıklık ve kirliliği ekle. Her takımın, ama istisnasız hepsinin içinde dönen kirli oyunları gözünün önüne getir. Ondan sonra takım tut ama aynı zamanda mantık ara bu işte... Olmaz. Mantık arayacaksan, ilk önce, yine klişeyle, 22 kişinin bir topun peşinden koşmasında ve senin bunların 11'i uğruna hayatını programlamanda ara. Bulamazsın. Eğer "İyi oynayan kazansın." değil de "Benim takımım kazansın." diyorsan eğer, tarafsın demektir. Taraf olmak da, tarafsız olmamak demektir. Kişi, tarafından bağımsız değerlendirmeler yapabilir elbet, ki buna da objektif / nesnel olmak denir, güzel bir şeydir. Taraf olarak konuşup, farkında olmadan taraf değiştirmek ise bambaşka bir şey. Herhalde "endüstriyel taraftarlık", bu da.

"Ne olursa olsun da benim takımım kazansın." diyenler de var mesela. Bu ruh hâli, "futbolun ruhu" dediğimiz şeye aykırı işte. Kendi adıma söyleyebilirim ki, onların belli konulardaki görüşlerine itibar etmem. Bir şeyler yanlış gittiğinde, çoğunlukla tipik bir milliyetçi hezeyanıyla "Bizim takım üzerine oynanan oyunlar"da arar bu adamlar sorunu. Haklılardır aslında, onların takımı üzerine oyunlar oynanır. Ama düşünmezler ki futbolun her kademesi alabildiğine kirlidir ve tüm takımlar üzerine oynanır aynı oyunlar. Bazense bu oyunlar bazı takımların canını fazla yakıp, sadece bu fanatik kitlenin değil de herkesin tepki vereceği seviyeye gelir. İşte o zaman, bizim tarafsız taraftarlar çıkar sahneye. Derler ki, "Oyun moyun yok, bunlar tipik taraftar saçmalıkları." Hah dersin, çattık. Artık ne konuşsan boştur. Öyle bir yerdesindir ki, çekinirsin "Ama..." demeye. Türkiye'de futbol çok temizdir de, senin takımın yenildiği için yönetimin hedef şaşırtmayı hedeflemektedir. Yok kazara takımına haksızlık edildiğini düşündüysen seni de o fanatiklerle bir tutarlar. Sen de tarafsızmış gibi yapmak zorunda kalırsın alkış almak istiyorsan. Prim yapan odur çünkü.

Taraftarlık, taraf olma işidir oysa. Tarafsız taraftar olmaz, olamaz.