25 Ocak 2009

Sivasspor Maçı

Oynanır mı, oynanmaz mı; saha hazır hâle gelir mi, gelmez mi; Galatasaray kazanır mı, kaybeder mi... Bir haftadır tartışıp durduğumuz tüm bu soruların cevapları elimizde artık. Yine de aynı yerden başlayalım konuşmaya.

Sivas 4 Eylül Stadyumu'ndaki karşılaşma, bu şartlarda oynanmalı mıydı? Cevap, hayır. Ancak şurası kesin ki maçın tehiri hâlinde yapılmış olacak yanlış, halihazırda yapılmış olanından daha büyük olurdu. Çünkü bu şartlar altında oynanan ilk karşılaşma Sivasspor'la Galatasaray arasında oynanan değildi, sonuncusu da bu olmayacak. Tabii gerek taraftarlar arasında, gerekse medya tarafından konuşulacak, gündeme getirilecek olan karşılaşmalar ise sadece "büyük" olarak adlandırılan takımların tarafı oldukları olacak her zamanki gibi. Bu yönüyle de yine ne ilk, ne de sondu bugün oynanan karşılaşma. Normali nedir? Bu sahada maç oynanmaz. Sakatlık riski yüksek, futboldan alabildiğine uzaklaşılan karşılaşmalardır çünkü bunlar. Ancak madem Türkiye'de sürekli oynanıyor böyle maçlar, Galatasaray da oynamalıydı. Doğru muydu bu, değildi. Ama işte, öteki türlüsü de değildi. Yanlış bir sistemin içerisinde, öyle zamanlar gelir ki, doğru tercih söz konusu olamaz. Daha az yanlış olan yapılabilir en fazla. Öyle de oldu.

Saha hazır hâle gelmiş miydi peki? Tabii ki hayır! Fenerbahçe'yle oynanacak olan maç öncesi brandayla kaplanan saha zemini, Galatasaray maçından hemen önce neden bu hâldeydi? Cevap bulmak epey zor. Kimbilir, branda bulamamışlardır belki de... Başına süper sıfatı getirilen kerameti kendinden menkul ligimizde, böyle sahalarda futbol oynanıyor. En üst düzey organizasyonda yarışan futbol kulüplerinin herhangi bir standardı tutturması gerekmiyor. Malum iklim koşullarına rağmen ne alttan ısıtma sistemi ne de herhangi bir önlem mevcut. Maçın normal bir sahada oynanması için hiçbir şey yapılmıyor. Yanlış sistemin içerisinde bu tür oyunlara başvurmanın da şaşırtıcı bir yanı yok. Bir kez daha kazanan, katakulli yapan oluyor.

Geldik canalıcı soruya. Diğerlerine alışık olduğumuzdan, en çok da bunun üzerinde durmak gerek. Galatasaray kazanır mıydı? Kazanırdı, aslında. Kazanacak futbolu ortaya koyduğu ilk 45 dakikadan hiç bahsetmeden, galip gelen tarafın ligin "ilk yarısının" lideri olacağı maçın öncesine gidelim.

Ama önce parantez statüsünde bir paragraf açalım burada. Konuştukça açığa çıkıyor, işte bir çarpıklık daha! İki takımın, bir devrede iki kez karşılaşması normal mi? Dünyada değil, Türkiye'de ise ne anormal ki? İnsan, böyle bir ülkede, başına her ne gelirse gelsin doğal karşılayabilir. Birkaç sezon önceydi, 18 hafta oynanmıştı ligin ilk yarısı, ardından devre arası gelmişti. Bu hata yetmemiş olacak ki; aynısı, hatta daha büyüğüyle tekrar çıktılar "futbol büyüklerimiz" karşımıza. Neden daha büyüğü? Cevabı, ara transferde saklı. Ligin on yedinci, ikinci yarının ilk haftasında oynanacak karşılaşmalarda, ara transfer döneminde takım değiştiren oyuncular oynamalı mı? İşte yine doğru cevabı olmayan bir soru. Oynamalı desek, saçma. Oynamamalı desek, yine saçma. Türkiye futbolu başlı başına bir saçmalık çünkü. Kapa parantez, başka çare mi var...

Eksikleri vardı Galatasaray'ın. "Zaten eksik" olan Kewell, Linderoth, Hasan, Serkan ve Uğur'u bir kenara koyup, bu eksiklikleri önem derecesine göre sıralarsak; Servet'i, Emre Güngör'ü, Meira'sı, Mehmet Güven'i, Lincoln'ü ve Nonda'sından yoksundu takım. Lincoln'ün, gerek sakatlık riski, gerekse bu zeminde fiziksel mücadelenin öneminin tekniğin önüne geçmesi nedeniyle oynasa da bir şey yapabileceğini düşünmüyordum. Aynı şartlarda çok iş yapabilecek Nonda da gerçek hüviyetinden çok uzakta olduğundan eksikliği hayati bir önem teşkil etmiyordu. En büyük sıkıntı ise Servet'in yokluğundaydı. Sivasspor'da Mehmet Yıldız gibi bir "güç" vardı ve normal şartlarda kırmızı beyazlıların karşılaşabileceği tüm rakipler içerisinde bu gücün karşısında en rahat olması gereken takım Galatasaray'dı. Çünkü, en kuvvetli savunma sistemlerine dahi yıpratcılığı ve inatçılığıyla sızabilen bir zehir ise Mehmet Yıldız, Galatasaray'da da onun panzehiri vardı. Ama bugün yoktu işte, savunmasının gücü temsil eden kanadından yoksundu Galatasaray. Kalan oyuncularından her kim ki dişe diş, omuz omuza mücadele ederse Mehmet'le, galip gelen taraf olamayacaktı.

Ancak ve ancak Mehmet'ten daha çabuk, daha çevik ve daha öngörülü bir savunma hattıyla, sahanın bu bölümündeki mücadelenin kazananı olunabilirdi. Bunun neden yapılamadığı sorusunun cevabı ise bizi Emre Güngör ve Fernando Meira'nın cezalarına götürüyor. Bu ikilinin ardından, Emre Aşık'ın partnerliğini yapmaya en uygun aday olan Mehmet Topal'ın geriye çekilememesinin nedeni ise adaşının sakatlığıydı. Çaresizlikler bu şekilde zincirleme ilerliyor ve "maksimum fayda" uğruna, oynadığı tüm maçlarda takımın zayıf halkası olmaya aday Volkan Yaman'ı sol beke yerleştiriyordu Michael Skibbe. Hatayı da burada yapıyordu işte. Belki başka takımlar karşısında bu düşünce sistematiğiyle hareket edilebilir, ancak Mehmet Yıldızlı bir takımla oynarken bu gibi olağanüstü durumlarda savunmanın sağlamlığını ön planda tutmak gerekiyordu. Bu da Hakan Balta gibi kötü bir stoper, Volkan Yaman gibi yetersiz bir oyuncuyla olmazdı. Olmadı da.

Mehmet Yıldız'ın skor tabelasında bir değişiklik yaratamaması yanıltmasın. Her açıdan alt etti Galatasaray savunmasını, Sivasspor'un kaptanı. Oysa Mehmet - Emre ikilisinden oluşturulmuş bir tandem, yanlarında Sabri ve Hakan, önlerinde Barış ve Ayhan'la, Mehmet Yıldız'ın saha içindeki özgürlüğü epey kısıtlanabilirdi. Aydın'ın bu saha şartlarında etkili olamayacağı düşünülürken, Volkan'ın her şartta başarı oranının düşük olduğu da hesaba katılabilirdi. Daha ofansif bir kadroyu, oyuncuları farklı bölgelerde değerlendirerek defansif yönü daha kuvvetli bir takıma dönüştürebilirdi Skibbe. Yapmadı. Peki yanıldı mı? Bunu bilemiyoruz. Çünkü çıkardığı kadro da gayet iyi bir oyun ortaya koydu ilk 45 dakikada. 2-0'lık mağlubiyetin nedeni ise takımının eksik mücadele etmek zorunda kalışı oldu.


Öyleyse artık kırmızı karttan bahsedebiliriz.

Yanlışı yanlışla örneklemek çok doğru olmasa da, ilk olarak Roberto Carlos'un yan hakeme su fırlatan görüntüsü insanın gözünün önüne geliyor ister istemez. Carlos'un o hareketinin cezasız kalması hatırlarda. Bugünse Ümit Karan, komik bir şekilde oyundan atılıyor. Samsunspor maçında Beşiktaşlı Ahmet Yıldırım'ın, Fenerbahçe maçında Galatasaraylı Bülent Korkmaz'ın gördüklerinden sonra, Ümit de yıllarca unutulmayacak, kâh sinirlenilip kâh gülünecek bir kırmızı kart görerek tarihe geçiyor. Bunun Galatasaray'a faturası ise 3 puan.

Futbol, binlerce yıldır oynanan bir oyun. Modern futbolun başlangıcı ise, İngiltere'de Futbol Birliği'nın kurulduğu 1863 yılına denk düşüyor. Bu tarihten bu yana, kuralları belirlenmiş bir spor futbol. 1970 Dünya Kupası'ndan beri de, bu kuralları ihlal eden oyuncular için sarı ve kırmızı kartlar kullanılıyor. İster 1863'ü, ister 1970'i alalım başlangıç için, eminim ki bugünkü nedenden diskalifiye edilen ilk oyuncu Ümit Karan olacaktır. Bu kart, senede birkaç defa gazetelerin spor sayfalarında çıkan "ilginç bilgiler", "futbol gariplikleri", "bunları biliyor muydunuz" konulu yazılarda mutlaka yerini almalı, bunun için gerekli girişimler derhal yapılmalıdır. 2045 yılında, yerel bir Surinam gazetesinde yayımlanabilmeli misal, "24 Ocak 2009'da, Galatasaraylı futbolcu Ümit Karan, yan hakemin üzerine su sıçrattığı için kırmızı kart gördü." bilgisi. Gelecek nesilleri bu ilginç bilgilerden mahrum bırakmamak gerek.

Kötü niyetli miydi hakem? Orta hakem için konuşuyorsak, sanmam. Yunus Yıldırım, ilk 45 dakikada çok iyi bir yönetim sergiledi. Tabii buradaki ilk 45 dakika, ilk yarı anlamında değil; uzatmaların dahil olmadığı ilk 45 dakikalık bölümden söz ediyorum. Standart sürenin son saniyelerinde, yardımcısının "kötü niyetiyle", ki burada kötü niyetten kastım Galatasaray düşmanlığı değil, Ümit Karan'ı oyun dışına gönderdikten sonra ise bu kararın altından kalkamayarak yalpalayıp durduğunu söyleyebiliriz. Yayında tekrarını göremediğimiz bir penaltı pozisyonu var, Mehmet Topal'ın soldan içeri doldurmasının ardından Sivassporlu bir oyuncunun eline çarpan top sonrasında. Bu pozisyonu tekrar izlemeden yorum yapmak mümkün değil tabii. Akabinde Yaser Yıldız'ın ceza sahasının hemen önünde kendisine yapılan net faulde oyuna devam etmeye çalışıp, pozisyonunu kaybedince kendini bıraktığı pozisyonda da kesinlikle faul düdüğü çalmalıydı; ki bu pozisyonun da tekrarını göremedik. Bilica'nın savurduğu tekmeyi es geçmesini de sayabiliriz hakemin yanlışları arasında. İlk goldeki ofsaytın faturasını ise yine aynı yardımcı hakeme kesmeli. Netice itibariyle, her yönüyle yine hakemlerin rol çaldığı bir Süper Lig karşılaşması oldu, sıkça olduğu gibi.

Fizik gücünün bu denli önem kazandığı bir karşılaşmada Galatasaray'ın 10 kişiyle mücadele ettiği bir ikinci yarı için çok fazla söylenecek bir şey yok. Galatasaray'ın adının olduğu her yerde olduğu gibi umut vardı elbet, ancak her şey olağan gelişti ve Bülent Uygun'un bu tür oyunlardaki etkisi aşikâr olan Balili'yi oyuna almasıyla da birlikte mağlup oldu Galatasaray. Bu yarıda futbol adına akılda kalan çok az görüntü oluştu. Abdurrahman'ın çok şık golü, bunlardan biriydi. Michael Skibbe'nin Baros - Yaser değişikliği de şok etkisi yaratma arayışından öte bir şey değildi, üzerinde çok durmamak gerek. Yaser'in nispeten daha iyi olan hava topu etkinliğinden de yararlanmak bir diğer düşüncesi olabilir. Yedek kulübesinin yaş ortalaması da düşünüldüğünde, son çare, son bir arayış, son bir çözüm önerisi diyebiliriz bu değişiklik için. Görevlerini layıkıyla yerine getirmiş olsalar da; Ayhan ve Arda'nın müsait pozisyonlarda şut yerine pas tercihlerine anlam veremedim. Zaten ilk yarıda da Barış, sağ kanatta iki oyuncuyu çalımladıktan sonra topu geriye çıkarmaya çalışarak, sezonun en güzel gollerinden birini atmayı reddetmişti adeta. Kişileri konuşuyoruz madem, maçtan bağımsız olarak Emre Aşık'ın yan toplardaki etkinliğini hayranlıkla izlediğimi de eklemek isterim.

Son söz, Ümit Karan için. Kendi adıma, sezon başından bu yana hiç bir beklentim olmadı Ümit Karan'dan. "Sınıf atlayan" Galatasaray'da, ani patlamalarla idare eden istikrarsız bir Ümit'in şans bulamayacağını düşündüm. Hele ki tek santrforla oynanan maçlarda, kadrodaki top sürme yeteneği olan herhangi bir oyuncuyu ona tercih ederim. Kaptanlık için gerekli özelliklere sahip olmadığı da kesin. Tüm bunlara karşın, Galatasaraylı bir insan Ümit ve bugünkü haksızlıktan sonra ilk kez umutlanıyorum onun için. Çok geçerli bir çıkış noktam yok, sahip olduğu Galatasaray ruhu, tek güvencem. Daha önce benzer durumlarda sergilediği performansı bekliyorum ondan. Yapabilir mi, bilmiyorum. Ancak o biliyor ki yapamazsa önümüzdeki sezonun Galatasaray'ında 99 numaralı forma sahipsiz kalacak.

Maça dönüp bitirelim. Gündüz maçı olduğundan mıdır, mağlubiyetin hakem kaynaklı olmasından mı, yoksa bu zorlu şartlardan sakatsız çıkmanın huzurundan mı; çok üzüntülü bir hava yok bu mağlubiyet sonrası Galatasaray'da. Doğru olan da bu. Tüm yaşananların ardından bakıldığında; ligin liderinden çok, ligin kaderiydi bugün Galatasaray'ı mağlup eden. Ancak elbette sarı kırmızılı forma bunun da üstesinden gelmeyi bilecekti. Bilecek de...

8 ekleme:

Mesut Ulukök dedi ki...

Harika yazı, eline sağlık vs. de; ben bu blog'un yeni hali hakkında atacağın post'u bekliyorum hala hocam..

gltsry dedi ki...

önce elinize,kaleminize sağlık.yazı gerçekten düşüncelerimi özetler niteliğinde tek bir eksik var bence oda sivasspor seyircisinin galatasaray'a karşı sergilediği tutum konusuna değinmeyişiniz. bütün maç boyunca koro halinde küfür yemiştir bu takım.ne yapıyoruz herkese anlamıyorum.bursaspor maçında da kimseye sergilenmeyen bir kin kusma hali vardı şimdi de sivas.bütün nefretlerini döküp rahatladılar önlerindeki maçlara bakabilirler artık...ayrıca sevinebilirler 4 şubatta tekrar her türlü hakareti yapıp rahatlama imkanları olacak ekstradan kupa ayağına.
melike

aşkın dedi ki...

Bu kadar eğitimli olup bu kadar fanatik olmayı nasıl becerebiliyorsunuz anlamıyorum.
Branda meselesi, kırmızı kart; işin iç yüzünü biraz bile araştırmadan nasıl kesin konuşabiliyorsunuz?
Ve Allah aşkına yazımın başındaki soruya bir açıklama getirin, pek çok platformda üniversite okumuş azılı fanatik gençlerin varlığının sebebi nedir? Ben niye böyle olamıyorum? Anormal olan ben miyim yoksa?

scapula dedi ki...

Aşkın Bey,

Sizi bilemeyeceğim elbet. Ancak siz beni fanatizm yapmakla suçlasanız da, ben elimden geldiğince objektif değerlendirmeler yaptığımı düşünüyorum. Ancak tabii ki tarafım. Siz de biliyorsunuz, daha önce sayfanın sağ tarafında tanıtıcı bir yazı vardı, şablon değiştirirken kazara silindi. Hatırlıyorsunuzdur mutlaka o yazıyı, yorumlarım işte her zaman o doğrultuda olacaktır. "Beğenmiyorsanız okumayın." diyerek küstahça bir yaklaşımda bulunacak değilim, fikirlerinize de önem veriyorum; ancak eldeki mal bu. :)

Fenerbahçe'ye, Beşiktaş'a haksızlıklar yapılmıyor mu? Yapılıyor. Fenerbahçe ve Beşiktaş hakem hatasıyla hiç mi puan kaybetmedi? Kaybetti, hem de en az Galatasaray kadar. Ancak bu benim kişisel yazılarımı geçirdiğim bir web sayfası ve ben Fenerbahçe'ye yapılan bir haksızlık sonrası klavyenin başına geçip paragraflarca yazı yazacak kadar bir duygu yoğunluğuna sahip olmuyorum.

En basitinden şu son vergi meselesi... Çok fazla ayrıntısına vakıf değilim ancak Galatasaray lehine bir çarpıklık söz konusu. Geçmiş yıllarda aynı kolaylıktan Beşiktaş ve Fenerbahçe de çokça yararlandı tabii. Uzun uzun tartışılır bunlar. Ancak eninde sonunda ortada bir yanlışlık var ve bu yanlış Galatasaray lehine işliyor. Neden yazmıyorum? Çünkü en bu konu hakkında yazı yazacak kadar bilgi sahibi değilim. Veya aynı şekilde bu futbol dışı meseleler kimin lehine olursa olsun beni üzerine mesai harcayacak kadar ilgilendirmiyor. Fenerbahçe'ye peşkeş çekilen spor salonu arazisi hakkında yazmadığım gibi, bu konu hakkında da yazmıyorum.

Ne bileyim, Sivas maçının tekrarı konuşuluyor şu anda ve ben maçın tekrar edilmesini istemiyorum. Veya yine aynı maçta, son derece net olduğunu düşündüğüm birkaç hakem hatasının ardından dahi suçu tipik milliyetçi hezeyanıyla "Galatasaray üzerine oynanan oyunlar"da aramıyorum, hakemlerin kalitesinden söz ediyorum. Gurovic forma giydiği için Galatasaray erkek basketbol takımını desteklemiyorum. Ha ama bunu bir Fenerbahçe maçında yapamıyorum işte.

Bu da kritik nokta zaten. Futbolun kirlendiği, her kademesinin alabildiğine yozlaştığı bu dönemde bir futbol takımını desteklemek; hele ki bunu Türkiye'de yapmak mantıklı bir iş değil başlıbaşına. Bu mantıksızlığı yapıyoruz madem, zaman zaman diğer mantıksızlıkları da yaptığımızda "Ama bu mantıksız." denilmesini doğru bulmuyorum. Mesleki durumları göz ardı edersek, biraz da tribüne oynamak olarak görüyorum hatta bunu. Sözgelimi bir Beşiktaşlı var mıdır, Sinan Engin - Alaattin Çakıcı konuşmaları basına sızdığında "Keşke şampiyon olmasaydık." diyen. Varsa, bu mantıklı mıdır? Değildir bence.

Ha yine de, dediğim gibi objektif değerlendirmeler yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Ama kararınca yapabiliyorumdur ancak bunu. Herhangi bir takıma haksızlık etmemek adına fazla hassas da davranmıyorumdur belki. Çünkü bu sayfa bir hobi benim için, karşılığında bir şey kazanmıyorum. Ortada bir meslek yok ki kendi kimliğimi bir kenara koyup meslek ahlakını ön plana çıkarayım. Galatasaraylıyım, bu doğrultuda yazıyorum...

Branda meselesi ve kırmızı kart hakkında sizin bir araştırma bulgunuz varsa bilmek isterim. Ben elimden geldiğince kaynak gösterdim, ancak bir bilgi eksikliği varsa düzelteyim.

Direkt olarak suçlayıcı bir üslup kullanmış da olsanız, teşekkür ederim yorumunuz için.

Saygılar;
Ata

***

Sayfanın adresini tesadüf eseri öğrenen ve futboldan zerre kadar anlamasa da lafı geçtiğinde beni fanatik yorum yapmakla suçlayan babam, umarım görmez bu yorumunuzu. :) Diğer yandan insani olarak Lugano'yu Sabri'den daha değerli bulduğumu söylediğim için beni ayıplayan arkadaşıma da buradan selam ediyorum! :)

aşkın dedi ki...

Babanız - ellerinden öperim - haklı bir yorumda bulunmuş :)
Ben; tam da sizin bahsettiğiniz sebeplerden bu ülkedeki futbol ortamından uzaklaşmış vaziyetteyim.
Ne yazık ki uzaklaşmamın bir etkeni de bahsettiğim fanatiklik olgusu.Bu konuda yalan yok, artık o tavırları geçmişte kaldıysa da Beşiktaş taraftarını takdir ederdim; lehlerine de olsa haksız kararları protesto ederlerdi.
Biz bu açıdan sınıfta kalıyoruz.
Ümtit Karan hakeme su sıçrattığı için mi kart görmüştür yoksa ardından hakeme dönüp söylediği sözler nedeniyle mi?
Sivas stadının Fener maçı öncesinde brandayla kaplanıp Galatasaray öncesi bu uygulamaya gidilmemesi G.Saray'a yönelik bir artniyet midir yoksa Fener maçı öncesinde yoğun kar yağışı olup G.Saray maçı öncesinde böyle bir hava durumu olmamasından mıdır?
Haydi brandayı geçtik kırmızı kart olayının su suçratma nedeniyle olduğunu kabullenmek kör bir fanatiklik neticesindedir zira bu pozisyon yazılı - görsel basında tüm detaylarıyla incelenmiştir.
Kaldı ki branda serilmemesinin sebebi de çıplak gözle görülmekteydi, zeminde kar yoktu.
Fanatiklik, taraftar olmanın gerekli bir şartı değildir.Asıl korkutan, bizler bu haldeyken eğitimsiz insanların neler yapabileceklerinin kıyaslamasını yapmaktır.

aksilaz dedi ki...

salı günü sivas bakalım düzgün bir sahada ne kadar dayanabilecek.45 dakıka boyunca defanstan forvet hattına topu şişirerek oynadılar.federasyonun eli degmese o maçı kazanma ıhtımalleri yoktu.yarın ki büyük tepkide herkesin yeralması gerekli.stadı doldurmalıyız...

Anonymous dedi ki...

@aksilaz,

e yarınki maçtan bir hafta sonra yine Sivas'a gideceksiniz. Ah şu balık hafızalar!

scapula dedi ki...

Aşkın Bey;

Önce bir haber linki vereyim.

http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=51733

Şunu izledikten sonra, gerçekten Ümit'in küfür ettiğini düşünecek misiniz? Ben de buna samimi bir cevap istiyorum ama...

Üstelik Ümit Karan'ın kariyerindeki ilk kırmızı kart bu; Gençlerbirliği'nde oynarken çift sarı karttan gördüğünü saymazsak...