Geçtiğimiz hafta futbol dünyası, olası Kaka transferiyle dalgalandı. Bu süreçte Kaka'nın takındığı tavır ve Milan taraftarlarının yıldızlarına sergilediği sevgi gösterileri; akabinde geçtiğimiz akşam Milan Başkanı Silvio Berlusconi'nin yaptığı "Kaka Milan'da kalmayı istiyor ve Milan'da kalacak." açıklamasıyla tüm bu çabaların sonuç verdiğinin görülmesi, futbolu sevenleri duygulandıran gelişmeler hep. Fazla romantik bir bakış açısıyla, "Forma aşkı, endüstriyi yendi." gibi içi boş bir argümanda diretmeyeceğim, farkındayım futbolda böyle bir olgunun kalmadığının. Ancak yine de, 130 milyon euro gibi mantığın ötesinde bir rakamın geri çevrilmiş olmasını pozitif bir gelişme olarak nitelendirmek sadece iyimserlikle açıklanamaz. En nihayetinde yabancı bir futbolcu olan Kaka, %50'lik bir maaş artışını, daha da önemlisi "Futbol tarihinin en yüksek bonservis bedeli ödenen oyuncusu" unvanını elinin tersiyle itmiş oldu.

Kaka'nın tavrının belki de en takdirle karşılanacak tarafı, Manchester City'e gitmek istememesine karşın kulübünü zor durumda bırakmadan, kendisi hakkında verilecek kararı beklemesiydi diyebiliriz. Veyahut belki de artılar ve eksiler birbirine yakın geliyor ve olası İngiltere transferi de Kaka'ya cazip geliyordu, tam olarak bilmek mümkün değil. Ancak her ne şekilde olursa olsun, günümüzde çokça rastlanamayacak biçimde, oyuncunun takımına sadık davrandığı bir gerçek. Çok fazla uzatmayayım, her yerde okuyoruz zaten Kaka, Milan, Manchester City üçgeninde yaşananları. Ben de sadık bir İtalya Ligi seyircisi olmadığıma göre (ki toplamda 30 maçını ancak izlemişimdir Kaka'nın) bu konuda ekstra söyleyecek bir şeyim yok. Üzerinde durmak istediğim konu farklı. Kaka'nın gerçekleşmeyen transfer hikayesi, geçmişteki bir başka transferi anımsatıyor; bu defa gerçekleşen bir başka transferi. Vialli'nin, Sampdoria'dan Juventus'a transferini...

Nasıl ki bugün Kaka bayrak adamıysa Milan'ın, Gianluca Vialli de 1980'lerin sonu 90'ların başında Sampdoria'nın sembolüydü bir nevi. Partneri Roberto Mancini'yle forvette muhteşem bir ikili oluşturuyorlardı birlikte. Sampdoria'nın tarihindeki en büyük başarılarının altında da yine bu ikilinin imzası vardı. Önce 1990-91 sezonundaki tek Serie A şampiyonluğunu kazandırdılar takımlarına, ertesi sezon ise Avrupa Şampiyonlar Ligi finaline kadar götürdüler mavi beyazlıları. Özellikle ligde de kötü günler geçirilen sezonda, Avrupa'da finale giden yolculuk bir hayal gibiydi adeta Sampdorialılar için. Ne var ki Wembley'de oynanan finalde, Ronald Koeman'ın frikikten attığı tek gol belirledi sonucu ve Sampdoria'nın Avrupa'nın en büyüğü olma hayali Barcelona gerçeğiyle çarpışarak yıkıldı. Uzatmalarda gelen bu golden kısa bir süre önce oyundan çıkan Vialli'nin, Koeman frikiği kullanmadan önce havluyu başına dolayıp vuruşa bakamaması ekranlara yansıyan unutulmaz bir görüntüydü. (1)

Doğduğu şehrin takımı Cremonese'den 1984 yılında transfer edilen Vialli'nin, sekiz sezon formasını giyeceği Sampdoria'dan Juventus'a transferi hemen her sezon sonunda gündeme geliyor, ancak bir şekilde bu transfer gerçekleşmiyordu. Bir nevi Mehmet Topuz - Fenerbahçe ilişkisi yani. Tabii iki hikaye arasındaki temel fark, Vialli transferin gerçekleşmemesinde kulüp yönetimi kadar oyuncu isteği ve taraftar baskısının da etkin rol oynaması. Juventus, Vialli'yi sürekli istiyor; Vialli ise ancak yurtdışına, Barcelona ya da Real Madrid'e gitmesi halinde takımından ayrılmaya sıcak bakabileceğini söylüyordu. Gelgelelim 1992 sezonu Milan'ın şampiyonluğuyla sona erip Juventus'un şampiyonluk özlemi 6 yıla yükseldiğinde, Juventus Fahri Başkanı Gianni Agnelli geniş çaplı bir operasyon başlatmış ve Vialli için de Sampdoria'ya reddedilemeyecek bir teklif sunmuştu. Bu teklif, o güne dek bir oyuncu için sunulan en yüksek bonservis bedelini içeriyordu; 12 milyon pound.

Antrparantez, Diego Armando Maradona'nın önce Boca Juniors'tan Barcelona'ya geçerken kırdığı, ardından buradan da Napoli'ye giderken geliştirdiği bu bonservis rekorunun "ödeyen" tarafı olmak, İtalya'nın iki devi Milan ve Juventus arasında bir çeşit rekabete dönmüştü diyebiliriz. Ruud Gullit'le Milan, Roberto Baggio'yla Juventus ve Jean-Pierre Papin'le tekrar Milan'ın ele geçirdiği bu "en yüksek bonservis ödeyen kulüp" unvanı, Vialli'yle birlikte tekrar Juventus'a geçiyordu. Tabii bu hamleye çok geçmeden yenıt gelecek, Vialli'den bir ay sonra Torino'dan Gianluigi Ventini'yi renklerine katan Milan ekibi 13 milyon pound'la bir kez daha üstünlüğü sağlayacaktı.

Vialli her ne kadar takımından ayrılmak istemediğini sürekli dile getirse de, Barcelona'yla oynanan final maçından hemen önce kulüp başkanı tarafından Juventus'a satılacağı açıklanmıştı. Finalden iki gün sonra, 22 Mayıs 1992 günü Vialli'nin Juventus'a transferi kesinleşiyor, 24 Mayıs'ta ligin son hafta maçları oynanıyordu. Bu haftada Samporia, daha önce küme düşmeyi garantileyen Cremonese karşısına UEFA Kupası vizesi için çıkacaktı. Vialli ise son maçında, kaderin bir cilvesi olarak, onu yetiştiren eski takımına karşı oynayacak, ertesi gün de yeni takımına imza atacaktı. Maç günü tribünlerde ne UEFA Kupası, ne başka bir şey; yalnızca Vialli'nin vedası konuşuluyordu. Mücadele 2-2 sonuçlanıp, Sampdoria uluslararası arenadan uzak kaldığında üzülünen yine aynıydı. Stadın her yerinde Vialli için hazırlanan pankartlar ve maç boyunca yapılan tezahüratlar, bu oyuncuya duyulan sevgiyi gözler önüne seriyordu. Bir pankart ise şöyle nitelendiriyordu Sampdoira'nın kahramanını: "Rüzgâr olmasa bile dalgalanan bayrak!"

Vialli'nin bu sevgiye verdiği karşılık, büyüleyiciydi. Sampdoria taraftarlarına, futbol tarihinde eşine az rastlanır bir jest yaptı Vialli; unutulmaz bir maç düzenledi. Bu öyle bir maçtı ki, Cenova trafiği birbirine girdi. Sampdorialı taraftarların oluşturduğu bir karma, Sampdoria futbolcularına karşısındaydı. Vialli, kaleye bile geçti bu maçta ve Sampdorialı taraftarlar ömürleri boyunca hatırlayacakları bir anıya sahip oldular. Futbol tarihi ise yeni bir efsaneye. Her yönüyle muhteşem bir veda olmuştu Vialli'ninki.

Peki taraftarın tepkisi ne olmuştu, Vialli'nin gidişine? Bunun için önce Sampdoria Başkanı Paolo Mantovani'den söz etmek gerek. Mantovani, 1979'da Serie B'deyken devraldığı takımını 1992'de Serie A şampiyonu yapmış, kredisi sonsuz bir Sampdoria efsanesiydi. Sampdoria taraftarları nezdinde, "umut"la özdeşleşmişti adı. 5 yıl boyunca düzenli olarak Avrupa kupalarına katılan ve hedefleriyle birlikte giderleri de büyüyen Sampdoria'nın bu kez Avrupa kupalarından uzak kalmışası, bütçede 15 milyar liretlik bir açık oluşturuyordu. Vialli transferi ise hem bu açığın 3'te 2'lik kısmını kapatıyor; hem de yine bu transfer karşılığında Juventus'tan alınan dört genç ve gelecek vadeden oyuncuyla 90'lı yılların Sampdoria'sının temeli atılıyordu. Tüm bunlar, Başkan Mantovani'nin çok büyük bir tepki görmesinin önüne geçti.

Vialli ise giderken şunları söylüyordu; "Sampdoria, Viallisiz Birinci Lig'de kalacak, fakat Vialli kalsaydı birkaç yıl içinde İkinci Lig'in yolunu tutacaktı.". İmza töreninde ise "10 günde Juventuslu olacağım, 4 yılda iz bırakacağım." diye başladı konuşmasına. Yeni Juventus'un kendisi etrafında kurulacak olmasından duyduğu gururu ve bu ağır yükün bilincinde olduğunu da ekledi. O, yeni partneri Roberto Baggio'yla yakalayacağı uyumun düşüncesindeyken, eski ekürisi Roberto Mancini, kendi ifadesiyle, kardeşini kaybetmiş gibiydi. Sampdorialı taraftarlar ve Mancini'nin dışında, iki kaybedeni daha vardı bu transfer hikayesinin. Biri, "biri" olmaktan da öte geniş bir grup olarak, haklarının Vialli transferi için kullanıldığını iddia ederek greve giden FIAT işçileri. Peki ya diğeri?

O gün Vialli'yi kulübünden koparmak için çok çabalayan, bugünse istemeyerek de olsa Kaka'yı kadrosunda tutan, Silvio Berlusconi.

1 ekleme:

Chao Grey dedi ki...

Eline sağlık.