18 Ocak 2009

Linderoth Dönerken...


Tobias Jan Håkan Linderoth...

Bundan bir buçuk yıl kadar önce Galatasaray tarafından transfer edilmesi gündeme geldiğinde, çok farklı noktalara odaklanmış durumdaydı Galatasaray taraftarı. Kimileri, tarihin en kötü Galatasaray yönetiminin getireceği her oyuncu gibi ona da şüpheyle yaklaşıyor; kimileri ise gözünü olası Lincoln transferine dikmiş, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Aynı günlerde Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu tarafından Galatasaray'a verilen 5 maçlık seyircisiz oynama cezasını da hesaba katarsak, talihsiz bir döneme denk geldi, Linderoth'un Galatasaray'ın transfer gündemine girmesi.

Diğer yandan, yine Galatasaray taraftarının çok haklı olarak geliştirdiği bir refleks vardı; transfere inanmamak! Bunu biraz açalım. "Uçağa bindi, geliyor." denen oyuncuların o uçaklardan bir türlü inmek bilmemesi sonucu oluşan "Oyuncu uçaktan inip İstanbul'a ayak basmadan ben bu transfere inanmam!" mekanizması; Isaac Okoronkwo, Laurent Robert, (daha sonra) Charles Itandje örnekleriyle birlikte rafa kalkmış, yerini "Resmi site yazmadan ben bu transfere inanmam." cümlesine bırakmıştı. Bu kaygı da, Linderoth transferinden çok kısa bir süre sonra Lincoln transferinde yaşanacak küçük bir karışıklık sonrasında "Resmi imza atılıp, oyuncu Florya'da top sektirmeden ben bu transfere inanmam" şekline evrilecekti. Adının anılması dahi her Galatasaraylının içini sızlatan Franck Ribery örneğini ise bir istisna olarak kabul etmekten başka çare yok, aksi takdirde işin içinden çıkmanın mümkünatı da.

Kısa sürede ortaya çıktı ki, Linderoth - Galatasaray ilişkisi, alışılagelmiş transfer yalanlarından bir tanesi değildi. Atılan ilk imza ve Linderoth'un sarı kırmızı formayı ilk kez sırtına geçirmesiyle birlikte, daha pozitif bir hava hâkim olmaya başladı Galatasaray tarafında. Yönetimin hedef şaşırtmaya çalıştığını iddia edip, taraftarı bu transfere duyarsız kalmaya çağıranlar da yok değildi tabii. Ya da "Mevcut yönetim aldıysa, vardır işin içinde bir bit yeniği." diyenler. Bu da, oyuncu hakkında ivedi istihbarat edinme gerekliliğini bir nebze artırıyordu, aynı kişiler için. Çeşitli araştırmalar, incelemeler ve gazete haberleri de, oyuncu hakkındaki mevcut bilgilerinden daha fazlasını veriyordu Galatasaraylılara.

Neydi o günlerde konuşulanlar? En geriye giderek, şöyle bir hatırlayalım.

1979 yılının 21 Nisan'ı, Olympique de Marseille takımının orta saha oyuncusu Anders Linderoth'a baba olduğunu müjdeliyordu. Tobias, doğumuyla birlikte ilk deplasmanındaydı sanki. Nasıl ki Hagi, İstanbul'da aldıysa "iki çocuk babası" sıfatını; İsveçli orta saha oyuncusu da oynadığı takımın kentinde yaşıyordu babanın olma sevincini. Marsilya macerasının ardından ülkesine dönüp önce Mjällby, arkasından 5 yaşında ilk kez kapısından içeri girip altyapısından yetiştiği Näsby takımının formasını giyerek futbolu bırakan Anders Linderoth, bu kez sıralaması tersten olmak üzere, yine aynı iki takımla da antrenörlük kariyerine başlıyordu. Baba Linderoth tabirini kullanmaktan güçlükle kaçındığım İsveçli teknik adam neredeyse oğlu da oradaydı artık. Tobias'ın Mjällby'le başlayan ve 7 yıl boyunca aynı yerde seyreden futbol hikayesi, babası Hässleholm'a geçince mekân değiştiriyordu. Burada geçen 3 yılın ardından, Tobias artık babasının himayesindeki küçük futbolcu adayı değildi; kanatlanmış, yuvadan uçuyordu, Hollanda açıklarına doğru.

Başını elbette Ajax'ın çektiği ünlü Hollanda altyapısında eğitim alacak olmak, kuşkusuz büyük bir avantajdı, İsveç genç milli takımlarında da oynamaya başlayan Tobias Linderoth için. Bir senenin ardından ona önerilen profesyonel sözleşmeyi aile hasretinden dolayı reddediyor; profesyonelliğe ilk adım için babasının yeni takımını daha uygun görüyordu. Elfsborg'du Linderothların şimdiki durağı. İkili, iki yıl da burada geçirdi. Ve 1998'de, yine beraber, Norveç'te aldılar soluğu; Stabæk'te. Aynı yıl ümit milli, takip eden yılda da A milli formayı geçirdi üzerine Tobias. Hikayenin Anders Linderoth ile ilgili bölümü, bu noktadan sonra bizi ilgilendirmiyor. Tobias Linderoth ise, 2001 yılında, 22 yaşında atlamıştı büyük basamağı. Everton - Linderoth birlikteliği başlamıştı.

Minik bir flashforward, Linderoth'un Everton yıllarından söz ederken işimize yarayabilir. Yıl 2008; Tobias Linderoth, Galatasaray'la anlaşır. Gazetelerin onu anlatırken kullandığı tabirlerin bazıları ise şunlardır: "MR makinesi görse solaryum aleti zanneder, istikrar en önemli özelliği, biyonik adam..." Oysa ki tüm bunlar, koskoca bir yalandır. Linderoth, her ne kadar Everton'dan sonra forma giydiği København takımında sezon başına 40'ı aşkın maça çıksa da; 25'i sonuncusunda olmak üzere 3 sezonda 40 maçta ancak oynayabildiği Everton kariyeri sakatlıklarla doludur. Liverpool şehrindeki 3 yılının hayal kırıklıklarıyla örülü olmasının da yegâne nedeni budur; transferini gerçekleştiren teknik adamın 3 hafta sonra kulüpten gönderilmesini saymazsak.

2001-2004 yılları arasında Premier Lig'de zedelenen imajını, 4 maçta 360 dakika forma giydiği 2002 Dünya Kupası ve 3 maçta 260 dakika forma giydiği (ilk iki maçta kart gördüğünden, üçüncüsünde cezalıydı) Euro 2004 şampiyonaları ile canlı tuttu Linderoth. Son şampiyona sonrası yerleştiği Kopenhag kentinde ise kariyerinin zirvesine ulaştı. Önce kaptanı oldu København takımının. Ardından, taraftarlarının kahramanı. 2006 Dünya Kupası'nda, o meşhur rekoruna ulaştı; 14.6 kilometre koştu 96 dakikada. Aynı yıl, ödüller de birbiri ardına geliyor. København'ın en iyi oyuncusu sıfatı, Linderoth'un oluyor. "En İyi İsveçli Orta Saha Oyuncusu" ödülü de. Üç sezonda iki Danimarka, iki de Royal Lig şampiyonluğu, Linderoth'un kariyerindeki başarı hanesine tek tek ekleniyor. İsveç Milli Takımı'nın kaptanı, buradaki misyonunu tamamladığına inandığındaysa, bizlerin gönül verdiği takımın, Galatasaray'ın başarısı için "koşma" kararı alıyor. Transferinde bir büyük pay sahibi, kısa süre top koşturduğu Galatasaray'da, işine verdiği önem ve kapasitesini sonuna kadar kullanma adına gösterdiği azim ile taraftarların gönlünde kendine yer edinen Roger Ljung; menajeri.

Linderoth'un kariyer özeti bu. Peki, aynı günlerde "Biyonik adam" dışında anlatılanlar neydi, medya tarafından? Doğru, yanlış ayırt etmeden sayalım.

Duran top ustası. Çok iyi frikik atar, korner kullanır. Uzaktan mermi gibi şutlar gönderir rakip kaleye. Çok iyi bir fiziğe, fizik gücüne sahiptir. Mücadele gücü yüksektir. Müthiş top dağıtır, kanatlara ve forvet arkasına servis yapar. Düzenli yaşar. İskandinav disiplinine sahiptir. Ön liberonun kralıdır. Tek ön liberolu sistemde daha iyi oynar. Çift ön libero onun için daha uygundur. İleri çıkar. İleri çıkmaz. Savunmaya yardım eder. Hücuma destek verir. Çok kart görür. Çok top çalar. Çok atak keser. Çok koşar. Hızlıdır. Çabuktur. İyi yer tutar. Yaratıcıdır. Dinamiktir, takıma dinamizm katar. Ve daha bir sürü şey... Kısacası, bir futbolcu hakkında söylenebilecek neredeyse her şey söylenmişti Linderoth için. Bir kısmı yanlıştı bunların, bir kısmı doğruydu; bir kısmı da abartılıydı. Tüm anlatıcıların üzerinde uzlaştıkları konu ise, Linderoth'un Galatasaray için isabetli bir seçim olduğuydu. Birtakım hesaplar içinde olan, fikri kale alınmayacak derecede değersiz olan zavallı bir kimse hariç tabii.

Sonrasını biliyoruz. Ligin ilk çeyreğinde taraftarları mest eden, o sahada olduğu sürece takımı yenilmeyecekmiş izlenimi veren Linderoth, 29 Kasım 2008'de oynanan Panionios maçının ardından, sezon sonuna dek sürecek akıl almaz bir sakatlığa kurban gitti. Bir sınavdı bu sakatlık, geniş çevreler tarafından her fırsatta vefasızlıkla suçlanan Galatasaray Spor Kulübü için. Medya, "Şimdi Vefa eski bir semt adı" klişesiyle Galatasaray ismini düzenli olarak bağdaştıradursun, işin içinde olanlar biliyordu Galatasaray'ın vefanın diğer adı olduğunu. Kulübünden her türlü desteği gördü Linderoth ve sakatlığının üstesinden geldi, üstelik ülkesinin Euro 2008 kadrosuna da seçildi. Milli formayla çıktığı ilk hazırlık maçında futbola, mücadelesinin hediyesi olarak gelen bir golle merhaba dedi. Şampiyona boyunca takımının oynadığı üç maçta forma şansı bulamasa da, oradaydı ve futbolun havasını kendisine en gerekli olan yerde teneffüs etti.

Şampiyona dönüşü, Galatasaray'ın da sezon başı hazırlık kampına katıldığında, iyi dilekler Linderoth'laydı. "Bu sene en önemli transferlerimiz Lincoln ve Linderoth." cümlesinin iki öznesinden biriydi Tobi. Gelgelelim, Paderborn'la oynanan hazırlık maçında tekrar sakatlandı. Bu sakatlığın faturası, diğerine oranla çok daha düşük olsa da, futbola özlem duyan Linderoth'un 1 ay bekleyecek sabrı yoktu. Başka çare mi var ki, bekledi. Bu çileli sürecin ardından 27 Ağustos'ta Bükreş'te, 31 Ağustos'ta Kayseri'de Galatasaray'ın zorunlu sağ bekiydi. Performansı, iyiydi. Övgü dolu sözler ve büyük beklentiler geri dönmüştü bir nevi.

Tarihler 6 Eylül'ü gösterdiğinde ise, Galatasaray, Linderoth'u milli takıma göndermenin bedelini en ağır şekilde ödeyecekti. Arnavutluk'la İsveç arasında oynanan Dünya Kupası grup eleme maçının 6. dakikasında, sakatlık belası bir kez daha büküyordu boynunu İsveçlinin. Linderoth, büyük umutlarla çıktığı maçın henüz başında sedyeyle ayrılıyordu sahadan. Bu sakatlıkla birlikte, Galatasaray taraftarının da sabrı tükenmişti artık. Çok geçmeden kulüp resmi sitesinden açıklama yaptı. Korkulan olmamıştı, sakatlık ciddi değildi. 4 gün sonraki bir diğer milli maçta oynama ihtimali dahi vardı Linderoth'un. Oynamadı. O günden sonra da bir daha oynamadı zaten. Ta ki, 2009 yılına kadar. Dün geceki Malatyaspor maçında da kadroda yoktu Linderoth, ancak en geç iki hafta sonra kulübede oturuyor ve 21 Ekim 2007'deki Ankaraspor maçından bu yana ilk kez Ali Sami Yen'de kendi seyircisi önünde oynama şansını bekliyor olacak.

Peki, bugünden sonra neler olacak; Linderoth, uzun süreli sakatlığın ardından takıma girip katkı sağlayacak duruma gelebilecek mi? Fikir yürütelim.

Linderoth, beklentilerin asla kesilmemesi gereken bir oyuncu. Evet 1 sezonu geçti, doğru düzgün top oynamıyor. Ancak daha önce de uzun süreli sakatlıklar atlattı ve ardından tam kapasiteyle geri döndü. Steaua Bucuresti ve Kayserispor maçlarında oynadığı futbol da bize bunun işaretini veriyor zaten. Dikkat edilmesi gereken konu şu; bir oyuncunun başına bu kadar üst üste sakatlık gelirse, o oyuncu mutlaka belli bir ölçüde hassaslaşacaktır, mutlaka korkusunu yaşayacaktır sakatlığın. Linderoth kalitesinde, Linderoth profesyonelliğinde ve elbet Linderoth tecrübesinde bir oyuncuda bu süreç kısa olacaktır; ancak yaşanacaktır da. İki üç maç sonrası, kahvehane taraftarı sabırsızlığında, "Bu muymuş bunca zaman beklediğimiz adam?" denmesi, vaktiyle Mehmet Güven'de yaşanan tahammülsüzlüğün Linderoth'a da sirayet etmesi yanlış olacaktır. Çünkü Linderoth'un, hâlen çok şeyleri var Galatasaray'a verecek.

Hangi bölgede peki? Bakalım.

Beklenenin aksine, sağ bekte kullanmayacak Linderoth'u, Skibbe. Ön liberoda yararlanacak oyuncusundan. Peki kimin yerine? Öncelikle Linderoth'un mevkisinde görev alabilen diğer oyuncuları sayalım: Ayhan, Mehmet Güven, Mehmet Topal, Barış, Meira. Bu oyuncuları, öncelikli görevlerine göre ikiye ayırır ve birinci gruba "oynayan", ikinci gruba "oynatmayan" adını verirsek, eşit bir dağılımla karşılaşıyoruz. Linderoth'la birlikte saydığımız ilk üç oyuncunun, öncelikle oynamak, oyun kurmakla görevlendirildiğini söylemek mümkün. Kalan üç oyuncunın ise birincil görevi rakibi bozmak, elbette toplu oyunda da etkin roller üstlenmekle birlikte. Ayhan, Linderoth ve Mehmet Güven, ön liberodan ziyade çift yönlü orta saha oyuncularıyken; Mehmet Topal, Meira ve aslında her iki tarife de bütünüyle uymayan farklı bir oyuncu prototipi olarak nispeten Barış, kesici özellikleriyle ön plâna çıkıyorlar.

Sezon başından bu yana, Skibbe'nin 4-2-3-1'inde 2 rakamının temsil ettiği bölgeyi de, işte bu şekilde ikiye ayırabiliriz. Bu bölgede forma giyen iki oyuncunun biri, ilk gruba ait çift yönlü bir orta saha oyuncusu iken, diğeri rakibin oyununu bozan, savunmanın açıklarını kapatan bir tür ön stoper oldu bugüne dek. Sakatlık yahut ceza gibi istisnai durumların dışında, ki o da yalnızca bir kez -Konyaspor maçında- oldu, asla iki "oynayan" ya da iki "oynatmayan"la sürmedi takımını sahaya Michael Skibbe. Gerektiğinde savunmanın göbeğindeki ikiliyle oynayıp Meira'yı itti ileriye, yine yapmadı bunu. Demek ki bu, kilit bir noktaydı Alman teknik adamın sisteminde. Bu kontekstte bakıldığında, savunmanın önündeki ikilide nasıl bir rotasyon uygulanacağını, Linderoth'un hangi oyuncuyla forma savaşına gireceğini öngörmek mümkün.

Peki Linderoth, gitgide performansı artan ve oynadıkça da açılan bir Ayhan Akman'dan fazla neler katabilir takıma? İnceleyelim.

Her şeyden önce, savunmada hâlâ verdiğimiz açıkları önemli ölçüde azaltacaktır Linderoth'un dönüşü. Tecrübesinin de etkisiyle pozisyon sezgisinin çok yüksek ve rakibi bozmakta da en az yanında oynayacak Mehmet Topal kadar etkili olması, rakip takımların hücuma dönük oyuncularını sindirmekte etkili olacaktır. Bunun yanında, tek gol farkıyla önde götürdüğümüz karşılaşmalarda yaşadığımız baskıyı üzerimizden atmakta kullanabileceğimiz en uygun oyuncu yine o, kadromuzdaki. Linderoth, zaman zaman ağır kalan Ayhan'ın aksine, çok iyi de bir atak başlatıcısı. Geçtiğimiz yılki Kayserispor maçını hatırlayın; Ümit Karan'ın golünde asist Lincoln'ündü ama ondan önce Linderoth'un sahanın boş bölgesine gönderdiği diyagonal pas bozmuştu henüz tam yerleşme fırsatı dahi bulamayan Kayserispor savunmasının dengesini. Bu, Linderoth'un eski takımlarında da sıklıkla yaptığı bir şeydi. Üstelik yıllardır yapamadığı başka bir şeyi, kontratağa çıkmayı da başarabilir Galatasaray, onun basit ama doğru tercih edilmiş paslarıyla. Bu paslar ve hatta bu şekilde oluşturulmuş pas sekansları, Skibbe'nin Galatasaray'da yerleştirmeye çalıştığı -ve bugünden geriye baktığımızda, bu konuda oldukça da yol kat ettiği- oyun felsefesinde elzem. Buna karşın Ayhan'ın ofansif etkisi ve uyumunun da Linderoth'ta olmadığı söylenebilir. Bu da yerine göre her ikisinden de faydalanılması gerektiği gerçeğine götürüyor bizi.

Özetle Linderoth, bunca ayrılığa karşın benim ideal 11'imdeki yerini koruyor. Mehmet Topal da koruyor, Ayhan da öyle ve hatta Barış da. Nasıl bir kadrosu var Galatasaray'ın, nasıl çıkacak bu işin içinden Michael Skibbe, bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var, o da bu oyuncuların hepsinin bir şekilde oynayacağı, sene sonunda dönüp baktığımızda hepsinin şampiyonluktaki rolünün büyük olacağı.

6 ekleme:

Kapali Ust dedi ki...

Bu kadar ara verdikten sonra böyle uzun ve güzel bir yazı bekliyordum senden. Kendi kişisel görüşüm kalitesine rağmen Linderoth'un sene sonuna kadar çok fazla forma şansı bulamayacağı şekilde.

Kapali Ust dedi ki...

Bu kadar ara verdikten sonra böyle uzun ve güzel bir yazı bekliyordum senden. Kendi kişisel görüşüm kalitesine rağmen Linderoth'un sene sonuna kadar çok fazla forma şansı bulamayacağı şekilde.

scapula dedi ki...

İsmail Abi teşekkür ederim.

Bırakmayı düşünüyordum aslında yazmayı. Aranın nedeni de oydu. Ani karar vermeyeyim diye bekletiyordum ama veda yazısıni bile şekillendirmeye başlamıştım. Daha sonra yaşanan birkaç enteresan gelişme sonrası vazgeçtim bu düşüncemden.

Yine de birtakım değişikliklere gideceğim. Hem şablonda, hem sitenin adresinde, hem de yazıların sıklığında. Önümüzdeki günlerde bir şeyler yazarım sanırım bununla ilgili.

Kapali Ust dedi ki...

Blog'u zevkle takip ediyoruz, formattan da gayet memnunduk. Aklındakiler yaptıklarının da ötesinde sanırım merakla bekliyorum.

Bir tavsiye : Yazmayı sakın bırakma.

Chao Grey dedi ki...

Nerdesin sen ya Linderoth kadar özledik valla

aksilaz dedi ki...

Linderoth gelmeyeceği için Skibbe'ni sıkıntıya düşecek bi durumu yok. adam yan gelip yatmya devam etsin ne güzel iş.