(Fotoğraf: Semih Nişancı)

Ben basketboldan zerre anlamam, evvela onu söyleyeyim. Ona göre, teknik meknik yok bu yazının içinde. Bir maç günü anlatılıyor sadece. Lalettayın bir maç oldu mu anlatmam da, güzeldi bu. Herneyse.

Maç öncesi Taksim'de, Matrock'ta buluştuk arkadaşlarla, bir nargile içelim de öyle girelim maça diye. Erhan vardır orada, basketbol antrenörü. Daha önce Galatasaray ve Oyak Renault'da çalıştı, şimdi Darüşşafaka'da görev yapıyor. Gündüzleri antrenmanlarda, günün geri kalanını genelde mekanda geçirir. Ya geç geldi o gün, ya geç karşılaştık; tam çıkıp maça giderken görebildik ancak birbirimizi. Koray Hoca'yla dedi, sabah konuştuk, 5 haftadır Fenerbahçe'yi izliyormuş, her şeylerini ezberlemiş, galibiyete olan inancı da tam, ama yine de mümkün değil, yenemezsiniz. Buradaki "siz", kendisinin Beşiktaşlı olmasından kaynaklansa da daha önce çalıştığı Galatasaray'ın basketbol takımına da sempatisi var Erhan'ın. Galibiyet mümkün değildi ona göre. Esasında, ben de pek ihtimal vermiyordum. Bu sene basket takımından hiçbir şey olmayacağı inancındaydım, hâlâ da pek değişmiş değil bu fikrim; Gerets misali karakter olarak bu camiaya çok yakışıp teknik açıdan son derece yetersiz olan Murat Özyer'in gitmesine karşın. Bir parantez burada; Murat Özyer'in Milli Takım için düşünülüyor olduğunu ekleyeyim. Herneyse, skor tahmininde bulundu Erhan, kendisiyle klasikleştiği üzere: 83-62.

Maça giriş, başlı başına bir çile. Metroyla 4. Levent'e, oradan taksiyle salona geçelim derken, yolda başladı telefonlar: "Ata içeri girmek imkansız. Dışarıda akıl almaz bir kalabalık var.", "Abi biz içerideyiz, ayağımızı koyacak yerimiz yok, dışarıda da içerinin iki katı kalabalık var.", "Hiç gelmeyin, geri dönün.", vesaire... Bu arada bizi salona götüren taksici de, Ankara'daki üzücü doğalgaz faciasında hayatını kaybeden Büşra Bek'in akrabası. Önceleri hasta Galatasaraylı oluşundan ötürü hoş bir sohbet geçse de aramızda, sonrasında yobaz çıktı ve "Yılbaşını kutlarsanız böyle olur." mantığında haber yapan Vakit gazetesini, "Gençler yarı çıplaktı." diye hedef değiştirmeye çalışan Veysel Karani Demir'i savunmaya kalktı. Ölümleri kadere bağladı. Olacağı varmış, olmuş. Ölecekleri varmış, ölmüşler. Aileleri izin verirse böyle olurmuş. "Filistinli müslüman kardeşlerimiz" ile başladığı muhabbeti "Müslüman olmasalar hadi neyse, ama din kardeşlerimiz onlar."a getirdiğinde çok şükür yolun sonuna gelmiştik ki, yolculuk daha fazla tatsızlaşmadan sona erdi. Herneyse, bir kez daha.

Salona vardığımızda, dışarıda hakikaten akıl almaz bir kalabalık vardı. Şöyle bir an, "Sami Yen'i doldurur yahu burası" diye düşünmedim değil. Sami Yen'i doldurmasa da; içeridekiler, dışarıdakiler ve umudu kesip geri dönenlerin toplamı Kapalı Trübün'e sığmazdı. Maç başladı. Giremiyoruz. Otoparkın içine geçtik. Sağdan soldan geçiş aradık, yok. Arka taraflara gittik, yok. O ara güvenlik kulübesinde maç açık, millet dışarıdan izliyor. Maçtan çok ümitli olmadığımdan gözlüğümü bile almamışım, göremiyorum. Geçiyorum içeri. Rahat koltuklar, sıcacık soba. Çeviriyorum televizyonu da dışarıya, mis. İlk çeyrek biter bitmez polis geliyor, çıkarıyor beni, kapıyı da kitliyor. Eyvallah deyip başka çözüm aramaya koyuluyoruz.

Otopark görevlisi bir yer tarif ediyor, şuradan dibe doğru gidip üç kat çıkın, cam kırmışlar orada, cesaret edebilirseniz o camın içinden geçip aşağı atlayın, ama ben size bir şey söylemedim diyor. Koşa koşa gidip bakıyoruz, girdiğimiz yer go-kart pisti. Aynen gerisingeri... O arada tesadüfen kırık camı görüyoruz ama orası da atlanacak gibi değil, 6 metre var. Atlayan ya yatalak olur ya ölür. Nasıl atlanır ki buradan, tellerden mi insek, ama soğukta elimizi keser yine düşer ölürüz derken aşağı bir bakıyoruz, insan akını. Bir dolu Galatasaraylı koşa koşa içeri giriyor. Hadii, tekrar koş aşağı, yine kapanmadan kapılar yetiş gir içeri.

Gidiyoruz. Yetişiyor muyuz? Hayır. Polis kapatıyor kapıyı. Ama açacak. Tek isteği var, teker teker girilecek içeri. Ömr-ü hayatımda belki ilk defa hak verip yardımcı oluyorum polise. O karambolde yol mol veriyorum millete, aman memur bey kızmasın da hayırlısıyla girelim şu salona diye. Ve çok şükür içerideyiz. Hem de salona ilk girsek direk gidip oturacağımız yerde. Biz giriyoruz, devre bitiyor. Arkadan dışarıda kalan arkadaşlarımız geliyor, onlara bile yer açıyoruz. Nasıl oluyor bilmiyorum ama açıyoruz. Hakemin facia yönetiminden bahsediyor herkes ama hâlâ 6 farkla öndeyiz. Totem, mantık karışık; yenecek bunlar bizi, heveslenmeyin fazla diyorum. Herkes inanmış, yok diyorlar, aslanlar alacak bu maçı.

Herkes inanmış diyorum ya, hakikaten herkes. Tribünler, inanılmaz... Atmosfer, muazzam. Ben hayatımda hiçbir basket maçında böyle tribün görmedim. Tribün işin rengidir, ekstra durumlar haricinde aslolan sahadaki oyundur diye düşündüğümden hiçbir zaman bu maça gidip gelme, gırtlak patlatma işini gereğinden fazla önemsemem. Nadirdir mesela, bir maçı anlatacak kareyi tribünden seçtiğim. Dün akşam işte, o ekstra durumlardan biriydi. Galatasaray, Jordan zamanındaki Chicago'yla oynasın böyle tribünler önünde, baştan umudu kesmem. Fenerbahçelilerin eli ayağına dolandı, Preldzic'i koy bir yana kimse oynayamadı. Dengede giden her Galatasaray - Fenerbahçe maçında oyuna girip iki üçlükle maç koparan Mrsiç'in bile elinden bir şey gelmedi. Mirsad, Ömer, Oğuz; hepsi yokları oynadı. Bu noktada üst üste çok klişe kullandığımı fark edip konuyu değiştirme ve tekrar tribüne getirme niyetindeyim.

Öyle bir ambiyanstı ki bu, ne zamandır görmemiştik böylesini. Atkılar sallanırken hepsi birden kalkıyor, eller keza hep beraber yükseliyordu. Tezahüratlara katılmayan pek yoktu. Öyle bir hava yakalanmıştı ki, daha genç nesil olarak ancak televizyondan yıllar sonra izleyebildiğimiz Efes'le yapılan şampiyonluk maçını akıllara getirdi. Bir ara, "Cim Bom Bom, şampiyon, bombarassi bombarassi bom bom bom" tezahüratı beklerken buldum kendimi. "T.... geçiyoruz" yapıldı, o da olur!

Erhan'ı görmeye döndük Taksim'e. Bayağı da ağırdan aldık; önce salonda yirmi dakika oturup, Taksim'e geçtiğimizde de yemeğe gittik Matrock öncesinde. Ne mutlu ki yakaladım Erhan'ı, yine tam son anda; yarım dakika geciksem göremeyeceğim, çantasını sırtlanmış gidiyordu. 83-62 demiştin, dedim. Kaç kaç bitti, sorusu geldi. 78-62'yi duyunca, yakın tahminde bulunmanın heyecanıyla "Bak nasıl bildim, hakikaten 62 sayı mı attı Galatasaray, vay be!" dedi. Aslında dedim, sonlarda nizami bir üçlük sayılmadı, bir de lakayıtlıktan kaçtı, yoksa 83-62 olacaktı. Tersten tabii. Keyifliydi.

2 ekleme:

Kapali Ust dedi ki...

Dünkü maçta ölüyü koysan ölümüne mücadele ederdi, öyle bir atmosfer vardı...

Juan y Fer dedi ki...

Hello,
it was a powerful victory, with authority.
Regards,
http://saqueneutral.blogspot.com/
(a blog about sport in English and Español)