30 Ocak 2009

Forza Fanatizm

Beşiktaş taraftarları, Forza Beşiktaş forumunda kampanya başlatmışlar, Galatasaray'ı UEFA'ya şikayet ediyorlarmış Sivasspor maçında yapılan ırkçı tezahüratlar nedeniyle. Komik ama söyleyeyim, facebook grubu da kurmuşlar. Yapabildikleri, UEFA'ya mail atmak. Amaç da Galatasaray'ın ceza alması. Hızla büyüyor kampanyaları. Bir kişi de çıkıp demiyor ki, "Yahu arkadaş, biz kendimize de dönüp bir bakalım, komik duruma düşmeyelim sonra." (Hakkını yemiş olmayayım, yazı bitmeden bir kişi çıkmış.) Şöyle bir geçmişe uzanalım şimdi.

Sivasspor'a yenilince densizleşip "Sivaslı ayılar İstanbul'da ne arar" diyen, sen. Diyarbakırspor'un sahadaki direnişini hazmedemeyince terbiyesizleşip "PKK dışarı" diye inleyen, sen. Yahu uzağa gitmeyelim, bugün şikayet ettiğin tezahüratın sonuna Balili yerine Revivo getirip söyleyen, yine sen. Hangi yüzle gidip UEFA'ya başvuruyorsun; demezler mi adama... Derler, diyorum.

İki tane fanatik UEFA'ya mail attı diye Galatasaray ceza alacak değil. Ha, alacaksa alsın; 19 Mayıs 2007'de olduğu gibi yanlışlar cezalandırılmaya Galatasaray'la başlansın. Yine o zaman olduğu gibi en ufak bir muhalefetim olmaz, hak ettik derim. Ama mevcut ayıbı, üzerine koyarak kendi ayıpları haline çevirenlere de acıyarak bakarım. Şu konuyu, yani sarısı kırmızısı laciverti siyahı beyazı olmayan, insanlığa dair bir sorunu bile Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş muhabbeti hâline getirene acımaktan öte yapılacak bir şey yok çünkü.

Biz, kendimizce samimi bir tepki gösteriyoruz yaşanan iğrençliğe. Belki sayımız az, belki kendine Galatasaray taraftarlarının sözcülüğü görevini biçen taraftar grubu saçmasapan açıklamalarla durumu daha da acı bir hâle getiriyor yapılan ayıbı meşru kılmaya çalışarak, ama yaşananlardan dolayı mahçubiyet hisseden birileri var. Başka birilerinin bu olanlardan nemalanmasına ise göz yumacak değiliz. Herkes kendi önünü temizlesin. Ortada büyük bir yanlış var ama kimse bunu kullanmasın. Hakikaten ayıp oluyor. Tıpkı salı akşamı olduğu gibi.

28 Ocak 2009

Akıllara Zarar

Kayıhan, ''Kratochvil ve Abraham'a yeşil-siyahlı camiaya verdikleri hizmetlerden dolayı teşekkür ediyoruz'' dedi. Kayıhan, ''Kratochvil ve Abraham'a yeşil-siyahlı camiaya verdikleri hizmetlerden dolayı teşekkür ediyoruz'' dedi. Kayıhan, ''Kratochvil ve Abraham'a yeşil-siyahlı camiaya verdikleri hizmetlerden dolayı teşekkür ediyoruz'' dedi. (...)

Şu cümleyi tekrar, tekrar, tekrar okuyorum; inanamıyorum. Ümit Kayıhan, Güvenç Kurtar, Giray Bulak, Hikmet Karaman, Samet Aybaba, Ziya Doğan, Erdoğan Arıca... Ne kadar daha Türk futbolu bu ellere emanet edilecek, kurulmuş bu düzen ve onun getirdiği hegemonya ne zaman bitecek? Birkaç tane daha vardı böyle, onlar yaşları gelince köşelerine çekildi. Kalanların da nesilleri tükendiğinde; inancım o ki Türkiye futbolu ileri gidecek. Yeter ki Mesut Bakkal gibi, Raşit Çetiner gibi bu yolda gitmeye aday görünen kişiler kendilerini bir sorgulasın, nöbetçi teknik direktörlerin devamı gelmesin.

Bir de diğerleri var. Ligin en sevmediğim karakterlerinden Bülent Uygun'un iş ahlakı ve çalışma azmini çok takdir ediyorum; herhangi bir takımı bir adım ileri götürmesi ihtimal dahilinde olmayan Ümit Kayıhanlar, Erdoğan Arıcalar bu işten ekmek yiyeceğine keşke ülkedeki bütün teknik direktörler Bülent Uygun gibi olsa. Ertuğrul Sağlam gibi olsa. Ersun Yanal gibi olsa. Abdullah Avcı gibi olsa. Nurullah Sağlam gibi olsa. O güzel ve onurlu adam gibi, Aykut Kocaman gibi olsa. Vizyonu Türkiye sınırlarını hayli aşan, Michael Skibbe'den sonra Galatasaray'ın başına geçmesinin hayalini kurduğum Tolunay Kafkas gibi olsa...

Aslında şöyle bir sayınca, umutlandım. Bülent Korkmaz, Oğuz Çetin, Suat Kaya, Mehmet Özdilek, Uğur Tütüneker, Eskişehirspor'da iyi bir hava yakalayan Rıza Çalımbay gibi potansiyeli olan isimler umarım birincilerin değil; ikincilerin yolundan giderler. İşte o zaman, gerçekten ileriye gitmeye başlayabilir Türkiye futbolu.

Başlığa döneyim...

Altay, Karşıyaka, Denizlispor, Antalyaspor, Adanaspor, Diyarbakırspor, Erzurumspor, bir daha Altay, Ankaragücü, Göztepe, bir daha Diyarbakırspor, Bursaspor, bir daha Diyarbakırspor, Malatyaspor, Kocaelispor, bir daha Denizlispor... Bu, Ümit Kayıhan'ın 17 yıllık teknik direktörlük kariyeri. Şu ise Roman Kratochvil'in 15 yıllık profesyonel futbolculuk:

1994 - 2002 Inter Bratislava
2002 - 2009 Denizlispor

Beş, bilemedin on hafta sonra Denizlispor'la hiçbir bağı kalmayacak Ümit Kayıhan, yedi yıldır Denizlispor forması giyen, seneler boyunca hatırlanıp "ne güzel adamdı" diye yâd edilecek Denizlispor efsanesi Roman Kratochvil'i gönderip, üstüne bir de Denizlispor adına yaptığı hizmetler için teşekkür edebiliyor. Denizlispor yönetimi de buna göz yumuyor. Hakikaten akıl alır gibi değil.

Türkiye'de ırkçılık yokmuş...

Hadi canım!

Futbol dışı konulardaki tavırları bilmesem, ırkçılıktan değil cahillikten diyeceğim... Diyemiyorum maalesef.

O kadar üzüldüm, o kadar sinirlendim ki maçtan koptum gittim. Ne Sivasspor'un golünde üzülebildim adamakıllı, ne bizim golümüzde şöyle "Gol ulan be!" diye haykırabildim... Çok utandım. Tribünde bir sürü insan kendi takımının futbolcusuna ana avrat küfrederken utanırdım hep; onlar adına. Ama bugün, toplu hâlde ırkçılık yapıldı ve buna karşı elimden hiçbir şey gelmediğinden kendi adıma da utandım.

Ne diyeyim daha. Ne kadar çok şey anlatan bir kelime; yazık...

Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu, Sivasspor maçının tekrarı için Türkiye Futbol Federasyonu'na başvurmuş. Galatasaray taraftarı da merakla bekliyor tabii ki alınacak kararı. Bir mucize olmazsa eğer, tekrarlanmayacak maç. Ancak yine de bu konu, üzerinde konuşmaya değer. Doğru mu acaba bir Galatasaraylının bu maçın tekrarını istemesi? Bence değil. Öyle ya da böyle mağlup olunan bir karşılaşmanın tekrarından gelecek üç puana bel bağlamamalı Galatasaray.

Bundan 5 yıl önce, 1-1 giden Fenerbahçe - Çaykur Rizespor karşılaşmasının 86. dakikasında ikinci sarı kartını gören konuk ekip oyuncusu Gustavo Andres Victoria Rave, oyun alanının dışına gönderilmeyince karşılaşma iptal edilmiş; tekrar maçını 3-0 kazanmıştı Fenerbahçe. Ben de dahil olmak üzere bütün Galatasaraylılar nasıl bir tavır takınmıştı o dönemde? Bunun büyük bir haksızlık olduğunu, böyle bir saçmalığın gerçek olamayacağını söylüyordu herkes. Daha sonra 2006 Dünya Kupası'nda İngiliz hakem Graham Poll, çift sarı kart gösterdiği Hırvat Simunic'i oyundan atmayı unuttu, bununla da yetinmeyip maçın bitiş düdüğünün ardından üçüncü sarı kart ve kırmızı kartını çıkardı ancak bu skandalın ardından maç iptal edilmedi. İptal olan sadece Graham Poll'un uluslararası kariyeriydi.

8 Kasım 2003'teki Fenerbahçe - Çaykur Rizespor maçının tekrar edilmesi fiyaskoydu. Bir benzeri Sivasspor - Galatasaray maçı için gerçekleşirse, bu daha da büyük bir fiyasko olacak. Kurallara göre öyledir değildir bilmem, ancak benim mantığıma göre böyle bu. Mağlup olunan bir karşılaşmanın ardından, sahada oynanan futboldan tamamen bağımsız bir nedenden kaynaklanan bir maç tekrarı istemiyorum ben. Son 20 yılda bu özelliğini büyük ölçüde kaybettiyse de; ben, tarihi ve kültürel anlamda Galatasaray'ın çok farklı ve onurlu bir duruşu olduğuna inanıyorum. Bu nedenle "X takım olsaydı bu maç tekrar edilirdi. Edildi de!" türünden bahanelerin, bu konu özelinde herhangi bir geçerliliği olmadığını düşünüyorum. Hakem hatasıyla da olsa bu karşılaşmadan galip ayrılan Sivasspor'un galibiyet sevincine saygı duyuyorum. Onların geçtiğimiz sezon elde ettikleri 3 haksız puan, bugün o yanlışı yeni bir yanlışla örtmeye sebep asla değil. Olayların yönüne göre eğim almaları, oportünist tavırları da yine galibiyetlerinin meşruiyetine engel değil.

Diğer yandan kurallar, saçma da olsa uygulanmalı. Nasıl ki hakemden kart istemenin cezası sarı kart oldu ülkemizde ve bu saçma kural her maçta işliyor; aynı şekilde Sivasspor - Galatasaray maçının tekrar edilmesi gerekiyor olabilir. Eğer öyleyse de tekrar edilsin, ancak bu tekrar, Galatasaray Spor Kulübü'nün başvurusuyla olmasaydı keşke. Hakem hatasından dolayı mağlup oldu çünkü Galatasaray, kural hatasından dolayı değil. Ben de isterim şampiyonluk yolunda fazladan 3 puan sahibi olmayı. Ancak takımımın bahanelerin arkasına sığınmamasını, tarihine ve kültürüne layık duruş sergilemesini daha çok isterim. Dolayısıyla bu maçın tekrarını, ancak Türkiye Futbol Federasyonu kendi insiyatifiyle sağlarsa içime sindirebilirdim. Bugünden sonra, hani olmaz ya, olur da maç tekrar edilirse kazanılacak herhangi bir puan çok da mutlu etmeyecek beni.

Peki Galatasaray yönetimi yanlış mı yaptı maçın tekrarını istemekle? Hayır, o görevde olsam ben de aynısını yapardım; oradaki insanlar temsil ettikleri camianın hakkını savunmakla yükümlüler. Benim taraftar olarak gönlümden geçirdiklerim ise ahlaki bir mesele sadece. Bir de tarih, "Galatasaray'ın mağlup bitirdiği bir karşılaşma, küçük bir usul hatasından dolayı tekrarlandı." yazsın istemiyorum. Galatasaray'ın 527 yıla dayanan tarihi boyunca biriktirdiği kendi değer yargılarını, saçma kurallardan üstün tutmasını yeğliyorum.

Son olarak...

27. haftada, Galatasaray'ın olası bir hakem hatasıyla kazanacağı bir Fenerbahçe maçından sonra, bu tarz bir nedenden maçın tekrarlandığını düşünelim; ve öyle bir durumda vereceğimiz tepkiyi, bu şekilde gelecek bir Fenerbahçe şampiyonluğunda ileride çocuklarımıza anlatacaklarımızı... Sonra bir kez daha soralım kendimize; maç tekrarlansın mı, tekrarlanmasın mı... Belki en uç örneği veriyorum ancak hukuki açıdan ikisi arasında hiçbir fark yok. Hem geçtim kural hatasını, ne insanlık hataları yapılıyor Türkiye'de her kurumun, dolayısıyla futbolun da içinde. Bir top oyuna yanlış girdi diye mi ayaklanıyoruz şimdi?

Tekrar edilecekse geçtiğimiz yılki Konyaspor maçı tekrar edilsin. O maçın tüm sorumluları makamlarından istifa etsin, Uğur Uçar futbola dönene dek de top mop oynanmasın Türkiye'de...

25 Ocak 2009

Sivasspor Maçı

Oynanır mı, oynanmaz mı; saha hazır hâle gelir mi, gelmez mi; Galatasaray kazanır mı, kaybeder mi... Bir haftadır tartışıp durduğumuz tüm bu soruların cevapları elimizde artık. Yine de aynı yerden başlayalım konuşmaya.

Sivas 4 Eylül Stadyumu'ndaki karşılaşma, bu şartlarda oynanmalı mıydı? Cevap, hayır. Ancak şurası kesin ki maçın tehiri hâlinde yapılmış olacak yanlış, halihazırda yapılmış olanından daha büyük olurdu. Çünkü bu şartlar altında oynanan ilk karşılaşma Sivasspor'la Galatasaray arasında oynanan değildi, sonuncusu da bu olmayacak. Tabii gerek taraftarlar arasında, gerekse medya tarafından konuşulacak, gündeme getirilecek olan karşılaşmalar ise sadece "büyük" olarak adlandırılan takımların tarafı oldukları olacak her zamanki gibi. Bu yönüyle de yine ne ilk, ne de sondu bugün oynanan karşılaşma. Normali nedir? Bu sahada maç oynanmaz. Sakatlık riski yüksek, futboldan alabildiğine uzaklaşılan karşılaşmalardır çünkü bunlar. Ancak madem Türkiye'de sürekli oynanıyor böyle maçlar, Galatasaray da oynamalıydı. Doğru muydu bu, değildi. Ama işte, öteki türlüsü de değildi. Yanlış bir sistemin içerisinde, öyle zamanlar gelir ki, doğru tercih söz konusu olamaz. Daha az yanlış olan yapılabilir en fazla. Öyle de oldu.

Saha hazır hâle gelmiş miydi peki? Tabii ki hayır! Fenerbahçe'yle oynanacak olan maç öncesi brandayla kaplanan saha zemini, Galatasaray maçından hemen önce neden bu hâldeydi? Cevap bulmak epey zor. Kimbilir, branda bulamamışlardır belki de... Başına süper sıfatı getirilen kerameti kendinden menkul ligimizde, böyle sahalarda futbol oynanıyor. En üst düzey organizasyonda yarışan futbol kulüplerinin herhangi bir standardı tutturması gerekmiyor. Malum iklim koşullarına rağmen ne alttan ısıtma sistemi ne de herhangi bir önlem mevcut. Maçın normal bir sahada oynanması için hiçbir şey yapılmıyor. Yanlış sistemin içerisinde bu tür oyunlara başvurmanın da şaşırtıcı bir yanı yok. Bir kez daha kazanan, katakulli yapan oluyor.

Geldik canalıcı soruya. Diğerlerine alışık olduğumuzdan, en çok da bunun üzerinde durmak gerek. Galatasaray kazanır mıydı? Kazanırdı, aslında. Kazanacak futbolu ortaya koyduğu ilk 45 dakikadan hiç bahsetmeden, galip gelen tarafın ligin "ilk yarısının" lideri olacağı maçın öncesine gidelim.

Ama önce parantez statüsünde bir paragraf açalım burada. Konuştukça açığa çıkıyor, işte bir çarpıklık daha! İki takımın, bir devrede iki kez karşılaşması normal mi? Dünyada değil, Türkiye'de ise ne anormal ki? İnsan, böyle bir ülkede, başına her ne gelirse gelsin doğal karşılayabilir. Birkaç sezon önceydi, 18 hafta oynanmıştı ligin ilk yarısı, ardından devre arası gelmişti. Bu hata yetmemiş olacak ki; aynısı, hatta daha büyüğüyle tekrar çıktılar "futbol büyüklerimiz" karşımıza. Neden daha büyüğü? Cevabı, ara transferde saklı. Ligin on yedinci, ikinci yarının ilk haftasında oynanacak karşılaşmalarda, ara transfer döneminde takım değiştiren oyuncular oynamalı mı? İşte yine doğru cevabı olmayan bir soru. Oynamalı desek, saçma. Oynamamalı desek, yine saçma. Türkiye futbolu başlı başına bir saçmalık çünkü. Kapa parantez, başka çare mi var...

Eksikleri vardı Galatasaray'ın. "Zaten eksik" olan Kewell, Linderoth, Hasan, Serkan ve Uğur'u bir kenara koyup, bu eksiklikleri önem derecesine göre sıralarsak; Servet'i, Emre Güngör'ü, Meira'sı, Mehmet Güven'i, Lincoln'ü ve Nonda'sından yoksundu takım. Lincoln'ün, gerek sakatlık riski, gerekse bu zeminde fiziksel mücadelenin öneminin tekniğin önüne geçmesi nedeniyle oynasa da bir şey yapabileceğini düşünmüyordum. Aynı şartlarda çok iş yapabilecek Nonda da gerçek hüviyetinden çok uzakta olduğundan eksikliği hayati bir önem teşkil etmiyordu. En büyük sıkıntı ise Servet'in yokluğundaydı. Sivasspor'da Mehmet Yıldız gibi bir "güç" vardı ve normal şartlarda kırmızı beyazlıların karşılaşabileceği tüm rakipler içerisinde bu gücün karşısında en rahat olması gereken takım Galatasaray'dı. Çünkü, en kuvvetli savunma sistemlerine dahi yıpratcılığı ve inatçılığıyla sızabilen bir zehir ise Mehmet Yıldız, Galatasaray'da da onun panzehiri vardı. Ama bugün yoktu işte, savunmasının gücü temsil eden kanadından yoksundu Galatasaray. Kalan oyuncularından her kim ki dişe diş, omuz omuza mücadele ederse Mehmet'le, galip gelen taraf olamayacaktı.

Ancak ve ancak Mehmet'ten daha çabuk, daha çevik ve daha öngörülü bir savunma hattıyla, sahanın bu bölümündeki mücadelenin kazananı olunabilirdi. Bunun neden yapılamadığı sorusunun cevabı ise bizi Emre Güngör ve Fernando Meira'nın cezalarına götürüyor. Bu ikilinin ardından, Emre Aşık'ın partnerliğini yapmaya en uygun aday olan Mehmet Topal'ın geriye çekilememesinin nedeni ise adaşının sakatlığıydı. Çaresizlikler bu şekilde zincirleme ilerliyor ve "maksimum fayda" uğruna, oynadığı tüm maçlarda takımın zayıf halkası olmaya aday Volkan Yaman'ı sol beke yerleştiriyordu Michael Skibbe. Hatayı da burada yapıyordu işte. Belki başka takımlar karşısında bu düşünce sistematiğiyle hareket edilebilir, ancak Mehmet Yıldızlı bir takımla oynarken bu gibi olağanüstü durumlarda savunmanın sağlamlığını ön planda tutmak gerekiyordu. Bu da Hakan Balta gibi kötü bir stoper, Volkan Yaman gibi yetersiz bir oyuncuyla olmazdı. Olmadı da.

Mehmet Yıldız'ın skor tabelasında bir değişiklik yaratamaması yanıltmasın. Her açıdan alt etti Galatasaray savunmasını, Sivasspor'un kaptanı. Oysa Mehmet - Emre ikilisinden oluşturulmuş bir tandem, yanlarında Sabri ve Hakan, önlerinde Barış ve Ayhan'la, Mehmet Yıldız'ın saha içindeki özgürlüğü epey kısıtlanabilirdi. Aydın'ın bu saha şartlarında etkili olamayacağı düşünülürken, Volkan'ın her şartta başarı oranının düşük olduğu da hesaba katılabilirdi. Daha ofansif bir kadroyu, oyuncuları farklı bölgelerde değerlendirerek defansif yönü daha kuvvetli bir takıma dönüştürebilirdi Skibbe. Yapmadı. Peki yanıldı mı? Bunu bilemiyoruz. Çünkü çıkardığı kadro da gayet iyi bir oyun ortaya koydu ilk 45 dakikada. 2-0'lık mağlubiyetin nedeni ise takımının eksik mücadele etmek zorunda kalışı oldu.


Öyleyse artık kırmızı karttan bahsedebiliriz.

Yanlışı yanlışla örneklemek çok doğru olmasa da, ilk olarak Roberto Carlos'un yan hakeme su fırlatan görüntüsü insanın gözünün önüne geliyor ister istemez. Carlos'un o hareketinin cezasız kalması hatırlarda. Bugünse Ümit Karan, komik bir şekilde oyundan atılıyor. Samsunspor maçında Beşiktaşlı Ahmet Yıldırım'ın, Fenerbahçe maçında Galatasaraylı Bülent Korkmaz'ın gördüklerinden sonra, Ümit de yıllarca unutulmayacak, kâh sinirlenilip kâh gülünecek bir kırmızı kart görerek tarihe geçiyor. Bunun Galatasaray'a faturası ise 3 puan.

Futbol, binlerce yıldır oynanan bir oyun. Modern futbolun başlangıcı ise, İngiltere'de Futbol Birliği'nın kurulduğu 1863 yılına denk düşüyor. Bu tarihten bu yana, kuralları belirlenmiş bir spor futbol. 1970 Dünya Kupası'ndan beri de, bu kuralları ihlal eden oyuncular için sarı ve kırmızı kartlar kullanılıyor. İster 1863'ü, ister 1970'i alalım başlangıç için, eminim ki bugünkü nedenden diskalifiye edilen ilk oyuncu Ümit Karan olacaktır. Bu kart, senede birkaç defa gazetelerin spor sayfalarında çıkan "ilginç bilgiler", "futbol gariplikleri", "bunları biliyor muydunuz" konulu yazılarda mutlaka yerini almalı, bunun için gerekli girişimler derhal yapılmalıdır. 2045 yılında, yerel bir Surinam gazetesinde yayımlanabilmeli misal, "24 Ocak 2009'da, Galatasaraylı futbolcu Ümit Karan, yan hakemin üzerine su sıçrattığı için kırmızı kart gördü." bilgisi. Gelecek nesilleri bu ilginç bilgilerden mahrum bırakmamak gerek.

Kötü niyetli miydi hakem? Orta hakem için konuşuyorsak, sanmam. Yunus Yıldırım, ilk 45 dakikada çok iyi bir yönetim sergiledi. Tabii buradaki ilk 45 dakika, ilk yarı anlamında değil; uzatmaların dahil olmadığı ilk 45 dakikalık bölümden söz ediyorum. Standart sürenin son saniyelerinde, yardımcısının "kötü niyetiyle", ki burada kötü niyetten kastım Galatasaray düşmanlığı değil, Ümit Karan'ı oyun dışına gönderdikten sonra ise bu kararın altından kalkamayarak yalpalayıp durduğunu söyleyebiliriz. Yayında tekrarını göremediğimiz bir penaltı pozisyonu var, Mehmet Topal'ın soldan içeri doldurmasının ardından Sivassporlu bir oyuncunun eline çarpan top sonrasında. Bu pozisyonu tekrar izlemeden yorum yapmak mümkün değil tabii. Akabinde Yaser Yıldız'ın ceza sahasının hemen önünde kendisine yapılan net faulde oyuna devam etmeye çalışıp, pozisyonunu kaybedince kendini bıraktığı pozisyonda da kesinlikle faul düdüğü çalmalıydı; ki bu pozisyonun da tekrarını göremedik. Bilica'nın savurduğu tekmeyi es geçmesini de sayabiliriz hakemin yanlışları arasında. İlk goldeki ofsaytın faturasını ise yine aynı yardımcı hakeme kesmeli. Netice itibariyle, her yönüyle yine hakemlerin rol çaldığı bir Süper Lig karşılaşması oldu, sıkça olduğu gibi.

Fizik gücünün bu denli önem kazandığı bir karşılaşmada Galatasaray'ın 10 kişiyle mücadele ettiği bir ikinci yarı için çok fazla söylenecek bir şey yok. Galatasaray'ın adının olduğu her yerde olduğu gibi umut vardı elbet, ancak her şey olağan gelişti ve Bülent Uygun'un bu tür oyunlardaki etkisi aşikâr olan Balili'yi oyuna almasıyla da birlikte mağlup oldu Galatasaray. Bu yarıda futbol adına akılda kalan çok az görüntü oluştu. Abdurrahman'ın çok şık golü, bunlardan biriydi. Michael Skibbe'nin Baros - Yaser değişikliği de şok etkisi yaratma arayışından öte bir şey değildi, üzerinde çok durmamak gerek. Yaser'in nispeten daha iyi olan hava topu etkinliğinden de yararlanmak bir diğer düşüncesi olabilir. Yedek kulübesinin yaş ortalaması da düşünüldüğünde, son çare, son bir arayış, son bir çözüm önerisi diyebiliriz bu değişiklik için. Görevlerini layıkıyla yerine getirmiş olsalar da; Ayhan ve Arda'nın müsait pozisyonlarda şut yerine pas tercihlerine anlam veremedim. Zaten ilk yarıda da Barış, sağ kanatta iki oyuncuyu çalımladıktan sonra topu geriye çıkarmaya çalışarak, sezonun en güzel gollerinden birini atmayı reddetmişti adeta. Kişileri konuşuyoruz madem, maçtan bağımsız olarak Emre Aşık'ın yan toplardaki etkinliğini hayranlıkla izlediğimi de eklemek isterim.

Son söz, Ümit Karan için. Kendi adıma, sezon başından bu yana hiç bir beklentim olmadı Ümit Karan'dan. "Sınıf atlayan" Galatasaray'da, ani patlamalarla idare eden istikrarsız bir Ümit'in şans bulamayacağını düşündüm. Hele ki tek santrforla oynanan maçlarda, kadrodaki top sürme yeteneği olan herhangi bir oyuncuyu ona tercih ederim. Kaptanlık için gerekli özelliklere sahip olmadığı da kesin. Tüm bunlara karşın, Galatasaraylı bir insan Ümit ve bugünkü haksızlıktan sonra ilk kez umutlanıyorum onun için. Çok geçerli bir çıkış noktam yok, sahip olduğu Galatasaray ruhu, tek güvencem. Daha önce benzer durumlarda sergilediği performansı bekliyorum ondan. Yapabilir mi, bilmiyorum. Ancak o biliyor ki yapamazsa önümüzdeki sezonun Galatasaray'ında 99 numaralı forma sahipsiz kalacak.

Maça dönüp bitirelim. Gündüz maçı olduğundan mıdır, mağlubiyetin hakem kaynaklı olmasından mı, yoksa bu zorlu şartlardan sakatsız çıkmanın huzurundan mı; çok üzüntülü bir hava yok bu mağlubiyet sonrası Galatasaray'da. Doğru olan da bu. Tüm yaşananların ardından bakıldığında; ligin liderinden çok, ligin kaderiydi bugün Galatasaray'ı mağlup eden. Ancak elbette sarı kırmızılı forma bunun da üstesinden gelmeyi bilecekti. Bilecek de...

Geçtiğimiz hafta futbol dünyası, olası Kaka transferiyle dalgalandı. Bu süreçte Kaka'nın takındığı tavır ve Milan taraftarlarının yıldızlarına sergilediği sevgi gösterileri; akabinde geçtiğimiz akşam Milan Başkanı Silvio Berlusconi'nin yaptığı "Kaka Milan'da kalmayı istiyor ve Milan'da kalacak." açıklamasıyla tüm bu çabaların sonuç verdiğinin görülmesi, futbolu sevenleri duygulandıran gelişmeler hep. Fazla romantik bir bakış açısıyla, "Forma aşkı, endüstriyi yendi." gibi içi boş bir argümanda diretmeyeceğim, farkındayım futbolda böyle bir olgunun kalmadığının. Ancak yine de, 130 milyon euro gibi mantığın ötesinde bir rakamın geri çevrilmiş olmasını pozitif bir gelişme olarak nitelendirmek sadece iyimserlikle açıklanamaz. En nihayetinde yabancı bir futbolcu olan Kaka, %50'lik bir maaş artışını, daha da önemlisi "Futbol tarihinin en yüksek bonservis bedeli ödenen oyuncusu" unvanını elinin tersiyle itmiş oldu.

Kaka'nın tavrının belki de en takdirle karşılanacak tarafı, Manchester City'e gitmek istememesine karşın kulübünü zor durumda bırakmadan, kendisi hakkında verilecek kararı beklemesiydi diyebiliriz. Veyahut belki de artılar ve eksiler birbirine yakın geliyor ve olası İngiltere transferi de Kaka'ya cazip geliyordu, tam olarak bilmek mümkün değil. Ancak her ne şekilde olursa olsun, günümüzde çokça rastlanamayacak biçimde, oyuncunun takımına sadık davrandığı bir gerçek. Çok fazla uzatmayayım, her yerde okuyoruz zaten Kaka, Milan, Manchester City üçgeninde yaşananları. Ben de sadık bir İtalya Ligi seyircisi olmadığıma göre (ki toplamda 30 maçını ancak izlemişimdir Kaka'nın) bu konuda ekstra söyleyecek bir şeyim yok. Üzerinde durmak istediğim konu farklı. Kaka'nın gerçekleşmeyen transfer hikayesi, geçmişteki bir başka transferi anımsatıyor; bu defa gerçekleşen bir başka transferi. Vialli'nin, Sampdoria'dan Juventus'a transferini...

Nasıl ki bugün Kaka bayrak adamıysa Milan'ın, Gianluca Vialli de 1980'lerin sonu 90'ların başında Sampdoria'nın sembolüydü bir nevi. Partneri Roberto Mancini'yle forvette muhteşem bir ikili oluşturuyorlardı birlikte. Sampdoria'nın tarihindeki en büyük başarılarının altında da yine bu ikilinin imzası vardı. Önce 1990-91 sezonundaki tek Serie A şampiyonluğunu kazandırdılar takımlarına, ertesi sezon ise Avrupa Şampiyonlar Ligi finaline kadar götürdüler mavi beyazlıları. Özellikle ligde de kötü günler geçirilen sezonda, Avrupa'da finale giden yolculuk bir hayal gibiydi adeta Sampdorialılar için. Ne var ki Wembley'de oynanan finalde, Ronald Koeman'ın frikikten attığı tek gol belirledi sonucu ve Sampdoria'nın Avrupa'nın en büyüğü olma hayali Barcelona gerçeğiyle çarpışarak yıkıldı. Uzatmalarda gelen bu golden kısa bir süre önce oyundan çıkan Vialli'nin, Koeman frikiği kullanmadan önce havluyu başına dolayıp vuruşa bakamaması ekranlara yansıyan unutulmaz bir görüntüydü. (1)

Doğduğu şehrin takımı Cremonese'den 1984 yılında transfer edilen Vialli'nin, sekiz sezon formasını giyeceği Sampdoria'dan Juventus'a transferi hemen her sezon sonunda gündeme geliyor, ancak bir şekilde bu transfer gerçekleşmiyordu. Bir nevi Mehmet Topuz - Fenerbahçe ilişkisi yani. Tabii iki hikaye arasındaki temel fark, Vialli transferin gerçekleşmemesinde kulüp yönetimi kadar oyuncu isteği ve taraftar baskısının da etkin rol oynaması. Juventus, Vialli'yi sürekli istiyor; Vialli ise ancak yurtdışına, Barcelona ya da Real Madrid'e gitmesi halinde takımından ayrılmaya sıcak bakabileceğini söylüyordu. Gelgelelim 1992 sezonu Milan'ın şampiyonluğuyla sona erip Juventus'un şampiyonluk özlemi 6 yıla yükseldiğinde, Juventus Fahri Başkanı Gianni Agnelli geniş çaplı bir operasyon başlatmış ve Vialli için de Sampdoria'ya reddedilemeyecek bir teklif sunmuştu. Bu teklif, o güne dek bir oyuncu için sunulan en yüksek bonservis bedelini içeriyordu; 12 milyon pound.

Antrparantez, Diego Armando Maradona'nın önce Boca Juniors'tan Barcelona'ya geçerken kırdığı, ardından buradan da Napoli'ye giderken geliştirdiği bu bonservis rekorunun "ödeyen" tarafı olmak, İtalya'nın iki devi Milan ve Juventus arasında bir çeşit rekabete dönmüştü diyebiliriz. Ruud Gullit'le Milan, Roberto Baggio'yla Juventus ve Jean-Pierre Papin'le tekrar Milan'ın ele geçirdiği bu "en yüksek bonservis ödeyen kulüp" unvanı, Vialli'yle birlikte tekrar Juventus'a geçiyordu. Tabii bu hamleye çok geçmeden yenıt gelecek, Vialli'den bir ay sonra Torino'dan Gianluigi Ventini'yi renklerine katan Milan ekibi 13 milyon pound'la bir kez daha üstünlüğü sağlayacaktı.

Vialli her ne kadar takımından ayrılmak istemediğini sürekli dile getirse de, Barcelona'yla oynanan final maçından hemen önce kulüp başkanı tarafından Juventus'a satılacağı açıklanmıştı. Finalden iki gün sonra, 22 Mayıs 1992 günü Vialli'nin Juventus'a transferi kesinleşiyor, 24 Mayıs'ta ligin son hafta maçları oynanıyordu. Bu haftada Samporia, daha önce küme düşmeyi garantileyen Cremonese karşısına UEFA Kupası vizesi için çıkacaktı. Vialli ise son maçında, kaderin bir cilvesi olarak, onu yetiştiren eski takımına karşı oynayacak, ertesi gün de yeni takımına imza atacaktı. Maç günü tribünlerde ne UEFA Kupası, ne başka bir şey; yalnızca Vialli'nin vedası konuşuluyordu. Mücadele 2-2 sonuçlanıp, Sampdoria uluslararası arenadan uzak kaldığında üzülünen yine aynıydı. Stadın her yerinde Vialli için hazırlanan pankartlar ve maç boyunca yapılan tezahüratlar, bu oyuncuya duyulan sevgiyi gözler önüne seriyordu. Bir pankart ise şöyle nitelendiriyordu Sampdoira'nın kahramanını: "Rüzgâr olmasa bile dalgalanan bayrak!"

Vialli'nin bu sevgiye verdiği karşılık, büyüleyiciydi. Sampdoria taraftarlarına, futbol tarihinde eşine az rastlanır bir jest yaptı Vialli; unutulmaz bir maç düzenledi. Bu öyle bir maçtı ki, Cenova trafiği birbirine girdi. Sampdorialı taraftarların oluşturduğu bir karma, Sampdoria futbolcularına karşısındaydı. Vialli, kaleye bile geçti bu maçta ve Sampdorialı taraftarlar ömürleri boyunca hatırlayacakları bir anıya sahip oldular. Futbol tarihi ise yeni bir efsaneye. Her yönüyle muhteşem bir veda olmuştu Vialli'ninki.

Peki taraftarın tepkisi ne olmuştu, Vialli'nin gidişine? Bunun için önce Sampdoria Başkanı Paolo Mantovani'den söz etmek gerek. Mantovani, 1979'da Serie B'deyken devraldığı takımını 1992'de Serie A şampiyonu yapmış, kredisi sonsuz bir Sampdoria efsanesiydi. Sampdoria taraftarları nezdinde, "umut"la özdeşleşmişti adı. 5 yıl boyunca düzenli olarak Avrupa kupalarına katılan ve hedefleriyle birlikte giderleri de büyüyen Sampdoria'nın bu kez Avrupa kupalarından uzak kalmışası, bütçede 15 milyar liretlik bir açık oluşturuyordu. Vialli transferi ise hem bu açığın 3'te 2'lik kısmını kapatıyor; hem de yine bu transfer karşılığında Juventus'tan alınan dört genç ve gelecek vadeden oyuncuyla 90'lı yılların Sampdoria'sının temeli atılıyordu. Tüm bunlar, Başkan Mantovani'nin çok büyük bir tepki görmesinin önüne geçti.

Vialli ise giderken şunları söylüyordu; "Sampdoria, Viallisiz Birinci Lig'de kalacak, fakat Vialli kalsaydı birkaç yıl içinde İkinci Lig'in yolunu tutacaktı.". İmza töreninde ise "10 günde Juventuslu olacağım, 4 yılda iz bırakacağım." diye başladı konuşmasına. Yeni Juventus'un kendisi etrafında kurulacak olmasından duyduğu gururu ve bu ağır yükün bilincinde olduğunu da ekledi. O, yeni partneri Roberto Baggio'yla yakalayacağı uyumun düşüncesindeyken, eski ekürisi Roberto Mancini, kendi ifadesiyle, kardeşini kaybetmiş gibiydi. Sampdorialı taraftarlar ve Mancini'nin dışında, iki kaybedeni daha vardı bu transfer hikayesinin. Biri, "biri" olmaktan da öte geniş bir grup olarak, haklarının Vialli transferi için kullanıldığını iddia ederek greve giden FIAT işçileri. Peki ya diğeri?

O gün Vialli'yi kulübünden koparmak için çok çabalayan, bugünse istemeyerek de olsa Kaka'yı kadrosunda tutan, Silvio Berlusconi.

19 Ocak 2009

19 Ocak

...

18 Ocak 2009

Linderoth Dönerken...


Tobias Jan Håkan Linderoth...

Bundan bir buçuk yıl kadar önce Galatasaray tarafından transfer edilmesi gündeme geldiğinde, çok farklı noktalara odaklanmış durumdaydı Galatasaray taraftarı. Kimileri, tarihin en kötü Galatasaray yönetiminin getireceği her oyuncu gibi ona da şüpheyle yaklaşıyor; kimileri ise gözünü olası Lincoln transferine dikmiş, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Aynı günlerde Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu tarafından Galatasaray'a verilen 5 maçlık seyircisiz oynama cezasını da hesaba katarsak, talihsiz bir döneme denk geldi, Linderoth'un Galatasaray'ın transfer gündemine girmesi.

Diğer yandan, yine Galatasaray taraftarının çok haklı olarak geliştirdiği bir refleks vardı; transfere inanmamak! Bunu biraz açalım. "Uçağa bindi, geliyor." denen oyuncuların o uçaklardan bir türlü inmek bilmemesi sonucu oluşan "Oyuncu uçaktan inip İstanbul'a ayak basmadan ben bu transfere inanmam!" mekanizması; Isaac Okoronkwo, Laurent Robert, (daha sonra) Charles Itandje örnekleriyle birlikte rafa kalkmış, yerini "Resmi site yazmadan ben bu transfere inanmam." cümlesine bırakmıştı. Bu kaygı da, Linderoth transferinden çok kısa bir süre sonra Lincoln transferinde yaşanacak küçük bir karışıklık sonrasında "Resmi imza atılıp, oyuncu Florya'da top sektirmeden ben bu transfere inanmam" şekline evrilecekti. Adının anılması dahi her Galatasaraylının içini sızlatan Franck Ribery örneğini ise bir istisna olarak kabul etmekten başka çare yok, aksi takdirde işin içinden çıkmanın mümkünatı da.

Kısa sürede ortaya çıktı ki, Linderoth - Galatasaray ilişkisi, alışılagelmiş transfer yalanlarından bir tanesi değildi. Atılan ilk imza ve Linderoth'un sarı kırmızı formayı ilk kez sırtına geçirmesiyle birlikte, daha pozitif bir hava hâkim olmaya başladı Galatasaray tarafında. Yönetimin hedef şaşırtmaya çalıştığını iddia edip, taraftarı bu transfere duyarsız kalmaya çağıranlar da yok değildi tabii. Ya da "Mevcut yönetim aldıysa, vardır işin içinde bir bit yeniği." diyenler. Bu da, oyuncu hakkında ivedi istihbarat edinme gerekliliğini bir nebze artırıyordu, aynı kişiler için. Çeşitli araştırmalar, incelemeler ve gazete haberleri de, oyuncu hakkındaki mevcut bilgilerinden daha fazlasını veriyordu Galatasaraylılara.

Neydi o günlerde konuşulanlar? En geriye giderek, şöyle bir hatırlayalım.

1979 yılının 21 Nisan'ı, Olympique de Marseille takımının orta saha oyuncusu Anders Linderoth'a baba olduğunu müjdeliyordu. Tobias, doğumuyla birlikte ilk deplasmanındaydı sanki. Nasıl ki Hagi, İstanbul'da aldıysa "iki çocuk babası" sıfatını; İsveçli orta saha oyuncusu da oynadığı takımın kentinde yaşıyordu babanın olma sevincini. Marsilya macerasının ardından ülkesine dönüp önce Mjällby, arkasından 5 yaşında ilk kez kapısından içeri girip altyapısından yetiştiği Näsby takımının formasını giyerek futbolu bırakan Anders Linderoth, bu kez sıralaması tersten olmak üzere, yine aynı iki takımla da antrenörlük kariyerine başlıyordu. Baba Linderoth tabirini kullanmaktan güçlükle kaçındığım İsveçli teknik adam neredeyse oğlu da oradaydı artık. Tobias'ın Mjällby'le başlayan ve 7 yıl boyunca aynı yerde seyreden futbol hikayesi, babası Hässleholm'a geçince mekân değiştiriyordu. Burada geçen 3 yılın ardından, Tobias artık babasının himayesindeki küçük futbolcu adayı değildi; kanatlanmış, yuvadan uçuyordu, Hollanda açıklarına doğru.

Başını elbette Ajax'ın çektiği ünlü Hollanda altyapısında eğitim alacak olmak, kuşkusuz büyük bir avantajdı, İsveç genç milli takımlarında da oynamaya başlayan Tobias Linderoth için. Bir senenin ardından ona önerilen profesyonel sözleşmeyi aile hasretinden dolayı reddediyor; profesyonelliğe ilk adım için babasının yeni takımını daha uygun görüyordu. Elfsborg'du Linderothların şimdiki durağı. İkili, iki yıl da burada geçirdi. Ve 1998'de, yine beraber, Norveç'te aldılar soluğu; Stabæk'te. Aynı yıl ümit milli, takip eden yılda da A milli formayı geçirdi üzerine Tobias. Hikayenin Anders Linderoth ile ilgili bölümü, bu noktadan sonra bizi ilgilendirmiyor. Tobias Linderoth ise, 2001 yılında, 22 yaşında atlamıştı büyük basamağı. Everton - Linderoth birlikteliği başlamıştı.

Minik bir flashforward, Linderoth'un Everton yıllarından söz ederken işimize yarayabilir. Yıl 2008; Tobias Linderoth, Galatasaray'la anlaşır. Gazetelerin onu anlatırken kullandığı tabirlerin bazıları ise şunlardır: "MR makinesi görse solaryum aleti zanneder, istikrar en önemli özelliği, biyonik adam..." Oysa ki tüm bunlar, koskoca bir yalandır. Linderoth, her ne kadar Everton'dan sonra forma giydiği København takımında sezon başına 40'ı aşkın maça çıksa da; 25'i sonuncusunda olmak üzere 3 sezonda 40 maçta ancak oynayabildiği Everton kariyeri sakatlıklarla doludur. Liverpool şehrindeki 3 yılının hayal kırıklıklarıyla örülü olmasının da yegâne nedeni budur; transferini gerçekleştiren teknik adamın 3 hafta sonra kulüpten gönderilmesini saymazsak.

2001-2004 yılları arasında Premier Lig'de zedelenen imajını, 4 maçta 360 dakika forma giydiği 2002 Dünya Kupası ve 3 maçta 260 dakika forma giydiği (ilk iki maçta kart gördüğünden, üçüncüsünde cezalıydı) Euro 2004 şampiyonaları ile canlı tuttu Linderoth. Son şampiyona sonrası yerleştiği Kopenhag kentinde ise kariyerinin zirvesine ulaştı. Önce kaptanı oldu København takımının. Ardından, taraftarlarının kahramanı. 2006 Dünya Kupası'nda, o meşhur rekoruna ulaştı; 14.6 kilometre koştu 96 dakikada. Aynı yıl, ödüller de birbiri ardına geliyor. København'ın en iyi oyuncusu sıfatı, Linderoth'un oluyor. "En İyi İsveçli Orta Saha Oyuncusu" ödülü de. Üç sezonda iki Danimarka, iki de Royal Lig şampiyonluğu, Linderoth'un kariyerindeki başarı hanesine tek tek ekleniyor. İsveç Milli Takımı'nın kaptanı, buradaki misyonunu tamamladığına inandığındaysa, bizlerin gönül verdiği takımın, Galatasaray'ın başarısı için "koşma" kararı alıyor. Transferinde bir büyük pay sahibi, kısa süre top koşturduğu Galatasaray'da, işine verdiği önem ve kapasitesini sonuna kadar kullanma adına gösterdiği azim ile taraftarların gönlünde kendine yer edinen Roger Ljung; menajeri.

Linderoth'un kariyer özeti bu. Peki, aynı günlerde "Biyonik adam" dışında anlatılanlar neydi, medya tarafından? Doğru, yanlış ayırt etmeden sayalım.

Duran top ustası. Çok iyi frikik atar, korner kullanır. Uzaktan mermi gibi şutlar gönderir rakip kaleye. Çok iyi bir fiziğe, fizik gücüne sahiptir. Mücadele gücü yüksektir. Müthiş top dağıtır, kanatlara ve forvet arkasına servis yapar. Düzenli yaşar. İskandinav disiplinine sahiptir. Ön liberonun kralıdır. Tek ön liberolu sistemde daha iyi oynar. Çift ön libero onun için daha uygundur. İleri çıkar. İleri çıkmaz. Savunmaya yardım eder. Hücuma destek verir. Çok kart görür. Çok top çalar. Çok atak keser. Çok koşar. Hızlıdır. Çabuktur. İyi yer tutar. Yaratıcıdır. Dinamiktir, takıma dinamizm katar. Ve daha bir sürü şey... Kısacası, bir futbolcu hakkında söylenebilecek neredeyse her şey söylenmişti Linderoth için. Bir kısmı yanlıştı bunların, bir kısmı doğruydu; bir kısmı da abartılıydı. Tüm anlatıcıların üzerinde uzlaştıkları konu ise, Linderoth'un Galatasaray için isabetli bir seçim olduğuydu. Birtakım hesaplar içinde olan, fikri kale alınmayacak derecede değersiz olan zavallı bir kimse hariç tabii.

Sonrasını biliyoruz. Ligin ilk çeyreğinde taraftarları mest eden, o sahada olduğu sürece takımı yenilmeyecekmiş izlenimi veren Linderoth, 29 Kasım 2008'de oynanan Panionios maçının ardından, sezon sonuna dek sürecek akıl almaz bir sakatlığa kurban gitti. Bir sınavdı bu sakatlık, geniş çevreler tarafından her fırsatta vefasızlıkla suçlanan Galatasaray Spor Kulübü için. Medya, "Şimdi Vefa eski bir semt adı" klişesiyle Galatasaray ismini düzenli olarak bağdaştıradursun, işin içinde olanlar biliyordu Galatasaray'ın vefanın diğer adı olduğunu. Kulübünden her türlü desteği gördü Linderoth ve sakatlığının üstesinden geldi, üstelik ülkesinin Euro 2008 kadrosuna da seçildi. Milli formayla çıktığı ilk hazırlık maçında futbola, mücadelesinin hediyesi olarak gelen bir golle merhaba dedi. Şampiyona boyunca takımının oynadığı üç maçta forma şansı bulamasa da, oradaydı ve futbolun havasını kendisine en gerekli olan yerde teneffüs etti.

Şampiyona dönüşü, Galatasaray'ın da sezon başı hazırlık kampına katıldığında, iyi dilekler Linderoth'laydı. "Bu sene en önemli transferlerimiz Lincoln ve Linderoth." cümlesinin iki öznesinden biriydi Tobi. Gelgelelim, Paderborn'la oynanan hazırlık maçında tekrar sakatlandı. Bu sakatlığın faturası, diğerine oranla çok daha düşük olsa da, futbola özlem duyan Linderoth'un 1 ay bekleyecek sabrı yoktu. Başka çare mi var ki, bekledi. Bu çileli sürecin ardından 27 Ağustos'ta Bükreş'te, 31 Ağustos'ta Kayseri'de Galatasaray'ın zorunlu sağ bekiydi. Performansı, iyiydi. Övgü dolu sözler ve büyük beklentiler geri dönmüştü bir nevi.

Tarihler 6 Eylül'ü gösterdiğinde ise, Galatasaray, Linderoth'u milli takıma göndermenin bedelini en ağır şekilde ödeyecekti. Arnavutluk'la İsveç arasında oynanan Dünya Kupası grup eleme maçının 6. dakikasında, sakatlık belası bir kez daha büküyordu boynunu İsveçlinin. Linderoth, büyük umutlarla çıktığı maçın henüz başında sedyeyle ayrılıyordu sahadan. Bu sakatlıkla birlikte, Galatasaray taraftarının da sabrı tükenmişti artık. Çok geçmeden kulüp resmi sitesinden açıklama yaptı. Korkulan olmamıştı, sakatlık ciddi değildi. 4 gün sonraki bir diğer milli maçta oynama ihtimali dahi vardı Linderoth'un. Oynamadı. O günden sonra da bir daha oynamadı zaten. Ta ki, 2009 yılına kadar. Dün geceki Malatyaspor maçında da kadroda yoktu Linderoth, ancak en geç iki hafta sonra kulübede oturuyor ve 21 Ekim 2007'deki Ankaraspor maçından bu yana ilk kez Ali Sami Yen'de kendi seyircisi önünde oynama şansını bekliyor olacak.

Peki, bugünden sonra neler olacak; Linderoth, uzun süreli sakatlığın ardından takıma girip katkı sağlayacak duruma gelebilecek mi? Fikir yürütelim.

Linderoth, beklentilerin asla kesilmemesi gereken bir oyuncu. Evet 1 sezonu geçti, doğru düzgün top oynamıyor. Ancak daha önce de uzun süreli sakatlıklar atlattı ve ardından tam kapasiteyle geri döndü. Steaua Bucuresti ve Kayserispor maçlarında oynadığı futbol da bize bunun işaretini veriyor zaten. Dikkat edilmesi gereken konu şu; bir oyuncunun başına bu kadar üst üste sakatlık gelirse, o oyuncu mutlaka belli bir ölçüde hassaslaşacaktır, mutlaka korkusunu yaşayacaktır sakatlığın. Linderoth kalitesinde, Linderoth profesyonelliğinde ve elbet Linderoth tecrübesinde bir oyuncuda bu süreç kısa olacaktır; ancak yaşanacaktır da. İki üç maç sonrası, kahvehane taraftarı sabırsızlığında, "Bu muymuş bunca zaman beklediğimiz adam?" denmesi, vaktiyle Mehmet Güven'de yaşanan tahammülsüzlüğün Linderoth'a da sirayet etmesi yanlış olacaktır. Çünkü Linderoth'un, hâlen çok şeyleri var Galatasaray'a verecek.

Hangi bölgede peki? Bakalım.

Beklenenin aksine, sağ bekte kullanmayacak Linderoth'u, Skibbe. Ön liberoda yararlanacak oyuncusundan. Peki kimin yerine? Öncelikle Linderoth'un mevkisinde görev alabilen diğer oyuncuları sayalım: Ayhan, Mehmet Güven, Mehmet Topal, Barış, Meira. Bu oyuncuları, öncelikli görevlerine göre ikiye ayırır ve birinci gruba "oynayan", ikinci gruba "oynatmayan" adını verirsek, eşit bir dağılımla karşılaşıyoruz. Linderoth'la birlikte saydığımız ilk üç oyuncunun, öncelikle oynamak, oyun kurmakla görevlendirildiğini söylemek mümkün. Kalan üç oyuncunın ise birincil görevi rakibi bozmak, elbette toplu oyunda da etkin roller üstlenmekle birlikte. Ayhan, Linderoth ve Mehmet Güven, ön liberodan ziyade çift yönlü orta saha oyuncularıyken; Mehmet Topal, Meira ve aslında her iki tarife de bütünüyle uymayan farklı bir oyuncu prototipi olarak nispeten Barış, kesici özellikleriyle ön plâna çıkıyorlar.

Sezon başından bu yana, Skibbe'nin 4-2-3-1'inde 2 rakamının temsil ettiği bölgeyi de, işte bu şekilde ikiye ayırabiliriz. Bu bölgede forma giyen iki oyuncunun biri, ilk gruba ait çift yönlü bir orta saha oyuncusu iken, diğeri rakibin oyununu bozan, savunmanın açıklarını kapatan bir tür ön stoper oldu bugüne dek. Sakatlık yahut ceza gibi istisnai durumların dışında, ki o da yalnızca bir kez -Konyaspor maçında- oldu, asla iki "oynayan" ya da iki "oynatmayan"la sürmedi takımını sahaya Michael Skibbe. Gerektiğinde savunmanın göbeğindeki ikiliyle oynayıp Meira'yı itti ileriye, yine yapmadı bunu. Demek ki bu, kilit bir noktaydı Alman teknik adamın sisteminde. Bu kontekstte bakıldığında, savunmanın önündeki ikilide nasıl bir rotasyon uygulanacağını, Linderoth'un hangi oyuncuyla forma savaşına gireceğini öngörmek mümkün.

Peki Linderoth, gitgide performansı artan ve oynadıkça da açılan bir Ayhan Akman'dan fazla neler katabilir takıma? İnceleyelim.

Her şeyden önce, savunmada hâlâ verdiğimiz açıkları önemli ölçüde azaltacaktır Linderoth'un dönüşü. Tecrübesinin de etkisiyle pozisyon sezgisinin çok yüksek ve rakibi bozmakta da en az yanında oynayacak Mehmet Topal kadar etkili olması, rakip takımların hücuma dönük oyuncularını sindirmekte etkili olacaktır. Bunun yanında, tek gol farkıyla önde götürdüğümüz karşılaşmalarda yaşadığımız baskıyı üzerimizden atmakta kullanabileceğimiz en uygun oyuncu yine o, kadromuzdaki. Linderoth, zaman zaman ağır kalan Ayhan'ın aksine, çok iyi de bir atak başlatıcısı. Geçtiğimiz yılki Kayserispor maçını hatırlayın; Ümit Karan'ın golünde asist Lincoln'ündü ama ondan önce Linderoth'un sahanın boş bölgesine gönderdiği diyagonal pas bozmuştu henüz tam yerleşme fırsatı dahi bulamayan Kayserispor savunmasının dengesini. Bu, Linderoth'un eski takımlarında da sıklıkla yaptığı bir şeydi. Üstelik yıllardır yapamadığı başka bir şeyi, kontratağa çıkmayı da başarabilir Galatasaray, onun basit ama doğru tercih edilmiş paslarıyla. Bu paslar ve hatta bu şekilde oluşturulmuş pas sekansları, Skibbe'nin Galatasaray'da yerleştirmeye çalıştığı -ve bugünden geriye baktığımızda, bu konuda oldukça da yol kat ettiği- oyun felsefesinde elzem. Buna karşın Ayhan'ın ofansif etkisi ve uyumunun da Linderoth'ta olmadığı söylenebilir. Bu da yerine göre her ikisinden de faydalanılması gerektiği gerçeğine götürüyor bizi.

Özetle Linderoth, bunca ayrılığa karşın benim ideal 11'imdeki yerini koruyor. Mehmet Topal da koruyor, Ayhan da öyle ve hatta Barış da. Nasıl bir kadrosu var Galatasaray'ın, nasıl çıkacak bu işin içinden Michael Skibbe, bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var, o da bu oyuncuların hepsinin bir şekilde oynayacağı, sene sonunda dönüp baktığımızda hepsinin şampiyonluktaki rolünün büyük olacağı.

05 Ocak 2009

Gayın-Sin

Aylardır bekliyorduk, sonunda yayın hayatına başladı. Galatasaray Dergisi'nde 5 Edebiyat A köşesini dolduran ve Galatasaray Tv'de Gayın-Sin programını yapan Melih Abi'nin usta kaleminden çıkma yazıları tekrar eski sıklıkta okuyabileceğiz... Şuradan buyrun.

(Fotoğraf: Semih Nişancı)

Ben basketboldan zerre anlamam, evvela onu söyleyeyim. Ona göre, teknik meknik yok bu yazının içinde. Bir maç günü anlatılıyor sadece. Lalettayın bir maç oldu mu anlatmam da, güzeldi bu. Herneyse.

Maç öncesi Taksim'de, Matrock'ta buluştuk arkadaşlarla, bir nargile içelim de öyle girelim maça diye. Erhan vardır orada, basketbol antrenörü. Daha önce Galatasaray ve Oyak Renault'da çalıştı, şimdi Darüşşafaka'da görev yapıyor. Gündüzleri antrenmanlarda, günün geri kalanını genelde mekanda geçirir. Ya geç geldi o gün, ya geç karşılaştık; tam çıkıp maça giderken görebildik ancak birbirimizi. Koray Hoca'yla dedi, sabah konuştuk, 5 haftadır Fenerbahçe'yi izliyormuş, her şeylerini ezberlemiş, galibiyete olan inancı da tam, ama yine de mümkün değil, yenemezsiniz. Buradaki "siz", kendisinin Beşiktaşlı olmasından kaynaklansa da daha önce çalıştığı Galatasaray'ın basketbol takımına da sempatisi var Erhan'ın. Galibiyet mümkün değildi ona göre. Esasında, ben de pek ihtimal vermiyordum. Bu sene basket takımından hiçbir şey olmayacağı inancındaydım, hâlâ da pek değişmiş değil bu fikrim; Gerets misali karakter olarak bu camiaya çok yakışıp teknik açıdan son derece yetersiz olan Murat Özyer'in gitmesine karşın. Bir parantez burada; Murat Özyer'in Milli Takım için düşünülüyor olduğunu ekleyeyim. Herneyse, skor tahmininde bulundu Erhan, kendisiyle klasikleştiği üzere: 83-62.

Maça giriş, başlı başına bir çile. Metroyla 4. Levent'e, oradan taksiyle salona geçelim derken, yolda başladı telefonlar: "Ata içeri girmek imkansız. Dışarıda akıl almaz bir kalabalık var.", "Abi biz içerideyiz, ayağımızı koyacak yerimiz yok, dışarıda da içerinin iki katı kalabalık var.", "Hiç gelmeyin, geri dönün.", vesaire... Bu arada bizi salona götüren taksici de, Ankara'daki üzücü doğalgaz faciasında hayatını kaybeden Büşra Bek'in akrabası. Önceleri hasta Galatasaraylı oluşundan ötürü hoş bir sohbet geçse de aramızda, sonrasında yobaz çıktı ve "Yılbaşını kutlarsanız böyle olur." mantığında haber yapan Vakit gazetesini, "Gençler yarı çıplaktı." diye hedef değiştirmeye çalışan Veysel Karani Demir'i savunmaya kalktı. Ölümleri kadere bağladı. Olacağı varmış, olmuş. Ölecekleri varmış, ölmüşler. Aileleri izin verirse böyle olurmuş. "Filistinli müslüman kardeşlerimiz" ile başladığı muhabbeti "Müslüman olmasalar hadi neyse, ama din kardeşlerimiz onlar."a getirdiğinde çok şükür yolun sonuna gelmiştik ki, yolculuk daha fazla tatsızlaşmadan sona erdi. Herneyse, bir kez daha.

Salona vardığımızda, dışarıda hakikaten akıl almaz bir kalabalık vardı. Şöyle bir an, "Sami Yen'i doldurur yahu burası" diye düşünmedim değil. Sami Yen'i doldurmasa da; içeridekiler, dışarıdakiler ve umudu kesip geri dönenlerin toplamı Kapalı Trübün'e sığmazdı. Maç başladı. Giremiyoruz. Otoparkın içine geçtik. Sağdan soldan geçiş aradık, yok. Arka taraflara gittik, yok. O ara güvenlik kulübesinde maç açık, millet dışarıdan izliyor. Maçtan çok ümitli olmadığımdan gözlüğümü bile almamışım, göremiyorum. Geçiyorum içeri. Rahat koltuklar, sıcacık soba. Çeviriyorum televizyonu da dışarıya, mis. İlk çeyrek biter bitmez polis geliyor, çıkarıyor beni, kapıyı da kitliyor. Eyvallah deyip başka çözüm aramaya koyuluyoruz.

Otopark görevlisi bir yer tarif ediyor, şuradan dibe doğru gidip üç kat çıkın, cam kırmışlar orada, cesaret edebilirseniz o camın içinden geçip aşağı atlayın, ama ben size bir şey söylemedim diyor. Koşa koşa gidip bakıyoruz, girdiğimiz yer go-kart pisti. Aynen gerisingeri... O arada tesadüfen kırık camı görüyoruz ama orası da atlanacak gibi değil, 6 metre var. Atlayan ya yatalak olur ya ölür. Nasıl atlanır ki buradan, tellerden mi insek, ama soğukta elimizi keser yine düşer ölürüz derken aşağı bir bakıyoruz, insan akını. Bir dolu Galatasaraylı koşa koşa içeri giriyor. Hadii, tekrar koş aşağı, yine kapanmadan kapılar yetiş gir içeri.

Gidiyoruz. Yetişiyor muyuz? Hayır. Polis kapatıyor kapıyı. Ama açacak. Tek isteği var, teker teker girilecek içeri. Ömr-ü hayatımda belki ilk defa hak verip yardımcı oluyorum polise. O karambolde yol mol veriyorum millete, aman memur bey kızmasın da hayırlısıyla girelim şu salona diye. Ve çok şükür içerideyiz. Hem de salona ilk girsek direk gidip oturacağımız yerde. Biz giriyoruz, devre bitiyor. Arkadan dışarıda kalan arkadaşlarımız geliyor, onlara bile yer açıyoruz. Nasıl oluyor bilmiyorum ama açıyoruz. Hakemin facia yönetiminden bahsediyor herkes ama hâlâ 6 farkla öndeyiz. Totem, mantık karışık; yenecek bunlar bizi, heveslenmeyin fazla diyorum. Herkes inanmış, yok diyorlar, aslanlar alacak bu maçı.

Herkes inanmış diyorum ya, hakikaten herkes. Tribünler, inanılmaz... Atmosfer, muazzam. Ben hayatımda hiçbir basket maçında böyle tribün görmedim. Tribün işin rengidir, ekstra durumlar haricinde aslolan sahadaki oyundur diye düşündüğümden hiçbir zaman bu maça gidip gelme, gırtlak patlatma işini gereğinden fazla önemsemem. Nadirdir mesela, bir maçı anlatacak kareyi tribünden seçtiğim. Dün akşam işte, o ekstra durumlardan biriydi. Galatasaray, Jordan zamanındaki Chicago'yla oynasın böyle tribünler önünde, baştan umudu kesmem. Fenerbahçelilerin eli ayağına dolandı, Preldzic'i koy bir yana kimse oynayamadı. Dengede giden her Galatasaray - Fenerbahçe maçında oyuna girip iki üçlükle maç koparan Mrsiç'in bile elinden bir şey gelmedi. Mirsad, Ömer, Oğuz; hepsi yokları oynadı. Bu noktada üst üste çok klişe kullandığımı fark edip konuyu değiştirme ve tekrar tribüne getirme niyetindeyim.

Öyle bir ambiyanstı ki bu, ne zamandır görmemiştik böylesini. Atkılar sallanırken hepsi birden kalkıyor, eller keza hep beraber yükseliyordu. Tezahüratlara katılmayan pek yoktu. Öyle bir hava yakalanmıştı ki, daha genç nesil olarak ancak televizyondan yıllar sonra izleyebildiğimiz Efes'le yapılan şampiyonluk maçını akıllara getirdi. Bir ara, "Cim Bom Bom, şampiyon, bombarassi bombarassi bom bom bom" tezahüratı beklerken buldum kendimi. "T.... geçiyoruz" yapıldı, o da olur!

Erhan'ı görmeye döndük Taksim'e. Bayağı da ağırdan aldık; önce salonda yirmi dakika oturup, Taksim'e geçtiğimizde de yemeğe gittik Matrock öncesinde. Ne mutlu ki yakaladım Erhan'ı, yine tam son anda; yarım dakika geciksem göremeyeceğim, çantasını sırtlanmış gidiyordu. 83-62 demiştin, dedim. Kaç kaç bitti, sorusu geldi. 78-62'yi duyunca, yakın tahminde bulunmanın heyecanıyla "Bak nasıl bildim, hakikaten 62 sayı mı attı Galatasaray, vay be!" dedi. Aslında dedim, sonlarda nizami bir üçlük sayılmadı, bir de lakayıtlıktan kaçtı, yoksa 83-62 olacaktı. Tersten tabii. Keyifliydi.