Küçük, Galatasaray Spor Kulübü'ne üye yapılmış bugün.

Şimdi sakin oluyorum ve kafamdaki tabloyu netleştirmeye çalışıyorum.

Öncelikle ortada bir Galatasaray var, her şeyin başı o. O Galatasaray'ın içinde yaşayanlar var ve bir de onu sevenler. İki kümenin kesişim kümesi mevcut mutlaka; ama bu, ortada iki küme olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kimindir peki Galatasaray? Hiç şüphesiz sevenlerinin. İçinde yaşayanların değil. En basitinden; milyonlarca insan seviyor Galatasaray'ı, içinde yaşayanlar ise ancak binlerle ifade edilebilir. Ama içinde böylelerinin yaşadığı Galatasaray'ı bu denli sevmek de insanı epey bir sorgulama yapmaya itiyor. Milyonların sevdiği bir kulüpte nasıl bunlar olabilir, Galatasaraylılık imajı nasıl bu kadar küçültülebilir? Nedenini nasılını anlamak mümkün değil. Ama sonuç bu. Hakan Ünsal, bir Galatasaraylı olarak kabul görebiliyor. Bu da "Galatasaraylı" tanımının Galatasaray eliyle anlamının kaybettirilmesi demek oluyor.

Her şey ne yanlış... Türkiye'de değil belki yalnızca, ama özellikle Türkiye'de. Taraftarlık, bir duygu meselesi. Ve bu duyguyu hissediyor olmak bile o kadar zor bir şey ki... O kadar büyük yükler veriyor ki insanın omzuna... Ben Galatasaray'ı çok seviyorum, karşılıksız seviyorum ve bu çelişkiyi yaşamayı hak etmiyorum. "Bana ne Hakan Ünsal'dan, bana ne Özhan Canaydın'dan ve ona oy verenlerden, bana ne ondan bundan şundan, bana ne formayı giyenlerden; ben armayı seviyorum." savunmasını yapmayı kendi benliğime; bunları düşünmeyi, hesaplamayı, işin içinden çıkamamayı hak etmiyorum. Çünkü bir duygu var ortada sadece; masum ve hesapsız bir duygu. Ve bu duyguya düşünce karıştırıldıkça, yani sorgulatıldıkça insana defalarca kez duyguları, bu defa düşünceler duygulara gölge düşürür pozisyona geliyor. Zorla. Zorla ve ısrarla.

"Liverpool taraftarı olsaydım böyle çelişkiler yaşamak zorunda bırakılır mıydım?" diye düşünüyorum haberi aldığımdan beri. Bir yanda Graeme Souness gibi bir efsaneyi, The Sun gazetesine röportaj verdiği için dışlayan Liverpool... Ve diğer yanda Galatasaray'ı her daim kişisel hesaplarının odak noktası olarak görmüş Hakan Ünsal'ı, kulübe üye yapan Galatasaray. İnsan sevdiğini başkalarıyla karşılaştırır mı? İşte o Galatasaray, bunu da yaptırıyor ve ben bunu da hak etmiyorum. Ama seviyorum. Aldatılıyorum ve sevmeye devam ediyorum. Bu derece acizim, yalnız da değilim, hepimiz öyleyiz; kabul edelim.

Bu da varmış işte, bunu da yaşayacakmışız. Hakan Ünsal'ın başkanını seçtiği bir kulübü seveceğiz bundan sonra. Ki çok çarpıcı bir gelişme de değil. Zaten Galatasaray Spor Kulübü'nü desteklemiyor olmasına karşın Galatasaray Lisesi mezunu olduğu için ayrıcalık tanınıp kulübe üye yapılmış, başka kulüplere taraftar kişilerin oyları da vardı bugüne kadar. Bir de Küçük Hakan eklenmiş, çok mu? Ya da kim ki Küçük Hakan? Kim yani, bir anlayış örnekleyen sembollerden biri olmaktan öte? Hiçkimse, bence.

Gitmemiş bile törene. Tıpkı diğer arkadaşları gibi.

Çok zor be. Çok zor.

Bir kez daha görüyorum ki bizim buralarda bir şeylere taraf olmak, akıl işi değil. Bir şeyi sevmek bile yeri geliyor insanı kendisine yabancılaştırıyor. Daha basketboldaki skandalı sindirememiştim.

Zor işte. Anlayabilmek, kabullenebilmek... Zor. Ama bunu da kabulleneceğiz.

...

Çok zor kura, çok zor... Her iki turda da.

Ama büyük maçlar izleyeceğiz, büyük keyif alacağız ve elersek inanılmaz bir ivme kazanacağız.

Üstelik Fenerbahçe gibi bir üst sınırımız da yok, elenmeyecek bir rakip gelmedi karşımıza. Zor kuraya karşın bu da bizim şansımız.

Biraz şans, bolca konsantrasyon ve müthiş bir taraftar desteğine ihtiyacımız var.

Devre arasını da çok iyi değerlendirmeye tabii.

Lütfen olsun!

Verilmedi. Olabilir. Çok mu ilginç? Bence değil. Şahsen belki on defa izledikten sonra anlayabildim gol olduğunu, ki şimdi biri çıkıp "biz hesapladık, gol değilmiş" dese yine şaşırmam. Şimdi günlerce, haftalarca, aylarca bunu tartışacağız oysa.

Geçen haftaki "kötü niyet"i bir kenara bırakıyorum, Hüseyin Göçek'in yönettiği 7 Galatasaray maçından 1 galibiyet çıkması tesadüf değil elbette, özellikle maçları inceleyip yanlışları tek tek, kalem kalem çıkardıktan sonra. Ki kendisi Galatasaraylıymış, "Ben çok delikanlıyım, tuttuğum takım hakemliğimi etkilemez." kompleksi onu bu şekilde davranmaya itiyormuş. Bir de tabii yine delikanlı yanının ağır basmasıyla kendisine küfreden tribünlerle inatlaşması.

Bir önceki güne geçiyorum. Galatasaray'ın Antalyaspor'la oynadığı maçı yöneten Deniz Çoban, bana göre Türkiye'nin en iyi 2-3 hakeminden biridir. En azından güvenilir hakem dendiğinde Fırat Aydınus'la birlikte aklıma gelen ilk isimdir. En kötü hakemler de tesadüfe bakın ki FIFA nezdinde en üst klasmanda olan iki hakemimiz Cüneyt Çakır ve Selçuk Dereli'dir yine bence. FIFA kokartına sahip bir diğer isim olan Hüseyin Göçek'e kötü hakem demek iyi niyetli bir yaklaşım olacağından, kendisini kategori dışı bırakıyorum. Ama misal bir Cüneyt Çakır ya da Selçuk Dereli'nin, Fenerbahçe taraftarı tarafından istenmemesini anlayabiliyorum. O maçlara verilmemesini değil, yanlış olmasın; taraftarın istememesini normal buluyorum. Bu isimleri ben de bir Galatasaraylı olarak istemiyorum. Galatasaray'ın bir maçına onlar verildiğinde, ya da Hüseyin Göçek; biliyorum ki bu kişiler maçın önüne geçecek. Biliyorum ki şov yapacaklar. Biliyorum ki maçtan çok hakemi konuşacağız günlerce.

Hakem konuşmayalım diyoruz. Güzel diyoruz. Ama gerçekten hakem konuşmayacaksak, bunu önce hakemlerin kendisi istemeli. İleride Erman Toroğlu, Ahmet Çakar olacağız diye figüran olmaları gerektiği yerde başrol oyunculuğuna soyunmamalılar. İşlerine baksınlar, işlerini yapsınlar. Aynı hedefteki Cem Papila ne oldu? Beşiktaş'ın şampiyonluğunu çaldı, iki üç programa çıktıktan sonra çaldığıyla kaldı. Beş sene sonra umuyorum ki hiçbirimiz adını bile hatırlamayacağız; layık olduğu yere, tarihe gömülecek. Tabii bu derece ahlaksızlığı unutmak da mümkün gözükmüyor.

Veya yine Selçuk Dereli. Beşiktaş ile Fenerbahçe arasındaki kupa finalinde gösterdiği yönetimi kim unutabilir, nasıl unutur? Fenerbahçe Kupa'yı alamadıkça, Kupa daha çekici hâle geliyor; bu konuda Fenerbahçelilerin birçoğu böyle düşünüyor ve ben de katılıyorum. "Fenerbahçe önemsemiyor, kazanamadığı için Türkiye önemsiyor." muhabbetine değil tabii, yanlış olmasın; Fenerbahçe'nin çok istemesine rağmen alamamasının Kupa'yı daha çok konuşturduğuna, gündemde tuttuğuna. Bu işin içinde sponsorlar var, para var. Paranın olduğu her yerde de çirkinlik. Dolayısıyla eminim ki Federasyon bu kupada Fenerbahçe dışında bir takımın şampiyon olmasını istiyor. Selçuk Dereli de bunu biliyor; belki farkında belki değil, mutlaka etkileniyor.

Kadıköy'de son 10 yılda oynanan Fenerbahçe - Galatasaray derbilerini alt alta koyuyorum, Fenerbahçe'nin Türkiye Kupası'ndaki kaderiyle çarpıyorum; sonuç "çıkar" çıkıyor. Hakemler belki maçı bir taraftan bir tarafa verelim diye çıkmıyorlar maça, ama kazanması gereken taraf da bilinçaltlarına işleniyor. Cüneyt Çakır'ın yönettiği son Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde verdiği kırmızı kartların en yanlışı bana göre Lincoln'e çıkan. Fenerbahçe'ye bana göre eksik bile çıkardı. Ama verebilir miydi o kartları Kadıköy'de oynanan bir lig derbisinde? Evsahibi takıma en ters, inadına ters giden, maçlarda en çok ve haddinden çok kart çıkaran hakem olmasına rağmen mümkün değil. Onun suçu mu? Tam olarak değil. Maçın önüne geçme, kendini ispat etme çabasını bir kenara bırakalım; bu baskının içinde doğru kararı vermek o kadar zor ki! Tarafların biri kazanırsa işvereniniz kârlı çıkacak; bundan etkilenip inceden onu destekleyebilirsiniz; ya da "ben etkilenmem" deyip Hüseyin Göçek gibi tam tersi bir inatlaşmanın içine girip daha yanlış kararlar da verebilirsiniz. Çok az kişi başarabilir bu baskıdan gerçekten etkilenmemeyi. Kim ne der diye düşünmeden, kimseden etkilenmeden kendi bildiği yolda ilerleyen kaç kişi var etrafımızda? Az.

Sadece Federasyon kaynaklı mı bu baskıyı oluşturan unsurlar? Çıkışı belki oradan yayılan güvensizlik, yıllardır gördüğümüz ve görmemize rağmen bize unutturulmaya çalışan pislikler; ama neticede doğruyla yanlışı ayırt edemeyen, uçlarda yaşayan, elinin ayarı dilinin kemiği olmayan bir toplumuz biz. Cahiliz: Kim ne söylerse inanmaya müsaitiz. Her zaman her yerde beyazız, bembeyaz. Ve bizim dışımızdakilerin de simsiyah olduğuna eminiz. Siyah ve beyaz demişken; Ekşi Beşiktaş'ta Shelbyl çok güzel bir yazı yazmış, "Kaostan Beslenmek" adında. Harfi harfine katılmıyorum belki ama duruşunu örnek buluyorum. Budur doğrusu. Atmaktır fanatikliği, yani bağnazlığı; futbola bakmaktır. Taraftarlık dünyanın en güzel duygularından biri, futbolu insana sevdiren en önemli unsur. Ama kendini kandırmak da dünyanın en zavallı olgularından biri, insanı insana acıtan en önemli unsur.

Dünyanın en büyük Galatasaraylısı ol, takım Fenerbahçe'yle Şampiyonlar Ligi finali oynasın, maç berabere giderken son dakikada tartışmalı bir pozisyon yaşansın, duygularından bağımsız fikir yürütebilirsin; eğer bağımsız düşünebilecek kadar güçlüysen. Özgürsen. Ama gruplaşmaksızın bir şey başaramayan, hayatı siyah - beyaz zıtlığı içinde yaşayıp kendinden olmayanı düşman olarak gören, tek taraflı düşünen ve diğer düşüncelere kapalı bir adamsan söyleyeceğin bellidir;

"azize yıldvım boşa konşmmış beyelr bu hafta ankaraya haftaya trabazon şampiyon beelli geçmiş olsun"

Dolayısıyla, aslolan yanlış ortam. Selçuk Dereli, Cüneyt Çakır gibi isimler şov yaptıkları için kötü ve güvenilmez hakemler; ama bu ortamda başka hakemler de aynı oranda yanlış kararlar verebilirler. Ve onlar da etiketlenirler. İşte Halis Özkahya. Daha önce Fenerbahçe aleyhine yaptığı hatalar hatırlıyorum. Lehine de. "Halis Özkahya şunları yapmıştı" diye hafızama yüklemiş değilim ama yönettiği Fenerbahçe maçlarına göz attıkça hatırlıyorum. Onunla son 4 maçta kazanamamış Fenerbahçe, düne kadar. Ama yine bir Ankaragücü maçında Can Arat'ın akıl almaz penaltısını vermeyen de yine aynı hakem. (Ehem, demek ki bu hakem Ankaragücü düşmanı! Mıdır?) Kötü niyetliyse, istese kazandıramaz mı Fenerbahçe'yi 4 tane maçın birinde? Çok zor değil şunu anlamak: Hakemliği yeterli değil, bu yüzden hata yapıyor. Olamaz da zaten bu ortamda. Çok değil, bir yıl önce bu kez çizgiyi geçmeyen topa gol verilmişti onun yönettiği Trabzonspor - Kayserispor maçında. Fiyasko da bir penaltı vermişti hatta Özkahya. O da şikeli miydi? Sadri Şener mi konuşmuştu yoksa? Hakemlerimiz çok iyiymiş gibi, biri açıklama yapınca doğrusunu görüyorlar da yanlış karar veriyorlar. Başka zaman hiç hata yapmıyorlar.

Her şeyi Aziz Yıldırım'a bağlamak Aziz Yıldırım'ı küçültmez, büyütür. Buna hiç gerek yok. Aziz Yıldırım Türkiye futbolundaki çirkinliklerin başrol oyuncularından biri mi? Evet, belki en birincisi. Ama süzmesi çok zor, belki de imkansız olan bir pozisyonda yan hakemden çıkmayan gol kararını Aziz Yıldırım'a bağlamak!? Acziyet gösterisi gibi geliyor bana, başka bir şey değil. Ve çoğumuz aciz hâldeyiz, mantığımızı ön plana çıkarmaktan, özgür düşünebilmekten aciz hâlde. Fenerbahçe üç maçtır ofsayt gol yiyor, Aziz Yıldırım bir konuşuyor, işler tersine dönüyor. Allahaşkına, ne kadar mantıklı? Aziz Yıldırım gökten yeni zembille mi iniyor? Daha önce hiç konuşmamış mıydı? Tanımıyorlar mıydı hakemler Aziz Yıldırım'ı, bugün mü tanıdılar? Dahası... Sezon başında "Üç yıl şampiyonluk sözü verdiyse güvencesini almıştır." diyen sen değil miydin yine? O zaman bu adam niçin tekrar konuşmak zorunda kalıyor? Bunu hiç düşündün mü?

Hakem hatasıyla avantaj ya da dezavantaj sağlayabilir Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Kayserispor, Bursaspor, Muğlaspor, Adıyamanspor, Sarıyer... Nonda'nın, Güiza'nın, Serdar Özkan'ın, Coşkun Birdal'ın hatalarıyla puan kaybettiği gibi. Bu da klişe, ama kabul görmedikçe tekrarlanmalı. Önce bu gerçeği hepimizin kabul etmesi lazım. Ama ondan da önce, futbolun temizlenmesi. Oğuz Sarvan gibi, Kemal Dinçer gibi kişiler tüm çirkinlikleri ve paçalarından akan kirlilikleriyle o koltuklarda bulundukça güven sağlanamaz. Biliyorum, bu ülkede en güvenilir kişiler geçse o koltuklara yine güven sağlanamaz. Burada da yine aynı kısır döngüye çıkıyoruz, ne yapalım, yine aynı "çıkmaz"a: Federasyon da haksız, biz de haksızız. Gerçekten "hakkı" arasak, bir yerden başlamış olacağız. Sesimiz, sadece gerektiğinde çıksa, bu kadar gezmesek uçlarda; bir işe yarayacağız. Akıllı tepki verebilsek, aptal yerine konmayacağız. Koyulursak, hesabını sorabilecek konumda olacağız. Ama...

Hep "ama".

11 Aralık 2009

Antalyaspor Maçı

Antalya'da ilk 11'ler belli oldu.

Galatasaray'ın kadrosu: Leo Franco; Uğur, Servet, Hakan, Caner; Mehmet; Barış, Elano; Keita, Arda, Kewell.

Maç yağmur çamur içinde oynanacağından, istediğini sahaya yansıtamayabilir Galatasaray. Neticede teknik kapasitesi daha kuvvetli olan takım için dezavantajdır bu tür şartlar. Bu gece öz abim yerine koyduğum canım Erdal Abimi askere, Antalya'ya yollayacağımızdan sanmıyorum ki maç yazısı yazabileyim. Yarın da akşam saatlerine kadar evde olmayacağım, çok geçe kalacak. Ancak yine de çıkan kadronun, mümkün olanlar içerisinde en iyisi olduğunu maç öncesinde belirtmek istedim.

09 Aralık 2009

Galatasaray Tribünleri

Galatasaray'da futbolcusunuz. Soyunma odası tünelinden çıkıp sahaya adımınızı atıyorsunuz. Bakıyorsunuz tribünler büyük ölçüde dolmuş. (Tamamen dolmuyorsa, bu yazıda sözü edileceklerin -ve edemeyeceklerimin- rolü yadsınamaz.) Görüyorsunuz ki yalnız değilsiniz. Kendinize daha bir güveniyorsunuz, arkanızda o kuvveti hissediyorsunuz. Dört bir yanınızda sizi desteklemeye gelen, sizden olan insanlar. Fakat, her ne hikmetse ilk duyduğunuz tezahürat, "Kapalı n'oluyo, sesin niye çıkmıyo!?" oluyor. Meâli, "Kapalı n'oluyor, oran buran oynuyor." Açığı kapalısı değil de, önce siz bir "N'oluyor yahu?" demez misiniz? Sizden saydığınız adamlar birbirine sataşıyor. Yarın bir gün siz sahada kendi takım arkadaşınızla tartışsanız, aynı tribünlerden tepki göreceksiniz; ama bir tribün toplu hâlde diğerine dikleniyor. Ne hissedersiniz? Aynı güç, aynı kuvvet sürer mi; yoksa kendinizi daha mı yalnız hissedersiniz?

Burada standart bir durum değerlendirme kabiliyetine sahip bir futbolcuyu ele alıyorum; ama Türkiye'deki eğitim sorunu düşünülünce çok az futbolcu için geçerlilik sağlıyor aslında. Bizim de şanssızlığımız bu zaten, Türkiye'de futbolla ilgilenmek. Stad sorumlusunu tribüne karşı tutumu için eleştirirsin ama tribün de en iyisini hak etmez. Tribünü futbolcuya karşı davranışı için eleştirirsin ama futbolcu da en iyisini hak etmez. Futbolcuyu kulübüne karşı davranışı için eleştirirsin ama kulüpler zaten pislik içinde, futbolcusuna da hak ettiği değeri vermez. Kulübü hakemlere ve federasyona karşı tutumu için eleştirirsin ama tüm bu batmışlığın mümessibi gelmiş geçmiş tüm federasyonlardır zaten. Hepsine karşı sergilediği kötü niyet için medyayı eleştirirsin ama hiçbiri diğerinden daha az suçlu değildir. İçlerinde bir tane masum olsa, her şey düzelmeye oradan başlar aslında. Böyle olduğunda herkes suçu birbirine atarak temizlendiği inancına kapılıyor. Hep bir kaçak nokta oluyor. "Ama"lar oluyor.

Bursaspor Başkanı, Erhan Telli'yi darp ettiğinde hangisi haklı, hangisi haksız? Aziz Yıldırım hakemleri tehdit ettiğinde hangisi haklı, hangisi haksız? Nedim Karakaş, "Sahaya girip oyuncumuza saldırdılar, yıllardır basketbolun içindeyim böyle bir şey görmedim!" derken haklı mı? Ergun Gürsoy, "Teşvik primi olsa biz verirdik." derken haklı mı? Ya da seçim kazandırdıktan, bir dönem boyunca onunla birlikte çalıştıktan sonra işi bitince Özhan Canaydın'a savaş açarken? Yıldırım Demirören ona Küçük Ahmet'le oynamasını söylerken Büyük Ahmet mi haklı? Biz iki kişi çirkiniz, bir adam öldürüyoruz; birimiz daha çirkiniz, o adamın cebindeki parayı paylaşma konusunda da sahtekârlık yapıyoruz. Hangimiz daha çirkiniz? "Ama o benim hakkımı yedi." "Ama sen de adam öldürdün!" Sporu, spor ahlakını öldürenlerin, bunu yapabilenlerin kendi aralarında anlaşması mümkün mü? İçlerinden biri de çirkin değil, güzel olsa; suçlu değil, masum olsa; o kadar çok şey değişir ki. Ama kişi değil, kurum olacak güzel olan. Bir takım, bir yönetim, bir tribün, bir federasyon, bir gazete... Hepsi bir anda vahiy transferiyle düzelmeyeceğinden, bir gün muhakkak bir yerden başlamak gerekecek. Niyet varsa, hani yok da, ortaya çıkarsa. Biz hep Galatasaray'ı bu rolde görmek istiyoruz. Geçmişten bugüne getirdiği öncü olma özelliğini tüm kirliliklerden arınma konusunda da göstersin istiyoruz.

Şimdi de başlanacak yerin Galatasaray tribünleri olduğunu farzedelim bir yazı süresince. Her şey herkes güzelmiş gibi değil; yalnızca Galatasaray tribünleri neden daha iyi değil üzerinde düşünelim. "Neden daha iyi değil" biraz yanlış bir tabir aslında, çünkü daha iyi olmak için önce iyi olmak gerekir; ki bugün Galatasaray tribünü Türkiye'nin en etkili on tribünü arasında kendisine ancak yer bulur. (Güzelim Eskişehir tribünü de ilk sıradadır - deplasmandaki değil ama.) Oysa Ali Sami Yen, bundan 7-8 sene öncesine kadar değil Türkiye'nin, dünyanın zirvesine oynardı. Bugün gelinen nokta buysa; başta tribünleri kontrol altına almak isteyen (çünkü tarihin en başarısızı olan, tepkiden korkan) yönetimler, bilet sağlayıcı kuruluş, polis ve gördüklerine göz yuman herkes suçludur. Başbakan'a kadar uzanır bu zincir, ki tribünler -maalesef ki- ülkedeki tek toplu hareket alanıdır, pisliklerden en önce arınması gereken platformlardır bu bağlamda.

İşin suç, rant, iktidar, karaborsa, tribün transferleri, iş ortaklıkları, çaylarına çorbalarına bakanları kısmını bir kenara bırakalım. Ve en başa, sahadaki futbolcu hâlimize dönelim. En son bir tribünün diğerine "giderini" görmüştük. Öncelikle gider yapılan tribüne, Kapalı'ya bakalım.

Burada iki grup faydasızın hakimiyeti göze çarpıyor: Hiçbir tezahürata katılmadan maç izleyenler ve her pas hatasında homurdananlar. İlkine sözüm yok, herkesin hakkıdır sessiz sakin maç izlemek. Yorgun olursun, hasta olursun, moralsiz olursun ya da ne bileyim hiçbir gerekçen yoktur da sadece tezahürat yapmak istemezsin, maça odaklanırsın. Normaldir. Benim de zaman zaman yaptığım olmuştur, herkesin de olmuştur; tribün bir bayrak yarışıdır zaten, senin bıraktığın noktadan başkası devralır. Ama homurdananlar? Galatasaray tribünlerine, Galatasaray'a destek olmak için gelinir. Sana orada insan muamelesi yapılmasa da, gişelerden binbir eziyetle geçsen, otuz sekiz polis kontrolünden geçsen, stadın müdürü en zayıf anında ışıkları kapatıp seni karanlıkta bıraksa da arma için oradasındır. Görevin, desteği de geçtim, en kötü köstek olmamaktır.

Galatasaray futbolcusuna kimse küfür edemez, diyemem, herkes istediği gibi davranmakta özgür. Ama Galatasaray tribününde Galatasaray futbolcusuna, değil küfür, yüksek sesle homurdanılamaz. Git kardeşim evinde izle, istediğin kadar küfür et; tribünleri destek verenlere bırak. Tribünde çok mu destek var? Yok. Ama işte bir yerden başlamak için tribünü seçtiğimiz gibi, tribünde de bir yerden başlamak gerek. Tabii bir ayrımı da iyi yapmak: Bu homurdananlar uyarılmalı, evet, ben de uyarıyorum her seferinde. Ama bunu bir misyon edinip maçtan çok bu seslere odaklanan kişiler de yok değil. Uyarılarının tonu da değişik oluyor hâliyle. Aradaki çizgi kaçarsa da, "Bağırsana ulan!"cılarla arada pek fark kalmıyor.

"Bağırsana Ulan!" demişken, geçelim Eski Açık'a. Kapalı'ya peşinen geçirdikten sonra, maç başlıyor; bir üçlü, ardından tribünde sözü geçen biri sevdiceğini hatırlıyor: "Seviyorum seni, ekmeği tuza banıp banıp yer gibi..." Şarkı da aynen söyleniyor ha, bir değişiklik yok. Sanırsın konser var Eski Açık'ta; Onur Akın gelmiş, ısrarları kıramayıp bir şarkı patlatıyor. Her tribünde söylenen tezahüratın Galatasaray'a ne faydası var? Yok. Sadece anlıyoruz ki, birileri bizimle fena hâlde dalga geçiyor. Şükür, en azından bizimkinin sonunda takımın adı geçiyor. 40 dakika da kâh bu şarkıyla, kâh repertuardaki diğer hüzünlü parçalarla geçiyor, sakin sakin. Son 5 dakika bir anda hareketlilik... Devre bitiyor, takım soyunma odasında, coşkun tezahüratlar devam ediyor... Maç oynanırken bağırıp devre arasında güç toplaması gereken tribünler, maç oynanırken mırıldanıp devre arasında coşuyor.

İkinci yarılar klasik... 1-0 öndeyiz, paslarda oley çekmeye yelteniliyor, maçın sonu zor geliyor. Başka bir maç, skor aynı, kalemiz önemli tehlikeleri bir bir atlatıyor; "Gideeeen her sevgiiliiiniiin ardııııııııııındaaaaaaaaaan... Şşşşşt!" Tak: 1-1. Kapak oluyor. Başka bir maç, skor yine 1-0, rakip geldikçe geliyor... Tribünlerde arabesk modası: "Seeen, var ya seeen! Deplasman yolunda, elimde sigaraaa!" Aferin! 1-1 oluyor, çek sigarandan kederli bir nefes daha, deplasman taraftarından da farkın yok zaten.

Sen var ya sen.
Takımına faydan yok.
Haberin yok.

Her defasında düşünüyorum, herkesin söyleyebileceğinin dışında ne söyleyebilirim diye... Yoksa, yazmıyorum. Bazen varken, vakit bulamayıp yazamıyorum. Geçen hafta çok isteyip de bir türlü bitiremediğim bir yazı oldu mesela; kaldı huzursuzluğu üzerimde. Bu geceki maçın ardından da farklı şeyler söyleyebilirim. Kendimce bazı fikirler koyabilirim ortaya. Ama hakem konuşmak, her zaman yanlış değildir. Gereksiz değildir. Hakem, her zaman bahane değildir. Bazen sırf hakemi konuşmak gerekir. Bugün, o kalıba uyuyor.

1-0'la yetinip tempoyu düşürmek, Keita'yla başlamamak; Nonda, Elano ve Arda'yı kenara alıp Keita, Ayhan ve Aydın'ı sahaya sürmek, Topal'ı oraya çekmeyi ancak Gökhan Zan sakatlandığında düşünebilmek... Hepsi birer yanlış. İkinci yarının ilk 25-30 dakikasında oynanan güzel futbol, doğru. Ama bugün bunlar ikinci, üçüncü, beşinci, sekizinci planda. Bugün en doğrusunu konuşuyor, en önemli olanı görebiliyor, en futboldan uzak adam bile. O da hakemi konuşuyor, hayatının önemli bir kısmını futbola ayıran ben de. O da hakeme küfrediyor, ben de ediyorum. Hâlâ da ediyorum. Ki buraya yazdıklarımın hepsi, dişimi sıkıp da etmediğim bir tane küfürden daha anlamsızdır. Samimiyetsizliğe gerek yok, böyle zamanlarda küfüre karşı değilim. Tribünde ya da sahada ya da başka yerlerde. Böyle zamanlarda şiddete bile karşı değilim. Böyle zamanlara karşıyım. Bu kadar art niyet varsa, küfür de ederim, sahada olsam tekme tokat da girerim. Girmeliyim. Gözümün önünde cereyan ediyorsa tüm pislikler, tepkisiz kalamam. Elimden ne geliyorsa, onu yaparım. Bu yüzden tribünde küfür edildikçe bulunduğum ortama yabancılaşmama rağmen 19 Mayıs'ı savunurum her fırsatta. Bu yüzden hakeme ve rakibine saygısızlık eden oyuncuları takımımdan uzakta görmek istesem de Erol Ersoy'un ayağına basıp suratına tükürüğü yapıştıran Hagi'yi her şeyden, herkesten çok seviyorum. Yoksa Bilbao'ya o golü, denk gelse Hakan Ünsal da atardı. Atamazdı da, lafın gelişi işte. O isyanı hiç yapamazdı. Yemezdi.

İsyan diyoruz ya, o da ilginç. Biz tribünlerde isyan ediyoruz da ne oluyor? Kandırıyoruz kendimizi. Daha doğrusu kandırılıyoruz, fena, çok fena hâlde. Bu isyanlar boşuna değil. Bu isyanlar bir anlayışın sonucu ve o anlayışı beslemekte. Nedir futbol? En temeline inildiğinde, bir hobi. Bir boş vakit doldurma aracı. 1875'te Selanik'te, 1877'de İzmir'de haftasonları ve yaz akşamlarının vazgeçilmez eğlencesi olarak doğdu bu ülkede. Bugün, nüfusun yarısından daha fazlasının hayatının vazgeçilmez unsuru. Ama tüm bu ilgiye rağmen bir futbol kültürümüz hâlâ yok. "Türkiye futbolu" dediğimizde aklımıza kültürel anlamda bir ayırt edici unsur, somut bir farklılık gelmiyor. Kavga, gürültü, maganda kurşunu, küfür, düşmanlık, haksızlık... Zihnimde çağrışanlar bunlar. Ve en sonuncusu da sürekli yankılanıyor. Çünkü en önemlisi de o. Açayım...

Sokağa çıkıp bakalım. Saat şu anda 1, yazıyı bitirip gönderene kadar 2'yi bulacak belki. Fark etmez, bakalım. Karşımıza kim çıkarsa çıksın, suratından mutsuzluk akıyor olacak. Yarın sabah işe, okula çıkıp giderken; yine aynı manzara çıkacak karşımıza. Neden? Çünkü yaşadığımız hayat haksızlıklarla dolu. Kimse hak ettiği hayatı yaşamıyor bu ülkede. Kimse hak ettiğini kazanmıyor. Çok çalışıp, az kazanıyor insanların çoğu. Az çalışıp, çok kazananları zengin ediyorlar bu çalışmalarıyla. Kendi ürettiklerini satın alamayıp, hiçbir şey üretmeden yaşayanlara emeklerini satıyorlar üç kuruşa. Her şeyiyle çelişki dolu, her şeyiyle haksızlık dolu bir yaşamın içerisindeler. Ve kalabalıklar. Çok kalabalıklar. Neden bir şey gelmiyor ellerinden? Çünkü alıştırılmışlar. Başka bir alternatifleri olduğunun farkında bile değiller. Futbol da, bunda bir pay sahibi.

Aynı soruyu tekrarlayalım: Nedir futbol? Kapitalizmin, insanlara kendisini bir başka kabul ettiriş şekli. Üstelik bir ortaya bir zorunluluk koymadan, gönüllülük yoluyla. Bir anlamda Gramsci'nin "hegemonya" kavramıyla açıklanabilir. Futbolun neden kapitalizmi güçlendirdiği, bir paragrafın içinde geçiştirilecek bir konu olmadığı gibi, bizim şu andaki konumuz da değil.

Konumuz, haksızlık ve isyan. İsyan, ne zaman edilir ve nasıl? Şu muhakkak ki, gerçek bir isyanın altında güçlü bir fikir yatmalıdır. Ses getirmesi, bir şeyleri değiştirmesi için bu şarttır. Aksi hâlde ortaya çıkan isyan değil, reflekstir; geri püskürtmesi kolaydır. Güçlü bir fikir nasıl oluşur? Bir fikir, üzerine düşündükçe gelişir, güçlenir. Bunun için ne gerekir? Vakit. Bu vakit de, çalışma vakti değildir. Çalışma saatlerinden arta kalan vakittir. Boş vakittir. Çalışma vakti, çalıştıranın denetimi altındadır. Çalıştıran, sistemdir en genelinde. Ve aynı sistem, işte bir boş zaman doldurma aracı dediğimiz futbolu kullanarak arta kalan zamanı da ele geçirir. Bu yolla, karşısına gelecek güçlü fikirleri engellediği gibi, hayatından memnun olmayan çalışanların isyan gereksinimini de son derece kolay bir şekilde açığa çıkartır. Nasıl? İşte tam da bugünkü gibi. Hem gereksiz düşmanlıklar yaratarak, hem alenen haksızlık yaparak. Bugünkü gibi her günden sonra, bir şekilde alışmış olmuyor muyuz haksızlıklara? Ve tepkisizleştirmiyor mu bu bizi? Elimizden bir şey gelmedikçe, sinmiyor muyuz? Lanet etmiyor muyuz? Ve futboldan daha önemli konularda gıkı çıkmayan insanlar hâline dönmüyor muyuz? Çalışıp para kazanmak, kendi seçtiğimiz bir yol değil. Yaşamak için bir zorunluluk bu. Futbolla ilgilenmeyi ise kendimiz seçiyoruz. Ve kendi seçimimizde bile bu haksızlıklarla karşılaşınca, diğerinden hepten umudu kesiyoruz. Bugün "lanet olsun" deyip sigarayı bırakır gibi bıraksak futbolu, hayatımızın diğer parçaları değişime uğramayacak. Bunu yapmadığımız her an, oyunun daha çok içine giriyoruz. Parçası oluyoruz oyunun. Oluyorum.

Oysa futbol, kötü bir şey değil. Çok seviyoruz ve sevmenin kötüsü olmaz ki! Daha sokağa ilk çıkılmaya başlanan yıllarda arkadaşlarıyla futbol oynayıp gol atan çocuğun yüzündeki mutluluk, nasıl kötüye dönüşebilir? Hiçbir açıdan, mümkün değil. Sonraları bir takımı sevmek, kazanınca sevinmek, kahrolmak yenilince, karşılıksız sevmek, asla sevilmeyeceğini bilerek sevmek, hiç almadan hep vermek; bu yüce duygular nasıl kötü olabilir? Olamaz. Ancak kötü amaçlara alet olabilir. Ve oluyor da. Buna rağmen sevmek; o bile güzel, o bile çok güzel. Dahası, armayı sevmekle yetinmeyip şu çirkin düzenin çirkin liginin şampiyonluğunu istemenin bile güzel yönleri var ve ben de bunu istiyorum be, ben de istiyorum. Mantığımın tüm karşı çıkışına rağmen istiyorum, başaramıyorum aksini. Buradan, "Başaracağımıza da inanıyorum, bu yaşananlar bizi güçlendirecek." gibi bir yola da girebilirim ama kimbilir kaç kere kandırmışımdır böyle laflarla kendimi. Geçen sene net olarak gördüm, futbol dışı durumların futbolu ne kadar içinden etkileyebildiğini...

Of.

Çok başka şeyler söylerken, burada bile "Ben bu şampiyonluğu istiyorum arkadaş." lafını sıkıştırmadan duramıyorsam araya, biraz da boşuna konuşuyorum aslında. Maalesef ki böyle bir noktadayız, belki hepimiz. Özünde, hepimiz endüstriyel futbola karşıyız. Karşıyız da, ne kadar? Ülke şartlarının yanında çok uçuk kaçan fiyatlarla bilet alıp, üzerimizde lisanslı bez parçalarıyla maçlara giderken ne kadar karşı olabilirsek, o kadar... Yani hiçe yakın. Keşke aksini başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek. Keşke hesap sorabilsek, Hüseyin Göçek gibilerden. Dahası, onu yönetenlerden. Ve dahası, onları da yönetenlerden. Yoksa Hüseyin Göçek kim ki? Kendi başına hiçbir şeyi başaramayacak, çirkinliklerin en göbeğinde olmayı midesi kaldırabilen bir piyon. Bir isyan lazımsa, bize ötesi lazım. Keşke bu isyanı başarabilsek. Keşke bir şeyler yapabilsek...

Yapabiliriz.

Ama yapmıyoruz.

İşte bu yüzden hakem konuşuyorum.

Bu şartlarda daha anlamlı bir konu yok.

Galatasaray'ın maçı Galatasaray'dan alenen alındı, alan belli veren belli; bundan başka konuşacak bir şey yok.

27 Kasım 2009

Bursaspor Maçı


(Biraz acele yazacağım. Muhtemelen bu sayfanın en özensiz, tek özensiz yazısı olacak.)

Bundan iki ay kadar önce, bir pankart yaptırmaya karar vermiştim, 90 dakikanın yetmediğini anlatan. 25-30 seneyi aşkın süre Ali Sami Yen Stadı'nın tozunu yutmuş abilerim bekle dedi, erken. Hak verdim, bekledim. İyi ki de beklemişim. Doğruya doğru, bir gün o pankart açılacak. Rijkaard sayesinde, Neeskens sayesinde açılacak. Ama son puan kayıplarının nedeni de bana göre yine aynı ikilinin hamleleri. Normal mi? Pek tabii. Hem de Hagi "normaal"ından. Sabır yeminleri de bu yüzden edildi zaten. Ama kabul etmek de lazım, bugün mesela şu kadroyla ve özellikle de şu değişikliklerle şu maçı kazanmamız imkansızdı.


Galatasaray tarihinin en kötü futbolcusu Erhan Namlı mıdır? Bence öyledir. Bugün Barış, Erhan Namlı'nın 20 senelik futbol kariyerinin en kötü maçından daha kötüsünü oynadı. Ama Nonda girerken, oyundan çıkan oyuncu Keita'ydı. Nonda'nın gollerinin %90'ının asistini yapan Keita. Sahada bir şeyler yapabilme ihtimali olan tek adam varsa, o adam olan Keita. Şu değişikliği Bülent Korkmaz yapsa, bugün 38 tane blogda maç yazısının öznesi o olacaktı. Haksızlık yapmamak adına yazıyorum. İlla ki vardır bir bildiği Johan Segundo'nun diye düşünmeme rağmen yazıyorum. Ama ben bir mantığını bulamıyorum.

Yalnız Futbol programına katılıyorum her hafta Galatasaray Tv'de. Bu programda istatistiklere başvuruyoruz sık sık. Galatasaray'ın pas hızını konuşuyoruz söz gelimi. Ya da hücum hattının en az bir kanadında hızlı bir oyuncunun olması gerektiğini. Ama bunlardan daha önemli, çok daha önemli bir konu var. Futbolu en uzaktan takip eden adamın, en büyük futbol profesörü kadar iyi bildiği bir konu: İyi futbolcu, kötü futbolcuyu yener. Mahalle maçında da böyledir bu, Dünya Kupası finalinde de. Futbolun en büyük gerçeği bu. Büyük kısmı da bu. Gerisi aslında işin detayı. İnmek lazım tabii ama her şeyden fazla da bunun üzerinde durmaya gerek yok. 7 tane Barış'la, dünyanın en hızlı pas yapan takımı olacağımıza kaleci dahil 11 tane Lincoln'le, Felipe'yle oynayalım. 9-8 bitsin maçlarımız. 1-0 yenilmekten de, 1-0 kazanmaktan da iyidir.

Fiziki kapasitesi, teknik kapasitesinden ötede üç orta saha oyuncusuyla oynamanın, Türkiye'de işe yarayacağını düşünüyorum, söyledim de daha önce. Ama Avrupa'da böyle oynamaya gerek olmadığını da ekledim. Neden? Çünkü Türkiye'de birçok Anadolu deplasmanında futbol kör döğüşü şeklinde oynanıyor, ayakta kalan kazanıyor. Ve Galatasaray, teknik oyuncularıyla çok iyi pas yaparken, bu ekipler karşısında zorlanıyor. Geçen sezon nasıl "oynayan değil oynatmayan" takımlara karşı puan kaybettik, aynen öyle. Bu durumda ayakta kalan Galatasaray olmalı. Ama Bursaspor gibi gözünü yukarıya dikmiş bir takım, kendi seyircisi önünde galibiyeti hedefleyecekti, tahmin edilmesi zor bir şey değil bu. Ve bu şekilde bir yapıyla sahaya çıkmanın fazla bir anlamı yok. Hele Elano kenardayken, kadrodaki tek santrfor Nonda kenardayken; hiç. Sonu başından belli bir karşılaşma oynadık. O takımlar gibi oynatmamak da değildi hedef, arada kaldık. Ne hücumda çoğalıp bir tek pozisyon üretebildik, ne savunmayı iyi kapattık da pozisyon vermedik. Amaçsızca çıktık sahaya ve başından belli sonucu gördük, evimize dönüyoruz.

Barış - Mehmet Topal - Mustafa Sarp üçlüsü; sağlam bir üçlü. Ama ne zaman? Sarp hep iyi de, Barış da, Topal da gününde olduğu zaman. Bu da beş maçta bir falan oluyor herhalde. İyi bir Topal da, iyi bir Barış da; iyi kulüplerde oynayabilirler. Misal Bordeaux deplasmanındaki Topal'ı 8-10 milyon avroya alabilir bir Everton. Ama bu hâlleriyle Galatasaray'ın işini zorlaştırıyorlar. Yetenek ya da pozisyon bilgisi yetmiyor; istikrar da lazım. Şu maç üç gün sonra aynı kadrolarla baştan oynansa belki yıldız olacaklar. Üç gün sonra bir daha oynansa, bugünkü gibi. Kim biliyor nasıl oynayacaklarını? Muhtemelen kimse; kendileri de dahil. Ama işte, hep iyi oynayan Keita kenara gelirken, Barış ve Mehmet Topal daha uzun süre sahada kalıyor. Ben bunu anlamıyorum. Anlayamayacağım da. Servet - Gökhan ikilisinin nasıl uyum sağlayacağını, Arda'nın performansının nasıl bu kadar değişebildiğini anlayamadığım gibi...

Maçın 10. dakikasıydı. Farkettim ki artık bende '"Kenarda Rijkaard var, Neeskens var. Kazanırız." hissiyatı yok. Eleştiri değil, güven kaybı değil; his. İlk gün ne kadar güveniyorsam bugün de o kadar güveniyorum bu ekibe. Ama ilk günkü "Bu sezon şampiyonluk beklemiyorum. Önemli olan gelecek" fikrime de giderek yaklaşıyorum. 5 yıl kalırlarsa, çok uzun süre sırtı yere gelmeden Şampiyonlar Ligi'nde Mart - Nisan aylarını düzenli olarak görecek bir Galatasaray gelecek. Ama önce bir şeylerin oturması lazım. Önce ligi iyice tanımak lazım. Bilmiyorum var mı öyle bir düşünce, ama Şampiyonlar Ligi'ndeki değil de Galatasaray Lisesi'ndeki Mart'ı düşünmemek lazım. Eminim ki Rijkaard'ın uzun vadedeki Galatasaray planı, bu değil. Bu tabii Galatasaray gerçeği, hiçbir teknik adamın elinden gelecek bir şey yok.

Ne skor, ne futbol, ne puan durumu ne başka bir şey. Manchester United - Beşiktaş maçına dair tek tahminimdi bu tip bir gol. Maçı başından itibaren bu beklentiyle izledim. Çok da beklememe gerek kalmadı zaten. Ben de Beşiktaş'ın başında olsam ben de veririm aynı taktiği: "Vurun kartallarım, Old Trafford'da bir şekilde giriyor." Sadece Old Trafford'da mı? Sabri ilk isabetli ortasını Anfield Road'da yapar, Hakan Şükür Elland Road'da hayatının golünü atar... Biz de sonra konuşuruz Premier Lig'de ne güzel goller oluyor diye... İkinci yarı İbrahim Üzülmez'den röveşata bekliyorum.

(Beşiktaş tam Premier Lig takımı gibi oynuyor. Taraftarı da muhteşem. Umarım alırlar maçı.)

21 Kasım 2009

Rica

Aklınızda kaldıysa, Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında; bloglarda ya da gazetelerde yazılmış, gözden kaçmaması gereken spor yazılarını geçebilir misiniz bana? Arayı kapatmak babında...

Teşekkürler;
Ata

19 Kasım 2009

Yiğit Şardan

Yiğit Şardan'ın Galatasaray tarihinin en başarısız başkanına seçim kaybetmekten sonra ikinci şanssızlığı oldu, basketbolda yaşanan skandal. Yaşananları dün herkesle beraber öğrendiğini, suçsuz olduğunu yakından biliyorum; ancak yapılan ihmalkârlık, sahtekârlık ve ahlaksızlık onu da istifaya götürdü. Bu kararı, Galatasaray Başkanı olma hayallerine de son verdiği anlamına geliyor bir yerde. Gerek bugüne dek başarıyla sürdürdüğü görevi, gerekse bu asil davranışı saygıyı ve teşekkürü hak ediyor. Türkiye'de alışık olmadığımız bir görüntü. Yönetim içinde olmasa bile, Galatasaray için her zaman göreve hazır olması dileğiyle...

Galatasaray tarihinin en büyük utancıdır Cemal'in cezası hususunda yapılan sahtekârlık; hiç şüphesiz. Sorumluları derhal "Galatasaray tarafından" cezalandırılmadıkça da temizlenmez. Yaşananlar, Galatasaray'ın ve Galatasaraylılığın doğasına aykırıdır. İnanıyorum ki Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu gerekeni yapacak, bu olayla bir şekilde ilişkisi olan tüm kişilerle Galatasaray'ın ilişkisini kesecektir. Başka türlüsü de düşünülemez.

17 Kasım 2009

"G.Saray Ateş İçinde"

"Gelelim futbolculara. Özellikle de Rumenler'e. Hagi maç başına 20 bin dolar alır, bir de üstelik yılda aldığı 1 ile 1.5 milyon dolar arasında nakit para vardır. Babası ölmüştür, saygı duyarım. Ancak babası 67 yaşındadır ve amansız bir hastalığı vardır. Hagi tabii ki onun son gününde yanında olacaktır, ama Parma maçı sabahı da özel uçağa binip, G.Saray'daki görevine dönecekti. Burada Hagi'nin sarı kırmızılı renklere ve dolara boğulduğu Galatasaray Spor Kulübü'nde aşkı ortaya çıkardı.

Haa, Hagi gelseydi ne olurdu? Oynasaydı netice değişir miydi? Onu bilemem. Zira Hagi'nin hiçbir Avrupa kupası ve büyük maçta G.Saray'ı galibiyete götürdüğünü ben hatırlamıyorum. Bakın size bazı olaylar anlatayım da, G.Saray'ın nasıl oluştuğunu anlayın. Metin Oktay'ın oğlu doğdu, kısa süre sonra öldü. Rahmetli, 3 saat sonra maça çıktı ve attığı gollerle karşılaşmayı kazandık. Benim, yani Turgay Şeren'in babası öldü. Takım arkadaşlarımla gittik, onu mezara koyduk, oradan sahaya geldik. Coşkun Özarı'nın babasına son dini görevimizi yerine getirdik, onu da mezara koyduk. Aynı gün maça çıktık ve kazandık. Bunun gibi sayfalar dolusu anlatacağım, yaşadığım, gördüğüm ve bana anlatılan hatıralar var. İşte G.Saray Futbol Takımı'nın temeli böyle oluşmuştur.

Denilebilir ki, o zaman amatördü, şimdi profesyonel. Daha iyi ya, eğer G.Saraylı sadece profesyonelliği düşünüyorsa, duygusallık bir yana. Hagi efendi gelir, Parma maçında sahaya çıkar oynar. Her maç öncesi bakın Hagi tribünlere gidiyor ve duygu sömürüsü yapıyor. Onun ve Popescu'nun son durağı G.Saray.

Gelelim Popescu'ya. G.Saray'a maliyeti 5 milyon dolar. Üstelik 1.5 milyon dolarlık Hagi'den dolayı Barcelona'ya olan borcu da üstlenmiş G.Saray. Popescu ne yapıyor beyler? Popescu'nun Şekerspor'a attığı gol benim için hiç mühim değil. Bana Popescu ve Rumenler, Parma maçını kazandırsın. F.Bahçe'yi, Beşiktaş'ı yenmek için gayret göstersin. Babam da küçük maçlarda çıkar, oynar, golü atar, farklı maç kazanır. İrfan Kurtoğlu diyor ki, ‘‘Hagi olsaydı, Parma maçında takımı yönetirdi’’. İrfan Kurtoğlu benim çocukluk arkadaşımdır. Şimdi ona sorayım, Hagi oynadığımız bütün büyük maçlarda yok muydu? Ve biz de hepsini kaybetmedik mi? Yabancı futbolcu tabi ki Türkiye'ye para için gelecek, ama aldığı paranın karşılığını bana fazlasıyla verecek."

Turgay Şeren / 04.10.1997

16 Kasım 2009

Var Git Ölüm

Basketbolu izleyince seven, ama nedense pek izlemeyen biri olarak; ömrühayatımda gördüğüm en heyecanlı maçlarından biriydi, Galatasaray - Fenerbahçe maçı. Aynı şekilde tribünde de en iyi basketbol taraftarlarından biri vardı. -dı. Ta ki, sahaya atlama, ele ne geçerse sahaya atma çirkinliği yapılana kadar. Her şeyden önce şu mükemmel mücadeleyi gösteren oyuncuların, belki hafta boyu gözüne uyku girmeyen antrenörün emeğine yazık değil mi? Şimdi onları konuşuyor olabilirdik. Çok daha keyifli bir galibiyet olabilirdi. Yeterince mutlu olunamıyor bu şekilde, ne yazık ki.

Gün, "Tahrik vardı, o terbiyesiz kadın bütün bu olayları başlatan kişidir." deme günü değil. Fenerbahçe yöneticileri nasıl bu kadar yüzsüz olabiliyorlar, bunu sorgulamanın günü de değil. "Üç beş çapulcu bunlar." deme günü, hiç değil. Ülkenin en çirkin internet sitesinin çirkin sayfalarını konuşmakla vakit kaybetmeye de lüzum yok; kendi pisliklerinde boğulsunlar. Medya Efes maçını nasıl işlemişti, buna nasıl yaklaşacak, tahmin etmeye de; yazadursunlar, passatursunlar. Bunca yıldır basketbolun içinde olup da böyle olaylar görmeyenler, gece huzur içinde uyusunlar. O terbiyesiz kadın, keza, bundan sonra utancıyla baş başa nasıl yaşayabiliyorsa yaşasın. Kinsey denen adamdan, tribünde kendi hâlinde oturan adama neden yumruk attığının hesabı sorulsun ya da sorulmasın. Şimdi hiçbirini konuşmanın zamanı değil.

Neden değil? Çünkü bunları hep konuşuyoruz. Hep bir bahanemiz var. Hiçbir zaman da demiyoruz ki; evet, hatalıyız. En fazla söyleyebildiğimiz, "Hatalıyız ama sor bi' neden!?" Böyle olunca ne farkımız kalıyor "hayatında böyle şey görmeyen" Fenerbahçe yöneticilerinden? "Keita'ya pet şişeyi Galatasaray taraftarları attı." diyenlerden? Az. Evet büyük tahrik vardı. Evet Fenerbahçe - Efes serisinde yaşananlar bununla bir tutulamaz. Evet biri Türkiye gerçeğinin yüzümüze vurulması, diğeriyse Fenerbahçe gerçeğinin ta kendisi. (Bunu ayrıca açabilirim.) Ama bir terbiyesiz kadının tahriki midir, Türkiye'de sporun en karanlık gecelerinden birinde yaşananların benzerini görmemizi sağlayan?

Öyleymiş demek ki. O zaman bu olayları Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesi içerisinde değerlendirmemek gerek. Yoksa Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a bahane üreteyim derken sahaya inip kabadayılık yapan iğrenç heriflere bahane üretmiş oluyoruz. O zaman hep bir rövanş oluyor. Niye yaptın? O yapmıştı. Sen niye yaptın? O yaptı. Tüm bunlar, hukukta kan davası başlığında ele alınıyor. Ve biz bu evredeyiz hâlâ. Ve hâlâ. Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe yapınca küfür ettiğim şeyi bugün kendim nasıl utanmadan yapabilirim? Bu kadar mı yabancıyım kendime? Dün Kaya Peker'e saldıran göbekli adamla, bugün aynı işi üzerinde sarı kırmızı formayla yapan adamı farklı değerlendiriyorsam; psikolojik rahatsızlıklarım var demektir, ve acilen doktora görünmem gerekir. Şükür o kadar kör değilim. Herkes de alabildiğine açsın gözlerini. Bu çirkinliklere karşı birlikte savaşırsak, hadi hayal kurmayalım, herkes kendi çöplüğünü temizlerse, o zaman belki... diyecektim de bu bile hayal. Neden?

Biliyorum ama burada yazacak kadar delirmedim; zira yaşadığım ülke ne güvenli ne de demokratik.

Ben yine de kendi çöplüğünü temizlemek isteyenlerdenim. Bu nedenle bugün yaşananlar için ne suçu o terbiyesiz kadına atabilirim, ne de Kadıköy'de yaşananları gerekçe gösterebilirim. Ne olursa olsun Galatasaray tribünlerinde olmamalıydı tüm bunlar. Hiçbir şey yapılanları haklı çıkarmaz. 19 Mayıs, her sene olmaz. Olursa, işte o zaman bu çirkin gelenekte de Galatasaray - Fenerbahçe rekabetinden söz etmeye başlarız. Ki bu da, naçizane, spora olan ilgimin sonu olur. Ya da artık kendimi sutopu, kürek, yüzme gibi branşlara adarım. Tabii futbol "taraftarı" onlara da "çekilene", kanser tüm vücudu esir alana dek.

Fenerbahçe'ye karşı asla değil, ama kendi takımımın hocası ve oyuncularına karşı çok mahçup oldum bugün. Sırf şurada tek kelime basketbol konuşamadığım için bile. Ve yarın konuşulmayacağını bildiğim için de. Maç çığrından çıkarılana dek verilen destek, belki affetmelerine yardımcı olur... Ve yine de, her şeye rağmen... Teşekkürler, Galatasaray.

10 Kasım 2009

Enke

Üstüne söylenecek, altına yazılacak bir şey yok. Huzurlu uyusun.

Gazete okuma alışkanlığıyla büyüdüm. Aklım bir şeylere ermeye başladığı günden bu yana ise gazete almıyorum. Son olarak bir gazeteyi iki üç yıl düzenli okuduktan sonra bıraktım, ondan beridir gazete gördüğümde şöyle bir göz gezdiririm, ama almam. Herkese de almamasını öneririm naçizane. Spor medyasıyla alakalı değil, alakalı olduğu konular da burayı aşar. Burada spor medyasını ele almış olalım.

Spor medyasının da ele alınacak yanı kalmadı elbet. Nereden tutsan elinde kalıyor. Objektif bakış açısından uzak, bir dolu piyon tarafından hazırlanan, rant kokulu sayfaların nesinden bahsedeceğiz? Ülkedeki tek düzgün spor servisi Radikal'de bana göre, ama Radikal almak Hürriyet almaktan farklı olmadığı için onu da takip etmiyorum. İnternet sitelerine de girmiyorum. Sevdiğim yazarların yazılarından bir şekilde haberim oluyor.

Vatan'ın da dahil olduğu çok sayıda gazetenin spor sayfalarından ise, kelimenin ağırlığı için özür dilerim, tiksiniyorum. Tabii bunların da internet sitelerine dahi girmiyorum ama yine her türlü iğrençlikten bir şekilde haberim oluyor. Haberim olmamasını, dezenformasyon araçlarından arındırılmış bir dünyada yaşamayı tercih ederim, belki başarırım da bir gün. Aslında bu gazetelerde de sevip saygı duyduğum yazarlar var. En kötüsünde bile Kanat Atkaya gibi bir adam var, Ercan Saatçi'yi savunarak beni bu sevgi ve saygının miktarını sorgulamaya yöneltse de. Ben yazılarından tanıdığım Kanat Atkaya'dan, -Fenerbahçeli demiyorum- fanatik kimliği bir yana bırakılsa bile insan olarak Ercan Saatçi'den nefret etmesini beklerim, beklerdim. Fanatik demişken, onca yılın -bunca değil, onca; maalesef geride kaldı o yıllar- büyük spor adamı, bugün bile aynı sayfalarını defalarca kez zevkle okuduğum Gelişim Spor'un Genel Yayın Yönetmeni Hıncal Uluç, "Hepimiz fanatiğiz. Fanatik olmalıyız." diyebiliyorsa, bu da üzücü. Ama şimdiki konumuz Ercan Saatçi, Kanat Atkaya ya da Hıncal Uluç da değil. (Ben ilkiyle diğerlerini aynı cümle içerisinde kullanmaktan neden kaçınıyorum ki, onlar birbirlerine bu kadar bağlanmışken?) Başlıktan belli nereye geleceğim, konuşmak istediğim de o zaten, Gökmen Özdemir.

Gökmen Özdemir, özellikle sevip takip ettiğim spor yazarlarından biri değil. Dahası o "bir şekilde haberim olan" haberlerinden dolayı çokça yüzümü ekşitmişliğim vardır. Belki tüm samimiyetiyle doğruları yazıyordur her zaman da ben yanılıyorumdur, o da olabilir. Onun bilip de benim bilmediğim çok şey var neticede, o işin bu kadar içindeyken. Bir de ben yalnızca tartışmalı haberlerini görüyorum, takip etsem belki on yazdığının dokuzuna katılacağım. Ancak, öyle ya da böyle, haberlerine güvenilir bir adam izlenimi yaratmadı bende bugüne dek.

Ancak diğer yandan, ben Gökmen Özdemir'i her maçta Ali Sami Yen tribünlerinde görüyorum. Maçları basın tribününde oturup çayını purosunu içerek değil de Kapalı'da zıplayıp tepinerek seyredecek kadar Galatasaraylı. Hayatında görmediği kişilerden gelen "Usta, Türk futbolunun yetiştirdiği en büyük yıldız nasıl Emre Belözoğlu olur?" sataşmasına da içtenlikle yanıt vermeye, açıklama yapmaya çalışacak kadar da mütevazı. Ve şu anda kırgın.

Neden? Çünkü böylesi bir Galatasaraylı olmasına karşın şu anda Galatasaraylıların tüm okları onun üzerinde. Buna da yanlış yapılmış, yanlış anlaşılmış bir açıklama neden oldu. Haldun Üstünel, hepimizin fazlasıyla sevip saydığı bir Galatasaray yöneticisi. Her sözüne de inanır, güveniriz. Ama bu son açıklamasında bana göre yanlış yaptı. Bu yanlış, sanmıyorum ki dostunu satmak olsun, Haldun Üstünel'in bunu yapacağına inanmam. Ama Üstünel, cümleleri yanlış kurmuş, Gökmen Özdemir'in adını yanlış cümlede teleffuz etmiş olacak ki, Özdemir'in son derece masum ve dostunu uyarmak - gerçek anlamıyla uyarmak - amacındaki bir mesajı tehdit mesajı olarak yansıdı Türkiye'ye. Burada tehdit olabilir. Bu tehditi yapan da herkes olabilir. Ama bunun için Gökmen Özdemir'in aracı olabileceğine, her hafta Kapalı'da gördüğüm adamın dostunu tehdit edebileceğine ben inanmıyorum. Haldun Üstünel'in böyle düşündüğüne de...

Umarım önümüzdeki günlerde Sayın Haldun Üstünel ya da Sayın Başkan Adnan Polat tarafından bu konuda açıklayıcı bir mesaj verilir. Aksi takdirde Gökmen Özdemir, kendisini bana göre hiç de hak etmediği bir tablonun içinde bulacak.Buna, empati yetisine sahip bir insan olarak vicdanım el vermiyor. Benim bildiğim Gökmen Özdemir, en yukarıdaki görselde de görüleceği gibi bizden biri. Linç kültüründen alabildiğine uzaklaşalım lütfen...

09 Kasım 2009

Godot'yu Beklerken


Galatasaray, tipik bir Anadolu deplasmanından galibiyetle ayrıldı. Diyarbakır'daki 90 dakikanın, son 7 sene içerisinde Türkiye Ligi'nde oynanan herhangi bir karşılaşmadan fazla bir farkı yoktu. Gerets, Feldkamp, Skibbe, Korkmaz ya da Terim dönemindeki Galatasaray da dünküne çok benzer bir maç çıkarabilirdi. Bu, Hollandalıların etkisizliğinden ya da adı geçen teknik adamların birbirlerinden farkı olmamasından kaynaklanmıyor. Şartlar aynı olduğunda, bu şartları kendi lehine çevirmek için yapılabilecekler de sınırlı oluyor. Şundan artık iyice emin oldum ki, Türkiye Ligi'nde mücadele eden bir takımın düzenli olarak iyi futbol oynaması uzun bir süre daha mümkün olmayacak. Önce şu anda yapım süreçleri devam eden stadyumların bitmesini, sonra da ülkeye şöyle sekiz on tane Thomas Doll gelmesini beklemeliyiz. Hikmet Karamanların, Ziya Doğanların, Erdoğan Arıcaların egemenliğindeki günümüz şartlarını, medyayı, taraftarları ve yöneticileri de göz önünde bulundurursak, bu beklenti sürerken Samuel Beckett'in tecrübelerinden faydalanmak gerekebilir.

Biz futbolseverler, özellikle de futbolu fazla sevenler, her maçtan farklı hatıralarla ayrılıyor, ileriki hayatımıza yönelik farklı miraslar bırakıyoruz. İstisnasız her maçta oluyor bu. Ve yıllar sonra söz bu maçlardan herhangi birinden açıldığında hemen bu manyak yönümüzü devreye sokuyor, tüm bu hatıraları bir bir ortaya döküyoruz. Aslında sözün oradan açılmasına da pek gerek kalmayabiliyor, biz bir şekilde bağlıyoruz. Son olarak geçenlerde annem "Dayın acaba hangi yıl nişanlanmıştı?" diye kendi hâlinde sesli düşünürken, "Buluruz, kolay, Trabzonspor o gün bizi 2-0 yenmişti. Son golü de son dakikada kullandığımız kornere bütün takım çıktığımızda kontradan yemiştik. Orhan daha orta sahada Hayrettin'i geçmiş boş kaleyle karşı karşıya kalmıştı. Bakma aslında biz o maçta iyi oynamıştık, puanı hak etmiştik. Sigara dumanından gözlerim kızarmıştı da tanımadığım biri beni maça ağlıyor sanıp teselli etmeye kalkmıştı. Ama hakikaten o maçta bizim..." demeye kalmadan sözümün kesilip acıyan bakışları üzerimde hissetmemle birlikte bir kez daha kendimi kötü hissettim. Ya da bu anlatımı kuvvetlendirmek için söylediğim küçük bir yalandan ibaret ve aslında kendimi hiç de kötü hissetmedim. Bir kere yalnız değilim, ki bu da değil önemli olan, seviyorum futbolu yahu, seviyorum! Şu kalitesiz ligi bile çok seviyorum, bakmayın siz o ilk paragrafa. Fenerbahçe - Zencefilspor maçı olsa, Manchester United - Chelsea maçından daha yoğun duygularla seyredebilirim. Galatasaray'ın 51 yaşındaki kaleciye 20 gol attığı hazırlık maçıyla ilgili daha çok ayrıntı var beynimde, aynı sene oynanan Şampiyonlar Ligi finalinden. Yalnız bu muhabbet bitmez, acilen konuya dönmek gerek.

Diyeceğim o ki, dünden de geriye birtakım hatıralar kaldı. Ama diyorum ya, tipik bir Anadolu deplasmanıydı. 2003'teki Diyarbakırspor maçı deyince bana nasıl bir şey ifade etmiyorsa... Bir dakika, 2003'te Volkan'ın enfes golü vardı, "iğğğğğğğğğğğne deliğinden" geçirdiği. Diyarbakır ilk yarıda 10 kişi kalmıştı. Şenol yine saçmalıklarından bir demet sunmuştu bizlere... Herneyse! 2004'teki Diyarbakırspor maçı deyince nasıl ki ilk anda aklımda bir görüntü oluşmuyorsa, 2009-10 sezonundaki Diyarbakır deplasmanı da 5 sene sonra benim için aynı şeyleri ifade edecek. Ya da şunu bu kadar konuştuğum için etmeyecek, bilmiyorum. Ama öyle ya da böyle herhangi bir maçtı bu. Dolayısıyla maçı enine boyuna konuşmak yerine birtakım görüntüler üzerinden gidelim. Ve, bu noktadan sonra ne kadar mümkün bilmiyorum ama, ciddiyetimizi takınalım.

Ntv'deki %100 Futbol programı ve yanılmıyorsam birkaç programda daha "maçın fark yaratan oyuncusu" seçiliyor, üç İstanbul takımının her müsabakasından sonra. Dün bu isim kimdi, bilmiyorum, Kewell olabilir. Bildiğim, bu klasik maçta fark yaratan tek bir görüntü vardı. Gol. Galatasaray'ın ikinci golü. Onu da yalnızca bir kez görebildim, kendi adıma. Gerek maç esnasında, gerekse farklı yayın kuruluşları tarafından hazırlanmış maç özetlerini izlerken maalesef golün tekrarının Kewell'ın kafa pasından itibaren verildiğini gördüm. Yani bir anlamda golü göremedim. Çünkü gol, o değildi. En azından Galatasaray'ın golü o değildi. Gol, İngilizce'deki "goal" yani amaç kelimesinden geliyor bilindiği gibi. Galatasaray'ın bu sezonki amacı rakip savunma oyuncusunun ayağının kaymasından yararlanarak topu filelerle buluşturmak değil, Barış'tan Kewell'a, Kewell'dan orta yuvarlaktaki takım arkadaşına -ki kiminle paslaştığını dahi göremedim maalesef-, akabinde o oyuncunun ön tarafa koşu yapan Kewell'a ve Kewell'ın topu hiç bekletmeden kafayla Arda'ya aktarmasıyla devam eden pas trafiğini sağlamak ve sürekli hâle getirmek. Bu amaca ulaşıldığında, top da sık sık filelerle buluşacak ve Galatasaray'ın daha büyük amaçlarına ulaşması yolunda bir araç olacaktır.

Farklı bir görüntü, ya da şöyle söyleyeyim, farklı üç görüntünün oluşturduğu genel görüntü can sıkıcıydı. Bunlardan ilki, Şener'in sarı kart gördüğü pozisyonda Sabri'nin sahte acı ifadesi. Bu sezon saha içi ve dışında örnek bir tablo çizen Sabri'ye yakışmadı. Bir diğeri, yine ilk yarıda, ayağından topu kaçıran Abdullah'ın o top taca giderken sakatlık numarası yaparak günümüz futbolunda "centilmence hareketler" başlığı altında irdelenebilecek son geleneğe bile gölge düşürmesi. Kimse fark etmese de, ayıp kaçtı. (Yanlış değerlendiriyorsam, ki gece maçın tekrarını izleyeceğim, af dilerim. Bana öyle göründü.) Diğeriyse daha masum, daha sıradan, ama daha üzücü de bir yandan. Çünkü adı Metin Oktay ile aynı cümle içerisinde kullanılan bir adam, Metin Oktay "gibi" olabilmesi beklenen bir adam bu görüntünün kahramanı. Oysa ki centilmenliğiyle kahraman olsa, Türkiye futbolu için olduğu kadar Galatasaray için de çok daha yararlı olacaktır Arda. Neyden daha yararlı? Bir taç atışı kazandırmaktan. Top Arda'dan taca çıkıyorsa, ben Arda'dan elini kaldırıp "Ondan çıktı." demesini değil, asıl hakem yanlış karar verdiğinde aynı elini kaldırıp "Benden çıktı." demesini beklerim.

Evet bu saydıklarım artık futbolun alfabesinde kendine yer bulmuş, günümüz futbolunda normal diyebileceğimiz görüntüler. Hepsi sıradan. Hepsini görmeye alışığız. Ama üzülüyor insan. En azından üzülmeli. Bize bugün masum gelen bu görüntüler, 20 ya da 30 sene önce yayımlansaydı televizyonlarda, kahramanları insan içine çıkmayacak hâle gelmez miydi? Bugün gelmiyor. Mesele Arda, Sabri, Abdullah değil. Önder Turacı, Mert Nobre, Ömer Çatkıç ya da Cangele de değil. Hepimiz böyleyiz artık. Onlarca kamera, yüzlerce fotoğraf makinesi ve milyonlarca göz önünde bile yapılıyorsa bunlar, değer yargılarımız ne yönde ve ne derece değişmiş üzerine bir düşünmek gerek. Ve tabii bence, diyeyim de tam Bilgin Gökberk yazısı olsun bu bölüm.

Bir başka görüntü. Yine Sabri'den ama bu kez eğlenceli. Diyarbakırspor'un golden sonraki ilk, son ve dolayısıyla tek pozisyonunda ön direği Sabri alıyor. Maçın yorgunluğu, onu şöyle direğin dibinde bir dinleneyim düşüncesine yöneltiyor muhtemelen. Maçtan tamamen kopuyor bir anlığına Sabri ve direk dibinde olduğunu unutarak, kendi önünde cereyan eden pozisyon için elini kaldırıp ofsayt itirazında bulunuyor. Daha güzeli, sonra o eliyle saçını düzeltiyormuş izlenimi veriyor ama yemezler tabii.

Futbolla bitirelim. Cezasını bitiren Keita'nın dönmesi güzel haber. Tiryakisi olmuşuz meğer, hep beraber anlamış olduk. Onun kırmızısının faturası kendisine 35 bin dolar olarak dönüyorsa bu rakam Barış için 75 bin olmalı diyeceğim ama kıyamıyorum da, kazandıklarının oranı bir değil ki cezalarınınki bir olsun. Keşke yapmasaydı Barış dünkü ciddiyetsizliğini. Olmuşla ölmüşe çare yok. Galatasaray'ın savunmadan çıkarken yaşadığı sorunları bir vakitte ayrıca değerlendirelim. Bu sorunları geçtiğimiz senelerden daha az yaşıyoruz muhakkak, hatta bu maçtan ileriki yıllara miras kalacak o gol dahi hücuma çıkarken yapılan doğru tercihlerin ürünü, ama insan gözünü biraz sola -devresine göre sağa- çevirdiği zaman beklentileri de büyüyor.

Son olarak, 6'da 6 ile başladığımız devreyi 6'da 6 ile kapatırız demek istiyorum.

31 Temmuz 2009

Yeni Galatasaray

Abdul Kader Keita imza attığında, Eray Sözen'in yazısının başlığıydı, "Devrimin Ayak Sesleri". Dün gece, o seslerin tüm ihtişamıyla kulaklarımızda yankılandığı geceydi. Her şey, ama her şey, yepyeni bir Galatasaray'ı işaret ediyordu bizlere. Kaleci Leo Franco'nun ellerinden yeşil zemine inen toplardan, duran top organizasyonlarında inip kalkan kollara, sahanın her bölgesinde üst üste yapılan paslardan, kurulan üçgenlere; her şey ama her şey, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi.

Detaya inmek için erken olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kadronun son şeklini almasını beklemeli. Satılacak, gönderilecek ve alınacak oyuncular netleştiğinde, daha sağlıklı bir genel bakış atma şansına sahip olabileceğiz. Önümüzdeki on - on beş gün içinde, takıma Elano dışında en az iki oyuncunun daha katılacağını tahmin ediyorum. Ufuk Ceylan, Sezer Öztürk, Lucas Neill, Marco Aurelio ya da aklımıza gelmeyen başka isimler... Hâlihazırda 32 kişiye ulaşmış kadronun, hele ki Rijkaard gibi fazla oyuncuyla çalışmayı tercih etmeyen, ihtiyaç duyulandan fazlasını takımın başarısı önünde bir engel olarak gören bir hocanın elindeyken takviyeye ihtiyacı yok gibi görünse de, on civarı oyuncuyla yollar ayrıldığında yapılacak 3-4 transfer kadroda şişkinlik yaratmayacaktır.

Transfer kapandıktan sonra, gitmesi gereken oyuncular hakkında da konuşabiliriz, uzun uzun. Ancak öyle bir ruh hâlindeyim ki Rijkaard ve ekibi geldiği günden beri, nasıl anlatsam, "Şu, şu, şu oyuncular gitmelidir." desem vicdanen rahatsızlık duyacakmışım gibi. Oyunculara haksızlık etmek değil çekincem; sanki ukalalık olurmuş gibi geliyor, "şöyle şöyle yapılmalı" diye bir yargıda bulunsam. Alakası yok ama işte, böyle bir mekanizma gelişti içimde bu teknik ekiple birlikte. Rijkaard bugün "Gönderin şu Arda'yı." dese vardır bir bildiği diye düşünecek durumdayım. Bir tek Gökhan Zan ve Emre Güngör arasındaki tercihin ileride canımızı yakacağından emin olduğumu söyleyebilirim, ki "gitmesi gereken oyuncular" ile birlikte bu da daha başka bir günün yazı konusu olsun.

Frank Rijkaard, 2000 Avrupa Şampiyonası akabinde Sparta Rotterdam'ın başına geçtiğinde yüksek hedefleri vardı. İlk kulüp deneyiminde, kurallarını kendisi koyduğu ilk oyunda kazanan o olacak, kulüp teknik adamı olarak da iddiasını kanıtlayacaktı. Olmadı, köklü Rotterdam takımı, tarihinde ilk kez küme düştü. Ama nasıl? Tarihinde ilk kez o denli büyük ekonomik sorunlar yaşayarak... Takımın birçok oyuncusu, sezon sonunda serbest kalacağını bilerek oynamıştı yıl boyunca. Kulübün kendilerine karşı maddi sorumluluklarını yerine getirmemesi de huzursuzluk kaynağıydı. Bu şartlar altında çalışmak çok zordu. Buna karşın Frank Rijkaard'ın tutumu, bu devirde hayret vericiydi. Göz göre göre eriyen Rotterdam'ın başından ayrılmadı, terk etmedi gemisini Rijkaard. Dahası, bir alt lige düşülmesinin ardından da takımından ayrılmak istemedi. Ücretini yarı yarıya indirmeyi kendisi teklif etti, kulüp bunu dahi karşılayamadı. Takımın en önemli oyuncuları da önceden öngörüldüğü gibi serbest kalmışlardı. Olmadı, yollar ayrıldı.

Hollandalı teknik adam, bu başarısız deneme sonrası, bir futbol takımının nasıl yönetileceği konulu bir kitap yazmak için çalışmalar yaptı. Pratikte ulaşamadığı başarıyı önce teoride gerçekleştirmek, sindirmekti amacı. Bir yıl boyunca kitabıyla ilgilendi. Johan Cruyff'un tavsiyesi üzerine Barcelona'nın başına geçerken ise rafa kaldırdı bu projesini. Ve Barcelona'yla işin kitabını yazdı. Dönemin Barcelona'sı, Hollandalının eseriydi işte. Frank Rijkaard, bir futbol takımının nasıl yönetileceğini, kağıda değil, futbol tarihine yazmıştı.

Bu sezonki Galatasaray'ı bu kitabın ikinci cildi gibi düşünelim. Tobol maçlarını da içine alan hazırlık dönemine çeşitli karalamalar gözüyle bakabiliriz. Dün akşamki Maccabi Netanya maçında ise gördük ki, artık hazırlıklar bitmiş, Frank Rijkaard başlamış kitabını yazmaya. Dünkü karşılaşma, bu kitabın "İçindekiler" bölümüydü işte. Bütün yıl ve hatta yıllar boyunca Galatasaray'da göreceklerimiz, dünkü karşılaşmada ana başlıklar olarak önümüze sunulmuştu. Takımdaki yenilikler hemen göze çarpıyordu. Leo Franco'nun tüm topları eliyle savunmadaki Servet'in ayağına bırakması, oyunun bu bölgeden kurulması, topun konumuna göre beklerin yana ve ileriye doğru açılıp kapanması, yalnızca "hazırlık pası" olarak açıklanamayacak bir pas trafiğiyle topun gezdirilmesi, daha da önemlisi topla birlikte tüm oyuncuların yer değiştirmesi... "Tutulması" çok zor bir takım olmak üzere Galatasaray.

Ya duran top organizasyonlarına ne demeli? Asla ne anlama geldiğini tam olarak bilemeyeceğimiz el kol işaretleri, son örneğini 2000-2001 yılında gördüğümüz varyasyonlar... Belli ki çalışılıyor. Belli ki Galatasaray duran toplardan çok gol bulacak önümüzdeki dönemde. Şimdiki bilanço, 3 resmi maçta atılan 4 gol.

Hepsini geniş olarak ele alacağız zamanı geldiğinde. Ancak dünkü karşılaşma, hepimize "Yeni Galatasaray"ın neye benzediğini göstermiş olmalı. Yolumuzu biliyorduk, artık eminiz. Her şeyden bir parça gördük dün. Artık bunların geliştirilmişlerini izleyeceğiz. Rijkaard'ın kitabına ekleyecekleri de olacak mutlaka. Ana taslak ise bu. Bu anlamda Maccabi Netanya maçı, doksan dakikasıyla kaydedip saklanmalı, ilerki bir tarihte her şeyin başladığı maç olarak dönüp bakılmak üzere...

Sadece düne yönelik yorumlar yapacak olursak; Arda, Kewell ve Baros bıraktıkları yerin de üstünden devam ettiler demek mümkün. Tabii buradan yine geleceğe yönelik çıkarımlar yapılabilir, "Arda bu takımın en önemli oyuncusudur, çünkü...", "Kewell'ı bu formuyla yedek bırakmak mümkün değil, o hâlde...", "Baros'u şu şekilde de kullanabiliriz..." gibi. Önümüz uzun. Kader Keita hakkında uzun konuşmak için yine erken. Skorun verdiği rehavet de olsa, takımıyla ilk maçına çıkan bir oyuncunun daha hareketli, daha aktif olmasını beklerdim, biraz durgun gibi göründü. Bir sonraki maça ilk 11'de başlayacak, muhtemelen de damgasını vuracaktır. Topla aynı kareye girdiği anda heyecanlanacağım günler için heyecanlanıyorum şimdiden. Bir de attığı gol sayılsın isterdim tabii ki herkes gibi.

Sabri, hazırlık dönemindeki iyi performansını devam ettirdi. Hakan Balta, attığı halı saha golünün dışında, ince hareketleriyle de göz doldurdu. Mustafa Sarp, giderek kendisine daha fazla güven duyulan bir oyuncu hâline gelecek böyle oynamaya devam ettiği sürece. Ayhan her sene olduğu gibi geç form tutuyor. Aydın, kötü değil ama daha iyi olmalı. Leo Franco'ya da bu maçtan itibaren güveniyorum, uzun yıllar kalemizi koruyacaktır. Servet - Gökhan tandemi ayrı inceleme konusu...

Son olarak;

İkinci yarının başı. Harry Kewell golü atıyor, yumruklarıyla muhteşem bir sevinç yaşıyor, Baros ona koşuyor, Arda ona koşuyor, kameralar kenara, Frank Rijkaard'a dönüyor, Rijkaard gülümsüyor... Yahu, bu takımın her yerinden karizma fışkırıyor! Tüm diğer özelliklerinin yanında, futbol tarihinin en karizmatik takımlarından biridir Galatasaray 2009-10.

30 Temmuz 2009

Arda Turan Oley!

Eğer bugüne dek futbol edebiyatında "beyin" benzetmesi hiç yapılmasaydı, ben keşfederdim, bugünkü Arda'yı gördükten sonra. Artık anlayacağız ki, yeni Galatasaray'ın en büyük yıldızı o. Günbegün gelişimini izliyor ve izleyecek olmanın heyecanıyla doluyum. İşte Rijkaard, Neeskens bunun için geldiler. Sadece bu bile her şeye değer.

(Maç yazısı bir süre sonra...
)

Gecenin bir vakti gelen müjdeli telefon rüya değil ise eğer...

***

Yukarıdaki cümleden sonra uzun bir "Oleeeey, duydun mu olm, oha lan, abi büyük iş yaptınız, Elanooo, müthiş, harika transfer abicim ablacım, frikik lann, ama Sabri, şu orta saha hücum hattı Bayern'de yok lan, sağol uyandırdığın için, şşş uyanın olm" evresi geçti. Son bir buçuk saati ise televizyon karşısında uyuyarak geçirdim. Sabah yine bir telefonla uyandım. Tüm yaşananlar bir rüya mı, gerçek mi diye düşünecektim yoksa eminim. Şöyle bir kontrol edecektim resmi site hâlâ yerinde duruyor mu diye. Diyecektim, ulan acaba rüya gördüm de kalktım transfer diye bloğa mı girdim, uf ne küfür yeriz... Vallahi duruyor resmi site, girişinde de Elano. Bu durumda "Elano lan!" evresine geçiş yapacağım az sonra yeniden.

Ondan önce şunu söyleyeyim. Kader Keita büyük transferdi. Benim de bir dönem özellikle takip ettiğim, Lyon'a geldiğinde "Lyon bu sezon, sonunda Şampiyonlar Ligi'nde yarı final yapacak" dediğim oyuncuydu. Lyon'un şanssızlığı, Şampiyonlar Ligi'ni kazanacağına dair üç kişiyle yemek bahsine girdiğim takımla erkenden oynamaları oldu. Benim şanssızlığım ise o yemekleri hâlen alamamam. Ben olsam şimdiye üçüne, en azından görme imkanım olan ikisine ısmarlamıştım. Neyse söyleyeceğim şu ki, Keita geldiğinde evde olsam, müsait olsam uzun uzun bir Keita yazısı yazabilirdim. Son sene pek takip etmemiş olmam haricinde, ezberimde olan bir oyuncu. Tabii ne yazsam, "Yattara'nın güçlüsü ve daha iyisi" benzetmesinin önüne geçebilirdim, bilmiyorum.

Elano için ise, bir şey anlatmaya, tanıtmaya gerek bile yok. Sanırım son yıllarda yapılmış en büyük transfer bu, ülkemizde. Maliyetini de bilmek gerek tabii bu alanda değerlendirme yapabilmek için. Ben 8-10 milyon avrodan daha fazla olduğunu sanmıyorum, ki Elano rahatlıkla 14-15'e de transfer yapabilecek bir isim. (Ek: 7 milyon avro ödenecekmiş. O da üç yılda. Ne denilebilir ki!) Manchester City'nin paraya ihtiyacı olmaması, kadrosundaki hücuma yönelik oyuncu enflasyonu, Haldun Üstünel'in at kuyruğu, bu transferi ucuza kapatmış olma ihtimalimizi artıran unsurlardan birkaçı. Haldun Üstünel demişken... Ne demişkeni yahu, Haldun Üstünel için ayrı post yazılır, üç beş kişi bir araya gelip inhaldunwetrust.blogspot.com diye ayrı blog bile açılır. Yine de Haldun Üstünel demişken, transferin bu saatte açıklanışının, AliSamiYen.Net'in gece nöbetçilerine karşı bir saygı duruşu olduğuna inanıyorum. İnanıyorum değil, hiç şüphesiz böyle.

İlla oyuncu hakkında bir şey söylemek gerekirse, tek cümleyle "Dünyada Kaka'ya en çok benzeyen oyuncu." diyebilirim. Üye sayısı çok sınırlı Avrupalı Brezilyalılar ekolünden. Hem hücuma yönelik oyuncu olacak, hem iyi savunma yapacak, hem tekniği yüksek olacak, hem cambazlık yapmayacak... Yani şöyle ki, Lincoln Ronaldinho muadili ise Elano Kaka işte. Topukla gol atmayacak misal. Ama o gol atılacak. Hepsinden önemlisi, Galatasaray'da bugünden sonra frikik atılacak. Direkt gol olacak, birilerinin kafasıyla buluşup gol olacak, karambolde gol olacak, orta şut karışımı vuruş kimseye dokunmadan süzülüp süzülüp kalecinin bakışları arasında filelerle buluşacak...

Ali Sami Yen'de Linderoth - Arda - Elano - Kewell - Keita - Baros gibi bir altılı dahi izleyebiliriz. Normal şartlarda ise Mehmet Topal, Linderoth ya da Kewell'ın yerine formanın sahibi olacaktır. Rüya gibi bir kadro işte. Rüya gibi...

1889 yılında Wimbledon Old Centrals adında bir kulüp kuruluyor Londra'da. Ali Sami Yen'in rüyasının gerçekleştiği yıl, isminin sonundan Old Centrals'i atıp Wimbledon olarak devam ediyor sportif faaliyetlerine bu kulüp. 1964'e kadar bölgesel amatör liglerde mücadele ettikten sonra o yıl profesyonel olarak Southern League'de oynamaya başlıyorlar. Zaman içinde de gitgide yükselişleri devam ediyor. 1979-'83 sezonları arasında tam anlamıyla bir asansör takım hüviyetine bürünüyor Wimbledon F.C. Bir sezon şampiyon, takip eden senede ise gerisingeri 4. lige... 84'te yine ligin yeni takımı sıfatıyla bulundukları 3. Lig'de bu kez küme düşmüyor, bir üst lige terfi ediyorlar. Artık burada küme düşmeleri beklenirken ilk sezon 12. oluyor, sonraki sezon ise Birinci Lig'e, yani en üst seviyeye ulaşıyorlar.

1988'de ilk büyük kupasını kazanıyor sarı mavili takım. Üstelik dönemin efsane Liverpool'unu alt ederek. (Unutulmaz maç şuradan başlayarak seyredilebilir.) Dennis Wise'ın ortasında Lawrie Sanchez'in kafa vuruşu skoru 1-0'a getirmiş, FA Cup, John Aldridge'in penaltısını kurtaran Kaptan Kaleci Dave Beasant'ın ellerinde havaya yükselmişti. Bir Wimbledon F.C. efsanesinden söz edilebilirdi artık. Gelgelelim, bir talihsizliği vardı Vinnie Jones'un da formasını giydiği takımın; Heysel faciası sonrası verilen ceza nedeniyle Avrupa kupalarına katılamayacaklardı. Bu şansı 12 yıl sonra elde edecek, Inter-Toto kupasında Baliçli Mususili Ercümentli Bursaspor'a 4-0 yenilerek eleneceklerdi. Bir anlamda çöküşün başlangıcı da olacaktı bu. Aynı sezon, 1992'de kurucu üyelerinden biri olarak yer aldıkları Premier Lig'den ilk kez düştüler, son sırayı alarak. Diğer yandan ekonomik kriz de peşlerini bırakmıyordu. Düşüş önlenemedi. 2002 yılında, kulübe sahip olan kişiler kulübü Wimbledon'dan 90 km kuzeydeki Milton Keynes'e taşımak için girişimlere başladı.

Asıl hikaye de bundan sonra başladı belki de.

Çekirdek Wimbledon F.C. taraftarı benimseyemedi bu değişikliği. Daha güçlü, daha iddialı olabilirlerdi ancak artık eski Wimbledon değillerdi. Ancak fark ettiler ki, olmamaları için bir neden yoktu. AFC Wimbledon böyle kuruldu işte. Yarı profesyonel olarak en alttan, en düşük seviyeden başlamak ama Wimbledon olmaktı bu insanların tercihi. Wimbledon F.C. , The Dons, artık yoktu. 2003 yılında taşınma işlemini gerçekleştirmiş, takip eden yılda ismini ve renklerini de değiştirerek Milton Keynes Dons olmuştu. MK Dons'u "Franchise FC" olarak tanımlayan taraftarların takımı AFC Wimbledon ise emeklemeden koşmaya başlamıştı adeta. Öncelikle hazırlıklar tamamlandı. Oyuncu seçmeleri yapıldı, kadrolar belirlendi, taraftara ait olan hisselerin %25'i stat sahibi olmak için halka açılarak Kingsmeadow Stadı'na, yeni adıyla "The Fan's Stadium"a geçildi. Plough Lane hayalleri kurmak için erkendi henüz ancak günün birinde o da olacaktır mutlaka. Bugün 4600 kişilik The Fan's Stadium dolduğuna göre, yarınlarda Plough Lane de eski günlerini yaşayacaktır.

AFC Wimbledon'ın Combined Counties League'de başlayan macerası, yedi sezonda atlanan dört aşama sonrası nihayet 2009-10'da Conference National'da devam edecek. Geri kalan yıllarda elde edilenler ise dikkate değer. Her şeyden önce şunu söylemek gerek. İngiltere ligleri tarihinde, bir futbol takımının en uzun süre galip gelme rekoru 78 maçla onların elinde. 2003-04 sezonunu 42 galibiyet, 4 beraberlik, 130 puan ve 148 averajla bitiren de onlardan başkası değil. Tam 19 ayrı takımları var, 8-19 yaş seviyesinde. Bu takımların arasında kız çocuklarının mücadele ettikleri de var ve AFC Wimbledon'ın bu alandaki ana takımı, ülkenin bayanlar futbol liginin ikinci seviyesinde mücadele etmekte. Her koldan yükseliş devam ediyor da diyebiliriz bir anlamda.

Netice itibariyle Dons, hâlâ Wimbledon'da yaşıyor, Milyon Keynes'te değil. Ve bu yeni Wimbledon, adından söz ettirmek için atası gibi 100 sene bekleyecek gibi görünmüyor. Çok daha hızlı bir yükseliş söz konusu. Hiç şüphesiz devamı da gelecek.

Gelelim bugünkü maça.

Hayatta her şeyden çok istemiştim, 20 Mayıs 2009 günü Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda olmayı. Ali Sami Yen Bey'in doğumgününde, son UEFA Kupası'nı ezeli rakibimizin stadında kaldırdığımızı görmeyi ölümüne arzulamıştım. Olmadı, olamadı. Belki onun kadar değil, ancak en az bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde tribünde olmak istediğim kadar isterdim bugün Londra'da olmayı. "Football without fans is nothing" mottosuyla düzenlenen Supporter's Direct Cup mücadelesi oynanacak bugün The Fan's Stadium'da. Saat 14:00'ten itibaren taraftara yönelik aktiviteler yapılacak, tam ayrıntıları şurada. 17:00'de başlayacak karşılaşmada ise AFC Wimbledon'ın rakibi FC United of Manchester! AFC Wimbledon'ın açtığı yolun yolcusu...

İki takımı ilerleyen yıllarda daha önemli kupaların finalinde de karşı karşıya görmek dileğiyle... Daha değerli değil ama. Bundan değerlisi olamaz...

08 Temmuz 2009

Casablanca Maçı (I)

Bir portreden girelim...

1997-98 sezonu öncesi yapılan hazırlık kampında oynadığı futbol, attığı uzaktan gol ve ölü top kullanma becerisiyle tüm Galatasaraylıları heyecana gark etmişti Emre Belözoğlu. Boş bir heyecan da değildi bu. Sonradan Türkiye futbol tarihinin en başarılı takımında önemli görevler üstlenmişti genç oyuncu; alınan iki çok büyük kupada pay sahibiydi. Emre Çolak'ın adı ve futbolu gibi, profesyonel futbol kariyerinin başlangıcı da bugünün Fenerbahçe'sinin 5 numarasını andırıyor. Bir sezon öncesine kadar, kendisine örnek aldığı isim de oydu zaten. Emre Belözoğlu, kampı takip eden sezonun başından itibaren rotasyonda yerini almıştı. (Tabii rotasyon yoktu o zamanlar, kadroya girmek vardı; "Emre rotasyonda" dense "Yolculuk nereye?" diye sorardı insanlar.) Şimdi Emre Çolak'ın önündeki yol, eski rolmodelinin 1997-2001 arasındaki yolu. Başaramaması için hiçbir sebep yok dersek, yanılırız. Bilakis bir ton zorluk var önünde. Yarından itibaren abartılacak Emre. Televizyonlarda, gazetelerde, taraftar forumlarında, tribünde, kahvehane muhabbetlerinde; her yerde... Bunun sonucunda ya kendisini bulutların üzerinde görecek; ya da Oğuzları, İrfanları, Aydınları, Cafercanları hatırlayıp asıl şimdi daha çok çalışması gerektiğini fark edecek.

Kritik noktalardan biri, bu. Türkiye'deki futbol gerçeklerini düşününce -ki bunlar sadece futbol içi unsurlara da indirgenemez- genç bir oyuncunun, başarılı bir eski genç oyuncuyu örnek almasındansa başarısız olan bir başkasından ibret alması, daha çok anlam ifade eder benim için. Arda Turan'ı, geçmişteki Emre Belözoğlu'nu herkes örnek alır. Ama Cafercan'ı, Aydın'ı bilmeden Arda'yı, Emre'yi de anlamak mümkün olmaz. Onların neden bir üst seviyeye çıkabildiği, çıkamayanlardan farklı olarak neler yaptıklarına bakarak anlaşılabilir ancak. Dolayısıyla bir futbolu da çıksın desin ki, "Ben Aydın Yılmaz'dan ibret alıyorum. Dünyanın en iyi futbolcusu olduğumu zannetmeyip, yaşam stilimle de sakatlığa davet çıkarmayacağım." Ya da, "Ben Sabri Sarıoğlu'ndan ibret alıyorum. Çıktığım altyapının en iyi oyuncusu olabilirim, ama geldiğim yerin henüz en zayıf halkasıyım. Sürekli çalışıp futbolumun üzerine bir şeyler koyarak, geldiğim yerin de en iyileri arasına gireceğim." Tabii eminim bunu günde on kişi anlatıyordur Emre Çolak'a, hem de bizim gibi ehlikeyif futbol meraklıları değil, bu işin profesyonelleri söylüyordur. Ancak yine eminim ki aynıları Cafercan'a da söylenmişti vaktiyle. Rakip takıma transferlerine çok üzüldüğüm Burak Yılmaz ve İbrahim Akın'a da. Bizim hâlen bunları konuşuyor olmamız, bu yüzden işte.

Bir başka kritik nokta, fizikî durum. Önce şunu söyleyeyim, PAF Takım maçlarını sık sık izliyorum, Galatasaray TV yayına girdiğinden bu yana. Ama genç oyuncular hakkında konuşmayı, "artık" sevmiyorum. Çünkü çok yanıldım, çok hayal kırıklığına uğradım bugüne kadar. Cafercan, Oğuz, Erkan Ferin, Aydın... Sonra Anıl Karaer, bu sezon Galatasaray'ın sol bekinin on seneliğine üst kullanım hakkını almalıydı, ala ala Adanaspor'dan kontrat aldı. En son örnek İrfan Başaran. Yetenek olarak Sergen'le birlikte değerlendirilebilecekken önce Beylerbeyi'nde kulübe ısıttı, ardından soluğu bonservisiyle birlikte Orduspor'da aldı. Beylerbeyi'nde, Eskişehir'de, Manisa'da, İstanbul Belediye'de oynayamayan adamlar için, "Galatasaray oynatmadı ki!" bahanesi ne derece doğru olur, bilemiyorum. Galatasaray, bu oyuncuları doğru yönlendiremedi, dolayısıyla gerektiği gibi kullanamadı diyebilirim; ancak oynatmadı diyemem asla. Ana problem, hiçbirinin oynayacak seviyeye gelmemesidir zaten. Tüm yeteneklerine rağmen güçsüz kalmalarıdır, bir omuz darbesinde inmeleridir yere.

Emre Çolak, Serdar Eylik ve diğerleri, çok şanslı bir jenerasyondur bu bakımdan. Artık emin ellerdedirler çünkü. Galatasaray teknik ekibi, onları doğru işleyecektir. Kamp sonrası Hollanda'dan gelip altyapının başına gelecek olan ekip ise önümüzdeki sezonların Emre Çolaklarını, Serdar Eyliklerini hazırlayacaktır. Kısacası, ilk kez altyapı için gerçekten umutlu olabiliriz. Hatta geçmiş dönemin başarısız hesaplarını da kapatabiliriz. Bir Aydın, yeteneklerini doğru kullanmayı öğrenerek patlama yapabilir bu sezon Hollandalıların yönetiminde. Şutu olmayan, etkili orta yapamayan kanat oyuncusu Arda Turan, Cristiano Ronaldo'nun Manchester United deneyiminin bir benzerini yaşayabilir. Yaşamalı. Tarihinin en atılıma uygun zamanını her yönüyle kullanmalı Galatasaray. Gerilmiş tüm oklar, hedefi tam 12'den vurmalı.

Cristiano Ronaldo demişken, Serdar Eylik'ten de söz etmek gerekir. Net bir şekilde ortada, Serdar'ın kendisini Ronaldo'yu izleyerek yetiştirdiği. Yarın öbür gün onunla da röportajlar yapılmaya başladığında kendisi de muhtemelen Real Madridli oyuncuya hayranlığını belirtecektir. Ancak hayranlık yetmiyor, onun da yine aynı süreçten geçmesi gerekiyor. Yoksa her pozisyonda çalım, her pozisyonda artistik hareket; e peki sonuç nerede diye sorarlar adama. Çok değil, 5 sene önce Ronaldo'ya sorulabileceği gibi. Serdar da yetenekleri ölçüsünde bir yıldız olacak, bundan birkaç yıl sonra, şayet takım oyunu oynamayı ve sahip olduğu teknik beceriyi sonuca kanalize etmeyi öğrenirse.

Tek başına bu akşamki Wydad Casablanca maçıyla ilgili söylenebilecekler sınırlı. "Servet'in kafa vuruşları nihayet kaleyi bulmaya mı başlıyor?" sorusu, Yaser'in Galatasaray'ın Tuncay Şanlı'sı olma yolunda saçtığı umut, Uğur'un 30 metreden şut atacak kadar kendine güvenmesi, Sabri'nin her nedense bilimum iyi orta, serbest vuruş ve kademelerini hazırlık maçlarında tüketmesi, resmi maçlarda ise hepimizin sabrını tüketmesi, kaptanlık pazubandının dolaştığı kollar; her birine ayrı ayrı da değinilebilir bunların. Ama bir de bu maçların kafalarımızda oluşturduğu geleceğe yönelik fikirler var...

Bu anda bir virgül koyayım. Yarın kaldığımız yerden devam etmek üzere;

(Saat 04:00'te Libertadores finali var, aceleye getirmek istemiyorum. Erkut Taçkın'ın nostaljik eseri de Casablanca bonusu olsun...)

01 Temmuz 2009

2010 Ruhu!

Çok şey ifade ediyor benim için bu fotoğraflar. Altını doldurmak isterim bir ara. Şimdilik bununla yetineyim, sessiz kalamadım...

Superleague Formula'da 2009 sezonu start aldı ve Galatasaray ilk yarışı 5. olarak tamamladı. Yarışı uzun süre dördüncü sırada götüren Milan'ın önce spin atıp çimlere savrularak beşinciliğe düşmesi, ardından son turun son metrelerinde kenara çekilerek yarış dışı kalması son anda sürpriz bir beşincilik ve beraberinde 32 puan getirdi Galatasaray'a. Motor arızası yaşayıp yarışa 12. sırada başladığımızı düşünürsek, iyi bir derece. Yeni pilotumuz Duncan Tappy'den ikinci yarışta da benzer bir atak bekleyebiliriz, sanırım.

Bu şekilde resmi siteymişçesine yazılar girmeyi pek tercih etmesem de, medyanın hiç böyle bir organizasyon yokmuş gibi davranmasına karşılık, bari biz sessiz kalmayalım. Üzerine ekleyecek bir şeyim yok, yarışçı bir babanın oğlu da olsam motorsporları ilgimi çekmiyor, bilgi sahibi de değilim. Şimdilik izleyip öğrenme aşamasındayım, belki bir gün daha fazlasını da konuşuruz.

Umarım önümüzdeki sezon Fenerbahçe de dahil olur bu yarışlara. Hem rekabet olur, hem de en azından güzide medyamız ilgi gösterir...

26 Haziran 2009

At The Same Time Tonight

Fazla kişisel...

4 yaşımdaydım, ya da 5. Çok sevdiğim şarkılar vardı. Kayahan'ın "Hep karanlık, hep karanlık; yeter artık yeter" ve "Odalarda Işıksızım" şarkıları bunlardan ikisiydi, sık sık elektrikler kesildiği için. Başka; Mazhar Fuat Özkan'ın "Mecburen"ini, eve gelen tüm misafirlerin kaçmasına yol açacak kadar çok söylerdim, ki bunun mazisi hatırlamadığım zamanlara kadar dayanır. Don't Cry For Me Argentina vardı, onu severdim, Madonna söylerdi herhalde. "Endaaaaaaaaaaay iaaaaaaaaay iaaaaaaaaay vil olveys lav yuuuuuu" diye bağırırdım sonra, muhtemelen ne anlama geldiğini bile bilmeden. Bir de işte, eniyicüvokke vardı. Söyle dur. Klasiktir zaten, o dönemin bütün çocukları sever.

6 yaşımdaydım, ya da 7. Halamlardaydık. Engin İpekoğlu'nun sakatlandığı gün işte. Penaltı yaparken kırılmıştı ayağı. Çok uzun bir aradan sonra kadroya girmeye başlayan Rıdvan, saha kenarında ambülansın içinde tedavi gören Engin'le ilgili haber yollamıştı sahaya, maç tekrar başlayıp da penaltı atılmadan önce, şöyle: Tek bacağını havaya kaldırmış ve dizinden aşağısını kesme hareketi yapmıştı eliyle, "bacağı koptu" der gibi. Rüştü kaleye geçmiş ve penaltıdan golü yiyerek başlamıştı her şeye... Rakip kaleci Agu'ydu der, oradan Samsunsporlu Bogdan Stelea'ya bağlar, Stingaciu, Gançev diye giderim ama yapmayayım şimdi. O maçtan sonra, bir Michael Jackson klibi çıkmıştı televizyonda. Şarkı bitmiş, klip bir 7-8 dakika daha devam etmişti. Uzayda çekilmiş gibiydi ama hangi şarkı, hangi klip hiç hatırlamıyorum. Halamın eşi Taner Abi ve babam, hayretler içerisinde izlemişlerdi ve şaşkınlık nidalarıyla. O gün anlamıştım, Michael Jackson çok büyük bir adamdı herhalde. Birkaç hafta geçmiştir tahminen, yani hafta birimini şimdi yakıştırıyorum ama kısa zaman sonra yani, televizyonda akşam haberlerinde (vay be, akşam haberleri seyrederdim bir zamanlar) Michael Jackson'ın kanser olduğu söylenmişti, cilt kanseri. İnanamamıştım. İçime anlaşılmaz bir sıkıntı çökmüştü. Büyük adamsa Michael Jackson, ölmemeliydi. Meğerse vilitigoymuş hastalığı, öldürmeyip süründüren cinsten. (Bilmeyenler, onu estetik ameliyatla renk değiştirmekle suçlayacaklardı yıllar boyunca.)

Sonra uzun zaman bir şey ifade etmiyor bana MJ. Princess Otel'e konsere gelecekti de iptal olmuştu, onu hatırlıyorum. Aa, unutulur mu hiç, Free Willy filmindeki şarkısını hatırlıyorum. Ama o yine önceki dönemdeydi galiba; 1993 ya da '94'tü. Ne çok sevmiştim Free Willy'i. Şu anda sadece son sahnesini hatırlıyorum. (Kimse tutup bu saatten sonra Free Willy izlemez herhalde, söyleyeyim.) Filmin jönü genç çocuk, helikopterden denize atlamış Willy'i kurtarmıştı, sonra da ip merdiveniyle yukarı tırmanmıştı geri, kucağında balina. Will You Be There'di arka planda çalan. Şimdi tekrar söyleyebilirim. Sonrası net değil. Michael Jackson, herhangi bir eski şarkıcı benim için uzun süre. Ortaokuldan sonra bir asilik de başlamış zaten, yani aslında asilik hiç değil de popüler kültürle tatmin olmamak diyeyim. Invincible albümü çıkıyor 2001'de, benim için hiçbir şey ifade etmiyor.

Bir sene sonra, Cry'ın klibini görüyorum VH1'da, ilgimi çekiyor. Olips reklamı gibi sayısız insan yan yana dizilmiş, el ele tutuşuyorlar. Şarkıyı da ilk kez dinliyorum bu vesileyle. Çok seviyorum, ki bugün hâlâ en sevdiğim şarkısıdır MJ'in. O gün, o kliple birlikte Michael Jackson hayranı mı oluyorum? Hayır. Ama Michael Jackson Top 10 varsa misal VH1'da, alıyorum elime kağıt kalemi, televizyonun karşısına geçiyorum, yazıyorum şarkıları sırasıyla ki bilgisayara indireyim. İndiriyorum ama o zamanlar daha yeni yeni kuruyorum arşivi; dolayısıyla aynı anda onlarca şey indirip, sonra birçoğunu dinlemiyorum. Tüketim kültürü böyle bir şey olmalı. Televizyonda gördüğümde dinliyorum ama. Ve hep yazıyorum. Hakikaten, böyle çok uzun bir dönemim geçti benim. Akşama kadar VH1 izlediğim çok günüm oldu. Hele ki LGS zamanı... Bilgisayara şifre koymuştu babam, ders çalışayım diye. Televizyonun da kablosunu kesecek değil ya... Bütün gün VH1 izler, arabanın sesini duyunca açardım test kitaplarını önüme. 60'ları, 70'leri, 80'leri ezberlemiştim adenini guanini sitozini ezberleyeceğime. Öyle ki, bir şarkı çıktığında çat diye yılını söyleyecek duruma gelmiştim bir zaman, şimdi tahmin ediyorum hafızam büyük ölçüde geriye itmiştir bu gereksiz bilgileri.

VH1, beni Michael Jackson hayranı yapmadı belki ama Michael Jackson'ın neden King of Pop olduğunu net olarak anlamamı sağladı. Lise yıllarım (The parantezinde) Kinks, Zombies, Beatles, Monkees, Who, Beach Boys, Jam, Clash, (kapa parantez) Blondie, Elvis Costello, Paul Weller, Frank Sinatra ve Ahmet Kaya dinleyerek geçti çoğunlukla. Güncel olarak da çeşitli brit-pop grupları, Travis ve Keane önderliğinde. Michael Jackson, VH1'ın bıraktığı gibiydi, uzun süre de öyle kaldı. Üniversiteye girişimin ilk senesinde, şimdiki kadar ipin ucunu kaçırmış değildim, iki seçmeli dışında tüm derslerimi vermiştim. Sınavlardan önce arkadaşlarla toplanırdık bir evde, vesaire... Evin sahibi olan arkadaş, elektronik müzik hastasıydı, bense elektronik müzikten nefret ederdim. Gece müzik dinlemek istiyorum, bilgisayarda harddiskler dolusu müzik var, tamamını ilk kez duyuyorum. Dört istisna, artık nedense; İlhan İrem, Nat King Cole, Sinatra, MJ. Ben bunlardan hangisini dinlerim? Hepsini dinlerim de, açayım MJ dinleyeyim bari... İşte o gün, o gece Michael Jackson'ı çok sevdiğime karar verdim. Sonraki süreçte de iyice eşeledim onu ve albümlerini, şöyle bir 25-30 şarkı artık en üst klasmandaydı benim için. Zamanla bu şarkılara çokça anlam da yükledim. Birkaçı var ki ciddi ölçüde önemli yerler kapladı hayatımda, geçtiğimiz üç yıl içerisinde. Stranger In Moscow, bunlardan biri değildi ama dün gece 11 sularında eve yürürken iki kez üst üste dinleyip, yalnızca birkaç saat sonra MJ'in ölüm haberini öğrendikten sonra, o da artık hayatım boyunca unutamayacağım bir anlama kavuşmuştur, sanıyorum.

5 yaşımdayken anneannem ölmüştü. Annem beni duvara yaslamış, "Bak oğlum, senin yaşında çocuklara söylenmez, ama ben söyleyeceğim. Anneannen öldü, artık bu eve gelmeyecek." demişti. Annemden bile daha çok severdi beni anneannem, ben de bir o kadar onu. Çok yıkıcı olmuştu hâliyle, ama çocukluktan mıdır artık, ayakta kalmıştım. Benzer bir duyguyu çok uzun süre yaşamadım, 1999'da Barış Manço gidene kadar. Bir dahakini o kadar çok beklemeyecektim, kuzenimin doğduğu dün Kemal Sunal göçüverdi. (Birkaç ay sonra Ahmet Kaya sürgünde can verdiğinde hiç üzülmeyecektim, evine Hürriyet gazetesi giren 12 yaşında bir çocuktum çünkü.) 2004'te Cem Karaca'nın, 2005'te Attilâ İlhan'ın ölümleriyle üzülürken, 19 Ocak 2007'de, sanırım en kötü gününü yaşadım hayatımın, nefret ettim her şeyden. Ve şimdi Michael Jackson. Bayağı üzüldüm, çok üzüldüm yani.

Dün gece buraya yazdım da sildim, neredeyse tüm Michael Jackson şarkılarında bir ses vardır, Michael Jackson hıçkırığı olarak tanımlarım ben onu küçüklükten beri. O hıçkırık geldi boğazımda düğümlendi, bir anda çok anı canlandı kafamda. En çok da ailece yaptığımız araba yolculukları, çünkü radyoda çalardı sık sık. (Böyle deyince de aklıma Earth Wind & Fire - Fantasy geliyor, yıllar boyunca en çok o çaldı, babam en çok o şarkıyı severdi, çok sonraları ben de çok sevecektim.) Çaresiz hissettim kendimi, yakıştıramadım ölümü MJ'e. Anneanneme, Barış Manço'ya, Kemal Sunal'a da yakıştıramadığım gibi... Ben her birini birer istisna sanardım ama sevdiği kimseye yakıştıramıyor demek ki insan. Bilmiyorum işte. 5 yaşımdakini saymazsam, hiç yakınım ölmedi benim. Hiç cenazeye gitmedim hayatımda. O yüzden ölüm, yabancı bir duygu bana. Belki o yüzden şimdi bu kadar üzülüyorum. Yoksa nedir ki Michael Jackson, sevdiğim bir şarkıcı sadece, sahip olduğu bütün anlamları ona ben yükledim. Ha tamam insan olarak da seviyorum ama ne kadar tanıyorum da seviyorum yani? Tanıdığımdan fazla sevdiğim kesin. Çünkü öyle istiyorum, benim tercihim, istesem sevmeyebilirdim. Öldüğüne bu kadar üzülüyorsam, belki bencillik de vardır içinde. 2010 başında yeni albüm çıkaracağını okumuştum aylar önce bir yerlerde, 15 gün kadar önce de durum nedir diye internete bakmış, değişen bir durum olmadığını görmüştüm. Bir yandan 2010'u bekliyor, diğer yandan "Burak Kut'a benzemesin bu yeni albüm çıkarma işi" diye içimden geçiriyordum. (Yine bizim jenerasyonun çoğu gibi çok severdim küçükken Burak Kut'u. 10 sene boyunca çıkan "Bebeto yeni albüm yapacak" haberleri hep heyecanlandırmıştı beni ama albüm çıkınca tabii ki her yerde -maalesef- duymak zorunda kaldığım çıkış şarkısı dışında tek bir şarkısını bile dinlemedim.)

Michael Jackson'ı sevmeyen çok kişi vardır ama Michael Jackson buna rağmen sanırım dünyanın gelmiş geçmiş en çok sevilen kişisidir. Sevmeyen çok varsa da nefret eden yoktur mesela. Sevilmeyecek adam değildir çünkü. Öyle olsa ben sevmezdim! Herkesin çok sevip, benim de herkes kadar sevdiğim ne var diye düşünüyorum. Galatasaray, bir kere. Barış Manço ve Kemal Sunal var. Sezen Aksu da var diyebilirim, ucundan kıyısından. Gerçi sayılmayabilir de o, bilmiyorum. Yani Sezen Aksu'yu, bir Sezen Aksu hayranı kadar sevmiyorum, sadece seviyorum. Beatles ve Elvis için de geçerlidir aynısı mesela. Hatta Ajda Pekkan için de. Bugünün Ajda Pekkan'ı sevgiden çok saygı hissi uyandırır bende, 60'lar ve 70'lerin Ajda'sı ise aşk, neredeyse! Son on yılda Ajda Pekkan'ın tek bir şarkısını sevdim, eski Ajda'nın ise aşağı yukarı 30 tane şarkısını sürekli açar dinlerim. Saymıyorum, dördünü de. Başka ne var? Lost var. "Lost dediğin Facebook gibi bir şey, bana gelmez." desem çok şey kaybedermişim. Hatta kaybettim de denebilir, çünkü uzun süre "Neymiş yahu bu Lost?" merakına bile kapılmadan, bir kez olsun günceliyle eşzamanlı olarak seyredemeden 5. sezon bitti, hiç Lost muhabbeti yapamadım mesela. Ne bileyim, keyifli olurdu belki, 6. sezonda görürüm artık. Herneyse, ayrıntının ayrıntısına girmeden daha fazla, Michael Jackson'ın da benim gözümde bayağı bayağı efsane olduğunu söyleyeyim. Çok saçma gidiyor yazı, biliyorum, ama işte sohbet olsa o da böyle giderdi, hatta Michael Jackson'dan bir çıktı mı bir daha dönmezdi geri. Bu yazı da böyle olsun. Zaten buraya koymak için yazmamıştım, sonradan karar verdim yayımlamaya. Noktayı da koyayım artık.

Michael Jackson'ın da gitmesinin ardından, benim için yaşayan efsane tanımının en tepesinde, zaten en tepenin de tepesinde olan Hagi iyice yalnız kaldı. Sanırım, Hagi'den önce ölmek isterim.