29 Kasım 2008

Fenerbahçe Lidermiş

Galatasaray'da eksik olan bu; Ismael Bouzid ruhu. Sivas dönüşü uçakta sevinen, oynamadığı maçlardaki gollerde havalara uçan, şampiyonluk gecesi soyunma odasında coşan coşturan Ismael Bouzid, seni özledim. Oyundan çıktığı anda atılan golle çocuklar gibi şenlenen Sasa Iliç, seni özledim. Hakan Şükür'ü, Hasan Şaş'ımı özledim.

Suçlu ne Michael Skibbe, ne Karl Heinz Feldkamp, ne Adnan Sezgin, ne de Başkan Adnan Polat. Kötü gidişatın sorumlusu sadece ve sadece futbolcular. Bu futbolcuların burunları tavan yaptı. Bana göre küçük bir azınlık hariç her birinin. Ben tribünde ayağından top kaçıran adama küfredenlerden değilim ama, hepsini de gözümden düşürmesini bilirim. Şu takımda, Galatasaray'ı bizim kadar sevip önemseyen 5 kişi varsa, ben Galatasaray'ı hiç tanımamışım. Çok ama çok da iddialıyım bu konuda.

Galatasaray'da Hasan Şaş gibi, Emre Güngör gibi, Barış Özbek gibi, Ayhan Akman gibi oyuncuların daha fazla olmasını isterdim. Her biri farklı açılardan. Sözüm, yabancı oyuncular meclisinden dışarı. Ki, şu takımın en çok çabalayan, ruhunu en çok ortaya koyan, en çok isyan eden, mağlubiyetlerde en çok üzülen adamı Cassio Lincoln. Takımın çok büyük bir kısmı için kaybedilen maçların sonunda üzülmek, sadece yeşil sahadan soyunma odası tüneline giden yoldaki yapay yüz ifadesinden ibaret. Bir saat sonra maçı hatırlayan yok. Acilen Ismael Bouzid ruhu gerek bu takıma. Sasa Iliç gerek. Hasan Şaş gerek. Hagi gerek.

Hep söylerim, futboldan adamakıllı keyif alabileceğimiz son yıllar bunlar. 5 sene derdim, anladım ki o da olmayacak. Endüstriyelleşme, içine ettiği futbolu bir gün hepten bitirecek. Futbol, kimlik ve boyut değiştirecek. Çok uzak değil o günler, süreç çoktan başladı. Galatasaray da, tüm hatlarıyla, endüstriyel futbol denen nanenin bir parçası oluyorsa eğer, benim için hiçbir ayırt edici özelliği kalmayacak. Bu süreç de başladı. Beş sene sonra, belki de sadece "Galatasaray tarihi taraftarı" olacağım. Korkuyorum, bayağı korkuyorum.

26 Kasım 2008

Beyaz Tilki

Yorum yok, en azından görevini tam olarak öğrenene kadar.
Resim, tıklayınca epeyce büyüyen cinsten.

Başlığı böyle görünce, kendinizi gazetelerin magazin eklerinden birinde zannedebilirsiniz: "Bu hafta, Ankaragücü'nün başarılı oyuncusu N'Dayi Kalenga'nın evine konuk olduk. Sahalardaki sert ve hırçın yapısıyla bilinen Kongolu futbolcu, evde ise adeta bir melek!" Değil işte. Melek değil demiyorum, bu post öyle bir post değil. Ciddi ciddi, iki ayrı Kalenga'dan söz ediyorum. Biri N'Dayi Kalenga, diğeri N'Dayi Kalenga. Yanlış yazmadım hayır, ikisi de N'Dayi Kalenga. İkisi de Kongolu. İkisi de Kamina doğumlu. İkisinin de yolu Türkiye'ye düşmüş. Gariplikler bununla da kalmamış. Yavaş yavaş gideyim.

Kalenga 1 diyelim, 11 Temmuz 1994'te, 27 yaşındayken düşmüş Ankara yollarına, Ankaragücü'nün kadrolu golcüsü olmuş. İlk sezonunda 12, ikinci sezonunda 11 kez golle buluşmuş. 1996-1997 sezonunu 30 maçta 6 golle geçerken, bir sonraki sezonun ilk devresinde ortalarda görünmemiş, değil gol atmak tek bir maça bile çıkmamış. Bu döneme ait tek bildiğim, Ankaragücü'yle olan sözleşmesinin devam ettiği; bir sakatlık yaşadığını tahmin ediyorum. 27 Ocak 1998'de Altay'a transfer gerçekleştirmiş. Gollerine orada devam etmiş, diyemeyeceğim, zira 1,5 yıllık Altay kariyerini 1 golle tamamlamış. İlk geldiği dönemdeki 10 maçın ardından bir sezon boyunca forma yüzü göremediğini de not düşeyim.

Kalenga 2, 27 Ocak 1998'de gelmiş Türkiye'ye, o zamanki adıyla Kayserispor'a. Çok merak ediyorum, bu transferleri kayıtlara geçirmekle görevli insan evladı ne düşünmüştür, aynı gün içinde hem Altay, hem de Kayserispor'un N'Dayi Kalenga sahibi olması üzerine. 13 maça çıkmış, biri çok kritik bir maçta Fenerbahçe'ye olmak üzere 3 kez havalandırmış fileleri. Takip eden sezonda durağı, ilkokulda kola kutusuyla yaptığımız maçlar öncesinde adım atışırken adını bolca andığımız Kardemir Demir Çelik Karabükspor olmuş. 11 maçta 3 gol yazdırmış istatistiklere. Sıkılmış Türkiye'den, gitmiş Güney Kore'ye, geçirmiş Seongnam Ilwha Chunma formasını sırtına. Yapamamış. Golden uzak 7 maçlık çilenin ardından dönmek istemiş buralara, açık kapı bulamamış. Türklerle oynayayım da başka bir şey istemem, diye düşünmüş olacak, yavru vatanda almış bu kez soluğu. Küçük Kaymaklı Türk Spor Kulübü olmuş bonservisinin yeni sahibi. 3 yıllık kontrat yapmış ama çoğu dışarıda kiralık geçmiş. Yanlışım varsa, Dennis düzeltsin. Yarım sezon Polonya'nın Pogon'una, sezonun kalanında Küçük Kaymaklı Türk S.K. formasıyla 11 gol atınca dikkat çekip bir sezon da Türkiye'nin Göztepe'sine kiralanmış. Pogon'da 3 maçta 0 gol, Göztepe'de de bunun tekrarı ile iki sezonunu daha harcamış. Çareyi başka bir Kıbrıs ekibinde, Yenicami Ağdelenspor'da aramış. Kısa sürede 4 gol atmış ama, başka bir adaya, Malta'nın Gozo adasına gönderilmiş boynu bükük. Ve...

Kendini bulmuş Gozo'da Kalenga. Gozo Ligi takımlarından Għajnsielem F.C.'nin efsane oyuncusu olmuş. O gözü yaşlı, başı dumanlı Kalenga gitmiş, 33 maçta 32 gol atan sahaların yıldızı fırtına forvet Kalenga gelmiş adeta. Şampiyonluk yaşamış bu takımla, Gozo Şampiyonluğu! Gozo, Kalenga'nın cenneti olmuş. İki sezonluk Għajnsielem F.C. macerasından sonra yine bir Gozo takımı, Xaghra United F.C. almış onu. O 9 gol atmış ama takımı küme düşmüş, Kalenga eski dertli kederli günlerine dönmüş, ağlamaktan göz pınarları kurumuş, uyuyamamış geceleri. Bu genç yaşımda reva mı bu bana, demiş. Cevap bulamamış. Umman'a yolculuk yapmış, 2007 yılında. Yine bitmemiş dertler. Oman Club ile, yine küme düşmüş. Dövmüşler Kalenga'yı. Nereye gitsen orayı kurutuyorsun, defol git buradan gözümüz görmesin seni demişler. Kalenga ise hiç istifini bozmamış, başını önüne eğip tebessüm etmekle yetinmiş, "beni anlamadılar, ben ona yanıyorum" diye... Eski mutlu günlerini düşünmüş, şimdikilerin onun kıymetini bilemediklerini... Kayserispor formasıyla Fenerbahçe'ye attığı golü görmüş rüyasında gecelerce, o zamanlar onun saltanatı sürüyormuş, şimdi ne hallerdeymiş... Almış başını, 2004-2005 şampiyonluğunun etkisiyle azıcık kredisinin olduğu Malta'ya dönmüş. Malta İkinci Ligi takımlarından "Blues lakaplı" Mosta F.C.'nin yıldızıymış şimdi. Resmi sitelerinde "Best goal of the Month: Ndayi Kalenga level goal against St’George’s which left the Blues with a chance to win Promotion." yazısını gördüm ya, nasıl sevindim onun adına... Kalenga, henüz 30 yaşında. Türkiye topraklarında aşka gelip coşacağı varsayılarak, tarafımdan Anadolu takımlarına tavsiye edilir.
İki Kalenga'nın, şöyle de bir maçı var karşılıklı, yazık ki büyüğü oyuna girememiş:

22 Kasım 2008

Ankaraspor - Galatasaray

Para atışı, hiçbir maçta bu kadar önemli olmamıştı.

Hata hakemde değil, bende. Aceleye gelen bir post'tu, epeydir de sayfayı ihmal ettiğimden üzerine çok fazla düşünmeden yayımladım. Maçı 90 dakika izledim, pozisyonda sarı kart isteyecek bir şey olmadığını biliyorum; ancak farkında olmadan göz ne isterse gönül de onu görüyor bazen. Fenerbahçeli arkadaşımızın yorum kısmında belirttiği "Musa Çözen her hafta Fenerbahçe aleyhine malzeme çıkartıyor." argümanı da bunun gibi bir şey aslında. Benzer şeyleri hepimiz zaman zaman söylüyoruz. Sarı kırmızı, sarı lacivert, siyah beyaz (...) gözlüklerle bakıyoruz futbola. Burada da ben yaptım. Son dönemde artan ciddi boyutlardaki kirli işlerden dolayı belki de, tarafsız bakamadım. Yukarıdaki resimde Lugano'nun kart istediği falan yok. Özür diliyorum.

Edema Godmin Fuludu... 1994-1997 yılları arasında Altay'da forma giymiş Nijeryalı sağ açık ve forvet oyuncusu. Kim bilir kaç kişi hatırlar adını, oysa ki bir zamanların renkli isimlerindendi. Bütün sene yatar, büyük maçlarda illa ki bir vukuat çıkarırdı. Nitekim Türkiye'de 3 sezonda attığı 10 golün 3'ü Galatasaray'a, 2'si Beşiktaş'a. Gördüğü tek kırmızı kart, yine bir Beşiktaş maçında. Takımının Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor'la yaptığı maçları, genellikle kart görmeden geçmemiş. Nijerya Milli Takımı formasıyla 1994 Dünya Kupası elemelerinde Kongo'ya attığı gol unutulmaz, ancak maalesef video paylaşım sitelerinde bu golü bulmak mümkün olmadı. Ancak kendisinde vardır sanırım bu golün kaydı, ki milli formayla bundan başka golü de yok zaten, ben olsam kasedini saklar eşe dosta komşuya izletirdim; 1990 Afrika Kupa Galipleri kupası finalinde penaltıdan attığım golle beraber.

1970 doğumlu oyuncu, Altay'dan ayrıldıktan sonra futbola ülkesinde devam etmiş; jübilesi sonrasında da antrenörlük dersleri almış. Berti Vogts döneminde, Nijerya Milli Takımı'nın yardımcı hocalığını yapmış. Bu sezon başında Benin'in ikinci lig takımlarından Bendel Insurance FC'ye geçen Fuludu, teknik direktör Alabi Aisien'in istifası üzerine teknik direktörlüğe yükselmiş. Ne var ki bu rüyası, Ekim ayında Aisien'in tekrar takımın başına geçmesiyle son bulmuş. Tüm bunların yanında bir dönem Nijerya Profesyonel Futbolcular Derneği NANF'ta üst düzey görevler üstlenerek, bu kurumda yönetici pozisyonundaki Dominic Iorfa'yla çalışmış ve Vision Soccer Academy adında bir de futbol okulu açmış. Sezon başında Bank Asya Ligi'nde yabancı futbolcuya izin çıkmasının ardından Altay'a üç Nijeryalı göndermiş ancak bu oyuncular vize engeline takılarak uçağa alınmamış. Son olarak geçtiğimiz günlerde, Benin Milli Takımı'nın antrenörü sıfatıyla yedek kulübesinde otururken, hakem tarafından kırmızı kartla tribüne gönderilmiş. Sebep, kulübede ülkesinin yerel kıyafetlerini giymesiymiş.

Hey gidi...

Pazar günü, her zamanki gibi Ali Sami Yen Sokak'ta buluştuk maç öncesi. Bir önceki gün Fenerbahçeli hakem Rüştü Nuran'ın çığrından çıkardığı basketbol maçında tribündekiler olarak kendimizi bayağı bir hırpaladığımızdan ben yorgundum, geç geldim biraz, herkesi de geç bıraktım. Saat 18:30 gibi stada doğru yola koyulduk. Ben, Türker, Hasan Abi ve Hasan Abi'nin arkadaşı Hakan Abi. Her zamanki gibi girip maçımızı izleyecek, tezahürat yapacak, coşacaktık. Ne var ki kapıdan giriş yaptığımız esnada Hasan Abi'nin kombinesi okunmadı. Bir sonraki kapıda denedik, yine olmadı. Son gittiğimiz kapı görevlisi, bizi polis kapısına yönlendirdi. Biz içeriden, Hasan Abi dışarıdan, başladık polis kapısına doğru yürümeye. Tekrar birbirimizi gördüğümüzde, 5-6 polis aramızdaydı. Durumu anlattık, oralı olmadılar. Oraya yönlendirildiğimizi belirttik, gerisingeri postaladılar. "Buradan sadece memurlar girebilir, yassah." dediler. "Gel o zaman sok adamı içeri?" Devletin memuru bizimle mi uğraşacak! Bizdeki de saflık, olur mu hiç öyle komik şey.

Bir umut, tekrar gittik ilk kapıya. Yine Hasan Abi dışarıdan, biz içeriden. Kapının oralarda gezen bir kadın memuru gözüme kestirip yardım istedim. Hani dedim, kadın ya, insandır belki. Güldüm yüzüne, anlattım mağduriyetimizi. Dinler gözüktü, tamam dedi, burada bekliyorum, girsin. Kapıda sıra Hasan Abi'ye geldiğinde, haliyle kart yine okunmadı. Polis hanımefendiye döndüm, ses yok. Kapı görevlisine, "Memur hanım içeri alacak abimizi." dediğimde, hanımefendiden aldım ilginç cevabı: "Kart okunmuyorsa, ben bir şey yapamam! Polis kapısına gidin!" Sağol, dedim.

O sırada içerideki polislerden biri yanaştı bana, gel diyor, üstünü arayacağım. Ben, dedim, çoktan arandım, ama buyur ara. "Arandıysan ne işin var burada?" "İşte şöyle oldu da böyle oldu, bir yardım..." Geç arkaya, kaybol dedi polisin biri; bir saniye geçmeden, benim yaşlarımda, yüzünden iğrençlik akan başka biri yapıştı boynuma, arkaya itti beni. Beş altı adımlık geri geri seyahatim bittiğinde, son derece sakin olmaya çalışarak, son derece de sakin olarak, "Tamam da itme, neden itiyorsun!?" dedim. Çoğaldılar, üç oldular, dört oldular ve az önceki işlemi bir de hep beraber tekrarlayarak beni duvara yapıştırdılar. Hiç alışkanlığım değildir ya, sustum. Karşımdakiler insan değil çünkü. Döndüm arkamı gittim yine diğer kapıya, Hasan Abi'yi sokmaya uğraşmaya.

Bir sonraki kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki, az önce susup ayrıldığım bölgeden sesler duydum. Hasan Abi'nin arkadaşı Hakan Abi itiliyordu bu sefer, az önce bana yapıldığı gibi. Geri gittim, onu da yanıma almaya. Ama o, hayatının hatasını çoktan yapmıştı; insan zannetmişti karşısındakini. Demişti ki, kendisinden en aşağı 10 yaş küçük çocuğa, "Bana 'oğlum' deme." Gel abi, bela alma başına demeye kalmadan beş kişi birden çullandı Hakan Abi'nin üzerine. Beş yaratık ve onların "Sen gel bakalım buraya." hönkürmeleri eşliğinde, tribüne çıkan merdivenlerin altındaki karanlığa gömüldü, Hakan Abi. Korkunç bir görüntüydü, görmeyen anlayamaz. Küçük bir çocuğun, içeriki odada kavga eden anne - babasının seslerini dinlerkenki o olmaz olası korku vardır ya, onun gibi bir şeydi işte, hissettiğim. Türker ise benim kadar şanslı değildi, onun hissettiği, sol yanağında patlayan sert, çok sert bir yumruktu. Suçu, Hakan Abi'nin arkadaşını oradan uzaklaştırmaya çalışmaktı. Bir şey değiştirmez ya, yine de söyleyeyim; polisler saldırırken değil, başından beri "Gel gidelim." diyordu Türker; o anda ise payına "Sen çekil ulan!" kod adlı yumruk operasyonu düştü.

Tüm bunlar yaşanırken, Hasan Abi de dışarıda kapı kapı dolaşıyordu, sene başında bir ton para saydığı kombinesiyle içeri girebilmek için. Sonradan öğrendik ki, bambaşka bir yerde, tüm yaşananlardan bağımsız bambaşka bir olay olarak, bambaşka bir polisten bambaşka yumruklar ve bambaşka tekmeler yemiş Hasan Abi de. "Gel sana yardım edeceğim." bahanesiyle çekmiş polis Hasan Abi'yi 200-300 metre ötedeki karanlık bölgeye, çakmış yumruğu kafaya gövdeye... Hasan Abi'nin "Sen benim vergimle..." cümlesi daha bitmeden, "İki vergi verdiniz diye kendinizi devletin sahibi mi sandınız ulan!" diye gelen bir ikinci polis, onunla beraber gelen de bir ikinci dayak seansı. Çok şükür Hasan Abi bizim gibi değil, yapılı adam, koruyabilmiş kendisini.

Hasan Abi'yi iki polisten kurtaran, benim yardım istediğim, iki yıldızlı, kır saçlı polis olmuş. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bu "iyi" polisin ettiği galiz küfürlere de "Aa, o kadar da olacak canım." gözüyle bakıyoruz. Normal bir ülkede yaşıyor olsaydık, sırf bu küfürler için bile mahkemelerde sürünür, ağır cezalar alırdı bu polisler. Türkiye'de ise, bizim görevliğimizden sorumlular. Peki soru şu; polise karşı güvenliğimizden kim sorumlu? Vaktiyle AliSamiYen.Net'te konusu açılmıştı, tartışıyorduk; devleti sevmemek söz konusu olabilir mi diye. Ben şöyle sorayım; bu devlet, bizi seviyor mu acaba? Bir tane oluşum var mı, devlet tarafından yürütülüp de düzgün işleyen?

Neyse. Derin konular bunlar elbet. Türk polisiyle başladım, Türk polisiyle bitireyim. Türk polisi, sana karşı hiç iyi duygular beslemiyorum!

En acısı da, şu anlattığım olayların kimseyi şaşırtmayacak olması, aslında. Biz de çok şaşırmadık zaten. İlk anki sinirimiz geçti, koyulduk maçı izlemeye...

Utanç verici bir pankart.
2006-2007 sezonu, Trabzonspor maçından.
Bir sezon sonra, istenilen şampiyonluk, Servet ile geldi.

14 Kasım 2008

Theo Lewis Weeks

1990 doğumlu. Yani 18 yaşında. Bu yaşında ülkesinin milli takımında oynuyor. Liberyalı. Komple orta saha oyuncusu. Her iki ayağını, içiyle dışıyla son derece iyi kullanıyor. Pas yüzdesi çok yüksek. Daha ayrıntılı yorumlar yapmak için, daha çok maçını izleyebilmek gerek elbet. Ama şurası kesin ki, Ankaraspor'un çıkışında en büyük paya sahip oyunculardan biri, Weeks.

Sezon başında oyuncuların dayanıklılığını belirlemek için yapılan laktat testlerinde yaptığı dereceyle Türkiye rekorunu Aurelio'nun elinden almış. Birçok kişi tarafından Aurelio'ya benzetilmekte zaten. Bense daha çok bir Appiah, bir Geremi havası sezdim kendisinde. Bu yaşında bulunduğu yere bakılırsa kariyer gidişatının bu iki oyuncuyla benzeşmesi çok yüksek ihtimal. Yeterli gelişimi gösterebilirse, bundan 3-5 sene sonra Juventus'ta, Chelsea'de oynamaması için bir sebep yok. Ancak Geremi ve Appiah'tan farklı olarak, Türkiye'de İstanbul takımlarından birinde forma şansı elde edeceğini zannediyorum. Başka bir oyuncuyu izlemeye gittiği maçta onu keşfeden hocasının Aykut Kocaman olduğu düşünüldüğünde, bu takımın adı Fenerbahçe olurmuş gibi geliyor bana. Bekleyip görmek lazım.

Unutmuşum. Şu an yazının neresine monte edeceğimi düşünecek vaktim yok. Damdan düşer gibi olacak ama belirteyim. Transfer ücreti, 6 bin dolar. Bir sonraki transfer ücreti ne kadar olacak, onu da göreceğiz.

13 Kasım 2008

Galatasaray - Kayserispor

- 5 dakikalık sessiz protestoyu hangi sivri akıllı düşünmüş acaba? Muhtemelen tribünde adam yerine konan beş para etmezlerden biridir. Aslantepe gelecek, bunların alayı gidecek; tek umudum bu.

- Tam göremedim ama Sabri bir kavganın içindeyse, muhtemelen haksızdır.

- Şu fotoğrafta takımın en ortasında duran oyuncunun Galatasaray'dan gitmesi için çok büyük fedakarlıklar yapabilirim. Keşke Fenerbahçe'ye gitse. Emre Belözoğlu takasına dahi razıyım. Bu konuda başka yorum yapamayacağım.

Sinirliyim; bu sayfayı olumsuz ve can sıkıcı kelimelerle doldurmamak için susuyorum. Başlıklar bunlardı. Daha sakin bir zamanda uzun uzun yazarım belki.

10 Kasım 2008

Hüseyin Göçek

İsteyen çirkeflik desin, isteyen çekememezlik. Benim için maçın özeti, Hüseyin Göçek'in maçı mahvettiğidir. Bilmeyen yok, Türkiye'de de dünyada da maçlar öncesinde kulisler yapılıyor, hakemler bağlanıyor. Bu maç da öyle bir maçtı işte. İsteyen kendini kandırsın değildi desin, isteyen benim için bu adam kendini kandırıyor desin, gerçek bu. Bundan tam 11 gün önce, cümle alem duydu Hüseyin Göçek'in bu maçın hakemi olduğunu. Yine aynı cümle alem bas bas bağırdı, bu hakem Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından atandı, MHK tarafından değil diye. Kimse hiçbir şey yapamadı, kimsenin elinden hiçbir şey gelmedi. Adnan Polat bilmiyor muydu bunu, biliyordu. Hakem hakkında yaptığı açıklama da işte tam bu yüzdendi. O da işe yaramadı ne yazık ki.

Sayılmayan güzelim frikik, verilmeyen penaltılar -evet-, 5 metreye çekilen barajlar, Lincoln bir saniyeliğine kart istedi diye -haklı olarak- sarıyı yerken yere top vurması seyredilen Gökhan, tehlikeli pozisyonda arkadan müdahele yapıp ikinci sarıyı görmeyen Josico... Bu hakem, kendisine verilen görevi yapmıştır. Açık, net. Burada üç beş kişi okuyup da bak adam ne kadar centilmen, objektif bakabiliyor desin diye bu çok açık gerçeği içime atacak, şu sonucu önceden belirlenmiş maç hakkında teknik yorum yapacak değilim.

Bir önceki sezon, İstanbul Büyükşehir Belediyesi maçını da mahvetmiştin Hüseyin Göçek. Mahvetmiştin diyorum, okuyucuya saygımdan. Yoksa ben tekil olarak sana çok daha güzel şeyler söylüyorum. Senin gibiler Türk futbolunun içinden temizlenmedikçe, bu danışıklı dövüş devam edecek Hüseyin Göçek. Biz de saf saf izleyeceğiz bu tiyatroyu. Para çıkarıp vereceğiz cebimizden, senin gibiler doysun diye.

Bak nasıl kandırıyoruz kendimizi, Galatasaray kötü oynadı, Fenerbahçe iyi oynadı diye. He valla, iyi oynadı Fenerbahçe! Fenerbahçe, o küçümsenen Anadolu takımlarından daha kötü oynadı. Sahadaki 11 çubuklu formalının tek gayesi Galatasaray'ın oyununu bozmaktı. Yaptılar mı, yaptılar. Ama nasıl yaptılar, o önemli. Maçın ilk 20 dakikasından belliydi, Fenerbahçe aslında şu ikinci Arsenal maçından çok da farklı bir top oynamayacaktı. Ama o Kadıköy laneti dediğimiz şeyin getirdiği iki gol ve tabii kendisine verilen direktifleri doğaçlama yeteneğiyle birleştirip uygulayan Hüseyin Göçek'in etkisiyle değişti işler. Sindi Galatasaray. Siner tabii. Benim de sayma muhteşem golümü absürd gerekçelerle, benim de verme penaltılarımı, bana da çifte standard uygula, ben de sinerim. Sonradan kolay Galatasaray kötü oynadı demek. Medya için de kolay, Fenerbahçeliler için de kolay, Galatasaraylılar için de kolay. Ama hakem... Evet konu dönüp dolaşıp hakeme geliyor, hatta üstüne bir de Kadıköy laneti dedim, bahane olsun diye değil. Bahaneyse de bahane anasını satayım, bir de açıklama mı yapacağım.

Bu maçı hakem almıştır Fener'e, o kadar.

Bu da derbinin yorumu olsun.

09 Kasım 2008

9 Kasım

Hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Titriyor parmaklarım. Dinmiyor heyecanım. İnsan kalbi gibi atmıyor kalbim. Konsantrasyon, diyorum.

Maç yorumu okumak isteyen varsa, arşivden "Ne Yapmalı"yı okusun. Bütün Fener maçlarının yorumu aynıdır benim için.

Ne Yapmalı
Ne Yapmalı #3

Maçtan sonra bir, Ne Yaptık yazmak dileğiyle.

Bir tarif yok bu sevdayaaaaaaaaaa!..

20 sene önceki gibi...

07 Kasım 2008

1903 YTL

Bazı oyuncular var, bazı takımlarda başarılı olamasalar bile verdikleri mücadeleden, insanlıklarından ötürü takdiri hak ediyorlar. Bu tip oyuncular, çok fazla tepki de görmüyorlar. Görseler de, maç içinde maçın siniriyle olup bitiyor tüm bunlar. Ben Cihan Haspolatlı'yı çok severdim mesela, hâlâ da severdim. Futbolu Galatasaray'da oynamaya yeterli değildi, ama insanlığı bana kendisini sevdirmeye yetmişti. Hem giydiği forma için elinden gelen tüm çabayı gösteriyordu, hem de bilinci ve kültürel birikimiyle Galatasaray'a yakışan bir oyuncuydu.

Beşiktaş'ta da Baki Mercimek vardı böyle. Transfer edildiğinde, bugün Tuna'ya nasıl gülüyorsam, ona da gülüyordum. Çünkü Beşiktaş için yeterli bir oyuncu değildi. Ama Beşiktaşlılar tarafından sevildi. Kötü oynadığında bireysel olarak küfür de ettiler, ama sonunda sevgiyle tribüne çağırdılar hep Baki'yi. Sahadaki mücadelesi ve duruşu, çeşitli yerlerdeki konuşmaları onu da Beşiktaş'a yakışan bir futbolcu yaptı hep.

Ne yalan söyleyeyim, ben de severdim Baki'yi. Geçtiğimiz günlerde, yaptığı müthiş bir asistin ardından çok ciddi bir biçimde sakatlanarak sezonu kapattı; yeri gelmişken geçmiş olsun diyeyim ve asıl konuya gireyim. Beşiktaşlı taraftarlar, Forza Beşiktaş forumunda bayrak yaptırmak için para toplamaya başlamışlar; Baki Mercimek de bu organizasyona 1903 YTL ile katılmış. Ve demiş ki;

"Bana gösterdiğiniz sonsuz destek ve sevgiye karşılık olarak ufak bir jest yapmak istedim. Nasıl ki sizden aldığım para alın terimin karşılığı ve helal ise, bu güzel organizasyon için benim de her bir kuruşum sizlere helal olsun."

Tüylerim diken diken oldu yahu! Ne güzel be!

Maç öncesi:

"Şimdi Galatasaray'ın Benfica deplasmanından galip denmesi zaten mümkün değil. Yenilse de avantajı devam edecek. Ben olsam bu maçta Kewell'i, Lincoln'ü, Arda'yı, Servet'i, Baros'u İstanbul'da bırakır, Fenerbahçe maçı için dinlendiririm. Skibbe de bunları düşünmeli artık."

Maç sonrası:

"Benfica'yı fazla gözümüzde büyütmüşüz. Bu Benfica, o Benfica değil. Bu Benfica, ligdeki Benfica değil. Skibbe'ye anlam veremedim. İlk golden sonra oyuncularını değiştirmeliydi çünkü Benfica takımının gol atacak ne hali ne mecali vardı. O ise böyle bir Benfica karşısında anlamsızca oyuncu değişikliği için 80 dakika bekledi."

Nereden başlasam? Hâlâ tüylerimin diken diken oluşundan mı, 10 sene sonra bu maçla hatırlayacağım Emre Aşık'tan mı, maç yazılarında hafiften hakkı yenen sahanın yıldızı Hakan Balta'dan mı, dünyanın yıldızı Arda Turan'dan mı, yıllandıkça tatlanan Ayhan'dan mı?

Hadi Skibbe'den başlayayım, kızdırayım biraz. Kupadaki Ankaraspor deplasmanından sonraki sözlerinin altındaki gerçekten bihaber dostlarımız, abilerimiz hep dediler ki, "Bu Alman hâlâ kendini sıradan bir Alman orta sıra takımında zannediyor. Birinin ona Galatasaray'ın büyüklüğünü anlatması lazım." Oysa dün, "Daha defansif bir kadro çıkararak, rakipten korktuğumuz izlenimini vermek istemedim." diyen de aynı Alman'dı. Tekrar gerçeğe göz atalım, Tanıl Bora'nın şu yazısının en azından ilk paragrafını okuyalım derim.

Lincoln'e geçeyim sonra. En az Skibbe kadar çekti o da. "Alex'in A'sı olamaz." dendi, "Defolsun gitsin." dendi, bilerek oynamıyor dendi, topçu değil dendi, adam değil dendi, küfürler edildi, nefretler söylendi... Hep haykırdık, geliyor diye, 2008-2009'un onun yılı olacak, asist kralı olacak diye, büyük oyuncu diye... Delgado dedik, Alex dedik, alışma evresi dedik. Bugün hepsinden önce geçiyorsa adı, bunun adı mucize mi olmalı? Değil. Sabır.

Hatta Arda. Bir önceki sezon, 16. hafta, Sivas maçı. Koskoca bir tribün (Yeni Açık), Arda'yı yuhalayan. Neler neler söylenmişti onun için de, hatırlayalım. Fırsat bulsak da söylesek diye beklenen o iki sihirli sözcük: "Arda şımardı!" Bir iki kişinin tepkisi değil bunlar, topluca kapılınan hezeyanlar. Bugüne dönüp baktığımızda, Avrupai bir yıldız buluyoruz karşımızda.

Bunları laf sokmak, gerginlik yaratmak, bakın haklı çıktık demek için söylemiyorum. İstediğim, Galatasaraylılar olarak biraz sabır gösterebilmek. Biraz. İlk maçta Skibbe'yi yuhalamamak, ilk performans düşüklüğünde Arda'yı ıslıklamamak, Lincoln gibi bir futbolcumuz varsa beklemek... Yine bugüne dönersek, Mehmet Güven'de yaşıyoruz aynı bunalımı. Ben, Mehmet'in de yetenekli bir oyuncu olduğuna, önümüzdeki süreçte takıma katkı sağlayacağına inanıyorum. Dünya çapında bir yıldız olmayacak belki, ama bir Ayhan olmayacağından kimse emin olamaz. Kalitesi ve Gaziantepspor maçında Ümit Karan ve Sabri'nin ona yaptığı haksızlık başka zamanın konusu olsun, ben artık maça döneyim.

Emre Aşık. Hep söylüyorum, Galatasaray tarihinin en sevdiğim oyuncularından biri. Söylemek istediğim her şeyi daha önce söylemişim kendisiyle ilgili; performansıyla ilgili ise söylenebilecek her şey maç yazılarında söylenmiş. Bana da susup bu büyük Galatasaraylının önünde saygıyla eğilmek düşüyor. Şu fotoğrafa bakar mısınız? Bu adam Galatasaraylı değil de nedir?

Hakan Balta. Bakın bu konuda dakikalarca konuşabilirim. Savunmayı kaç pozisyonda kaç kez rahatlattığını, girdiği kademeleri, gollük pozisyonları doğmadan önlediğini, hiç top kaybetmediğini, hücuma iyi destek verdiğini, karşısındaki sözümona teknik oyunculara attığı çalımları anlatabilirim. Ama daha sırada bekleyen bir takım dolusu oyuncu var.

Arda Turan, bunlardan biri. Belki de en önemlisi. Dünya yıldızlarını kadrosunda barındıran Galatasaray'ın bir numaralı yıldızı, en önemli oyuncusu, bayrak adamı, her şeyi. Skibbe'nin jesti sonrası, mağlubiyetin hüznünü yaşayan Portekizlilerin ayakta alkışladığı adam. Nesin sen be oğlum, nesin sen be?

Ayhan Akman. Iniesta kaçmış içine, dedi biri. Oynadıkça açılıyor, dedi başka biri. Öyle de bir oyuncu ki, bir form tuttu mu uzun süre kaptırıp gidiyor, önünü kesebilen tek şey sakatlık oluyor. Bu defa talihsizlik de peşini bırakacak, oturup keyifle Ayhan'ı izleyeceğiz; uzun, çok uzun bir dönem.

Sabri. Kolay tahammül edebildiğim bir adam değil, birçok kez belirttim. Ama o da tıpkı Ayhan gibi formunu bir bulduğunda asla kaybetmiyor, bir süreliğine başka bir kimliğe bürünüp bambaşka bir oyuncu oluyor. Dünkü maçın ilk yarısında şahaneydi, ikinci yarı biraz aksadı ama yine de görevini yerine getirdi.

Servet'ten Baros'a, maç alan kaleci De Sanctis'ten Meira'ya, Lincoln'den Karan'a konuşacak daha çok şey var aslında. Ama bireysel performanslardan çok daha önemlisi dün takım halinde sergilenen tabloydu. Gerek futbol olarak, gerek takım içi bütünlük olarak. Ayhan'ın ve Arda'nın golden sonra Skibbe'ye koşuşu, onun Arda'yı alkışlatışı, Emre'nin ilk goldeki sevinci; Galatasaray'ın o bildiğimiz hüviyetine tam olarak büründüğünün resmedilmiş halleriydi.

Galatasaray'ın tarihinde ilk kez 4 Avrupa kupası maçında üst üste galip gelmesi tesadüf gibi gözüküyor belki, ama değil. Tekrar Avrupa'da iddialı bir takım haline geliyor, 2000'deki İspanya macerasından sonra ilk önemli deplasman galibiyetini alan Galatasaray. Bu hocayla, bu futbolcularla olacak bu. İki iki dört, olacak.

Son soru.

De Sanctis o çıkmayacak topu çıkarmasa; şimdi yorumlar nasıl olacaktı?

06 Kasım 2008

Efsane 11

Hürriyet Spor, Türkiye'nin efsane 11'ini seçiyor, 1983-84 sezonundan itibaren oynamış futbolculardan. İyi, güzel. Ama o kadar saçma işler yapmışlar, o kadar çarpık bir sistem kurmuşlar ki ciddiye almak mümkün değil.

İlkin 98 aday futbolcu belirlenmişti; içinde Hüseyin Çimşir, Tayfun Korkut, Mehmet Topal, Ömer Çatkıç gibi gereksiz adayların da bolca bulunduğu. Şimdi jürinin seçimiyle 44'e düşürdüler bu adayları. Diziliş 4-4-2 olmak üzere, her mevkii için 4 aday. Forvette Fatih Tekke varken Hami Mandıralı ve Metin Tekin'in, orta sahanın ortasında Gökdeniz Karadeniz ve Yıldıray Baştürk varken Uğur Tütüneker'in olmayışı bana göre açıklanamaz, ama hadi tercih diyelim.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Stoper adaylarını sayayım öncelikle. Fatih Terim, Alparslan Eratlı, Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Ogün Temizkanoğlu, Alpay Özalan, Servet Çetin, Erhan Önal. Herkesin ilk tercihi Bülent Korkmaz olacaktır herhalde, sonra da büyük çoğunluk Cüneyt Tanman ve Fatih Terim seçeneklerine yoğunlaşacaktır. Diğer seçeneklere aşağı yukarı eşit dağılacaktır oylar, belki Alpay bir adım öne çıkabilir. Hürriyet ne yapmış? İki stoper seçimi için bu sekiz adayı dörtlü gruplara ayırmış; bir gruba da Bülent, Cüneyt, Fatih ve Servet'i koymuş. Aynı anda ikisi seçilemiyor. Alparslan, Erhan, Ogün veya Alpay'dan biri seçilecek yani illa ki. Bir de başlık atmışlar gazetede, "8 adayın 5'i Galatasaray'dan" diye. Bu sistem, sırf efsane 11'deki Galatasaraylı oyuncu sayısının artmasını önlemek için kurulmadıysa ben bir şey bilmiyorum. Ellerinden gelse Erhan'ı da ilk gruba ekleyip 5-3'lük bir dağılım da yaparlardı. Hayır, hangi takımlı kaç tane olacaksa olsun, ne önemi var tabii ama böyle kötü niyetli bir seçim sistemini görünce ister istemez Erhan Önal'a gitti elim.

Forvet hattında Tanju Çolak'la Hakan Şükür'ü aynı şıkka koymak yememiş mi, yoksa Tanju Fenerbahçe'de de oynadığı için mi kurtarmış yakayı, bilemiyorum.

Şu sıradan ankette bile gösteriyorlar ya çirkinliklerini, ne desem boş.

Bir de kişisel açıklama yapayım. Aman ha, "Hadi beyler filanca sitede şu anket varmış, dadanalım. Hadi Hagi en iyi futbolcu seçilsin, hadi Hakan en iyi golcü seçilsin, hadi Atatürk en büyük lider seçilsin"cilerden değilim. Böyle kadro seçmek gibi şeyler hoşuma gittiğimden doldurayım demiştim, ona da pişman oldum zaten.

Faryd Mondragon (*), Ümit Davala (*), Bülent Korkmaz (*) (Dk.77 Vedat İnceefe) (*), Emre Aşık (*), Hakan Ünsal (*), Joao Batista (*) (Dk.73 Ümit Karan), Hasan Gökhan Şaş (*), Ergün Penbe (*), Ayhan Akman (**) (Dk.46 Arif Erdem), Fabio Pinto (*), Christian Correa Dionisio (*)
YEDEKLER: Kerem İnan, Berkant Göktan, Suat Kaya, Almaguer Trevino Sergio

imiş.

Pazartesi akşamı, Ntvspor'da Futbol Zirvesi. Sergen Yalçın dedi ki; Fenerbahçe, Galatasaray tarihinin en iyi kadrosuna 6 atmış. Hagili, Emre Belözoğlulu kadroya, diye de ekledi... Hani maçın 2002-2003 sezonunda olduğunu bilen ve 1999-2000 ve 2001-2002 sezonlarında Galatasaray'da oynamış olan bir kişinin böyle bir hata yapmaması lazım ama, yine de unutabilir Sergen, normal diyelim.

Peki Sergen'in yanındaki Hakan Ünsal ne yapmalı böyle bir durumda? Düzeltmeli. Ne yaptı? Evet dedi, onayladı. Hakan o gün neredeydi? Sahadaydı.

Başka sorum yok hakim bey.

05 Kasım 2008

Mehmet Ali Gökaçtı

Bu sabah, yeni elime ulaşan Galatasaray Dergisi'ni karıştırırken içimden neşeyle "Helal olsun be! Mehmet Şenol istirahatte, yine de dergi güzelliğinden bir şey yitirmemiş, aratmamışlar Mehmet Abi'yi." derken, "Müzeden"i, "Tarihten"i okurken, Yiğit Şardan söyleşisine bakarken, maç yazılarını hatmederken...

Nereden bilebilirdim ki, okuduklarım Mehmet Ali Gökaçtı'nın son satırları...

Veya üç gün önce bir büyüğüm, kişisel bir konu için "Bu aralar derginin her şeyiyle Mehmet Ali Gökaçtı ilgileniyor. İstiyorsan ulaştırayım seni, onunla konuş." dediğinde gerek olmadığını söylerken...

En azından bir teşekkür ederdim, yıllarca Galatasaray'ı onun güçlü ve pozitif kaleminden okuduğumuz için. Şahsını hiç tanımadım, ama o kadar çok yazdı, o kadar çok okuttu ki yazılarının ilk cümlelerinden anlardım imzanın kime ait olduğunu. Şimdi ne garip ki göremeyeceğim bir daha M.A.G imzasını.

Uzatmak istemiyorum. Uzun uzun anlatacağım da bir şey yok zaten; anlatan hep oydu, biz hep okuduk. Bu gencecik yaşında... Çok üzüldüm. Yakınlarına sabır ve metanet diliyorum.

Galatasaray camiasının başı sağolsun.

Eveeet... Yine başladık her derbi öncesi çıkan ısmarlama haberlere. Alıştık artık. Sadece geçen yıl 27 Nisan'da oynayıp Nonda'nın golüyle 1-0 galip geldiğimiz şampiyonluk maçından önceki bu tarz haberleri tarıyorum bir buçuk saattir ve o kadar çok sekme açıldı ki pencerede, bilgisayarım şu satırları ben yazdıktan saniyeler sonra ekrana getirecek derecede yavaşladı.

Küskünler Kulübü! Dün çıktı, taze taze. Neymiş? Bülent, Okan, Hakan, Ergün, Davala, Küçük müçük hepsi küsmüş Galatasaray'a. Bugün mü küsmüş? Yok. Biri çıkıp "Bu haberi daha önce 5 kere okumadım." desin, kapatacağım bloğu, tası tarağı toplayıp uzaya taşınacağım.

Geçtiğimiz sezona dönelim. 24 Nisan. Değerini çok geç anladılar. Aynı haber, özne değişik. 25 Nisan. Büyük Vefasızlık! Hadi bakalım, devam devam... 26 Nisan. Florya'da İsyan! Başlığa bak, haberin içeriğine bak. En önemlisine en son gelelim, 18 Nisan'a atlayalım. Adnan Polat, Aurelio'nun Peşinde. Meali, hadi oğlum Aurelio, sahada ver cevabını. Aynı haber ters taraftan verildiğinde, -atıyorum- "Aziz Yıldırım Ayhan'ın Peşinde" olarak değil de, "Ayhan Fener Yolunda" olarak veriliyor, hatırlatırım; futbolcuyu zan altında bırakacak şekilde. Azılı hokkabazlardan Cüneyt Karakaya'nın aynı gün içinde iki farklı gazetedeki iki farklı haberi birden yalanlanıyor resmi siteden, şu bir, şu da iki. 18 Nisan'daki haberler biter mi, bitmez. Bu da Yaşar Yalçın'dan gelsin, Lincoln formunu buldu ya, hemen kılıçlar çekilsin. 16 Nisan'da Vatan gazetesi 7 yıl önce yayımlanan haberi "Cimbom'un 7 yıllık sırrı" olarak versin. Bravo, işte araştırmacı gazetecilik bu! Arada değinmeye değmeyecek ufak tefek bir sürü saçmalık, 10 Nisan'da "Galatasaray'da Yabancı Fiyaskosu!" Bu haber de haftada üç kez çıkanlardan. Parantez içinde ünlem kullanmayı sevmiyorum, yoksa haber kelimesinin ardından ünlem koyardım. Bu sene bu haberi yapamayacaklar ama belli mi olur, belki bu kez de yerli oyuncularla yabancılar arasında anlaşmazlık çıkarırlar.

Vee... Zaman yolculuğumuzda tekrar yön değiştirip 22 Nisan'a dönüyoruz. Kutlu doğum muhabbeti. Sonunda muhabirin çıkıp "Kutlu doğum sorusunu ben sordum, Hakan da 'Yakışan bir derbi olsun.' dedi." itirafını yaptığı röportajımsının medyadaki yansımaları. Şöyle, şöyle ve şöyle haberler yapılırken, sonunda bu kadar iğrençleşmeyi başarmışlar. Üzerine yorum yapmak istemiyorum.

Derbi 9'unda, bugün ayın 5'i. Geçtiğimiz hafta içerisinde az önce de değindiğim gibi Küskünler Kulübü olduk. "Şok, Kewell Dopingli Çıktı!". Yine haber ve başlık uyumu dikkatinizi çekmiştir. Aynı Kewell'in futbol hayatının bitebileceğini öğrendik Vatan gazetesi muhabiri Tayfun Bayındır'dan. Geçen sene, bu sene fark etmiyor; haberleri yapan isimler hep aynı, dikkat ederseniz. Gerçekler ortaya döküldüğünde hiçbirinin gıkı çıkmıyor.

4 gün kaldı, bileğinize kuvvet. Yine alacaksınız cevabınızı.

Gordon Milne'ye "Mister" dedik mi? Yok. Walter Zenga'ya "Signore" dedik mi? Yok. Luis Aragones'e "Señor" diyor muyuz? Yok. Peki Mustafa Denizli'ye "Bayım" diyor muyuz? Yok. O hâlde Alman teknik adam gördük mü, "Herr Daum", "Herr Skibbe", "Herr Feldkamp" (...) diye damga vurmayı da klişeler dünyasının eşsiz örneklerinden biri olarak değerlendirmek mümkün, değil mi?

Aslında renkli bir sıfat, "Herr". Bazı hocalar için güzel bir lakap olabilir-di. Ne var ki abartıldı bir kez ve her Alman için her cümlenin başında kullanıldı. Hem de çoğu zaman anlam kaymasına uğramış bir biçimde. Almanca dilinin Türk insanının kulağına biraz kaba geliyor olması nedeniyle "Herr", hakaretmiş gibi algılanıyor sanki, bu vesileyle de genellikle sert cümlelerin başında rastlıyoruz bu masum kelimeye: "Herr Feldkamp istifa.", "Defol Herr Skibbe!" (...) Hani sanki "Herr" değil de, "Hass.tir" der gibi.

Konusu geçmişken belirteyim, Herr Skibbe'nin hâlâ arkasındayım! Kendisinin karakterine hayran oluyor, oynattığı futbolu beğeniyor, Galatasaray'ı ileriye taşıyacağına yürekten inanıyorum.

Nöbetçi futbolcu, nöbetçi golcü, nöbetçi teknik adam tanımlamaları var ya, İlker Yasin de nöbetçi yazar. Hürriyet gazetesinde ayda iki tane yazı ya yazar ya yazmaz. Yazarsa, genellikle Galatasaray'ı yazar. Eylül ve Ekim aylarında dört yazısı var, tamamı Galatasaray ile ilgili. Ne hikmetse, hepsi galibiyetlerden sonra gelmiş ve hepsinin söylediği şey aynı:

- Kanmayalım. Skor aldatmasın. Yanıltmasın. Kandırmasın. Uçurmasın, kaçırmasın...

Başlıkları da vereyim, sondan başa:

Kanmayalım
Yalancı Rüzgarlar
Yerlide Pas Yok Yabancıda Gol Çok
Skor Kandırmasın

Üçüncü yazının başlığı nispeten normal gözüküyor değil mi? İlk cümlesini vereyim; Aynı geçen hafta Kocaelispor maçında olduğu gibi yine "skor aldatmasın" diyeceğim.

Neyse.

Sözün özü, sevgili Galatasaraylılar, Gaziantepspor'u yendik ama, skor kimseyi aldatmasın. Ok? Yes pls byz.

Akıl dolu bir pas. Akıl dolu bir vuruş. Akıl dolu bir gol.
Akıl dolu. Türkçesi aşırtma. Bu hafta da Selçuk İnan yaptı bundan.

Kabul ediyorum, ligin en çok gol yiyen üçüncü kalecisini övmek, çok parlak bir fikir değil. Geleceğim... Aynı şekilde bir kaleciyi öven bir yazı yazarken, gol yediği anın fotoğrafını koymak da pek parlak bir fikir değil. Ancak hem bu şahane fotoğrafı kullanmak istedim, hem de Cenk'in eli yüzü düzgün bir fotoğrafını bulmak pek mümkün değil.

Denizlispor çok genç ve tabii çok tecrübesiz bir takım. Sezon başında son sıraya aday göstermiştim; Çağlar, Süleyman, Roberts gibi yetenekli oyuncular çıkarmaları birkaç basamak daha yukarıya taşıdı onları. Yine de durumları iyi gözükmüyor, sezon başında 5 yıllık anlaşma yaptıkları teknik direktörleri Ali Yalçın da geçtiğimiz günlerde istifasını verdi. Konumuz Denizlispor değil elbette, amacım performansıyla beni etkileyen kaleci Cenk Gönen'in, neden 9 maçta 17 gol yediğini yorumlamaya çalışmak. Denizlispor maçlarına bakıldığında anlaşılıyor ki*, bu 17 golde, en az hatası olan isim kesinlikle Cenk. Yediği gollerde hatasını bulmanın zorluğu bir yana, bir 17 gole de engel olduğunu iddia etmek mümkün. Bu hafta Sivasspor karşısında yine 2'si penaltıdan olmak üzere 3 gol yedi, fakat yine en az 3 taneyi çok iyi önledi.

Aliağa altyapısında yetişmiş, Göztepe'yle profesyonelliğe geçmiş. Denizlispor tarafından beğenilip bonservisi alınarak Altay'a kiralanmış ve bu sezon nihayet Denizlispor A Takım formasını sırtına geçirmiş. 1988 doğumlu. Kartvizitinde U15 var, U16 var, U17 var, U18 var. En yakın zamanda U21 de olacak belli ki. Sonrasını bilemem. Takip etmek lazım. Cenk'in de yediği gollere moralini bozmaması...

Bir de ilginç not. U19'da niye oynamadığını merak edip öğrenmeye çalıştım. U19'un kalecisi, Cenk'in Altay'da yedeği konumundaki Gökhan Değirmenci. Gökhan 1 yaş daha genç, 1989 doğumlu, ancak ikisinin de yaşı tutarken milli takıma Gökhan çağrılmış. İki farklı teknik adam, iki farklı tercih, diyelim.

* Sürekli söylüyorum, yine söyleyeceğim. Maçların yarısından çoğunun 90 dakika yayımlanmadığı, kendi ligimizde oynayan oyuncuları, parantez içinde "büyük takımlar"la oynadıkları maçların dışında ancak özetlerden seyredebildiğimiz bir ligin nesi süper, neresi süper, anlayamıyorum...

02 Kasım 2008

Saraçoğlu Bizi Bekler

Değerli blog sakinleri;

Sizler bu satırları okurken, ben çok uzaklarda olacağım. Tam şu anda, Meşale'de iki bira içip bu yorgunlukla eve nasıl döneceğimi düşünüyorumdur muhtemelen. Yazıyı önceden yazıp otomatik yayımlanmaya aldım. Dolayısıyla "şimdiki şu an"da, Gaziantep maçının sonucuyla ilgili hiçbir fikrim yok. Bir fikrim yok dediysem, yenmişizdir illa ki, taraftarı mutlu edecek de bir tablo çıkmıştır ortaya. Kewell atmıştır, Baros atmıştır... Biz de beklemeye koyulmuşuzdur önümüzdeki özel ve güzel haftayı.

Önce haftaiçi deplasmanda Benfica maçı, sonra da haftaya yukarıdaki tabloda yapılan yengeç dansı...

Hadi'n rastgele Cimbom'um!

Maç sonrası ek: Lincoln atacak yazmıştım asıl, tam evden çıkarken "Lincoln kadroda yok, Cnn altyazı geçmiş." dedikodusu çıkınca kaldırdım. : )

01 Kasım 2008

İki Ekmek, İki Süt

Eskişehirspor'un 1 değil, 3 değil, 5 puanı hak edip, beşte biriyle yetindiği futbol müsabakası. Başka? Çok güzel maç. Hakikaten çok zevkli maç. Daha başka? Hakemin futbol zevkimize kan doğradığı maç. Ee? Rıza Efendi'nin Fenerbahçe'ye verdiği cevapların bir yenisi; Beşiktaş ve Çaykur Rizespor'dan sonra, Eskişehirspor yönetiminde.

Saçı çekilmenin cezası sarı kart mı? Garip. İçeriden çıkan top, daha da garip. Kırmızı kart, bilmiyorum, bence değil. Gole giden Eskişehirspor'un atağının kendi lehlerine çalınan faul düdüğüyle durdurulması akıl alır iş değil. Maraton'daki Şeref Kürsüsü bantlarındakilere benzedi cümleler, aman Ata dikkat. Peki bu sezon Gökhan'ın sakatlanmadığı maç var mı? Her maç sakatlanıyor adam, sonraki hafta yine sahada, bak bu da garip.

Taş gibi takım olmuş Eskişehirspor. İşte lige böyle takımlar, böyle de deplasmanlar istiyoruz. Üç haftadır 90 dakika izleme fırsatı buluyoruz, üç haftadır da hayran oluyoruz. (Kimiz ki biz? Ben ve beni oluşturan etmenler, diyeyim.) Harika bir takım yaratmış çok saygı duyduğum Rıza Çalımbay Hoca. Gaziantep BŞB döneminden beri dikkatle takip ettiğim 10 numara futbolcu Serdar'ıyla, oyunu yönlendiren Poljak'ıyla, dikine oynayan Bülent Kocabey'iyle, tecrübesini konuşturan Bülent Ertuğrul'uyla, dünyanın en uzun kalecisi Ivesa'sıyla, fiziki görünümüyle 90'lı yılların ilk yarısından fırlayıp gelmiş stoper-santrfor kombinasyonu Tayfun'uyla, ikinci bahar yaşıyor ömrü Youla'sıyla, her topu indiren Anderson'uyla iyi işler yapıyorlar, belli ki yapmaya da devam edecekler. Yalnız benim favorim Özgür'ü oynatmıyor Rıza Hoca, alacağı olsun, ele güne rezil etti beni. :)

Anket mi yapsam acaba blogda, Edu bu sezon kaç gol daha atar kendi kalesine, deyu...

Diğer oyuncu incelemelerinde olduğu gibi enine boyuna değerlendiremeyeceğim Süleyman Olgun'u. Ama bekleyemedim de. Sakatlandığı günden beri bekliyorum, düzelip oynasın da en azından nasıl oynadığını bilelim diye ama 4 hafta geçti düzeleceği yok. Adını ilk duyuşum, oynadığı son maça tekabül ediyor; 4. haftadaki Denizlispor - Trabzonspor maçına. O maçtan sonra da sakatlanıp bir daha oynayamadı zaten. Belki hatırlayan olur, maçın son dakikalarında sağ kanattan ceza alanına girip yerde kalan, hakem Özgüç Türkalp'in pozisyonu son derece yanlış değerlendirmesi üzerine sarı kart gören oyuncu Süleyman. Maç boyunca yüksek top kontrolü, şık çalımları ve pozisyon sezgisiyle dikkatimi çekti. Digiturk kumandasının "ok" tuşuna basıp yaşını öğrendiğimde, Türk futbolunun geleceği parlak isimlerinden biri olabileceği düşüncesine kapıldım.

Süleyman 1987 doğumlu, sağ kanatta oynuyor. Antalya Özel İdarespor altyapısı ürünü, Denizlispor'da yetişip bir senelik Denizli Belediyespor macerasının ardından dönüp Süper Lig'de oynama şansı elde etmiş. Belediyespor'daki hocası Ali Yalçın'ın Denizlispor'da da hocası olması onun şansı. O da bu şansı iyi değerlendirmiş olacak ki, ligin ilk 4 maçında 90 dakika forma giymeyi başarmış. Bakalım sakatlıktan çıktığında formasını bıraktığı yerde bulabilecek mi...

17 yıl gecikmeyle gerçekleşen temenni.

Çok değerli kalemlerden, çok başarılı Skibbe karşıtı analizler okuyor, "Neden böyle söylemiş, bak şurada doğru söylüyor mesela, acaba şu konuda haklı mı" gibi düşünceler içerisine giriyorum. Tabii ki buradaki yazılarda tepkim onlara değil, beylik laflarla, klişelerle, düşünmeden yapılan eleştirilerle Galatasaray'ı gayet de iyi yönettiğini düşündüğüm Skibbe'ye haksızlık edenleredir. Hocanın adı fark etmeksizin, her kötü durumda birilerine faturayı kesen, "Fatih Terim gitsin, Lucescu gitsin, Fatih Terim bir daha gitsin, Hagi gitsin, Gerets gitsin, Kalli gitsin, Skibbe gitsin"cileredir. Ben bu süreçte sadece "Gerets gitsin"cilerden oldum, gördüğüm en kötü Galatasaray hocasıydı Gerets. Ama istikrardan yanayım, her sene dünyanın en iyi antrenörü geleceğine, 30 sene Gerets'le çalışmayı tercih ederim, dolayısıyla da "Hoca gitsin." söyleyeceğim en son şeydir. Genel performans itibariyle başarılı bulduğum Skibbe'nin, benim de katılmadığım işler yaptığını, Kayserispor ve Eskişehirspor maçlarında benim de hocanın bazı hamlelerini sorguladığımı söyleyebilirim. Benim itirazım kendisini hiç olamadığı kadar önemli görüp "kırık not veren"lere, asıp kesip herkesi gönderenlere, futbolu bilmeyip sesi en çok çıkanlara.

İki sene önce, internette "Gerets - Zico - Tigana msn konuşmaları" yazılırdı, gülerdik. Üçüyle de dalga geçildi, ben de geçtim. Peki dönüp yine "gerçeğe" baktığımızda ne görüyoruz? Beşiktaş, son 5 yıldaki 2 kupasını Tigana'yla kazandı, Tihana'yla birlikte kendi klasikleşmiş özkaynak sistemine dönüş sinyalleri vererek son derece yetenekli genç oyuncular çıkarmaya başladı. Fenerbahçe, stajyer denilen, kariyeri yok denilen Zico'yla tarihinin en büyük başarısını yakaladı, en başarılı sezonunu geçirdi. Gerçekten adamlığına büyük saygı duyduğum, hocalığına ise tahammül edemediğim Gerets bile Marseille'de şimdi. (Tabii yönettiği takım bir şey ifade etmiyor benim için, başardıkları önemli, "Onları yazmışsın ama kendi beğenmediğin adamı yazmamışsın." denmesin diye ekledim.)

Skibbe de, 5 sezon Bundesliga'da çalışan, 4 sezon Alman Milli Takımı'nda görev alan realist ve idealist bir futbol adamı olarak sabredilmeyi hak ediyor. "Daha ne kadar sabır?" diyen olursa, cevabım hazır:

Lincoooln, Lincoooln.

Skibbe'nin kredisi sıfıra yaklaştı Galatasaray taraftarı nezdinde. Bakalım neler neden olmuş buna...

İlk lig maçında sahanın en iyi oyuncularından olan Mehmet Topal'ı çıkarması. Skibbe, bu değişiklikten sonra akıl almaz bir biçimde tribünler tarafından yuhalandı. Gerçek, Mehmet'in sakatlanmış olmasıydı.

Steaua maçında Fernando Meira'ya orta alanda görev vererek futbolu herkesten çok bilen kelle avcılarına "Hebele hubele, Meira orta sahada oynar mı, 6 stoperle sahaya çıktık, olur mu böyle Hasan?" deme fırsatı vermesi. Gerçek, Fernando Meira'nın o bölgede Galatasaray için biçilmiş kaftan olduğuydu. O gün taraflı gözler göremese de, takımın ayakta kalan isimlerinden biri, bugün de çok parlak günler geçirmeyen Galatasaray'ın ön liberosunda can simidi görevi üstlenen Meira'ydı.

Bellinzona maçından önce "Güçlü bir ekiple karşılaşacağız.", Ankaraspor maçından sonra "Deplasmanda lig 3.'sü bir takımdan alınan 1 puan iyidir." demesi ve buna benzer demeçleri her fırsatta tekrarlaması. Gerçek, Galatasaray'ın teknik direktörüyle ilgili birazcık araştırma yapıp bilgi sahibi olan insanların önceden bildiği gibi, bir karakter özelliğiydi. "Rakibe saygı" her şeyden önemliydi. Asy.net forumlarında Mert Bey'in söylediği gibi, eleştirilmesi gereken sözler "Yarımız olmayacak bir takıma elendik." diyen Adnan Polat'ınkilerdi. Yoksa Skibbe, tabii ki maçtan önce oyuncularına "Beraberlik iyidir, yapabiliyorsanız galip gelin." demiyordu. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, bunu düşünen ve söyleyen bir Galatasaray teknik direktörü, bir dakika daha bu sıfatı taşıyamaz zaten. Hiçbir Galatasaray futbolcusu da, hele ki başlarında hoca yokken bile kenetlenerek çok zor bir sürecin altından kalkan bu futbolcu kadrosu, bu şekilde düşünen bir teknik adama prim vermez, onu dinlemez aynı şekilde. Tabii ki ezber bozmak zor. "Skibbe takımı beraberliğe oynattı." Peki! 14 futbolcu ve o kadar yönetici de sizin bildiğinizi bilmiyordu, "Aa, Skibbe bize beraberliği uygun görmüş, en iyisi biz beraberlik almaya bakalım." dedi. En iyisi biz, "Çap, map; alın yiyin" deyip atalım hocamızı aç kurtların önüne. Birisi Skibbe'ye Galatasaray'ın büyüklüğünü anlatmalı, değil mi!?

Ankaraspor maçının 90+3. dakikasında Lincoln çıkıp Ferdi'yi sokarak zaman geçirmeye çalışması. Gerçek, Lincoln'ün sakatlandığı ve soyunma odasında başlayan tedavisinin de hâlâ sürdüğüydü.

***

"Pardon", "Her Şey Çok Güzel Olacak"ın da önünde, izlediğim en komik filmdir. Üç arkadaşın haksız yere hapse düşmesini anlatır. Spoiler sayılmaz söyleyeyim, filmin sonunda da bu haksızlık için devlet adına "Pardon" denir cezaevi müdürü tarafından. Ne bir tazminat, ne iade-i itibar; üç arkadaş boş yere yıllarca hapis yattıklarıyla kalır. Yukarıda bahsi geçen, Skibbe'nin eleştirildiği noktalarda gözden kaçmış olan gerçeklerin bir kısmı ortaya çıktı, bir kısmı henüz çıkmadı. Ancak ne olursa olsun, isterse Skibbe'nin yukarıdaki konularda haklı olduğu bilimsel verilerle kanıtlansın, kafada azalan kredinin geri dönüşü yok. Üzerine kafa yormaya gerek yok çünkü, "Skibbe hoca değil." derken, bir şeyler olmuş ve gözlerde kredisi azalmıştır, daha sonra ortaya çıkan gerçeklerin ardından "Hmm, demek ki haklıymış." deyip iade-i itibar edilmesi mümkün değildir kafalarda. Bu bağlamda "Pardon" filminden de daha trajik bir durum hüviyetine kavuşuyor durum ve Skibbe sabıkalı bir biçimde dolaşıyor etrafta!

Unutmadan...

Bir de ismi var Skibbe'nin kredisini düşüren, değil mi? Hihihi, hohoho... Pek komik be. İlahi, nereden gelir aklınıza böyle şeyler... Zekâ fışkırıyor, maşşallah tosunuma.

Bir de açıklama geliyor saat 11'de. Bana kızan, alınan, gücenen olursa, o yazıyı beklesin.