31 Ekim 2008

Sakatlıklar ve Skibbe

Uğur Uçar, sakat. Emre Güngör, sakat. Mehmet Topal, sakat. Tobias Linderoth, sakat. Barış Özbek, sakat. Hasan Şaş, sakat. Serkan Çalık, sakat. Ümit Karan, sakattı, Ağustos'tan beri ilk kez maça çıktı.

Geçtiğimiz sezona dönelim. Uğur Uçar, sakatlandığı Şubat ayına kadarki 36 maçın 33'ünde forma giymiş, 27'si ilk 11. Emre Güngör, transferinden sonraki maçların yalnızca birinde oynamamış. Tobias Linderoth, sakat olmadığı maçların tamamında ilk 11'de yer bulmuş kendisine. Mehmet Topal, Linderoth sakatlandıktan sonraki süreçte sadece 2 maç kaçırmış, onlar da sakatlıktan. Barış Özbek, sezon boyunca oynanan 52 maçın 46'sında sahadaymış. Hasan Şaş, çok büyük bölümünü sakatlıklarla geçirdiği sezonda her şeye rağmen 22 maçta forma giyebilmiş. Serkan Çalık 29 kez sahaya çıkmış, zihinlerde kalanın aksine az da süre almamış (15 maçta 45+ dakika sahada kalmış). Takımın en çok gol atan oyuncusu unvanını paylaşan isimlerden Ümit Karan da, Barış Özbek gibi 46 maçta görev almış. Bu oyuncuların öneminin rakamsal değeri, bu.

Bu sezona geri dönelim. Arda Turan, Harry Kewell, Aydın Yılmaz, Sabri Sarıoğlu (!) gibi çok önemli oyuncular, çok önemli maçlarda yalnız bırakmışlar takımlarını yine sakatlıkları nedeniyle. Servet Çetin, takımla doğru düzgün antrenmana çıkmadan sezona başlamış. Methiyeler düzdüğümüz kaleci Morgan De Sanctis, çok geç hazır olmuş, ondan önce "mecburen" oynatılan Aykut Erçetin'in kişisel bir hatası Galatasaray'ı Şampiyonlar Ligi'nden alıp UEFA Kupası gruplarına koymuş. Nonda'nın, Hakan Balta'nın "normal" sakatlıklarını saymıyorum bile. Orta sahada çift yönlü görev yapabilecek oyunculardan sadece Ayhan Akman'ın kaldığını, maçlara sağ beksiz çıktığımızı, kart cezalılarını...

- Skibbe gitsin! Kendisine verilen bu zengin kadroyu kullanamıyor.
- Hadi ya!?

"X kulübünün Y futbolcusu için Z kulübünün kapısını çaldığı, Y'nin de X'e yeşil ışık yaktığı artık sır değil."

Bir cümlede üç klişe. Biri sırları açığa çıkarır, diğeri kapı çalar, öteki ışık yakar, sinyal verir, sıcak bakar, en olmadı göz kırpar. Ne biçim ilişkilerdir bunlar, hayal bile edemem. Çok mu zor, "X, Y için Z'ye teklif yaptı; Y de X'e gitmek istiyor." demek? Tamam, bu kadar tekdüze cümleler haberleri sıkıcı hale getirir, ama başka bir kalıp bulup sürekli onun üzerine gidince sıkıcı olmuyor mu? Gazetecisiniz. Biraz da yaratıcı olun, biraz da kendi cümlelerinizi kullanın. Beş kelimelik cümlede sekiz tane deyim kullanmayın. Bırakın deyimleri Tarkan'a, adam şarkı yapsın.

Bir de bu jargonu günlük hayatta ağızlarından düşürmeyenler var. 10 sene önce bir kere yemek masasında "Abi Galatasaray da revire döndü ya..." demiştim, hâlâ takılır arkadaşlar. Ama büyüdük şimdi, kendi kendimize düşünmeye başladık. Adamı karşına almış futbol muhabbeti yapıyorsun, duymak ister misin şunu:

"Ya hocam şimdi bu sezon çıplak gözle izlediğim maçlarda taktiksel varyasyonların tam olarak sahaya yansıtılamadığını gördüm. Kenar yönetimi bunları erken görüp çözüm üretmeli. Mesela Lincoln verimsiz. Kalabalığın arasında kalıyor, yeteneklerini sergileyemiyor. Hakemler de bizim ligimizde yıldız oyuncuyu korumadığından sertliklerden siniyor. Halbuki gol yollarında son derece becerikli, skor üretmeye yatkın bir oyuncu. Koy onu çift santrforun arkasına, supporter olarak görev alsın. Galatasaray'da başka hiçbir oyuncu bu görevi üstlenecek nitelikte değil. Lincoln ise orada denendiği maçlarda çok güzel goller kaydetmesinin yanında, oyunuyla da ışık vererek taraftarların yüzünü güldürdü. Ama işte yardımcılarını gönderdiler, hoca da köşeye sıkıştı, şimdi cesur hamleler yapamıyor. Önce seri galibiyetlerle güven tazelemesi lazım. Aksi takdirde en ufak bir yanlış adım attığında görevine son verilmesi kaçınılmaz olur. Zaten yönetimin bu olayda teknik adama verdiği mesaj çok net. Sezon başında yapılan bir yıllık mukavele de bugünün geleceğinin sinyallerini vermişti."

Ben böyle konuşan adamdan kaçarım. Bir daha da futbol konuşurken yanına yaklaşmam. Git yazı yaz, yerinde kullanırsan bunlar metne renk katsın, ama böyle konuşma. Yapma yani, lütfen. Evde eşine "Karıcığım, son derece acıktığım şu dakikalarda bir tabak sıcak yemeği tahta masaya getirmen hepimizi çok mutlu edecektir." demiyorsan, futbolu da bu şekilde konuşma. Samimiyetini sorgulatıyorsun.

26 Ekim 2008

Eskişehirspor Maçı*

İlk dakikaydı. Aklımda iki konu vardı. Bir, böyle sahada maç oynanan ligin nesi “süper” olabilir? İki, Galatasaray bugün yenilir.

60. dakikaydı. Aklımda iki konu vardı. Bir, bu maç 5’e gider. İki, ekstradan iki puanı hiç hak etmedik, hakemle galip geldik.

65’te her şey değişti. Gol geldi. Ama nasıl bir gol? Önce akıl almaz bir ofsayt olduğunu düşündüm. Onuncu tekrarda farklı bir açıdan görünce anlaşıldı ki top Ümit Karan’dan gitmiş kaleye. Peki fark eder miydi? Ümit’in arkasındaki Youla ofsaytta değil miydi? Bana kalırsa ofsayttı bu gol.**

Golü izleyen 25 dakikada, Türkiye’nin açık ara en iyi hakemi olduğunu düşündüğüm Fırat Aydınus, maçın altını üstüne getirmeye devam etti. Faul kararları, kart seçimleri bazen doğru bazen yanlıştı. Arda Turan’ın yaptığı terbiyesizliği sarı kartla geçiştirmesine anlam veremedim. Üst üste iki sarı kartı çıkartıp suçu cezalandırmaktı yapması gereken. Aynı şekilde Ayhan’ın her iki sarı kartı da bana anlamsız geldi.

8 dakikalık uzatma kararı çok doğruydu. 4,5 dakika Eskişehirspor’un ikinci golünden sonra geçmişti zaten. Akıl almaz bir biçimde, bu 8 dakikalık uzatmanın hemen başında ofsayttan bir gol daha yedi Galatasaray. Fırat Aydınus ve her iki yardımcısı, el ele verip maçın önüne geçmeyi başarmışlardı. Sahada oynanan oyunun hiçbir önemi kalmamıştı artık. Bu sebeptendir ki, biz de şu anda burada yalnızca hakemi konuşuyoruz.

Maça dönelim. Dönecek bir şey yok. Eskişehirspor, galibiyeti hak etti. Galatasaray da mağlubiyeti. Ne var ki, öyle bir maç oldu ki kim galip gelirse gelsin öteki tarafa haksızlık edilmişti. Ben de yarım saat önce 5-1’lik Galatasaray galibiyeti sonrası “hak etmedik” demeyi düşünürken, yarım saat sonra 4-2’lik mağlubiyete hakemin neden olduğunu söylemiş oluyorum.

Bir de şöyle düşünelim. Tekrar üzerine basarak söylüyorum, Fırat Aydınus Türkiye’nin en iyi hakemi. Arda Turan’ın Türkiye’nin en iyi futbolcusu olduğu gibi. Arda bugün çok kötüydü, Fırat Aydınus’un olduğu gibi. Arda’nın kötü gününde olma hakkı var, Fırat Aydınus’un da olduğu gibi. Yani... Olur böyle şeyler diyelim, art niyet aramayalım. Ama yakışmadı böyle bir hakem yönetimi, ne bu ligin kalitesine, ne de Aydınus’un kendisine.

** Maraton'da Erman Toroğlu, golün ofsayt olmadığına kanaat getirse de bunu Youla'nın ofsayt pozisyonunda olmamasına dayandırdı. Oysa ki Youla ofsayttaydı.

* Kafamdakiler bulunduğu yerden uzaklaşmadan, taze taze yazayım dedim bir şeyler. Bayağı bir dağınık durduğunun farkındayım. Fırsat bulunca bir elden geçirip adam edeceğim bu yazıyı.

Dün akşamki Fenerbahçe - Bursaspor maçından önce ne istediğimi sorsalar, 8-1 Bursaspor yensin, Fenerbahçe'nin golünü de Deivid atsın derdim. Bursaspor istediğim sonucu elde edemedi ama itiraf etmeliyim ki Deivid'in gol atması beni mutlu etti.

Deivid çok uzun bir sakatlık geçirmedi, medya onun sakatlığını fazlasıyla dramatize etti, kabul. Dün adını haykıran, bugün hakkında duygusal nağmeler okuyan Fenerbahçe taraftarlarının birçoğu, Deivid sakatlandığında sözleşmesinin dondurulmasını isteyenlerdendi, o da kabul. Ama yine de sevindim ben gole. Ciddi bir sakatlık, üstüne annesini kaybedişi... Sırtını sıvazlayasım geliyordu Deivid'in. Güçlü bir biçimde ayağa kalktı. Eminim futbolu seven birçok insanı da sevindirdi.

Tabii bundan sonrası için desteğim sürmeyecek kendisine. Sağ salim geri döndüğüne göre artık alabildiğine kötü oynamakta serbest.

Uğur'un Ali Sami Yen'de sahaya çıkacağı ilk maçın hayalini de kurmadım değil.

Ara geliyordu bloğa. Gelmiyor, inat değil mi! Kuşbeyinlilere inat yazmak gerek. Sen; Youtube, Wordpress, Blogger ve diğer bilimum sitenin kapatıcısı... Madem ki buraları okuyorsun, sana dediğimi anlamışsındır. Hakim mi oldun, avukat mı oldun, yargıç mı oldun, ne mal oldun kuş kadar aklınla? Nasıl oldun? "Nasıl"ı mı var, mevcut eğitim sistemiyle oldun tabii. "Düz"lüğe yontularak, düşünmen engellenilerek, standartlaştırılarak. Başbakan mı oldun yoksa? Cumhurbaşkanı mı oldun? Nasıl oldun? Aynı...

Söylenecek çok da fazla bir şey yok esasında. Söylenebilecek her şey söylendi. İnanılır gibi değil. Gazetelerin arka sayfasında, en küçük puntolarla okuyacağımız "Somali'de Blogger yasaklandı." haberinin içinde yaşıyoruz. Üçüncü dünya ülkesinde yaşadığımız bir kez daha yüzümüze vuruldu. Onlarca senedir içine ettiler bu memleketin. Sonunda gelinen nokta, kaçanın kendini kurtardığı, gerizekalıların hüküm sürdüğü bir ülke. "Hakikaten yaşanacak yer değil burası." dedirtebilmek için her an, her saniye önümüze binbir türlü neden çıkarıp sunabilen bir ülke. Gerizekalılarla birlikte, gerizekalıca bir düzende, gerizekalılar tarafından yönetilip sürekli olarak gerizekalıca işlerle uğraşarak yaşamak zorunda bırakıldığımız bir ülke. Çaresizlikten.

Neyse işte. Ara mara yok. Yapabiliyorlarsa engellesinler bakalım bloglara ulaşmamızı. Atsınlar hepimizi içeri. Mahalle mahalle dolaşıp tek tek kuma gömsünler 70 küsur milyon kafayı. Bir kendilerininki kalsın dışarıda, bir onlar uyanık, bir onlar akıllı.

* Resim, Ray Bradbury'nin "Fahrenheit 451" ütopyasından uyarlama aynı isimli filmden. Filmi izlemedim, romanı hararetle tavsiye ederim. Cidden, hararetle.

24 Ekim 2008

Selam

Buradan selam göndermek istiyorum, Türk adalet sistemine. Hatta bu ülkedeki bütün sistemlere. Koca koca adamlar oturmuş, ne kadar komik duruma düştüklerini bilmeksizin bir şeyler yapıyorlar. Helal olsun diyor, kesiyorum. Ara vermiştik, istemesek de verecekmişiz demek ki...

23 Ekim 2008

Ara

Belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay yokum.

Blogla, alışkın olmadığım kadar uzun süren bir ayrılık yaşadıktan sonraki ilk maçla beraber her hafta maç yazısı yazma planı içerisindeydim. Kişisel nedenlerden dolayı, şimdilik yapamıyorum. Bir süre sonra belki. Aslında belki değil, illa ki. Bu da, dün gecenin resmi olsun.

17 Ekim 2008

#22

Hem ağlayıp hem gitmişti...
Her şeyi bırakıp dönmüştü.
Neler neler yapmıştı...
Hiç yakışmadı bence gidişi, gidiş şekli...
Yolun açık olsun efsane Ümit Davala.
Ve tekrar keşissin Galatasaray ile.

Cimbom'un yeni gol umudu Hakan
Röportaj: Emrah Kayalıoğlu
Spor&Spor / Temmuz 1992

Sapanca gölü kıyısında Şükür ailesinin yazlığındayız. Hakan Şükür için Sakaryaspor'dan Bursaspor'a, oradan önce Olimpik sonra da A Milli Takım'a, son olarak da Galatasaray'a uzanan bir yolculuğun başlangıç noktası sayılabilecek bir ev...

Etraf yemyeşil... Hava tertemiz... Önümüz göl, arkamız dağ... İkisinin arasında İzmit - Adapazarı yolu. Gürültü olmasa insana İsviçre'de göl kıyısındaki evleri hatırlatan bir ortam... Ama yine de büyük şehirden uzakta, soluk alınıp, kafa dinlenecek bir yer... Hakan da burayı oldukça seviyor anlaşılan. Aslında ailesiyle olmayı çok seviyor. Hakan'ı yakından tanıyan herkes, onun ailesine çok düşkün olduğunu söylüyor. Transferinde ailesinin, özellikle babası Sermet Şükür'ün rolü büyükmüş. Transfer konusu açılmışken olayı Hakan'ın ağzından dinleyelim: "Miliç döneminde takımdan kesilmiştim. Ben Bursaspor'da oynayamıyordum ama Olimpik Milli Takım'da Fatih Hoca (Terim) bana çok güveniyordu ve hep şans veriyordu. Ben de bayağı iyi oynuyordum. Bir gün Yurdaşen Karahasan geldi. 'Galatasaray'da oynamak ister misin?' diye sordu. İstemez miydim hiç! Zaten hayallerimdeki takımdı Galatasaray... Çocukluğumun takımıydı. 'Oynarım.' dedim. Orada söz aldı benden. Tam bu sırada Bursaspor'da Yılmaz Vural göreve başladı. 'Hakan size yaramıyor. Onu bize verin.' diyen Galatasaraylı idarecilere, Yılmaz Hoca 'Hakan bana lazım.' diyerek karşı çıktı. Sonuçta kiralık döneminde gidemedim Galatasaray'a. Transfer döneminde birkaç takım daha istedi. Ama Galatasaray ağır bastı."

"Maddi olarak mı manevi olarak mı?" diye araya giriyoruz hemen...

"Manevi olarak herhalde." diyor Hakan. "Ben Galatasaray'da oynamak istiyordum. Ayrıca takımdaki ortam benim için uygundu. Ümit Milli Takım'dan olsun, A Milli Takım'dan olsun çok arkadaşım vardı Galatasaray'da. Ortam çok önemli. Galatasaray'daki arkadaşlık ortamı cezbetti beni."

Biraz varsayımlara girerek, "Ya Bursaspor, Federasyon Kupası'nı kazansa, Galatasaray da UEFA'ya gidemeseydi, yine gelir miydin Galatasaray'a?" diyoruz.

"Tabii gelirdim." diye hiç duraksamadan yanıtlıyor. "Avrupa Kupaları'nın transferimle hiçbir ilgisi yok. Ben Galatasaray'a oynamak için geldim. On yıl oynayayım Galatasaray'da nasıl olsa Avrupa'ya gideriz. Hedefim de Galatasaray'da devam. Zaten Galatasaray'dan ancak Avrupa'ya gidilir."

"Daha büyüğü yok mu Türkiye'de?"

"Benim için yok." diyor Hakan...

Galatasaray'a gelişinin hikayesi böyle ama bundan önceki dönemi de okuyucularımıza nakletmek istiyoruz. Yavaş yavaş geriye gidelim. Hakan, Bursaspor'da oynarken, daha doğrusu Miliç döneminde oynamazken, Olimpik Milli Takım'ın forvetinde görev yapmaktadır. Genç Milli Takım'dan yükselmiştir oraya. Sırada A Milli Takım vardır, ama Bursaspor'da kadroya giremezken A Milli Takım'da oynamak kolay değildir elbette. Daha doğrusu onu oynatmak kolay değil. "Piontek, Ümit Milli Takım'dayken de benimle çok ilgilenirdi. Ama Bursaspor'da oynamadan beni A Milli Takım kadrosuna alsa büyük tepki alabilirdi." diyor Hakan.

Piontek, Hakan'ın Bursaspor'da başarılı olmasını bekler belki de bu yüzden. Ve Yılmaz Vural'ın gelişiyle Hakan, Bursaspor'da kadroya girer. Kulüp takımındaki başarıları onun A Milli Takım'ın ilk 11'inde yer bulmasını sağlar. A Milli Takım'la üç maça çıkar. Futbol olarak göz doldurur. Ama Almanya maçında kaçırdığı pozisyonlara biz değinmeden anlatacak kadar üzülmüştür: "Gençliğin getirdiği deneyimsizlik... Takım olarak iyi oynuyoruz. Bireysel olarak da, takım olarak da başarılıyız."

Galatasaraylı taraftarların gözünde Hakan'ın özel bir konumu var. A Milli Takım'da Hakan, Tanju'nun yerini alıyor. Piontek, genç futbolcuya bu konuda çok güvendiğini açıkça gösteriyor. Galatasaray geçtiğimiz sezon Tanju'nun yokluğunda hayli gol sorunu yaşadı. Hakan, A Milli Takım'dan sonra, oynayacağı kulüp takımında da Tanju'nun yerini doldurmaya çalışacak. En azundan beklenti böyle...

"Camida beklenti olması normal. O gözle alındım." diyor Hakan. "Ben oynadığım her takımda aynı şeyi söylemişimdir. Benim gol atıp atmamam, ya da attığım gol sayısı önemli değil. Önemli olan oynadığım takımın başarısı. Galatasaray'da da kaç gol atacağımın, gol kralı olup olamayacağımın benim için fazla bir önem taşıdığını söyleyemem. Önemli olan Galatasaray'ın şampiyonluğu. Tabii ben de gol atacağım ama takım olarak iyi oynayacağız ve şampiyonluk kovalayacağız. Camianın beklentisi bu olmalı. Bu yıl Galatasaray'da gol sorunu olmayacak. Bunu, ben Galatasaray'a geldim diye söylüyor değilim. Galatasaray'ın geçen sezon büyük bir şanssızlık yaşadığı gerçek. Bu sezon bu olmayacak."

Hakan'ın bunu anlatırkenki tarzından Galatasaray'ın maçlarını yakından izlediği ortaya çıkıyor. Civardaki evleri göstererek "Buradaki bütün komşularımız Galatasaraylı. Biz de ailece Galatasaraylıyız. Bursaspor'dayken maç sonrası ilk sorduğum soru 'Galatasaray maçı ne oldu?' olurdu. Belli etmemeye çalışırdım ama bir Galatasaraylılık vardı. Herkes bir takım tutar zaten."

Böyle duygularla Galatasaray maçı oynamak nasıldı acaba?

"Çok daha iyi oynuyorsun. Kendini beğendirip, hayal ettiğin takıma transfer olabilmek istiyorsun. Ama Galatasaray'a gol attığımda ne hissettiğimi soruyorsanız, Galatasaray'a hiç gol atmadım."

"Ya Fenerbahçe'ye" diyerek giriyoruz araya... Hakan'ın "Fenerbahçe'ye karşı oynadığım altı maçın yalnızca birinde gol atamadım." yanıtı Galatasaraylı taraftarları hayli sevindirecek herhalde.

Hakan, saha dışında olduğu kadar saha içinde de son derece saygılı ve sessiz bir insan. Bunu şimdiye dek sadece bir sarı kart görmüş olmasından da anlayabiliriz. O sarı kartın hikayesi de hayli ilginç. İstanbul'da Fenerbahçe ile oynadıkları bir maçta, Hakan topu almış gidiyor ama hakem o sırada düdük çalıyor. Düdüğün sesini duymayan Hakan da gidiyor, Toni Schumacher'le karşı karşıya kalıyor ve gol atıyor; tabii gol geçerli değil. Hakan da sarı kart görüyor. Anlaşılan Hakan Fenerbahçe'ye gol atmayı çok seviyor.

Sinema ve televizyonla fazla arası yok Hakan'ın. Birinci hobisi futbol. Biraz da araba merakı var. Ama yarışlarla falan ilgilenmiyor. Araba kullanırken de sürati sevmediğini söylüyor. Arabasını değiştirecek ve hayalindeki arabayı alacak: BMW. Hayalindeki takımdan sonra, hayalindeki otomobile doğru da koşar adımla ilerliyor Hakan...

Şimdi A Milli Takım'ın santrforu olan Hakan'ın eskiden iyi bir basketbolcu olduğunu çok az kişi biliyor. Bunun hikayesini de Hakan'ın ağzından dinleyelim: "Eskiden lisanslı basketbolcuydum. Sakarya'da birinciliğim vardı. Yılın Sporcusu seçildim Günaydın-Marmara Gazetesi tarafından. Atatürk Lisesi'ne geçinceye kadar okul hayatım boyunca basketbol oynadım. Atatürk Lisesi'yle futbolda Sakarya ikincisi olduk, 15-16 yaşımdan sonra futbol idmanları almaya başladım ama basketbolun da büyük yararını gördüm. Sıçrama yeteneği, çabukluk gibi özelliklerimi geliştirme fırsatı buldum o dönemde."

Hakan, özeleştiriden de kaçmayan bir insan. Futbolcu olarak deneyim noksanı olduğunu açıkça itiraf ediyor. İdealindeki futbolcu Van Basten. Yalnızca futbolcu Van Basten'e değil, insan olarak da Van Basten'e hayran. "İzleyebildiğim kadarıyla son derece alçakgönüllü ve sempatik biri." diyor.

Bilindiği gibi bu sezon Galatasaray'ın başında yeni bir teknik direktör olacak: Feldkamp. Acaba Hakan yeni hocasını ne kadar tanıyor?

"Alman olduğundan disiplini çok ön planda tutacaktır gibi geliyor bana. Almanların milli takımları da kulüp takımları da son derece oyun disiplinine sadık. Bunu oynadığımız maçlarda gördük, Avrupa Şampiyonası'nda da seyrettik."

Miliç ile geçirdiği tatsız dönemin de etkisinden olabilir ama Hakan'ın yerli bir teknik direktörle çalışmaktan daha mutlu olacağı da bir gerçek. "Türk hoca olması daha iyi." diyerek bu konuda net bir görüş açıklıyor. "Hocayla daha iyi anlaşıyorsunuz. Diyalog daha iyi kuruluyor. Gerçi Galatasaray'da çok iyi Almanca bilen birkaç futbolcu var ama ben bilmiyorum mesela... Bırakın futbolu, hocayla belki özel yaşantınla ilgili bir şey konuşmak istesen, yapamayacaksın. Almanca bilenler her şeyi konuşabilir, ama ben nasıl yapacağım..."

Hemen, "Birinci ligi baz alırsak en iyi yerli çalıştırıcı kim?" diye bir soru yöneltiyoruz ve beklediğimiz yanıtı alıyoruz Hakan'dan: "Yılmaz Vural." Tabii Yılmaz Vural'la birlikte çalışmış olmanın getirdiği onu çok iyi tanımanın da bu yanıtta rolü olabilir, ama bu konuda konuştukça Hakan'ın Yılmaz Hoca'yı neden en iyi yerli çalıştırıcı olarak gördüğünü anlıyoruz. "Oyuncuyla diyaloğu çok iyi bir kere. Karşısındakinin kendisine güven duymasını sağlıyor. Bunun karşılığında da hem kendisi kazanıyor, hem de futbolcu." diyor Hakan. "Antrenman programını bir görseniz... Bir kez yaptığın idmanı bir daha yapmıyorsun. Her gün farklı bir şey. Bu da olaydan zevk almanı sağlıyor. Miliç zamanında ise 'Bugün salı; bugün şu idmanı yaparız.' derdi herkes. Yılmaz Hoca böylece hem değişik adele gruplarına yöneliyor, hem de futbolcunun sıkılmadan idman yapmasını sağlamış oluyor."

Hakan'dan kendi kendini notlandırmasını istiyoruz. "Bir karne yapsan Hakan Şükür adına, dayanıklılığına kaç verirsin?" diye başlıyoruz. "Sekiz, dokuz." diyor. "Şut?" diye devam ediyoruz. "Aslında biraz güvensizlikten, deneyimsizliğin verdiği çekingenlikten fazla şut atamıyorum. Ama zamanla bunu aşacağım tabii. Şimdilik altı diyelim. Sağ - sol ayırmıyorum."

"Ya topsuz oyun?"

"O çok iyi işte... On diyelim."

Hava topunda da aynı yanıtı alıyoruz: "On."

Hakan, gol atması beklenen bir oyuncu ama penaltı vuruşlarında adı geçimyor. Genç Milli Takım'dayken bir kez atmış. Kaleciyle top ayrı köşelere ama top yandan auta gitmiş. Yine de penaltı konusunda kendine güveniyor. "Çok iyi penaltı atarım." diyor. "Bursa'da da ben atacaktım. Kupa maçlarında iş penaltılara kalsa, ilk beş penaltıcıda kesinlikle olurdum."

"Frikik" diyoruz...

Gülümseyerek, "Frikik golüm var." diyor. "Ama lisedeyken... Üç yıl oluyor."

Liseden söz açılınca eğitimden konuşuyoruz. Hakan'ın lisedeyken Genç Milli Takım kampları yüzünden 100 günü aşan devamsızlığı oluyor. İlk sınav notları karne notu olarak veriliyor ve sonunda Hakan hâlâ Sakarya'da kayıtlı, beklemeli bir öğrenci... Dünya üzerinde birçok ülkede, milli olan sporculara burslar dahil bir yığın kolaylık sağlanırken Türkiye'de A Milli Takım'ın santrforu olan bir futbolcu lisede beklemeli öğrenci...

Galatasaraylı taraftarları hayli sevindirecek bir yönü var Hakan'ın. Şimdiye kadar hiç sakatlanmamış. Biz bundan konuşurken Hakan'ın babası Sermet Şükür, "Dört yıl boyunca bir tek idman bile kaçırmamıştır Hakan." diyor. "Nereden biliyor" diye düşünmeye başlamışken, Hakan sözü alıp, "Her gün rapor veririm babama. İdmanda neler oldu, neler yaptık, nasıl çalıştık... Hepsini anlatırım." diyor.

Şükür ailesi transferi toptan yapıyor adeta. Hakan ile birlikte kardeşi Gökhan da Galatasaray'a geçmiş, ama o PAF takımında. Sermet Şükür, iki oğlundan da çok ümitli. "İleride ikisi birden Galatasaray'da A takımda oynayacaklar." derken oğullarıyla nasıl gurur duyduğu gözlerinden okunuyor. Gökhan, Temmuz ayında Liselerarası Dünya Şampiyonası'na gidiyor. Bunu duyunca Hakan'a "Kardeşin senden önce dünya şampiyonu olacak galiba?" diyoruz. "Benim de programımda 1994'de ABD gözüküyor." yanıtıyla karşılaşıyoruz.

Ailece transfer oluyorlar derken abartmıyoruz. İş Gökhan ile bitmiyor. Hakan Bursaspor'dayken cumaya kadar ailesi de Bursa'da olurmuş. Cuma günü kamp başlayınca Sermet Bey ile eşi Nevin Hanım, Sakarya'ya ya da mevsimine göre Sapanca'ya dönerlermiş. "İstanbul'da ne olacak?" diye soruyoruz. Hakan, "Yönetim kurulu yakında toplanacak ve çıkan karara göre İstanbul'da ev tutmamız gündeme gelecek." diyor ve gülerek ekliyor, "Aile yönetim kurulunu kast ediyordum."

***

HAKAN İÇİN NE DEDİLER?


Kemal Belgin (Meydan Gazetesi spor yazarı) : Hakan sahada çok dolaşan, top taşıyan, orta sahaya kadar gelip top alabilen, sağa sola deplase olan bir oyuncu. Tanju ise tam tersi sabit oynayan ve gelen topları tamamlayan tipte bir oyuncu. O yüzden eğer Galatasaray, Tanju zamanında oynadığı oyun sisteminde oynarsa Hakan başarılı olamaz. Ama geçen yılki modelini uygularsa başarılı olur. Hakan'ın Bursaspor'da çok gol atamaması Galatasaray için bir ölçü olmaz. Çünkü Hakan'a Bursaspor'da bir maçta 6-7 top geliyorsa, Galatasaray'da 15-17 kez top gelecektir. Hakan, Milli Takım'ın şu anda oynadığı futbol için de uygun bir isim. Milli Takım'da da başarılı olacaktır. Yalnız uluslararası maç tecrübesi az. Tecrübe kazandıkça daha iyi olacaktır.

Mustafa Denizli (Galatasaray eski teknik direktörü) : Hakan'ı Bursaspor'daki döneminden değil, Sakaryaspor'daki döneminden bu yana izliyorum. Bana göre çok yetenekli bir futbolcu. Geçtiğimiz sezon Hakan'ın kiralık olarak alınmasını istemiştim ama olmamıştı. O zaman transferi olabilseydi baskısız bir transfer olacaktı. Galatasaray'ın geçen sezonki futbolunda Hakan'ın çok işimize yarayabileceğini düşünmüştüm. Ama şimdi de Hakan'ın Galatasaray'a alınması çok olumlu bir transferdir bana göre. Hakan şu anda Türkiye'nin en iyi golcüsü değil belki ama verdiği bütün sinyaller olumlu. Kuşkusuz Galatasaray gibi büyük bir takıma gelmenin, basının, seyircinin büyük baskısı olacak üzerinde. Milli Takım'ın santrforu olarak geliyor Galatasaray'a. Ama milli maçlarda gösterdiği çok önemli noktalardan biri de oynadığı takıma kolay adapte oluştu. Hakan'ın demin saydığım zorlukların üstesinden gelmesinde en önemli yük takım arkadaşlarına ve seyirciye düşüyor. Bunların, Hakan'a her konuda yardımcı ve destek olmaları gerek. Hakan, Galatasaray'a çok genç geldi diye bir görüşe katılmıyorum. Galatasaray'da Hakan'dan genç ve ilk 11 oynayabilecek o kadar çok oyuncu var ki... Hamza gibi... Arif gibi... Okan gibi... Hatta Tugay bile Hakan ile yaşıt sayılır. Bence Hakan Galatasaray'a en az Galatasaray'da oynayan birçok futbolcu kadar deneyim kazanmış olarak geliyor.

Adnan Polat (Galatasaray Kulübü Futbol Şubesi Sorumlusu) : İleride uzun boylu bir futbolcuya ihtiyacımız vardı. Bunu karşılamak için Hakan'ı transfer ettik. Hakan'ı kesinlikle Tanju'ya alternatif olarak düşünmedik. Bursa'da çok gol atamamasını geçen sezon çok maç yapmamasına bağlıyorum. Hakan aynı zamanda iyi bir pasör. Uzun boyuyla hava toplarına hakim ve gole yakın olan bir oyuncu. Ama Galatasaray'ın gol ihtiyacını tek başına karşılayacak diye bir şey yok. Hakan'ın yanına küçük alanlarda ve kale önünde etkili olacak bir oyuncu daha alacağız. Bu oyuncu yabancı olabilir. Henüz 21 yaşında olmasına karşın Milli Takım'da da yer alan Hakan, her geçen gün daha olgunlaşacak ve Galatasaray ile Milli Takım'a uzun süre başarıyla hizmet verecektir.

Serkan Yetişmişoğlu (Bursa Hakimiyet Gazetesi spor yazarı) : Hakan son derece sessiz, sakin, idmanlara hep zamanında gelen, işini hiç aksatmayan bir oyuncudur. Verilen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışır. Hırslıdır ve takımdaki arkadaşlarıyla sınıf arkadaşı, asker arkadaşı gibidir. Bugüne dek kimse onun bir terbiyesizliğini ne duymuş, ne de işitmiştir. "Ulan" sözcüğünü bile kullandığına rastlamadım. Ailesine son derece bağlı ve düşkündür. Bursa'dayken ailesi de buraya gelmişti ve birlikte oturuyorlardı. Gece hayatı kesinlikle yoktur. Miliç döneminde takımdan kesilmişti ama Yılmaz Vural'ın Bursaspor'a gelişiyle performansı yükselmeye başladı. Artan performansı onu A Milli Takım'a kadar götürdü. Galtasaray'a gidişine ve orada neler yapabileceğine gelince... Bursa'da herkes Hakan'ın kalmasını istiyordu. Bir sezon önce Erhan Karşıyaka'ya gitmişti ama Hakan Bursaspor'a bir santrfor noksanlığı yaşattırmamıştı. Meziyetleri çok... Galatasaray'da sabır gösterilirse başarılı olacaktır. Ama bir - iki maçta "çok gol kaçırıyor" gibi bir düşünceyle takımdan kesilmemesi gerek. Kredi tanınırsa bunu çok iyi şekilde kullanacak ve kendisini Galatasaray'da kanıtlayacaktır. Biraz diyaloğa ve motivasyona ihtiyaç duyabilir. Şimdi Galatasaray'ın başına Feldkamp geliyor. Yabancı bir hoca... Hakan'ı tanımıyor, ama A Milli Takım'ın santrforuna biraz prim tanıyacaktır. Hakan için "Bursaspor'dayken de fazla gol atmadı. Golcü değil." dendiğini duyuyoruz. Hakan, henüz yolun başında. İleride çok iyi bir golcü olacak. Şimdilik yıpratıcılığı ve hava topu hakimiyetiyle ağır basıyor ama performansının, gol yüzdesinin günden güne düzeldiği de bir gerçek.

Hıncal Uluç (Sabah Gazetesi spor yazarı) : Galatasaraylı dostlarım bana Hakan hakkındaki fikirlerimi sorduklarında hep olumlu görüş belirttim. Yönetimdeki dostlarıma da alınmasının yararlı olacağını söylemiştim. Hakan'ı ilk olarak Fatih Terim'in Olimpik Milli Takımı'nda seyretmiştim. Fiziği ve ataklarıyla çok olumlu izlenimler edinmiştim. Daha sonra A Milli Takım'a kadar yükseldi. Buradaki maçlarında da gösterdi ki, golü çok iyi kokluyor. Tek kusuru var. Gol pozisyonuna girdiği kolaylıkla gol atamıyor. Ama bu zaman işi. Ayrıca tüm dünyada bu sorun var. Forvet her yerde çok ama golcü yok. Hakan iyi bir golcü olabilir. Futbolda antrenör oyuncusuna çok çalıştırarak defansif özellikler katabilir ama golcü özellikleri katamaz. Golcülük öğretilmez, yetenek işidir. Ve ben Hakan'da bu yeteneği görüyorum.

Yerlerde sürünmediler, on dakika yatmadılar, sedye istemediler, futbollarını oynadılar. İlk puanlarını, üstelik Türkiye gibi bir takımdan almak onlar için önemliydi ama 89. dakikada bile 6 oyuncuyla rakip yarı alana gidip hücum yaptılar. Sıkıcı bir maç izletmediler bize. Bu açıdan baktığımda, sevindim yenilmemelerine.

Fotomaç'tan Türk sporuna ve Türk spor medyasına bir armağan... Bu nasıl bir cümledir ki, dünyanın dört bir yanından Türkiye'ye gelen oyuncuların her biri tarafından durmadan söylenebiliyor... Holosko Trabzon'u, Tello Porto'yu, Nonda Bordeaux'yu, Daum Milan'ı, Isaac Galatasaray'ı "bana bırakın" diyebiliyor. Ama bu kategorinin öncülüğünü yapan isim elbette bizim Lincoln.

Lincoln, özverili çocuk. Hem de pek düşünceli. Arkadaşlarını yormak istemiyor. Geçtiğimiz sezon, her üç maçın ikisinden onun ağzından okurduk: "İksspor'u bana bırakın! Bu maçta herkes gerçek Lincoln'ü görecek!" Fenerbahçe, Rizespor, Gençlerbirliği (x2), Kayserispor, Beşiktaş, Sion maçları ilk aklıma gelenler. Bu maçların yarısında oynamamış olması apayrı bir konu, hiç girmiyorum. En nihayetinde, şampiyonluk sevincinin yaşandığı sezonun son maçı öncesi yine soyunma odasına girip "Bu sezon size çok fazla katkı sağlayamadım. Ancak önümüzdeki sezon herkese gerçek Lincoln'ü izleteceğim." dediğinde çok sevinmiştim. Zira bu konuşma bütün bir sezonu kapsadığından, her maç öncesi bu satırları okumak zorunda kalmayacaktım artık. Ne var ki yeni sezonun ilk maçında yine o sihirli sözcükler döküldü gazete sayfalarına: "Lincoln, Steaua'yı bana bırakın dedi." Çok şükür bugünlerde Lincoln formunda ve "bana bırakın" demiyor. Yine de tehlike kapıda, tetikte olmak lazım.

Aslında durumu eğlenceye çevirmek de mümkün. Ben her seferinde o görüntüyü aklıma getiriyorum. Lincoln, tercümanıyla birlikte soyunma odasına gidiyor ve bir konuşma yapacağını söylüyor. Bazısı giyinmiş, bazısı yarı çıplak olmak üzere tüm takım banklara oturup pür dikkat kesilerek Lincoln'e bakıyor. Lincoln, sesini alabildiğine incelterek arkadaşlarına sesleniyor; "Amigos. Deixe o nosso adversário para mim." Tercümanın ağzından kelimelerin Türkçeleri döküldükçe, tüm oyuncuların üzerinden bir yük kalkıyor sanki. Herkes seviniyor ve rahatlıyor, Lincoln omuzlara alınıyor, Galatasaray takımı mutlu mesut bir şekilde maç saatini beklemeye başlıyor. Ve bu yaşananlar sürekli tekrarlanıyor...

Yazın, ama biraz düşünüp de yazın yahu. Manzara kafanıza oturuyor mu? Değil Lincoln, kim olsa tüm takım maytap geçmez mi bunu söyleyenle? Düşünüyorum, bizim halı sahalarda da bunu söyleyen çıkar mı acaba?

Klişeler dünyasına adım atalım. Benim en çok sinirimi bozan iki spor spikeri klişesinden biridir, "X, belki de kariyerinin en kolay golünü atıyor..." cümlesi. Bazı klişeler vardır, ilk söyleyeni diri diri yakmak ister insan, onlara da sıra gelecek zamanla. Bu öyle değil. İcat edildiğinde belki de cuk oturan bir tabirdi. Ne bileyim, Sabri'nin 4-2'lik maçta Manisaspor'a attığı gibi bir gol sonrası pekala söylenebilirdi. Ama yerli yersiz kullanılması da oturup keyfiyle bir maç izlemek isteyen insana azap veriyor. Kariyeri boyunca 500'e yakın gol atmış Hakan Şükür için, hem de iki hafta üst üste, kullanıldığını bilirim bu tabirin. "Belki de bu saçmalamaların en abartılısı", birkaç hafta önce Kanal 24 ekranlarında vuku buldu. Deplasman ekibinin 5-2 üstünlüğüyle biten Bayern - Werder Bremen maçındaki gollerin iki tanesi, Markus Rosenberg'in "belki de kariyerinin en kolay golü"ydü, spiker abimize göre. Şurada gollerin videosu var, sanırım biraz yavaş yükleniyor ama çok rica ediyorum en azından ilk golü bir izleyin. Eğer ki bu gol Rosenberg'in en kolay golüyse, bu adama 500 milyon euro paha biçiyorum.

Evet, resmin konuyla alakası yok. Nostalji olsun diye koydum. Hey gidi Kezman...

"Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?" sorusunun saçmalığı konusunda sanırım artık dünya üzerindeki altı milyar insan evladı olarak hemfikirizdir. Hoş, ben kendimi bildim bileli altı milyar insan vardır dünyada, hiç mi artmıyor acaba? Herneyse, kaçsa kaç, konumuz bu değil. Bir Galatasaraylı olarak da, Galatasaray formasına çok yakışıp cuk oturan bir dolu oyuncunun arasında tercih yapmam pek mümkün değil elbet. Ama, gönlümde çok farklı bir yere koyduğum bir oyuncu var. Çocukluk kahramanım Okan'ı nasıl sevmişsem, öyle apayrı bir boyutta değerlendirdiğim bir oyuncu... Yazıda başlık ve resim olmasaydı burada merak unsuru devreye girecekti ama konuya girmeden adını verdim zaten bu oyuncunun: Uğur Uçar.

Uğur, statta "Ur, Ur, Ur, Ur" diye adını haykırmayı en sevdiğim, Beşiktaş'tan vapurla Kadıköy'e geçerken ruh hastası gibi gelecekteki kaptanlık günlerini düşünüp hayalini kurduğum, röportajlarını izlerken öz kardeşimi izliyormuşçasına gururlandığım ve anlamsızca tebessüm ettiğim Galatasaraylı. Sırf benim değil, Galatasaray tribünlerindeki 20 bin kişinin üzerine titrediği küçük kardeşi. 5 yaşındaki çocuğa sorsan o da öyle görüyordur, çünkü Galatasaray ailesinin en küçük üyesi Uğur; yaşça öyle olmaması bir şey değiştirmez, onun rolü bu. O mahçup hali, saygıdan ödün vermeyen duruşu, disiplinli oyunu ve Galatasaray'ın öz çocuğu oluşu "Küçük Kaptan" yapıyor onu. "Galatasaray'ın öz çocuğu" tabirini biraz açayım. Arada laf olsun diye derim, "Bir gün çocuğum olunca, kız erkek fark etmez, kırk günlükken vereceğim Galatasaray Spor Kulübü'ne, alın bunu istediğiniz gibi yetiştirin." , yapmayacağımı bile bile. Uğur'a bakınca bunu görüyorum işte. Sanki Galatasaray'da doğmuş, Galatasaray'da büyümüş, ilk adımını Florya'nın çimlerinde atmış, ilk oyuncağı futbol topu olmuş bir Galatasaray çocuğu. Galatasaray'dan öncesi yok hayatında, sonrası da olmayacak, öyle gelir bana...

10 yaşında sarı kırmızı formayı sırtına geçiren Uğur, Galatasaray A Takım formasını da çok erken yaşta giydi; ilk kez oyuna girdiğinde daha 17'si dolmamıştı. 7 Mart 2004'te ilk maç, 23 Mart 2007'de A Takım'ın kaptanlık pazubandı! Adeta bir flashforward idi bu. Fatih Terim'den sonra, Hagi'nin de gözüne girdi, Gerets'in de "Küçük Kaptan". Ancak gördüğüm en kötü Galatasaray hocası olan Erik Gerets'in ikinci sezonunda Kayserispor'a kiraya verildi. "Benim en büyük hayalim, futbola başladığım kulüpte yani Galatasaray'da futbolu bırakmak, tıpkı Bülent Ağabey gibi. Hep hayalimdi, onunla yan yana oynamak isterdim, bunu da başardım. O 18 yaşındayken ben dünyaya gelmişim. Ve ben bu insanla yan yana top oynadım. Hayalim gerçek oldu... Kayserispor'a gelmem biraz bu hayalimi sekteye uğrattı." diyerek açıklıyor Uğur o günleri. Ben de "Cihan Haspolatlı" diyerek. Antrparantez, Uğur Uçar'ın bugün idolü Bülent Abi'sinin 3 numaralı formasını giydiğini de hatırlatmalı bu noktada.

Kayserispor'da oynadığı futbolla -sıkı durun bayık bir klişe geliyor- Galatasaray ve Milli Takım'a göz kırpmasının ardından, dönüşü de muhteşem oldu Uğur'umun. Geçirdi sırtına formayı, yapılan transferlerle yıldızlar karması haline gelen Galatasaray'ın ilk 11'indeki yerini kaptı. Federasyon tarafından göz göre göre sakatlandığı 18 Şubat 2008 tarihine kadar, takımın en çok asist yapan iki oyuncusundan biriydi. Uğur'umuzu götürmesinin yanında, o maçta çok daha sert müdaheleler de yapan Batista'nın Konyaspor'dan ayrılma nedeni Sami Yen'e gelme korkusu olsa yeri. "Ameliyat olacak Uğur. Sezonu kapattığı söyleniyorsa da göreceksiniz bir an önce dönecek sahalara." demişim o günlerde. Yazık ki yanılmışım, bugün hâlâ Uğur'un bir daha futbol oynayamayacağı konuşuluyor. Çok güvendiğim insanlardan duysam da bunu, ben asla kabul etmiyorum, edemiyorum. Ve hâlâ da eminim Uğur'un yakında tekrar kaptanlık pazubandını takacağına.

Hadi be Uğur'um. Çok özledik be...

13 Ekim 2008

Yenilmez Armada 2008*

Daha yeni fırsat bulabiliyorum. Aslında fırsat bulmuş da değilim. Ama şu bir dakikalık zaman diliminde bunu yazmasam içim rahat etmeyecekti. Kızlar ağlattı. Hüngür hüngür. Hıçkıra hıçkıra. Mutlu mutlu. Neden bilmiyorum, ama çok, çok etkileyiciydi. Gurur duyulacak bir takım. O kadar. Şimdilik.

*Tüm Galatasaraylı bloglar camiası olarak aynı başlığı atmışız neredeyse, fakat ben bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Kafalarda yer etmesi açısından...

11 Ekim 2008

Batuhan Karadeniz

Belki de, "Türk futbolunun yeni Hakan Şükür'ü" klişesi gerçeğe dönüşmek için aslolanın jübilesini beklemiştir. Belki de Batuhan Karadeniz, hiç ümit milli olmadan* çıktığı ilk A milli maçında atacağı gollerle kendine takımda bir yer edinir ve 2008'i 15 senelik milli kariyerinin ilk senesi olarak hatırlarız ileride. Belki de arkasından gelecek Aydın Karabulut, Aydın Yılmaz, Sercan Yıldırım, Eren Güngörlere yol açar bugün.

Bosna maçı zor, pek çok zor. Ama bu hayatının fırsatı Batuhan. Daha sonra tekrar gelecek bu fırsat, ancak sen ilkini değerlendir. Büyük futbolcu olacaksan, ki biraz büyüyüp adam olursan olacaksın, bugünü ileride "Batuhan'ın ilk milli maçını hatırlıyor musun? Ne oynamıştı bacaksız..." diyerek anmamızı sağla. Hoş, 1.92'lik adama bacaksız diyecek kadar şuursuzlaşmış olmayız ya, neyse...

* Tabii ki burada yanıldım. Açıklamasını da yorum bölümünde yaptım.