16 Eylül 2008

Ahmet Arı

U15, U16, U17, U18, U19... Sonunda geçen yıl çağrılıp forma şansı bulamadığı Ümit Milli Takım... Devamı? Gelecek mi, U'lardan A'lara geçiş yapabilecek mi Ahmet Arı, zaman gösterecek.

Gazetelelerin iç sayfalarının en dip köşelerinde genç milli takımlara çağrılan oyuncuların listesi ve maçlardan sonra gol atan oyuncuların isimleri yayımlanır hani... Ahmet'in ismini öğrenişim işte bu şekilde oldu, bayağı bir önce. İlk izleyişim ise, geçen yıl televizyondan yayımlanan bir özel turnuvaya tekabül eder, U19 formasıyla. Takımın ileri ucunda hareketli ve saldırgan yapısıyla dikkatimi çekti Ahmet. Onu ilgiyle izlememin bir nedeni de, yedek kulübesinde bıraktığı Sercan Yıldırım, Barış Memiş gibi isimlerdi. Vardı demek ki bu çocukta bir cevher. 2006 yılında katıldığı bir U18 turnuvası sonrasında, Ukrayna'da düzenlenen bir törenle 10 ülke arasında "En İyi Forvet" ödülünü alan Ahmet'in, milli formayla çıktığı 39 maçta 15 golü bulunuyor.

Her ne kadar Ahmet'in hayat hikayesi bizi pek ilgilendirmese de, Gaziantepspor'a gelişine bir parantez açalım. Bu transferde kilit rol oynayan Asım Atmaz, Gaziantepspor'da Celal Doğan döneminin asbaşkanı ve futbol şube sorumlusuydu. Adı Celal Doğan'la birlikte çeşitli yolsuzluk iddialarına karışsa da, Türk futbolunda genç futbolculara verdiği değerle ün yapmış bir isim Asım Atmaz. Gaziantepspor ve Türk futboluna kazandırdığı oyuncular arasında Ayhan Akman, İbrahim Toraman, Joao Batista, Bekir İrtegün, Steve Kompela, Gökhan Güleç, Ekrem Dağ, Erdal Güneş, Hakan Bayraktar gibi isimler bulunuyor. 2002 yılında, Genç Milli Takımlar Sorumluluğu görevini yürütürken, U15 Milli Takımı formasını giyen Batman Belediyesporlu Ahmet'i, ailesiyle konuşup kefil olarak Gaziantep'e gönderiyor. Ahmet, anlaşma sonrası geri dönüp 2 yıl daha Batman'da oynadıktan sonra, 2005 devre arası transfer döneminde Gaziantepspor'la 3 yıllık sözleşme imzalıyor. İlk profesyonel sözleşmesi oluyor bu.

1,5 sezon oynadığı Gaziantepspor PAF Takımı'nda yarısında katıldığı sezonda 4 gol atan, sonraki sezon ise attığı 19 golle gol kralı olan Ahmet, 1989 doğumlu bir oyuncu olmasına rağmen, geçtiğimiz sezonun başında Gaziantepspor Teknik Direktörü Nurullah Sağlam tarafından A Takım kadrosuna alındı. Sağlam, Ahmet'e güvendiğini ve mutlaka formayı kazanacağına inandığını söylese de, Ahmet'in kritik bir dönemden geçen Gaziantepspor'da forma bulması mümkün olmadı. Ligin ilk devresinde PAF Takım'da oynamaya devam eden Ahmet, devre arasında 6 aylığına Suat Kaya'nın yönetimindeki Gaziantep Büyükşehir Belediyespor'a kiralandı. Bu da Ahmet'in hikayesinde yeni bir sayfa anlamına geliyordu. Çok kısa süreli de olsa, Gaziantep BŞB macerası Ahmet'in ilk profesyonel golünü, U19'a yükselişini ve dikkatlerin üzerine çekilişini beraberinde getirdi. Tabii Gaziantepspor'a dönüşünü de...

Bu sezona fırtına gibi bir giriş yapan Gaziantepspor'un yedek kulübesinde 72 numaralı formasıyla şans bekliyor Ahmet. Geride bıraktığımız 3 maçın 2'sinde buldu bu şansı. Emrah Eren, Olcan Adın gibi isimlerin henüz bir dakika bile sahaya çıkamadığını düşünürsek, az buz bir başarı değil bu 19 yaşındaki Ahmet için. İlk haftadaki Fenerbahçe maçında oynadığı 10 dakika içerisinde hakemin vermediği net bir penaltının da kahramanı oldu. Bir an önce A Milli Takım'a yükselme hedefindeki Ahmet'in önümüzdeki dönemde daha fazla dakika alacağını düşünüyorum.

Ahmet; ayağına hakim, teknik ve çalışkan bir oyuncu. Hava topları ondan sorulmasa da, kafayla attığı gollerin sayısı hiç de az değil. Futbolunun üzerine sürekli bir şeyler katması lazım elbet bir sıçrayış gerçekleştirmesi için. Bir de Türkçe'sini ilerletmesi kendisine yardımcı olacaktır; anadili Kürtçe sanırım ve kendini ifade etmekte çok büyük güçlük çekiyor gibi gözüküyor. Avrupa'dan gelen tekliflere "şimdilik" hayır diyor, daha sonra bu şansı elde edebilir mi bilinmez. Batman'daki hocası Mehmet Gönülaçar'ın isteği üzerine Batman'ı temsilen aldığı 72 sırt numarasını, yakın gelecekte İstanbul takımlarından birinin formasında taşıması ise çok da uzak görünmüyor.

15 Eylül 2008

Hırsızlar

Zaman geçirmek... Profesyonellik falan değil. Düpedüz onursuzluk. Terbiyesizlik. Hırsızlık.

Bir futbol maçının çeşitli ögeleri var. 22 oyuncu, 3+1 hakem, 2 teknik direktör, tribündeki ve ekran başındaki taraftarlar, vesaire... Oyuncuların, hakemlerin, teknik direktörlerin tamamı para kazanıyor bu işten. İzleyenler ise para ödüyor. Neden? Futbol izlemek için. İster tribünde olsun, ister ekran başında, maç izlemek ateş pahası. Veriyoruz işte, seviyoruz çünkü futbolu. Peki bu durumda antifutbolcuların yaptığı, en büyük terbiyesizlik olmuyor mu? 90 dakikanın 15'ini çalan bir kaleci, yüz binlerce insanın -en basitinden- parasını gasbetmiş olmuyor mu? Hiç mi karakter yok bu insanlarda, birkaç puan ya da üç kuruş para için bu onursuzluğu yapabiliyorlar?

Bu insanlar onursuz. Kurallar olmasa da hakemler de bu onursuzluğa sürekli olarak izin veriyor. Bu ne biçim iş? Maç normal şekilde oynanırsa da 4 dakika uzuyor, sonucu korumaya çalışan takım maçın içine ederse de 4 dakika uzuyor. İlk yarılar 1 dakika, ikinci yarılar 4 dakika; klasik, otomatik. Ondan sonra oyunculardan iyi niyet bekleyemezsin tabii. Peki bunun önlemi yok mu? Alınamaz mı? Bu kadar mı zor? Değil.

1. Sakatlık nedeniyle oyundan çıkan oyuncu, 5 dakika sahaya girememeli bana göre. Evet, 5, yazıyla beş. Vaktiyle bir ümit milli maçta Hollandalı hakem insiyatif kullanarak yapmıştı bunu, hayranı olmuştum. En az 3-4 dakika görmezden gelmişti kenarda oyuna girmek için izin bekleyen numaracı oyuncuyu.

Tabii herkes numaradan sakatlanmıyor. Bunun da çaresi var. Çok mu sert müdahale yapıldı? Karar, hakemin insiyatifine bırakılmalı bu durumda, kendini yere atma ve geri pas konularında olduğu gibi. Sakatlığın gerçek olduğuna inanılıyorsa girsin oyuncu tedavisi biter bitmez.

2. Dördüncü hakemin yanına bir beşincisi koyulsun, tek görevi maçlarda kaybedilen zamanı tutmak olsun. Hakemlik lisansına falan da gerek yok, federasyonun atadığı herhangi biri olabilir. Neticede yoruma açık bir iş değil bu; zaman tutmak. Kaç dakika duruyorsa oyun, o kadar eklensin maça. 15 dakika durduysa, 15 dakika eklensin. Kaldı ki diğer önlemler sayesinde oyun bu kadar durmayacak, sadece oyuncu değişiklikleri, serbest vuruşlar, gerginlikler ve tartışmalı kararlar sonucu yaşanan duraklamalar hesap edilmiş olacak.

3. Taç ve faul atışlarına süre kısıtlaması getirilsin. 6 saniyede topu elinden çıkarmakla yükümlü kaleci, top toplayıcıdan topu aldıktan sonraki 10 saniye içerisinde aut atışını kullanmak zorunda olsun. Kullanmazsa, cezası sarı kart ve çift vuruş olsun. Bakalım bir daha kaleci zaman geçirebiliyor mu? Taç da aynı şekilde. Hem el değiştirsin, hem de geciktiren oyuncu sarı kart görsün.

4. Topu köşe gönderinin oraya götürüp bekleten oyuncuya 3 maç ceza verilsin. Evet, 3, yazıyla 3.

Evet bu önlemler hiçbir ülkede yok. Peki neden bizde olmasın? Atıyorum, Hollanda ya da İngiltere'de bu kurallar geliştirilse gıptayla bakarız, "Adamlar bulmuş çaresini, işte bu." deriz. Biz neden yapmayalım? İlla ki önce başkalarının mı uygulaması gerekiyor? Bir kere de biz örnek alınmış oluruz. Maçlar daha zevkli olur, heyecan tükenmez, futbol ölmez...

14 Eylül 2008

Kuduz

Sen ne iğrenç bir herifsin...
Nasıl bir terbiyesizsin...
Sen kimsin yahu...
Sen kimsin?


11 Eylül 2008

Özgür Öçal


İlyas Kahraman... Ceyhun Eriş... Mehmet Eren Boyraz... Erhan Küçük... Ferhat Öztorun... Cengizhan Hınçal... Sedat Yeşilkaya... Ümit Aydın... Mustafa Çiçek... İzzet Akgül... (...)

Galatasaray altyapısından çıkma oyuncular, sadece Galatasaray'da oynamıyor elbet. Hayallerinin takımında şans bulamayanlar, Anadolu'nun dört bir yanına dağılıyor. Gün geliyor Orkun Usak misali geri dönüş yapıyorlar hayallerinin doğduğu yere; gün geliyor Ceyhun Eriş, Ümit Aydın gibi rakip takımlara transfer oluyorlar. Bazıları Mehmet Eren Boyraz gibi gibi transfer listelerine giriyorlar İstanbul takımlarının; bazıları adlarını duyuramadan silinip gidiyorlar... Bu yazının konusu silinip gitmeyenlerden biri olsun. Ligin iyi oyuncuları dedik, sağ bek Uğur Kavuk ile başladık, aynı mevkiiden devam edelim. Bir Galatasaraylı olarak ligdeki sağ bekleri özel önem vererek izlemem tesadüf olamaz herhalde.

Lafı daha fazla uzatmayayım. Özgür Öçal. Vaktiyle, Galatasaray altyapısının sıradan oyuncularından biriydi. Galatasaray'da şans bulamayacağını anlayınca şehirdeki kurulu düzenini bozmadı, Bakırköyspor'a gitti. İstikrarlı bir oyuncu olarak, 4 sezon forma giydi Bakırköy'de ve yükselen performansı onu bir başka İstanbul takımına götürdü. Bakırköyspor'da oynadığı 4 sezonda tek golünü Kasımpaşaspor'a atan Özgür, Kasımpaşaspor forması giyecekti artık, yıl 2004'tü. O Kasımpaşaspor her yıl şampiyon olurken, Özgür takımın banko oyuncusu olarak bazen sağ bek, bazen sağ açık, hatta kimi zaman forvet arkasında yeteneklerini sergiliyordu. 2007-2008 sezonuna gelindiğinde, artık Süper Lig'deydi Özgür.

Kasımpaşaspor, ligdeki ömrü uzun olmasa da, özellikle teknik direktörlüğe Uğur Tütüneker'in getirilmesinden sonra ligde kalmayı sonuna kadar hak eden bir futbol oynadı. Daha ilk yarı sonunda düştü gözüyle bakılan takım, ligin son haftalarına kadar ümidini canlı tuttu. 4 oyuncuları vardı takımı taşıyan: Özgür Öçal, Galatasaray altyapısından yetişme başka bir oyuncu olan Erhan Küçük, Fatih Akyel ve Barbaros Barut ve bence bunların en başında da Özgür geliyordu. (Bir de not düşeyim. İlk yarıda Tehoue, ikinci yarıda da Andre Moritz, Kasımpaşa'da az iş yapmadılar. Özellikle Moritz'in gelecekte Süper Lig'in önemli yabancı oyuncularından biri haline gelecek potansiyeli var. Belki de fazlası.) Özellikle büyük maçlarda daha iyi motive olduğunu tahmin ettiğim Özgür, en kritik anlarda sahneye çıkarak oyunun kaderini takımı için olumlu yönde etkiliyordu. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş maçlarının yanısıra, ligin son döneminde Kasımpaşa'nın düşmemek için son kozlarını oynadığı maçlarda rakip takımların sol kanadını birhayli yıpratıyordu.

Bir de kara gece var Özgür'ün bir yıllık Süper Lig kariyerinde. İnönü'deki Beşiktaş maçında ilk dakika dolmadan çok şık bir gole imza atan Özgür, 20. dakikada da bu golün bir benzerini atıyor, fakat bu kez gol topu son bir dokunuşla kendi ağlarına yollayan Serdar Özkan'a yazılıyordu. Deplasmanda 20 dakikada attığı iki golle Beşiktaş'ı şaşkına uğratan Özgür'ün trajedisi, Beşiktaş'ın maçı 4-2 kazanmasından değil, devre arasında babasının ölüm haberini almasından doğuyordu. O maçı tamamlayıp, öyle gitti memleketi Çanakkale'ye. Bir sonraki hafta tekrar sahadaydı.

Özgür, Süper Lig'deki ikinci yılında Eskişehirspor forması giyecek. Geride bıraktığımız iki haftada etkili bir görüntü sergiledi. Eminim ki takıma alıştıkça performansı daha da artacak ve bu sezon ligin dikkat çeken isimlerinden biri olmayı başaracak.

Buraya kadar Özgür'ün hikayesini anlattım. Sona yaklaşırken, Özgür'ün artı ve eksilerini daha somut biçimde ortaya koyayım. Direkt olarak eksisinden başlayayım, ortaları etkisiz. Artık 27 yaşına gelmiş bir oyuncu bu konuda kendisini ne kadar geliştirebilir, meçhul. Çok mu kötü orta yapıyor, hayır. Ama kendisine koyduğu hedefler henüz bitmemişse eğer, ortalarını geliştirmesi ona yardımcı olacaktır. Hadi arada bencil davrandığını da ekleyeyim. Peki üstün özellikleri ne Özgür'ün? Bir. Hızlı, çok hızlı. Ligin en hızlı oyuncularından bir 11 kurulsa, forması garanti. İki, zeki. Oyunu iyi okuyor, rakibin en zayıf anında en tehlikeli yere pas atıyor, boş alanlara müthiş sızıp ciddi tehlikeler yaratıyor. Üç. Klişe: Oyunun iki yönünü de oynuyor. Bekteyken hücumda etkili oluyor, açıktayken savunmasına önemli ölçüde yardımcı oluyor. Dört. İstikrarlı. Ne sakatlanır, ne ceza alır. Geçen yılı sadece 2 sarı kartla tamamladığını söylemiş miydim? Beş. Galatasaray altyapısından. Bu da demektir ki, temeli sağlam.

Dikkatle takip etmek gerek der ve noktayı koyarım.

Beşiktaş'ta Arjantinli bir golcü / Osvaldo Darío Nartallo
"İki yıl sonra İtalya'dayım"
Röportaj: Gökhan Emeç

Beşiktaş, transfer döneminin başlamasıyla birlikte tam bir çözülme yaşadı. 5 yıldan uzun bir süre Beşiktaş formasını giyen Turan, Zeki, Şenol ve K. Metin adeta kapışıldı. Ön anlaşma yapılan Kemalettin, Fenerbahçe'ye kaçtı. Bayram sonrası üst üste yaşanan bu olaylar Beşiktaş yönetimini şoka soktu. Sergen'in de kaçmasından çekinen yönetim, bir gece ani bir kararla iki üyesini Manisa'ya yolladı ve Ümit Milli Takım kampındaki genç oyuncuyla alelacele anlaşma yapıldı. Ancak Beşiktaş taraftarı, Sergen ile yetinmek istemiyordu, mutlaka bir bomba bekliyordu. Ve 14 Haziran'da teknik direktör Gordon Milne, "bomba"yı İstanbul'a getirdi. Arjantinli santrfor Osvaldo Darío Nartallo ile yarım saatlik bir görüşmeden sonra sözleşme imzalandı. Nartallo, İstanbul'a gelmeden önce son maçını Milan ile oynamış ve bir de gol atmıştı. Bu gol çeşitli televizyon kanallarında defalarca gösterildi. Türkiye, Nartallo'yu Milan'a attığı golle tanıdı. Evet ama Nartallo bu golün ötesinde kimdi, İstanbul'a neden gelmişti, Güney Afrika'da ne arıyordu ve gelecekten ne bekliyordu? Arjantinli futbolcuyla bu ve benzeri konuları konuştuk, onu daha yakından tanımaya çalıştık...


- Bize biraz futbol geçmişinden söz eder misin?


"2 Şubat 1973'de Cordoba'da doğdum. Futbola 8 yaşımdayken, Cordoba'nın iki popüler kulübünden biri olan Belgrano'da başladım. 16 yaşımda ise başkent Buenos Aires'in büyük kulüplerinden San Lorenzo'ya transfer oldum. San Lorenzo genç takımında iki sezon forma giydim. 1990'da A takıma yükseldim. A takımdaki ilk yılımda 17, ikinci yılımda ise 15 gol attım."

- "17 gol attım" dediğin sezon Velez Sarsfieldli Esteban Gonzalez 17 golle gol kralı olmuş...

"Doğru. Ben sözünü ettiğim gollerin hepsini ligde atmadım. Özel maçlarda attığım goller de toplama dahildir. Zaten geçen sezon ligde sadece üç maçta oynama fırsatı bulabildim. San Lorenzo'nun santrforu Acosta, hem milli takımda da görev yapıyordu, hem de oldukça tecrübeliydi. Benim gibi genç bir santrforun Acosta'yı kesebilmesi çok güçtü. San Lorenzo'da kalsaydım kendimi kanıtlamakta gecikebilirdim."

- Bu yüzden mi Güney Afrika'ya transfer oldun?

"Evet."

- Peki neden Güney Afrika?

"Asıl amacım Avrupa'ydı. Güney Afrika bir geçiş dönemi oldu. Orlando Pirates'te kiralık olarak sadece yarım sezon oynadım. Güney Afrika'da oynamam menajerimin tavsiyesiydi. Menajerim Marcello Houseman, Johannesburg'da oturuyor. Güney Afrika teklifi bana ilginç geldi. Kalktım menajerimin yanına gittim. Giderken de bir süre sonra Avrupa'ya geçeceğimi biliyordum. Şimdi hedefim İtalya. İtalya'da oynamam zor olmayacak. Çünkü aynı zamanda İtalyan vatandaşıyım."

- İtalyan vatandaşı mısın?

"Evet. Dedem İtalyan göçmenidir. Dolayısıyla ailemin bütün fertleri hem Arjantin, hem de İtalyan pasaportu taşır."

- İtalya'da hangi kulüpte oynamak istiyorsun? Milan mı?

"Tabii. Neden olmasın? Menajerim bana devamlı Batistuta örneğini gösteriyor. İki yıl öncesine kadar Batistuta'yı kimse tanımıyordu. Bugün ise İtalya'da oynuyor ve onu dünya tanıyor."

- Uzun saçlarınla ve kafa toplarındaki hakimiyetinle Kempes'e benzetiliyorsun...

"Mario Kempes, ülkemin yetiştirdiği en büyük futbolculardan biridir. Kendisini örnek alıyorum. Onun gibi başarılı olabilmek için çalışıyorum."

- Başka hangi futbolcuyu örnek alıyorsun?

"Rene Houseman'ı."

- Biraz teknik özelliklerinden bahseder misin?

"Bu soru bana çok sık soruluyor. Sağ ayağın mı güçlü, solun nasıl gibi... Forvet oyuncusu gole dönük oynar. Golü sağıyla, soluyla ya da kafasıyla atmış, hiç fark etmez. Önemli olan golü atmasıdır. Bunun dışında iyi bir presçi olduğumu söyleyebilirim. Houseman, Ferdinand ve Hakan karışımı futbol oynadığımı söylüyor. Hakan'ı tanımıyorum. Ferdinand'ın ise birkaç maçını televizyondan seyrettim. Çok güçlü ve agresif bir yapıya sahip. Ben de sert oynamayı severim. Arjantin'de futbol sert oynanır. Biri size dirsek attığında kaçarsanız bir daha top alamazsınız."

- Güney Afrika futbolu dünyaya yeni açılıyor. Hem Arjantin'de hem de Güney Afrika'da oynamış biri olarak iki ülke futbolunu karşılaştırabilir misin?

"İki ülkede de futbola ilgi büyük. Güney Afrika'da futbol büyük atılım içinde. FIFA'nın uyguladığı yasağın kalkmasıyla ülke futbolu dışa açıldı. Hem dışarıdan futbolcu alıyorlar, hem de dışarıya futbolcu satıyorlar. Son olarak, biliyorsunuz Milan ve Sporting Lizbon, bu ülkede bir turnuvaya katıldılar ve maçlar Avrupa'nın birçok ülkesinde televizyondan yayımlandı. Bu tip organizasyonlar ülke futbolunun kalkınmasında büyük rol oynuyor. Ancak hemen söyleyeyim ki tesis yönünden istenilen düzeyde değiller. Arjantin'de kulüpler çok modern tesislere sahiptir."

- Beşiktaş'ın tesislerini gezdin. Bir kıyaslama yapabilir misin?

"Beşiktaş, mükemmel tesislere sahip. O açıdan Güney Afrika'nın çok ötesinde. Bir kıyaslama yapmak gerekirse ancak Arjantin veya Avrupa ülkelerindeki tesislerle kıyaslanabilir."

- Türk futbolu hakkında neler biliyorsun?

"San Lorenzo'da Zacarias ve Rinaldi ile birlikte oynadım. Onların anlattığı kadarıyla Türk futbolu hakkında bir fikir sahibiyim. En azından Beşiktaş'ın, Türk futbolunun büyük kulüplerinden biri olduğunu biliyorum."

- Beşiktaş'ı daha önce seyretme imkanı buldun mu?

"Menajerim Marcello Houseman, Beşiktaş'ın bir maçını bana videodan izletti."

- Hangi futbolcuyu beğendin?

"Şunu ya da bunu beğendim diye bir şey söyleyemem. Beşiktaş takım oyunu oynuyor. Dolayısıyla kişiler ön plana çıkmıyor. Ama takım daima ön planda oluyor. Takım oyunu oynayan böyle bir ekipte başarılı olacağıma inanıyorum."

- Arjantin Milli Takımı'nda yer aldın mı?

"Ümit Milli oldum. Şu anda milli takımımız Dünya Kupası'na hazırlanıyor. Alfio Basile, milli takım iskeletiyle oynamak istemiyor. Ancak 94 Dünya Kupası'ndan sonra takımda bir gençleştirme operasyonu olacak. O zaman milli takıma çağrılacağımı umuyorum."

- Türkiye hakkındaki ilk izlenimlerini öğrenebilir miyiz?

"İlk izlenimlerim oldukça olumlu. Biliyor musunuz, İstanbul'a gelirken Roma Havaalanı'nda Türk denizcilerin tezahüratıyla karşılaştım. Beşiktaş'a transferimi gazetelerden öğrenmişler. Benden imza aldılar. "Beşiktaş, Beşiktaş" diye tezahürat yaptılar. Bu çok hoşuma gitti. İnsanlar çok sevecen, çok sıcak ve cana yakın. Gösterilen ilgiye layık olmaya çalışacağım!"

- Peki ya İstanbul şehri? Örneğin trafik?

"Trafiğin sorun olacağını zannetmiyorum. Tesislere yakın bir yerde oturacağım. Problem olmayacak."

- 20 yaşında genç bir futbolcusun. Seni bugüne kadar en çok üzen ve en çok sevindiren olaylar nelerdir?

"Beni en çok üzen olay... 8 yaşımda babamı kaybettim. Kendisi 38 yaşındaydı ve çok sigara içerdi. En sevindiren olaylar ise Milan'a attığım gol ve tabii ki Beşiktaş'a transferim. Bir de temmuz ayında evleneceğim. Bu da beni çok sevindirecek."

- Sana mutluluklar diliyoruz. Son olarak bir lakabın olup olmadığını öğrenmek istiyoruz.

"Bir lakabım yok. Beşiktaş taraftarının bana bir lakap bulacağına inanıyorum. Futbolumla ve gollerimle onlara ilham kaynağı olacağım.

____________________________________________________________________________________________________________

Nartallo, ilham kaynağı değil, isyan kaynağı olabildi ancak Beşiktaş taraftarlarına. Kendisi için bulunan lakap ise saçlarından dolayı "kız" oldu; "Gordon, kızını da al git" diye bağrıldı onu getiren ve oynatan teknik direktörüne.

Gordon Milne demişken, Nartallo'nun transfer edilme hikayesine değinmeden geçmek mümkün değil. Nartallo'nun röportaj boyunca adını ağzından düşürmediği menajeri Marcello Houseman, futbolcusunu Gordon Milne'ye önerir. Milne, önce İrlanda'nın eski milli futbolcularından Chris Nicoll'u gönderir Nartallo'yu izletmek için. Nicoll'dan olumlu rapor gelince de kendisi gider seyretmeye. Maç, Orlando Pirates - Milan maçıdır, Nartallo da yedektir. Röportajda da bahsedildiği gibi bu bir özel turnuva maçıdır ve bu turnuvaya katılan bir diğer ekip Sporting Lizbon'un teknik direktörü Bobby Robson ve başkanı Jose Sausa Cintra da tribünlerdeki yerini almıştır. Artık Gordon Milne'yi kim yemiştir, menajer oyunu mudur yoksa biri eşek şakası mı yapmıştır bilinmez, Milne'ye Robson ve Cintra'nın Nartallo'yu izlemeye geldiği söylenir. 73'te oyuna giren Nartallo, bir de gol atınca hemen soyunma odasına inen Milne, Houseman ve Nartallo'yla son defa görüşür ve ön anlaşmayı yapar. Böylelikle Sportingli yöneticiler -hesapta- devre dışı kalır ve Milne o gece İstanbul'a Nartallo'yla birlikte iner. O Nartallo da beyaz Beşiktaş formasını üzerine geçirip, İnönü'de basın mensupları önünde top sektirir, sonra da yukarıdaki röportajı verir işte.

"17 gol attım." deyip, aldığı cevap karşısında düştüğü durumdan, o gün belliymiş aslında Nartallo'nun Beşiktaş'taki geleceği. "Forvet oyuncusunun golü neresiyle attığı önemli değildir." demesinden öngörmeliymiş tüm futbolseverler Nartallo'nun çeşitli uzuvlarıyla attığı enteresan gollerini.

Hava toplarındaki üstünlüğü, bomboş pozisyonlarda saçının görüş açısını kapatıp yere düşmesi demekmiş Nartallo'nun. Haksızlık da etmeyeyim, İnönü'deki bir Fenerbahçe maçında ilk yarının son dakikasında böyle bir pozisyonda yere düşmesine rağmen baldırıyla gol atmışlığı, hatta bu vuruş esnasında kaleci Engin'le çarpışıp takla atarak topla birlikte kaleye girmişliği de vardır. Her ne kadar önce ikinci yarının hemen başında İlker, ardından da son dakikada çok uzaklardan Uche'nin golleriyle Beşiktaş sekiz yıl aradan sonra İnönü'de Fenerbahçe'ye mağlup olsa da, Nartallo'nun bu golü -en azından benim tarafımdan- asla unutulmamıştır. Nartallo'nun golünden hemen önce annemin "Sen merak etme, Beşiktaş Fenerbahçe'yi her zaman yener" sözünden, ve gol sonrası bakışlarından tut, maç öncesi okuduğum çocuk dergisindeki iğrenç kaleci Engin bilmecesini bile hatırlıyorum bu gol sayesinde. Umarım bir gün bu golü tekrar izleme şansı elde edebilirim. 7-1'lik Trabzonspor maçında poposuyla attığı gole ise değinmemeyi tercih ederim.

İtalya ligi hayaline gelince... Beşiktaş'ta bir sezon forma giydikten sonra, "Milan'a gidiyorum" deyip, Petrolofisi'nde aldı soluğu Nartallo. Uzun kıvırcık saçlarını da İstanbul'da bırakarak... Ankara soğuğunda keli üşümüş olacak ki, Petrolofisi'nde de barınamadı. Daha sonra da hiçbir yerde barınamadı zaten. 2003 yılında Arjantin'in San Lorenzo de Mar del Plata takımında futbol hayatını noktaladığında, Romario'yla birlikte beş farklı kıtada profesyonel futbol oynamış iki futbolcudan biriydi Osvaldo Darío Nartallo.

06 Eylül 2008

Transfer Hikayeleri

Madem ki transfer sezonu bitti, gerçeğe dönüşmeyen bazı transfer hikayelerine şöyle bir değinmenin kimseye zararı olmaz diye düşünüyorum. Yazarken "-di"li geçmiş kullanıyorum, okurken yormasın diye. Yoksa tabii ki bire bir şahit olduğum durumlar değil bunlar. Adı üstünde hikaye. Ancak en azından medyanın yazdıklarından çok daha fazla gerçeklik payı vardır içinde, bunu garanti edebilirim.

Charles Itandje: Skibbe'nin isteği üzerine takibe alındı. Hiç zorlanılmadan kulübü ve kendisiyle her konuda anlaşıldı ve İstanbul'a getirildi. Ancak menajeri çok yüksek komisyon istedi ve iki taraf da geri adım atmayınca bu sorun bir türlü çözülemedi. Hele ki menajerin İstanbul'dan giderken söylediği "Galatasaray bu transferde çok amatör davrandı. Pazardan mal istiyorsunuz, sonra da paranız olmadığını söylüyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi?" sözleri üzerine iş iyice inada bindi. İki tarafın çekişmesinde arada kalan Itandje mağdur oldu. Defalarca kulüple irtibata geçip menajerini devreden çıkarma sözü verdi, Galatasaray'ı uzun süre bekletti. Ne var ki bir türlü başaramadı bunu ve çok istediği Galatasaray formasını giyemedi. "Çok istediği" derken, laf olsun diye söylemiyorum.

Itandje'nin transferi, çok küçük paralar nedeniyle gerçekleşmedi. Bunda iki etken var. Bir, inatlaşma. İki, Adnan Polat - Adnan Sezgin ikilisinin Galatasaray'ın her bir kuruşunu son derece dikkatli harcaması. Özellikle Adnan Polat, 5-10 bin dolarlar söz konusu olduğunda bile "Ben o parayla voleybol takımına malzeme takviyesi yaparım." gibi bir bakış açısıyla yaklaşıyor olaya, ki kesinlikle çok doğru bir davranış bu.

Ricardo Oliveira: Bazı kaynaklarda da yazıldığı gibi, Temmuz ortasında anlaşıldı gerçekten de. Ama kulübü vermedi işte. Bir aydan fazla uğraşıldı, Zaragoza nuh dedi peygamber demedi. Oliveira, Lincoln gibi kulübüne baskı yapmayı göze alamadı benim anladığım. Bu potansiyel transfer, uzun süre elini kolunu bağladı Galatasaray yönetiminin. Söylenecek çok da fazla bir şey yok, "vermediler"den başka. Bana kalırsa, iyi ki de gelmedi Oliveira. Yüzünde tam bir Fenerbahçe golcüsü sırıtışı olan bu adamın gelmesini hiç istememiştim. Çok beğendiğim bir futbolcu da değildir, bir Baros değildir bana göre.

Mario Gomez: Transfer sezonunun son günlerinde haberi çıktı gazetelerde, ancak yalandı. Gerçek olan, Avrupa Şampiyonası sonrasında ciddi biçimde ilgilenildiği ve görüşmeler yapıldığıydı. Oturup büyük bir heyecanla "Mario Gomez" postu atmıştım burada çaktırmadan, yoksa benim ne işim olur Gomez'le. Itandje postunun altında "Asıl bir forveti bitirmeye çalışıyorlar ki, gelirse lig oynanmadan bize kupayı versinler diyeyim. Ben inanmıyorum alabileceğimize, o ayrı. Ama alabilirsek ancak şimdi alırız yani, ekstra durumlar var... Du' bakalım." demiştim. Gomez'di o işte, ancak olmadı. Olmadı dediğim, çok kısa sürdü bu rüya, kulübü hiçbir şekilde satmayacağını en başından belirtti. İşte o ağustos sonundaki yalan haberler çıktığında, acaba mı dedim, acaba aylardır gizli gizli uğraşıp bu transferi bitirmiş olabilirler mi... Değilmiş. Olsun. Gomez'i de Bayern alır artık seneye.

Stefan Kießling & Tranquillo Barnetta: Bu oyuncuların transferi hakkında hiçbir şey bilmiyorum, ancak ilgilenildiğinin doğru olma ihtimali yok değil. Şu postu atmadan önce bir mesaj almıştım. "Yeni teknik direktörümüz Skibbe. Şu, şu yüzden tercih edildi. Simic olmamış. Eski takımından oyuncular transfer edebiliriz. Ayrıca Juventus'tan genç oyuncu bakıyoruz, yedek kalmayı sorun etmeyecek." şeklinde. 5 gün sonra Skibbe, Galatasaray'ın başına geçti ve bir anda Kießling - Barnetta haberleri yapılmaya başlandı medya tarafından. Artık bilmiyorum bu haberlerin ne derece doğru olduğunu. İki oyuncu da çok iyi transferler olurdu bana göre.

Julio Baptista: Bugün Galatasaray'ın santrforu, rakiplerin korkulu rüyası olabilirdi. Real Madrid sportif direktörü, Başkan Adnan Polat'ın arkadaşı Predrag Mijatović, yardımcı olmak istedi bu transfere. Ayrıntılarda boğulmadan sonuca gelelim, Baptista Türkiye'ye gelmek için uçuk paralar isteyince bu transfer de gerçekleşmedi. Zaman, Hasan Doğan'ın vefat ettiği dönem.

Nikola Žigić & Fernando Morientes: En ufak bir ayrıntı bilmiyorum, ancak Žigić transferi için uğraş verildiği ve Oliveira'nın alternatifi olarak düşünüldüğü doğru. Morientes haberlerinin de buradan çıktığını düşünüyorum, sanmıyorum Mori'yle ilgilenildiğini. Çünkü başından beri yaşı çok ilerlememiş bir oyuncu düşünüldü forvete. Geçen yılki forvetlerimiz Nonda, Ümit ve Hakan Şükür 30 yaşın üstünde oyunculardı. Forvet dışındaki mevkilerde ise çok düşüktü takımın yaş ortalaması. Uzun yıllar beraber oynayacak oyunculardan bir takım kuruldu, hücum bölgesi bu politikadan bağımsız düşünülemezdi. Aksi takdirde en fazla birkaç yıl içinde kadroda bir uyumsuzluk baş gösterecekti. 26 yaşındaki Baros'un transferiyle bu problem de çözüldü.

Son olarak, Galatasaray'ın devre arası transfer döneminde gurbetçi pazarına yönelebileceğini belirteyim. Sadece Almanya'dan değil, farklı ülkelerden genç yerli oyuncular önümüzdeki dönemde Galatasaray forması giyebilir. Tabii bu takımın performansına da bağlı. Kadromuz geniş, tüm oyuncular giydiği formanın hakkını verirse transfer yapmaya da gerek kalmaz.

Eylül 1996. Eski sayıları hâlâ çok büyük keyifle okunan, tüm sayıları bugünün değme futbol dergilerine taş çıkartacak kalitedeki Spor&Spor dergisi piyasadaki tüm spor yazarlarına çeşitli sorular yöneltiyor. 170 spor yazarı, 6 soru:

Şampiyon kim? Kupa kimin? Gol kralı kim? En iyi yerli? En iyi yabancı? En iyi kaleci?

En iyi yerli oyuncular arasında Sergen adı ön plana çıkmış. Verilebilecek mantıklı cevaplar havuzunda Oğuz da bulunurken (Hakan diyeceklere hatırlatırım, Kral o dönem Torino'da), Abdullah ve özellikle Ogün şıkları da çok tercih edilenler arasında. Kemalettin, Vedat, Tarık, Tayfun, Alpay ve Tugay diğer yanıtlar. En iyi kaleci anketinin kahramanı Rüştü. Engin ve Hayrettin yanıtları da anlaşılabilir. Şanver, Fevzi, Mrmiç, Nihat, Metin Mert ve Altay cevapları komik kaçmış. Bir kişi de Fahrettin demiş, adını bilen duyan varsa beri gelsin. Ömeroviç'i kastediyor herhalde. E' başka kaleci de kalmadı zaten ligde. Gol krallığında ise Şota'nın arkasından Boliç, Ertuğrul, Saffet, Amokachi, Hagi ve Kostadinov geliyor. Salenko ve Hami diyen birkaç kişi de mevcut.

Daha önemli noktalara gelirsek... 170 spor yazarının 93'ü Fenerbahçe'yi şampiyon yapmış. 37'si Beşiktaş demiş. 18 kişi ise Galatasaray tahmininde bulunmuş. Fenerbahçe, bugün hâlâ alamadığı kupanın da yine favorisi. 48 kişi Fenerbahçe'ye, 41 kişi Beşiktaş'a, 39 kişi de Galatasaray'a vermiş Türkiye Kupası'nı. Fenerbahçe'nin her sezon öncesi her kulvarda medyanın favorisi olduğunu düşünürsek, benim açımdan en çarpıcısı en iyi yabancı sorusuna verilen cevaplar. "Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin en iyi yabancı oyuncusu Hagi'dir." diyebilenlerin sayısı 170'de 22. Mosheou, Uche, Högh, Şota bir yana; Kostadinov, Mrmiç, Van Gobbel diyenler bile var, Hagi'nin ismini telaffuz etmeyip. Ağırlıklı tercihler ise iki büyük takımın iki Nijeryalısı Okocha ve Amokachi.

"En iyi yabancı Okocha'dır." diyenlerin bir kısmı şunlar: Ersan Çelik, Deniz Derinsu, Halit Deringör, Necil Ülgen, Temel Özalak, Necati Bilgiç, Osman Tanburacı, Akın Göksu, Nezih Alkış, Alaattin Metin, İlhan Söyler, İslam Çupi, Hıncal Uluç, Ogün Altıparmak, Cengiz Çandar, Alp Can, Murat Murathanoğlu, Emre Tilev, Acun Ilıcalı, Sadi Kemal Yaşar (...)

"En iyi yabancı Amokachi'dir." diyenlerin bir kısmı şunlar: Atilla Gökçe, Kazım Kanat, Kerem Öncel, Selçuk Manav, Asena Özkan, Turgay Şeren, Necati Karakaya, Cem Şengül, Can Bartu, Alpaslan Eratlı, Erkan Arseven, Altan Tanrıkulu (...)

"En iyi yabancı Hagi'dir." diyenlerden bir kısmı şunlar: Tunç Kayacı, Can Tongo, Hasan Tankaya, Gürcan Bilgiç, Bülent Tuncay, Sotiri Konomi, Kaan Kural, Coşkun Çelik (...)

Uğur Vardan, Şota; Kenan Onuk ve Melih Şendil, Högh; Göktuğ Sevinçli, Haldun Domaç, Mert Aydın ve Şenol Ustaömer, Uche'den yana kullanmış bu konuda tercihlerini.

***

Bazı spor yazarlarının, 6 soruya verdiği cevapları not düşüyorum, yorum eklemeksizin;

(Şampiyon, kupa galibi, gol kralı, en iyi yerli, en iyi yabancı, en iyi kaleci sıralamasıyla)

Atilla Gökçe: 4 büyükler, - , Boliç, Sergen, Amokachi, Rüştü
Kazım Kanat: Fenerbahçe, Beşiktaş, Şota, Sergen, Amokachi, Nihat
Uğur Vardan: Beşiktaş, Galatasaray, Şota, Sergen, Şota, Rüştü
Kenan Onuk: Fenerbahçe, Fenerbahçe, Şota, Tugay, Högh, Rüştü
Selçuk Manav: Fenerbahçe, Galatasaray, Hagi, Sergen, Amokachi, Rüştü
Deniz Derinsu: Beşiktaş, Fenerbahçe, Boliç, Sergen, Okocha, Rüştü
Temel Özalak: Fenerbahçe, Fenerbahçe, Şota, Rüştü, Okocha, Rüştü
Necati Bilgiç: Fenerbahçe, Fenerbahçe, Okocha, Rüştü, Okocha, Rüştü
Osman Tanburacı: Fenerbahçe, Beşiktaş, Şota, Sergen, Okocha, Rüştü
Akın Göksu: Beşiktaş, Trabzonspor, Hagi, Abdullah, Okocha, Rüştü
Turgay Şeren: Galatasaray, Galatasaray, Şota, Ogün, Amokachi, Rüştü
Alaattin Metin: Fenerbahçe, Trabzonspor, Şota, Sergen, Okocha, Rüştü
İlhan Söyler: Fenerbahçe, Galatasaray, Ertuğrul, Ogün, Okocha, Şanver
İslam Çupi: Fenerbahçe, Fenerbahçe, Boliç, Kemalettin, Okocha, Rüştü
Gürcan Bilgiç: Trabzonspor, Fenerbahçe, Şota, Kemalettin, Hagi, Rüştü
Hıncal Uluç: Fenerbahçe, Trabzonspor, Boliç, Ogün, Okocha, Rüştü
Can Bartu: 4 büyükler, - , - , Sergen, Amokachi, Rüştü
Sadi Kemal Yaşar: Fenerbahçe, Fenerbahçe, Şota, Sergen, Okocha, Rüştü
Erkan Arseven: Trabzonspor, Trabzonspor, Şota, Oğuz, Amokachi, Rüştü
Altan Tanrıkulu: Fenerbahçe, İstanbulspor, Ertuğrul, Oğuz, Amokachi, Rüştü
Mert Aydın: Fenerbahçe, Kocaelispor, Şota, Ogün, Uche, Rüştü
Kaan Kural: Galatasaray, Trabzonspor, Şota, Ogün, Hagi, Rüştü
Coşkun Çelik: Galatasaray, Beşiktaş, Ertuğrul, Tayfun, Hagi, Rüştü

03 Eylül 2008

Uğur Kavuk

Ligde ikinci haftayı geride bırakmışken, İstanbul hegamonyasından sıyrılıp, 2008-09 sezonunda dengeleri yerinden oynatabilecek oyunculardan konuşalım biraz da. Özellikle bu yıl, hemen her takımda birkaç heyecan verici isme rastlıyoruz Anadolu'da. Ligin en zayıf ekibi Denizlispor bile Milli Takım'a oyuncu verdi. Çağlar Birinci, henüz gözüme çarpmış bir isim olmasa da dikkatle takip edeceğim bundan sonra. Yalnızca Çağlar değil, santrfor Darryl Roberts da en zayıf dediğimiz ekibin dikkat etmeye değer bir diğer oyuncusu. Bu oyuncular, bizim kendi hâlinde yazı dizimizin amacını ortaya koyan örnekler olarak başka yazının konusu olsun, benim ilk olarak değinmek istediğim oyuncu Antalyasporlu Uğur Kavuk.

Uğur, hiç kuşku yok ki ligimizin en etkili sağ kanat savunucularından biri. Savunucu dediğime bakmayın, 26 yaşına kadarki kariyeri Holosko misali sağ açık ve ileri uçta gezinerek geçti. 22-24 yaşları arasında forma giydiği Zonguldakspor'da 3 maçta 1 gol ortalamasıyla oynuyordu. Bir önceki cümledeki yer ve zaman ilişkisine bakarak, "yıldızı geç parlayan oyuncular" ekolünün önemli bir temsilcisi olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da geçen üç sezondan sonra, 2006'da Birinci Lig'e çıkan Antalyaspor'un yolunu tuttu Uğur. Elindeki kadroyu maksimum faydayı getirecek şekilde kullanmayı amaçlayan teknik direktörü Yılmaz Vural tarafından sağ beke oturtulmaya çalıştı, zira Antalyaspor'un en az Uğur kadar yetenekli bir sağ kanat oyuncusu daha vardı; Ali Bilgin.

Antalyaspor'a gelirken kendisine belirlediği iki hedeften biri Milli Takım'a yükselmek olan Uğur'un buradaki ve dolayısıyla sağ bekteki kariyeri sancılı başladı. Pozisyonunun gereklerini tam olarak yerine getiremiyor, üstelik savunma hattını oluşturan Polonyalı oyuncularla anlaşma konusunda dil sıkıntısı çekiyordu. Kısa sürede tüm bu problemleri aşan Uğur, ligin ilk yarısı tamamlandığında Antalyaspor taraftarlarının en fazla güven duyduğu oyuncular arasında yerini almıştı bile. İkinci yarı performansını daha da arttıran ve küme düşme korkusuyla daha saldırgan bir oyun ortaya koyan (maalesef sonunda düşen) Antalyaspor'da hücumdaki marifetlerini de ön plana çıkaran Uğur, sezon sonunda üç büyüklerin transfer listesine girmeyi başarmış bir oyuncuydu artık. Antalyaspor Başkanı Sedat Peker'in takımın önemli oyuncularını birer birer satarak taraftarların tepkisini çekmesi ve kendisi için yüksek bonservis ücreti belirlemesi üzerine takımda kaldı ve bir sezon önce geldiği yere geri döndü: İkinci Lig.

Antalyaspor'un layık olduğu yerden ayrılığı uzun sürmedi ve bir sezon aradan sonra Kaptan Uğur'un da üstün formu ve katkılarıyla tekrar döndüler Birinci Lig'e. Dikkatli izleyiciler, Uğur'un ismi ve futbolunu unutmamışlardı. Her ne kadar gözlerden uzak bir sezon geçirdiyse de göz ucuyla Uğur'u izlemeye devam etti futbolseverler. Acaba iki sezon önceki Uğur, tekrar kendini gösterebilecek miydi? Lig fikstürü yardım etti, Uğurlu Antalyaspor'un ilk rakibi Beşiktaş oldu ve Uğur televizyondan 90 dakika canlı yayımlandı. Hepimiz gördük ki, Uğur aynı Uğur'du. Takımı şanssız üç gol yese de, sahanın etkili isimlerinden biriydi. Asıl performansını ise bir sonraki maça saklamıştı; Denizlispor karşısında yine aynı skorla 3-2 mağlup olan Antalyaspor'da neredeyse tüm atakların sağ kanattan gelişmesinin baş aktörüydü.

Antalyaspor kariyerine başlarken kendisine biri Milli Takım olmak üzere iki hedef belirlemişti demiştik Uğur için. Fatih Terim tarafından Ermenistan ve Belçika maçları için kadroya çağrılarak milli forma hedefine ulaştı Uğur birkaç gün önce. Diğer hedefi olan Avrupa kupalarında forma giyme şansını ise, Antalyaspor'da olmasa da İstanbul takımlarından biriyle gerçekleştireceğine olan inancım tam. 29 yaş, Uğur kalitesinde bir oyuncu söz konusu olduğunda bu hedef için çok da geç değil.

02 Eylül 2008

Üslup

Bülent Uygun'a daldık, koskoca Fenerbahçe Spor Kulübü'nün internetten yaptığı açıklamayı görmedik.

Yazının tamamını buraya tabii ki geçirmeyeceğim. İsteyen şuradan okuyabilir. Ben tek bir paragrafını alayım. "Öncelikle Sayın Bilgiç, yazı da bana tura da bana, anlayışı ile kaleme aldığı kendince zeka ürünü ama aslında hiçbir kararlığı olmayan tarzından bir an önce vazgeçmelidir." diye başlayan yazı, yazarken çok sinirlenmiş olacaklar ki sona yaklaştıkça şu hâle geliyor;

Gelelim Sayın Bilgiç'in yazısının en anlamlı bölümüne yani hamaset kayığına bindirdikleri milyonlarca taraftarı, konuları-gündemi değiştirerek oyalıyorlar "Tek Kimlik Fenerbahçe" yazılarını yazdırarak hedef şaşırtıyorlar kısmına. Öncelikle Sayın Gürcan Bilgiç lütfen bize açıklayınız "Tek Kimlik Fenerbahçe" yazısı nasıl bir hedef şaşırtmadır?. Hangi hedef şaşırtılmıştır?. Yoksa siz bu yazınızla hedef şaşırtıp, tribünleri eli geçirmeye çalışan ve Fenerbahçe üst kimliği dışında kendi üst kimliklerini yaratmaya, bu üst kimlik altında nemalanmaya çalışanlara karşı yapılan mücadeleye karşı mı hedef şaşırtıyorsun?. Acaba sizin amacınız kendince üst kimlik yaratmaya çalışanlara karşı mücadele verenleri bu şekilde yıpratıp, bu mücadeleden döndürmek mi. Lütfen siz de bunu açıklayınız.
Ek:

6 Ağustos 2008:

Bir süredir basında kulübümüzün Xabi Alonso ile ilgilendiği hatta oyuncunun transferinde sona gelindiği gibi haberler yer almaktadır. Bugün tarihli bir çok gazetede de Alonso'nun transferi için Liverpool kulübü ile bir pazarlık, taktik stratejisi içinde olduğumuz şeklinde haberler yayımlanmıştır.

Bu haberler doğru değildir. Kulübümüzün Xabi Alonso'yu transfer etme gibi bir düşüncesi yoktur.

1 Eylül 2008:

Xavi Alonso'nun Türkiye'ye gelmek istememesi sebebi ile transferi yapılamamıştır.

Arkadaşlarla oturup içerken, bunu okuyup okuyup kendimizi kaybedercesine gülmüşlüğümüz vardır. Gündüz vakti de etkisinden çok bir şey kaybetmiyor. Başlığından her cümlesine kadar yapılabilecek bütün hataların yapıldığı bir yazı. Akıl almaz cümle bozukluklarıyla dolu. Kaynak Bülent Uygun'un resmi internet sitesi. Milliyetçiyim şuyum buyum diye gezen Bülent Uygun, evvela anadilini öğrensin. Çok da yorum yapmadan yayımlıyorum, etraf müsaitse sesli okunmasını salık veririm. Bunu da Bülent Uygun şiirleri kıvamına getirmişliğim vardır esasında ama neyse.

Öz Geçmişim

01.08.1971 yılında Sakarya'da doğan Bülent Uygun babası Fikret Bey Güreş Antranör olarak yaşantısını sürdürmekte, annesi Elmas Hanım'da Ev Hanımıdır. 14 yaşına kadar Güreş yapan bu süre zarfında birçok kez bölgesel birincilikler elde etmiştir. Futbolu şans eseri izlemeye gittiği arkadaşları sayesinde başlamıştır. Bir kişi eksik olması sebebiyle Ekrem Karaberberoğlu Hoca tarafından oynamam için davet edildi ve oynadıktan sonrada beğenilip babasıyla konuşulduktan sonra Hocası: "Güreşçi yapıp aç kalacağına Futbolcu yap yıldız olsun denilmiştir.

Ekrem Hocasının Babasına söylediğinden sonra artık Güreş idmanına gelmiyorsun, futbol idmanına gideceksin dediğinde ağlamıştı ve bunların sonucunda 17 yaşına kadar Sakarayaspor'un genç takımlarında oynayıp Genç Milli Takıma seçilip 15 kere 17 A genç oldu sonrası Sakaryaspor'da oynatılmayacağını düşünüp Ankara Şekerspor'a transfer olmuştur ve burda 1 yıl oynadıktan sonra Kocaelispor'da ilk kez Profesyonel oldu, Kocaelispor futbolunun anlamı, düşüncesi ve sevgisi oldu burada Şampiyonluklar başarılar ve eğlenceli 4 yıl geçirdi. Oynadığı futboldan dolayı 4 büyüklerin transfer listesine girdi, sonra o zamanda idolu olan Oğuz Çetin'in Fenerbahçeli olması sebebiyle ve onun çabalarıyla Fenerbahçe'ye transfer oldu.

Geldiği ilk yılında 22 golle Gol Krallığı yaşayan ve adını altın harflerle tarihe yazdırıp birçok Şampiyonluklar kazanılmasında başrol oynadı. Dönemin Başkanı Ali Şen ligde rakiplerinden 5 puan Şampiyonlar Liginde 3 maçta 7 puan almış takımın kaptanı iken Sakaryalı olması sebebiyle takımdan uzaklaştırıldı. Başkan yaptığı hatayı anlayıp defalarca özür dilemesine rağmen o ilk gittiği Kocaelispor maçında ayağını kırarak bir daha o sevdiği formaya dönme şansını bir daha bulamadı. Sonra sırasıyla Çanakkale, Trabzonspor, Göztepe, Zonguldakspor ve Sivasspor formalarını giyip Turkcell Süper Liginde 85 gol atma başarısını gösterip bir ilk olarakta orta sahada oynarken Gol Krallığı ünvanını elde etmeyi başaran tek futbolcu olmuştur her attığı golden sonrada verdiği selamla bu ülkenin güvenliğini sağlayan Asker ve Polise manevi destek olarak Asker selamı ile özdeşleşen centilmen, hayırsever ve idealist bir futbolcu olarak 2001 sezonunda Sivasspor'da 30 yaşında futbol hayatına nokta koydu.

3.5 yıldır Menejerliğini yaptığı Sivasspor takımını 38 yıl sonra Süper Lige çıkartıp başarılı olmasını sağladı. Teknik Direktörlük yaşantısını gene canından çok sevdiği Sivasspor'da en altta 12 puandayken alan Beşiktaş galibiyetiyle deplasmanda başlayan genç Teknik Direktör bundan sonraki hayatında daha başarılı olmayı amaç ve hedef olarak kendine belirledi.

01 Eylül 2008

İstifa

Zenith 2-1 Manchester United
Sampdoria 1-1 Inter Milan
AC Milan 1-2 Bologna
Roma 1-1 Napoli
Chelsea 1-1 Tottenham
Aston Villa 0-0 Liverpool
Numancia 1-0 Barcelona
Deportivo 2-1 Real Madrid
Fiorentina 1-1 Juventus

Ferguson, Mourinho, Ancelotti, Spaletti, Scolari, Benitez, Guardiola, Schuster, Ranieri! İstifa! Nasıl hazır edemezsiniz takımlarınızı Eylül başında!? Hiçbirinizden hoca olmaz abicim. Futbolu bırakın, başka işlerle uğraşın. Yahut daha kolayı, bizim memlekete uğramayın. Bizim memlekette bir adama üç beş maç sabretmezler. Sokakta göreceğiniz her beş adamdan üçü futbolu sizden iyi bilir ayrıca. "Bunak" diyeceklerdir sana Fergi, Mourinho "çaylak" olacaktır. Guardiola çömez, Benitez kadro kurmayı bilmez, Ancelotti ruhsuz, Ranieri huzursuz. Schuster aman dikkat Alman uzak dur! Spaletti kel, Scolari o da kel! Ne taktik bilirler bunlar, ne antrenman metodu. Ne bir tecrübeleri vardır ne de şampiyonluk ruhu!

Biz biliriz her şeyi Türkiye'de. Tek sıkıntı, unuturuz hemen bildiklerimizi, balık hafızamıza göndeririz. Geçen sene büyük imkansızlıklarda şampiyon olan futbolculara bu sene sövüp sayarız, üç maç önce adını herkesten çok haykırdığımız futbolcuya çocuk gibi trip atarız, "bunak" dediğimiz adamın bize kazandırdıklarını hatırlamayıp yerine gelen üzerinden hâlâ ona laf sokarız... Euro 2008'e en çok oyuncu veren kulüp olduğumuzu, Avrupa Şampiyonası'ndan gelen oyuncuların çoğu zaman uzun bir formsuzluk dönemine girdiklerini zaten çoktan unuttuk.

İstifa et Skibbe! Sen de kurtul, biz de kurtulalım. Yılların teknik direktörü Cevat Hoca ne de olsa yapar bizi şampiyon! Olmadı, sokaktaki Galatasaraylı bozması da yapar.

Böyle durumlarda neden futbolu sevdiğimi düşünüyorum.