30 Ağustos 2008

Aman Kaptan Üzme Bizi!

Geçmiş olsun Kaptan!
En kısa sürede dön futbola.
...

Vira!

Yazı, Genç kardeşimden alıntıdır. Orjinali şurada.

Duygusal patlamaya ramak kala...

Anlatamayacağım muhtemelen Tugay'a olan hayranlığımı ama yazacağım gücüm yetene kadar...

Uzun değil benim hikayem, destansı değil belki, belki de çok sıradan... Sarı-kırmızıyı tanıdığım günden, yani doğumumdan başlar ve Galatasaray sevgimin katlanmasıyla devam eder. Benim için Galatasaray, parçalı forma içinde ellerini yumruk yaparak gol sevincini yaşayan, sarı saçlı, Falco varken 6 numarayı giyen bir adamdı. Kendimi o zannederek aşık olmuştum Galatasaray'a. Top ondayken sanki ben koşuyordum, sanki ben koyuyordum uzaklardan Fener'e, sanki ben koşuyordum attığım golden sonra Kadıköy'de mevzilenmiş vişne'ye çalan koyu kırmızılı askerlere... Kötü oynadığı bir maçta tribünden homurtular başladığında, hüngür hüngür ağlayarak susturmuştum o insanları, sanki bana küfür ediyorlar gibi, çaresizce çıldırmıştım.

O Galatasaray'dı, ben Tugay'dım. Şampiyonluklarda Bülent Korkmaz'la beraber kaldırırdık kupaları. 3-3lük Manchester maçında omuzlarda beraber ağladık onunla... Fener'e gideceği söylentileri çıktığı sene Kapalı'nın önüne gelip bütün tribünü beraber susturduk... "Burada doğdum, burada öleceğim!" diye birlikte haykırdık Galatasaray taraftarına. Hertha Berlin'e attık golü, bir anda yaylanarak koşmaya başladık, sonra yumak olduk zıpladık...

Ve o an geldi, sen gittin, götürüldün.. 99-00 sezonunun devre arasında, Tolunay oynayacak diye seni gönderdiler Tugay'ım. Fatih Terim'i bu yüzden hiç affedemedim. UEFA Kupası'nı sen de kaldıracaktın beyaz formanla. Belki de son penaltıyı sen atacaktın ve yine seninle kale arkasına koşacaktık omuz omuza. Olmadı, mavi beyazlar içindesin şimdi. Bambaşka bir ülkede, bambaşka bir yerde doğan çocuklar belki sen oluyor. Belki onlar soyadını bile söyleyemiyorlar, Tugay diyorlar sadece.. Formanı alıyorlar.. Ama bilmiyorlar ki, sana sadece sarı kırmızı yakışıyor. Ve bilmiyorlar ki, Galatasaraylı bu çocuk hala Tugay'ı bekliyor...

Boğazımda düğümlenen hıçkırıktır Tugay Kerimoğlu... Demiştin ya burada doğdum diye, sen geleceksin ve ben tekrar Florya'ya, Ali Sami Yen'e ayak basacağım....

29 Ağustos 2008

Skibbe Düşmanlarına

Üzgünüz, kahroluyoruz. Bundan doğal bir şey de yok.

Ama nereye saldıracağımızı bilemez olmuşuz. İlla ki kelle istiyoruz.

Michael Skibbe, Galatasaray'ın başındaki 4. resmi maçını geçirdi. Daha ilkine çıkmadan homurdanmalar başladı, ilk maç sonrası forumlarda terbiyesizlik edildi, 3. maçta tribünler tarafından ıslıklandı, 4.'de yollayıp Cevat Hoca'yı getirdik taraftarlar olarak. Kriz anında nöbetçilik görevini üstlenmiş ve bu görevini Adnan Sezgin'in direktifleri doğrultusunda sürdürmüş kondisyoner Cevat Hoca'yı! Peki tutun ki yarın Michael Skibbe, Galatasaray'ı harika futbol oynatıp başarıya ulaştırdı. Ne yapacaksınız? Ben söyleyeyim, iki seçenek olacak önünüzde:

a) Tutarlı davranmak adına başarıyı Skibbe'ye bağlamayıp, takıntılı ve sinir bozucu birer taraftar olacaksınız.
b) Söylediklerinizi unutup, utanmadan sevineceksiniz. Daha önce defalarca olduğu gibi.

Ya da özür dileyeceksiniz ama iş işten geçmiş olacak. Ortası yok bunun. Zira siz, Skibbe konusunda kaygılarınızı iletmiş değil, basbayağı Skibbe'nin yollanmasını istemiş durumdasınız şu anda. Skibbe, bundan sonraki her türlü başarısını, Galatasaray taraftarının istifa çağrısı üzerinde oturtacak. Yarın bir gün takımı şampiyon yapıp UEFA yarı finaline kadar da yürüse, bir zamanlar sizin istifasını teknik direktör olacak o. Yani anlayacaksınız ki, sizin söylediğiniz yapılıp Cevat Güler başa getirilse gerçekleşmeyecek olacaktı bu başarılar. Geçen sezon başında, eleştiri sınırlarını aşıp Servet'e terbiyesizlik yapanların, Servet'in bir numaralı mimarı olduğu geçen yılki şampiyonluğa sevinmeyi tam olarak hak etmediklerini düşünüyorum ben mesela. Utançlarının, mutluluklarının önüne geçmesi gerekiyor bana göre. Zamanında alınan kötü sonuçlar sonucunda Terim'in istifasını isteyenlerin kaldırılan her kupada utanç duyması gerektiği gibi. Hagi'ye yaşlı diyenlerin insan içine çıkmaması gerektiği gibi. Arda'ya şımardı diyenlerin internet forumlarından elini eteğini çekmesi gerektiği gibi. Her dönem olmuştur bu tarz taraftarlar. Önemli olan şu; söylediklerinizin ve bunların ucunun nereye uzandığının farkında mısınız?

Ha, oldu da Skibbe başarısız oldu -ki ben de henüz güveniyor değilim kendisine-, o zaman ne olacak? Siz tehlikeyi önceden sezebilen, gerçeği önceden görebilen Galatasaraylılar olduğunuzu zannedeceksiniz, değil mi? Hayır. İsterse Skibbe bu takımı küme düşürsün, siz sabretmeyi bilmeyenler olarak kalacaksınız. 4. maç çünkü bu. Bir, iki, üç, dört.

Son olarak... Galatasaray tarihinde, ligin ilk haftasının ardından gönderilen teknik direktör yok. Varsa da, fi tarihinde ve çok olağanüstü bir durum sonucunda olmuştur illa ki. Siz istiyorsunuz ki şimdi Skibbe gönderilsin; Galatasaray, tarihine ters düşsün. Ben de en nazik olmaya çalışan halimle diyorum ki, Galatasaray'ın sabredebilme özelliğinin yanında, umrumda değil şampiyonluk, para, kupa.

Aranızda, "Başarılar gelir geçer, asaletin bize yeter." diye bağırmış olan var mı?

Öncelikle, böyle abuk subuk resimler koyuyorum çünkü bu iti Galatasaray formasıyla görmeye tahammül edemiyorum.

Sonrası kısa.

Galatasaray, Bosna'da katılacağı dörtlü basketbol turnuvasından çıkartılmış. Sebep, Gurović.

Bundan büyük utanç yoktur Galatasaray tarihinde.

Yazık.

28 Ağustos 2008

Soru

Kupanın üzerindeki ülke bayrakları, sadece kazananların ülkesininkiler mi, yoksa orada UEFA'ya bağlı tüm ülkelerin bayrakları var mı? Eğer sadece kazananlarınki var ise, bir takım bu kupayı ikinci kez kaldırdığında bayraklar da çiftleniyor mu?

Kupayı biraz inceleyince cevabı da tahmin edebiliyorum aslında. Ama öyle bir sorayım dedim. Nereden aklıma geldiyse...

# Çok üzgünüz elbet. Kahroluyoruz. Ancak enseyi karartmaya gerek yok, olur böyle şeyler. İstikamet Kadıköy. Aşağısı kurtarmaz. Zor mu? Zor. Ama ne zaman kolay oldu ki?

Sinir bozucu iyimserlikteki;
Ata.

26 Ağustos 2008

Milan Baros Galatasaray'da

Şimdi efendim... Harry Kewell, Fernando Meira, Morgan De Sanctis gibi oyuncuların Galatasaraylı olduğu bir sezonda yapılan bir başka büyük transfer olmaktadır kendisi. Tamam belki rüya gibi isimlerin konuşulduğu forvet transferi hususunda en iyisi o değildi, ancak bir düşünsenize Galatasaray'ın forvet hattında gol kovalayan sarı kırmızı formalı bir Milan Baros'u. Ciddi anlamda büyük bir transfer, çok yararlı olmasını bekliyorum.

2001 yılının Mayıs'ıydı. Fotomaç'ta tam sayfa okumuştum "Milan Baros Galatasaray'da" diye. Bir ay sonra Liverpool'a gitti Baros. 2004 Avrupa Şampiyonası'nın gol kralı, İstanbul'a dört yıl sonra geldi gelmesine, ancak Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırmaya. Liverpool'un o dönemki oyuncularının, o efsanevi maçın etkisiyle İstanbul'u ne kadar sevdiğini biliyoruz. Önce Harry Kewell, şimdi Baros. Seneye de Gerrard gelir mi dersiniz?

:)

Şunu da ekleyelim:

25 Ağustos 2008

Lincoln

Galatasaray'ın Denizlispor'la oynadığı ligin ilk maçında sahaya çıkan 28 futbolcu arasında en iyisi Lincoln'dü bana göre. Zannediyorum, en isteklisi de. Ne var ki, yine beğenilmedi Lincoln. Niye? Şapkadan tavşan çıkartmadı çünkü. İstatistikse istatistik; 1 gol 1 asist. İstatistik değilse, ki değil, oynadığı futbol. Şık ara pasları, tehlike yaratan şutları, direkten dönen topları, asisti, golü, yarattığı hücum varyasyonları... Hepsini geçtim, bunu öğrenmenin bir yolu var mı bilmiyorum, ancak iddia ediyorum ki Denizlispor maçının en çok top çalan oyuncusuydu Lincoln. Hatırlatayım, mevkii forvet arkası, ön libero değil. O top çalmalar ki, rakip oyuncuyu oyundan attıran, rakip kalede tehlikeler yaratan örneklerini de gördük 90 dakika içinde defalarca.

Bir oyuncu; bir maçı bir gol bir asistle tamamlıyorsa, aldırdığı iki sarı kartla rakibin 10 kişi kalmasını sağlıyorsa, golle sonuçlanabilecek bir dolu pas atıyorsa önündeki oyuncuya, hücumda görev almasına rağmen en az 8-10 top çalıyorsa, direkten dönen bir frikiğin sahibiyse, (yine benim iddiam) maçın en çok koşan 3 oyuncusundan biriyse... Hiç kimse o oyuncunun kötü oynadığını iddia edemez. Varsa böyle bir iddia, bir önyargı sözkonusudur ve bunun nedenlerini bir sorgulamak gerekir. Üç ayrı yönden; yönetim, futbolcu ve taraftar ekseninde değerlendirebiliriz bu önyargının oluşum sürecini:


Taraftar - Yüksek beklentiler: Kaleci Aykut'un aut atışındaki kısa pasını alıp, 11 kişiyi toplam 38 defa çalımlayarak sol köşe gönderinin sağ yan hakemin arka adelesiyle birleştiği yerden röveşatayla gol atmasını mı bekliyoruz Lincoln'den; yoksa takıma yararlı bir futbol oynamasını mı? Maç başına 3 gol 6 asist ortalamasını tutturmasını mı bekliyoruz; yoksa takımının galip gelmesine yardımcı olacak futbolu ortaya koymasını mı? Kafasına göre takılmasını mı bekliyoruz saha içinde; sistem oyuncusu olmasını mı? Evet, Lincoln Türkiye liglerinin en yetenekli birkaç oyuncusundan biri; ancak bu demek değildir ki her maç hayatımızda görmediğimiz hareketler yapıp rakibi hipnotize edecek, 20 bin insan Galatasaray'ı değil Lincoln'ü izlemeye gelecek. Lincoln, Galatasaray için önemli bir silah sadece, Galatasaray'ın tüm cephaneliği değil.

Yönetim - Alınamayan Önlemler: Kısa bir süre önce, şimdi söyleyeceğime benzer şeylere, komplo teorisi veya senaryo der geçerdim. Ancak Fenerbahçe Spor Kulübü'nün, kuruluşunun da nedeni olan "Galatasaray'dan daha başarılı olmak" amacından hâlen sıyrılamamış olduğunu yakın zamanda, çok yakından görme şansını elde ettim. Karşımızda, başarılı olmaya çalışan değil, "Galatasaray'ın başarısını engelleyerek, daha başarılı gözükmek isteyen" bir takım var. Tabii ki başarı hedefleri de var, ancak bu yolda kullandıkları en etkili silah Galatasaray'ın önünü tıkamak. Türkiye'de futbolun bu derece kirlenmesinin, rekabetin rekabet olmaktan çıkıp savaş haline dönüşmesinin ve tüm düşmanlıkların tek nedenidir, öncüsüdür Fenerbahçe. Galatasaray'la fikir ayrılığına düşenlerce kurulurken de aynıydı, 25 Nisan 1955'te de aynıydı, bugün Galatasaray'ın santrfor transferine engel olmak için akla hayale gelmeyecek oyunlar oynarken de aynı, yarın da aynı olacak. Fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, daha fazla dağılmadan konuya döneyim.

Lincoln, Türkiye'de Jardel'den sonra kariyenin zirvesinde gelen ilk oyuncusu olması itibariyle büyük bir transferdi. Ligin ilk 5 haftasında oynadığı futbolla da, neler yapabileceğini herkese göstermiş, karşı yakanın düzenbaz kulübünü de harekete geçmek zorunda bırakmıştı. Böyle gitmezdi çünkü. Gitmesi halinde, bazıları için oyunun sonu gelirdi. 5 sene boyunca Hagi kabusunu yaşayanlar, göz göre göre yeni bir Galatasaray efsanesinin doğuşuna izin veremezlerdi. İki yönlü bir çalışma gerçekleşti ve Galatasaray yönetimi buna bir türlü çözüm getiremedi.

  1. Saha içi sertlikler: Evvela, Türkiye'de oynanan futbolun kalitesi, Türk futbolcusu - daha doğrusu Türk insanı- mantalitesi, saha ve zemin yapısı gibi etkenlerden dolayı, bir oyuncunun, kim olursa olsun, eğer Hagi gibi bir dahi değilse gerçek futbolunu ortaya koyamayacağı iddiam vardır benim. Hagi gibi derken, açayım. Kendisine faul yapanı, yaptığına bin pişman ederdi Hagi, yıllarca izledik bunu. Misal, direk sakatlama amacıyla çift dalan Johnson'un, bir dirsek darbesiyle sahalardan 2 ay uzak kalmasını sağlamışlığı vardır. Ha, çok sinirlenmedi mi? Bir çalımla binlerce kişinin önünde rezil eder, yine pişman ederdi yine rakip kasabı. Lincoln ise, yapılan bu sert müdahelelere karşı gereken tavrı sergileyemedi. Bunda en büyük suçlu kendisi, ona geleceğim. Ancak şimdi bir büyük Türk yalanının üzerinde durmak gerek: "Lincoln'e yapılanlar, Alex ve Delgado'ya da yapılıyor." Bok yapılıyor, affedersiniz. Başka bir anlatım şekli düşündüm, bulamadım. Bu ülkenin, en sert müdahalelere maruz kalan oyuncusu Lincoln'dür. Bir hafta içerisinde, üç takımın maçlarını izlemek yeterlidir bunu anlamak için. Ha... Bu sertliklerin Fenerbahçe Spor Kulübü'yle ne ilgisi var? Yorum yapmıyorum.
  2. Medya bombardımanı: Asıl bu konuda "yorum yapmaya gerek yok." diyebilseydim keşke. Herkes, medyaya sallayıp duruyor ancak aynı medyadan etkilenmekten de geri durmuyor. Medya kimin medyası, hepimizin malumu. Lincoln konusunda sergilenen tavır ve yapılan planlı çalışma da ortada. Beşiktaş maçı öncesi yaşanan kadro dışı bırakılma olayından beri, bugünü görebiliyor aklı başında Galatasaraylılar. Göz göre göre, inanamıyorum ama, geldik bugüne. Bugün, amaçlarına ulaştıkları gündür. Bravo Galatasaray taraftarı. Bravo sana. (Konudan bağımsız bir not: Lincoln'ün performans düşüklüğünü kadro dışı kalma olayına bağlayanlar, bir Beşiktaş maçının tarihine baksın, bir de Lincoln'ün Galatasaray formasıyla en iyi futbolunu sergilediği Sion maçının tarihine. Sonra da düşünsünler; "Gözümüzle gördüğümüze mi inanıyoruz, medyanın söylediğine mi?" diye)
Futbolcu - Kendini ifade etme sıkıntısı ve birtakım sorumsuzluklar: Bu kadar konuştuk anlattık ama, Lincoln de sütten çıkmış ak kaşık değil elbet. Oynadığı maçların tamamına yakınında çok istekli ve hırslı olduğunu görebildiğim için, yetersiz performans gösterdiği zamanlarda asla kızmadım Lincoln'e. Ancak bu performans düşüklüğündeki kendi payı da asla azımsanamaz. Gerçekte öyle olmasa da vurdumduymaz gözükmesi, sorumluluk almaktan kaçınması, sert müdahelelere karşı sergileyemediği tavır ve en önemlisi de Galatasaray'a fazlasıyla borçlu olduğu dönemde kampa geç katılması, bugün ona karşı oluşan önyargıların merkezini oluşturuyor. Bunları herkes, abarta abarta konuştuğu için fazla üzerinde durmadan geçiyorum. Görülmeyeni, konuşulmayanı, daha az görülüp konuşulanı konuşmayı tercih ederim.

***

Uzun lafın kısası, şu anki durumun tek suçlusu Lincoln değil. Onun da suçu var, ancak tepkiyi hak ettiği doğru değil. Biz, duygularımızı uçlarda yaşayan, kafası fazla çalışmayan bir milletiz. Övgüyü hak etmeyen adama, durduk yerde "Lincoln, Lincoln" diye bağırır, yergiyi hak etmediğinde de tribüne çağırmaz, ıslıklarız. Bir maç önce ilk kendisini çağırmışken tribüne, bir maç sonra hiç çağırmayız, çağıranı da ıslıklarız. Ortamız yoktur bizim. "Biz" dediğim, "onlar" aslında, yazıdan nefret duyguları yansımasın diye yumuşatıyorum 1. çoğulla.

Lincoln, herkesi memnun edecek çok yakında. Birkaç gole, kendisine yeniden güvenmesine bakar. Göreceksiniz. 2008-2009, Lincoln'un yılı olacak Türkiye Birinci Futbol Ligi'nde. Herkes görecek bunu.

24 Ağustos 2008

Galatasaray - Denizlispor

Skibbe yuhalandıktan sonra, insanın içinden bir şey yazmak gelmiyor ki. Ne kadar büyük bir terbiyesizlik bu, ne kadar acı... Bir teknik direktör, Galatasaray'ın başındaki üçüncü resmi maçına çıkıyor ve yuhalanıyor. Bu üç resmi maçta mağlubiyeti yok. Onu yuhalayanlar, yarın adını ilk bağıracak olanlar. Ben bu adamların sevinmesini istemiyorum, zira üzüntülerin en büyüklerine layıklar. Bu adamların tuttuğu takımlar küme düşmeli ama ne yaparsın, Galatasaray bu, yarın onları yine utandıracak. Oysa Galatasaray onları utandırdığında, onlar utanmayacak aslında. Böyle sürüp gidecek bu, sonsuza dek. Ne diyeyim, sakınıyorum bu kez laflarımı, yoksa çok şey var söyleyecek.

Arkamda maç boyunca "Barış kazmasına top atmayın" diyenler, Barış'ın golünde "Özbeeeeeek.... Barııııııııııış" diye en çok haykıranlardı. Lincoln'ü maçtan önce yuhalamaya çalışan zeka yoksunlarını maç boyunca en çok heyecanlandıran futbolcunun ön adı Cassio'ydu. İlk golde Hasan Şaş'a küfredenler, ortanın golle sonuçlandığı andan itibaren yuttular cümlelerini. Onu çıkar, şunu sok, sağa at, sola ver, ileri oyna, ona pas vereceğine bana ver... Budur halimiz.

Neden aldım sanki şu kombineyi, sinirleneceğimi, maçtan zevk almamın engelleneceğini bile bile? Bu da benim hatam işte.

Unutmayalım, not düşelim. Mehmet Topal sakatlanmış. Bilmeyen için de açıklayalım. Skibbe, Mehmet Topal'ı çıkardığı için yuhalandı.

Bravo size.

Biraz daha uğraşırsanız olacak, şurada ne kaldı ki Galatasaray'la Fenerbahçe arasında... Az daha uğraşın, hadi'n rastgele.

Oynadığı dönemde çok severdim Trabzonspor'un ikizleri Şota ve Arçil'i. Bunda Trabzonspor'un şampiyonluk yolunda Fenerbahçe'yle yarışmasının rolü nedir bilinmez. Herkes gibi daha çok sevdiğim Şota'ydı benim de, ancak nedeni daha çok gol atması değil, bir hareketiydi.

Bir Pazar günü, ya pikniğe gidiyoruz ailecek, ya da misafirliğe. Sahil yolundayız, Tarabya civarında. Radyoda iki maç: Vanspor - Fenerbahçe, Trabzonspor - Eskişehirspor. İki takım şampiyonluk yolunda yarışıyor ve Fenerli babam, çok da fanatik olmaması nedeniyle araba radyosundan dinliyor bu son hafta maçlarını. Bense arkada heyecanla Vanspor'dan gelecek gol haberini bekliyorum ama ne mümkün, Boliç yapıyor yapacağını ve bir anda 2-0 oluyor skor. Oysa üç hafta önce aynı Vanspor, Trabzonspor'u yenmişti, Erkan Avseren'in golüyle. Trabzonspor'un şampiyonluğundan ümidi kesiyorum. Arabada babamın yüzünde güller açıyor. Arabayı sağa çekip elime üç beş bozuk para tutuşturuyor ve ekmek almamı istiyor. Fırına giriyorum, ekranda maç. Fenerbahçe'nin değil, Trabzonspor'un maçı. (Dönüşümlü mü yayımlanıyordu acaba?) Şota maçtaki bilmemkaçıncı golünü atıyor ve gol krallığını hemen hemen garantiliyor. Tüm Trabzonsporlu oyuncular Şota'ya koşuyor ama o da ne? Şota sevinmiyor. Bir yabancı futbolcu olarak kendi gol krallığını hiç umursamayıp, Trabzonspor'un şampiyonluğu kaçırmasının üzüntüsüyle santra noktasının gerisine doğru yavaş adımlarla yürüyor. Yanına gelen Arçil, kollarını kardeşinin başına doluyor ve ona iki kelime fısıldıyor. Ne diyor? Bilinmez.

Böyle bir adam Şota. Bu derece içimizden biri olmuş Trabzonspor'da forma giydiği seneler içerisinde. Arçil'in de ondan çok farklı olduğu söylenemez. İkisinin de Trabzonspor taraftarının gönlündeki yeri bambaşkadır. İleri ikilide beraber oynadıkları dönemde neredeyse her maç, gol tablosunda Arveladze (aslında Cetvalişvili) yazmaktadır. Hele ki kendileri gibi hücumda oynayan ağabeyleri Revaz'ı da aralarına katarak hep beraber Dinamo Tbilisi forması giydikleri yıllarda bu işe apayrı bir boyut kattıkları söylenebilir. İçlerinden en çok gol atanı Şota olsa da, diğerlerinin de skora katkısı az olmamıştır. Misal ikizler Trabzonspor formasıyla ilk oynadıkları 15 maçta fileleri toplam 23 kez havalandırırlarken, bu gollerin 14'ünde Şota'nın, 9'unda Arçil'in imzası vardır.

Şota ve Arçil'in hikayesi 1973'te dünyaya geldikleri Tiflis'te başlıyor, hayat onları farklı yerlere sürüklüyor. Kraliyet ailesine mensuplar, ancak Ekim Devrimi ile birlikte bu krallıkları son buluyor. Ülkesinin ünlü cerrahlarından Cemali Cetlavişvili, üçüncü ve dördüncü çocukları olan ikiliyi, abileri Revaz'a yaptığı gibi futbolculuğa teşvik ediyor. Ve günü gelince ikisi de ülkelerinde gol kralı unvanını kazanıyorlar. Daha sonraki hedefleri ise krallıklarını Avrupa'da kanıtlamak oluyor.

Trabzonspor'a transfer olma hikayeleri çok ilginç. Önce 1990 yılında Trabzon'a gelen Dinamo Tbilisi takımının dikkat çekici genç yetenekleri olarak Trabzonspor Kulübü'nün raflarındaki transfer dosyalarında adları geçiyor. Zamanın Trabzonspor teknik direktörü Özkan Sümer, iki futbolcu için düştüğü notta "Fizik kapasiteleri yetersiz. Henüz çok gençler. Trabzonspor için hazır değiller." ifadelerini kullanıyor. 2 yıl sonra, bu kez Belçikalı tenik direktör Leekens'in yardımcısı Desment, iki oyuncuyu daha olumlu ifadelerle değerlendiriyor ancak o da ekliyor: Trabzonspor için hazır değiller.

Yıl 1993. Dinamo Tbilisi, Şampiyonlar Ligi ön elemesi ikinci maçında Linfield karşısına çıkıyor. İlk maçı Tiflis ekibi 2-1 kazanmış. İkinci maçın hakemi tanıdık; Erman Toroğlu. Tiflisli yöneticiler işi sağlama almak istiyor ve Erman Toroğlu'na içi yemyeşil dolarlarla dolu bir çanta teklif ediyorlar. Çantanın içindeki para şimdi komik gelse de, o zaman için büyük: 2 bin dolar. Erman Toroğlu çantayı kabul ediyor ve alıyor. Evet, alıyor. Ama UEFA gözlemcisine teslim etmek için. Karşılaşma başlıyor, fakat Erman Toroğlu, muhtemelen biraz mübalağa sanatının da etkisiyle şöyle ifade ediyor durumu: "Maçı yönetmeyi bıraktım, ikizleri izlemeye daldım." Maç 1-1 sonuçlanıyor, Dinamo Tbilisi tur atlıyor. Hesapta. Gerçekte ise, Gürcistan şampiyonu, turu bırakmakla kalmıyor, hakeme açık şike suçundan iki yıl uluslararası müsabakalardan men cezası alıyor.

Erman Toroğlu, bu maçın ardından soluğu telefonun başında alıypr ve dönemin Trabzonspor başkanı, yakın arkadaşı Sadri Şener'i arayarak ikizlerden bahsediyor. Deyim yerindeyse Şota ve Arçil'i öve öve bitiremiyor Toroğlu. İkilinin olağanüstü yeteneklerinden, birbirleriyle uyumlarından ve Trabzonspor'a neler kazandıracaklarından dem vuruyor. Sadri Şener de gerekeni yapınca iki oyuncu, 200 bin dolar bonservis ücreti ve kendilerine Rusya'yı satın alabilecekleri hissini veren 5'er bin dolar aylıkla Trabzonsporlu oluyorlar. Kısa süre sonra ise yönetime çıkarak "Bakıyoruz biz daha iyi futbolcuyuz ama az para alıyoruz." diyor ve Sadri Şener'in ricalarını kırmamasıyla 7500 dolar maaşla oynamaya başlıyorlar.

Şota ve Arçil, önceleri benzerlikleri nedeniyle arkadaşları tarafından ayırt edilemiyorlar ve bu problem Trabzonspor'un emektar malzemecisi Kuş Mehmet tarafından atılan öneriyle çözüme kavuşturuluyor; Şota'ya Adidas, Arçil'e Puma malzemeler veriliyor. Arçil'in evlilik yüzüğü de ikiliyi ayırt etmekte yardımcı olan bir diğer obje. Hakemlerin işi ise hiç kolay değil, sarı ve kırmızı kartlarda çoğu zaman Kaptan Ünal Karaman'dan yardım istiyorlar. Sonrası malum. İkisi de golleri ve sempatik tavırlarıyla kendilerini kısa sürede herkese tanıtıyorlar, ikisi de birer Trabzonspor efsanesi olarak tarihteki yerlerini alıyorlar.

"Sahada gözlerimizle haberleşir, konuşuruz. Duygularımızla oynar, birbirimizi buluruz. Ayaklarımızla da gol atarız. Olur ya, herhangi bir nedenden ötürü ikimizden biri o gün sahaya çıkmayıp forma sırtlamadıysa, sahaya çıkanımız için gerçekten ızdıraplı dakikalar yaşanır. Çünkü tek oynadığımızda kanatlarının biri kesilmiş kuş gibi oluruz, bir tarafımız eksik kalır. Motoru yarım çalışan bir araba gibi, tekleyen bir tır gibi..."

İlk Yarı

1 - Galatasaray
2 - Fenerbahçe
3 - Kayserispor
4 - Beşiktaş
5 - Trabzonspor
6 - Sivasspor
7 - İstanbul B.B.
8 - Gaziantepspor
9 - Konyaspor
10- Bursaspor
11- Kocaelispor
12- Gençlerbirliği
13- Ankaraspor
14- Hacettepe
15- Ankaragücü
16- Eskişehirspor
17- Antalyaspor
18- Denizlispor

19 Ağustos 2008

Sabri

!
...

Gecikmeli de olsa, tarihe not düşeyim. Yazıların seyrelip kısaldığı yaz döneminden de sıyrılıp, yeni yayın dönemine geçeyim.

Sezonu kupayla başlattık, kupayla bitireceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Efendim, şu futbol aleminde Kadıköy'de bize her türlü zulümü reva gören Fenerbahçe taraftarından daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, başarı bağımlısı Galatasaray taraftarıdır.

Hep söylerim, hep söylerim, Türkiye'de en az taraftar Galatasaray'dadır. En başarı bağımlısı taraftar Galatasaray taraftarı değildir ama Galatasaraylı olmak, diğer takımların taraftarı olmaktan çok farklıdır. En azından Galatasaray kültürü, Galatasaray geleneği ve Galatasaray tarihi dediğimiz olgular beni böyle düşündürüyor. Bu yüzden de benim için Galatasaraylılık kriteri ne ömür boyu Sami Yen - deplasman demeden Galatasaray kovalamaktır, ne de yenilince ağlamaktır. Pek az Galatasaraylı tanıdım hayatımda, çokça da Galatasaray sempatizanı.

***

7 Ağustos'taki Bursa maçı sonrası, şöyle bir şeyler karalamıştım;

Yeni bir sezona başlıyoruz. İlk maçımız 13 Ağustos'ta Steaua'yla. Ola ki çarşamba günü Sami Yen'de 5-0 yenildik. Ne yapmalı? Kahrolup, gece üzüntüden uyuyamamalı elbet evvela. Sonra? Sonra umutla geleceğe bakmaya devam etmek gerek. Ben şimdiden söyleyeyim Galatasaray bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olamayacak. Başarı nedir? Yarı finale gelmektir mesela. Bu sezon gelemeyecek Galatasaray o noktalara, çünkü yaş ortalaması 22-23 seviyesinde gezen bir takım var elimizde, geçtiğimiz yıldan başlayarak kurulmuş. Yavaş yavaş oturacak bu takım. Birbiriyle oynamaya alışacak, tecrübe kazanacak, kendine güveni gelecek. Ondan sonra başarı gelecek işte, kesin gelecek. Tüm göstergeler bu yönde; oyuncu kalitesi, ekonomik atılımlar, yönetimsel faktörler, yakalanan hava...

Amaç neydi geçen sezon başında? Şampiyon olmak mıydı, yoksa yeniden şampiyonluklara ambargo koyacak kadroyu yaratmak mı? 96-2000 arasındaki 4 yılın ilkiydi geçen yıl. Şimdi ikincisindeyiz. Hatırlayalım 97-98 sezonunu, Avrupa'da ne yaptık? Hiç. Parma, Borussia Dortmund ve Sparta Prag'ın olduğu grubu sonunculukla bitirdik. Peki kadroda kimler vardı? UEFA Kupası'nı alanlar. Teknik direktör kimdi? UEFA Kupası'nı aldıran. O zaman şimdiki kadar isyankar bir taraftar kitlesi yoktu, hazırlık maçlarından sezonu kapatacak. Enseyi karartmadı hiçbir zaman kimse, üstelik büyük hedeflere yürünüyor oluşunu bilmemesine rağmen. O zaman bunu tahlil edebiliyor değildim elbet, ancak şimdi biliyorum.

Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Steaua'ya elenmek kötü bir şeydir, ancak hikayenin sonu değildir. Fark da yesek; Skibbe yanlış tercih, forma giyenler Galatasaray'ı kaldıramayan oyuncular demek değildir bu. Steaua güçlü bir takım, Beşiktaş seviyesinde diyelim, elenmemiz gayet normal olacaktır. Ben eleyeceğimizden eminim, ancak ola ki kaza oldu, normaldir. Kendi adıma söylüyorum, bu durumda 2008-2009 sezonunda Şampiyonlar Ligi'nde Galatasaray'ı göremeyecek olmaktan duyacağım üzüntüden çok, başarı bağımlısı taraftar kitlesi eleştirilerine sinirleniyor olacağım. Zira biliyorum, öyle veya böyle, er ya da geç bu takım başarıya ulaşacak. Sözkonusu köstekçi taraftar kitlesi ne yapıyor olacak o zaman peki? Pek tabii ki göğsünü gere gere dolaşıp, bunun keyfini çıkarıyor olacak.

Çok özür dileyerek, daha açıklayıcı olabilmek adına kendimden alıntı yapıyorum bir defaya mahsus olarak, 31 Mart'tan.

"Yeni kuruldu bu takım. Belki şampiyon olacak, belki de olmayacak. UEFA'da da pek başarısız oldu bu sene. Ama yeni kuruldu işte. Elbette çekeceğiz cefasını. Daha seneye Avrupa'ya çıkacağız, orada başarısız olup döneceğiz. Belki en güvendiğimiz Servet'in ve Emre'nin büyük hatalarıyla olacak bu, belki Arda'nın çok kötü oyunuyla, belki de Mehmet Topal savunmadan çıkarken top kaptıracak, son anda veda edeceğiz Avrupa'ya. Hakan Balta ve Uğur hayal kırıklığı yaratacak. Balta'nın yerine Volkan'ı deneyecek yeni hoca, o daha da kötü oynayacak. ''Bu muydu öve öve bitiremediğiniz Linderoth, sakatlıktan sonra bitmiş bu.'' diyeceğiz. ''Ulan Hasan, 2002'den beri top oynamadın, haybeden yer kaplıyorsun bu takımda'' serzenişinde bulunacağız. Ümit'in yine vurdumduymazlığa başladığından dem vuracağız, Barış'ın toplu oyunu hâlâ öğrenememiş olmasından, Ayhan'ın bir türlü istikrarı sağlayamamasından yakınacağız. Serkan da çeviremedi hiçbir maçı, gitsin! Nonda zaten en kolay golleri atamıyor, bak o golü atsaydı kesin elemiştik, ne zaman gelecek bu takıma bulduğunu atan forvet? Ya da Lincoln gruptan çıkma maçında yerlerde sürünecek, üstüne bir de penaltı kaçıracak, üzüleceğiz, ''Küstü Hoca'ya bu, küstü. Bilerek oynamıyor.'' olacak. Takasta kullanalım. Yazık oldu Galatasaray'ın paralarına.

Ama sefasını sürdüğümüz vakit, bu takımın stoperleri yine Servet'le Emre olacak, sağlarında yine Uğur, solda yine Volkan yahut Hakan Balta olacak. Ön liberomuz yine Mehmet Topal, sol açığımız Avrupa'nın önemli takımlarını peşinden koşturan Arda olacak ve bu takımı saha içinde Lincoln yönetecek. Ulan Linderoth, ne adammışsın sen de, aylarca oynamadın, formsuz döndüğünde korktuk ama bak ne işler başardın. Cezalı olduğun o maçta da hiç sorun yaşamadık, Ayhan tecrübesiyle iyi kapattı orayı. Nonda'yla Ümit'ten hangisi oynasın seçemeyeceğiz, kim yedek kalsa yazık olacak ama onlar kulübedeyken bile bir diğerinin attığı gole sevinecekler. Barış güçlü takımlara karşı savunmayı kuvvetlendirmekle kalmayacak, sağda Uğur'la iyi bir ikili oluşturacak. Serkan sağ kanada hareket getirecek. Maç kötü mü gitti, yenik miyiz? Kenarda Hasan'ım var, iyice yaşlandı ama delirmiştir şimdi o, oyuna alalım yine çevirir maçı. Ya tek tek bahsettik ama şu Mehmet Topal - Linderoth ikilisinin uyumu da ayrı bir güzellik, ne güzel oturdu şu takım be!

Evet. Aşağı yukarı böyle olacak.


Cefa, sefayı doğuracak. Başarıyı, istikrar getirecek. Kadroyu yakaladık, revizyonlara operasyonlara gerek yok. Başarıyı bize bu çocuklar getirecek."

Lütfen, lütfen sabırlı olalım. Her kötü sonuçta asıp kesen, satıp gönderen, sayıp söven yorumları okumayalım bu sene. Bu sene eleştiri bağımlısı olmayalım. Kullanmayalım Galatasaray'ı kişisel tatminlerimiz için. Genç yıldızımız şımarmasın bu sene forumlarda, pahalı transferimiz elimizde patlamasın, teknik direktörümüz bunamasın, santrforumuz lakaytlikten maçı vermiş olmasın. Bu sezon sadece bize düşeni yapalım: Katkı sağlayalım. Yeri geldiğinde yapılanların arkasında durarak, yeri geldiğinde tehlikeyi görüp uyararak. Bu sezon, haddimizi aşmayalım.

Saygılar;

Milan Gurović ve kolu.

Taksim'de, 5 senedir haftada 3-4 kez nargile içtiğimiz bir yer var. Haliyle koyu muhabbetimiz var sahipleriyle, severiz de. İki gece önce öğrendik ki, bayraklarını asacak kadar BBP'lilermiş. Hadi bakalım, gitmeye devam edelim mi, etmeyelim mi? İnsanları siyasi görüşlerine göre sınıflandırmayı bırakalı çok oldu. Aktif olarak bir işin içinde yer alıyorlar mı, bizim paralarımız, istemediğimiz yerlere mi gidiyor misal, bu önemli. İnsan bir konuda bir kez şüphelenmeyegörsün, yaşanan her olayı bir de o pencereden değerlendiriyor. Bizi de şüphelendiren durumlar oldu. Dükkan sahibi, belli ilişkiler içinde olduğunu görüp duyduğumuz, 40'lı yaşlarda, son model cipi olan bir adam. Kafeden kazanmış olması mümkün değil. "Acaba mı?" derken, çıkamadık işin içinden. Şimdi gitsek bir türlü, gitmesek bir türlü. Her çekişimde Hrant'ın katilleri gelecekse benim aklıma, o nargile, o çay zehir zıkkım olur bana. Diğer yandan, ya değilse, alakası yoksa?

Galatasaray'ın Gurović transferinde karşı karşıya olduğu durum ise, bu kadar kompleks değil. Her şey apaçık. Adamın kolunda, iğrenç bir herifin dövmesi var. Onun üstüne Galatasaray forması giyecek. Galatasaray formasıyla attığı üçlüklerde o kol gözümüze gözümüze girecek. O kolla yumruk şov yapacak iki metre önümüzde. Galatasaray'ın adını kullanarak, reklamını yapacak insanlık dışı, sapkın ideolojisinin. Hepimiz de bunun bir parçası olacağız. Maça giden herkes, masumiyetinden bir şeyler kaybedecek. Abartmıyorum, öyle. Açıkça da söylüyorum, kendim için de, Galatasaray için de en doğru olduğunu düşündüğümü yapar, tek bir maçına gitmem Galatasaray basketbol takımının, Gurović'i kadrosunda barındırdığı sürece.

Aslında, genel kanının aksine, sporcuların politik bir duruş sergileme hakkı olduğunu düşünüyorum. Bu, gol veya basket attıktan sonra sol yumruğunu havaya kaldırmak veyahut ülkücü işareti yapmak olamaz tabii ki ancak saha dışında fikirlerini özgürce beyan edebilmeleri bir sorun teşkil etmemeli. Sevenleri olur, sevmeyenleri olur ancak kimseyi inandığı doğruları konuşmaktan alıkoymak doğru değil. Forma üzerindeyken bir densizlik yapıp gerginlik yaratmadığı ve takım içinde gruplaşmalara neden olmadığı sürece, her oyuncu hayat görüşünü sergileyebilir.

Faşistlik ise, siyasi bir tutum veyahut insanı bir tavır değil. Faşist bir oyuncu, hiçbir şekilde Galatasaray'ın kapısından içeri girmemeli. Aktif olsun olmasın; Çetnik (veyahut Nazi sempatizanı, ırkçı, vesaire...) bir oyuncu Galatasaray forması giymemeli. Giyerse de, acilen o formayı çıkarması için mücadele etme yolunu seçerim kendi adıma. Kaldı ki, bu oyuncu az önce belirttiğim kritere de uymuyor, spora siyaset bulaştırıyor. Her şeyi geçtim, Galatasaray formasını, binlerce insanın katili, soykırımcı bir faşistle yan yana, iç içe görmeyi kabullenebilecek miyiz? Bu bile yeterli bir sebeptir bence.

Çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Acilen bir şeyler yapmak gerek. Aksi takdirde bu utancı hiçbir şey Galatasaray tarihinden silemez. Galatasaray, herhangi bir spor kulübü değildir. Galatasaray, sadece spor kulübü de değildir. Galatasaray, Galatasaray'dır. Türkiye'nin aydınlığa açılan penceresidir. Avrupa'nın en iyi oyuncularından biriymiş, şampiyon yaparmış, sevindirirmiş, zerre kadar değeri yok bunların benim gözümde. Bu transferin önüne geçmek, bir gurur meselesidir Galatasaray ve Galatasaraylı için.

P.S.: Pek adetim olmasa da, bu defa gerekli olduğu inancıyla, başka bir platformda yazdığım yazıyı buraya geçirdim.

05 Ağustos 2008

Bugün?

Yoksa bana doğumgünü hediyesi mi?
:)

01 Ağustos 2008

1 Ağustos 1996