30 Haziran 2008

Winning 23

Van Der Sar

Sergio Ramos Puyol Pepe Van Bronckhorst

Senna

Sneijder David Silva

Schweinsteiger .... .... .... .... .... Lukas Podolski

Pavlyuchenko

&

Casillas

Corluka Chiellini Marchena Zhirkov

Aurelio

Arda Xavi Iniesta

Arshavin Villa


Ek: Bir de üçüncü kaleci Boruc vardı, ancak dayanamadım bir takım daha yapıp onu da oraya yerleştiriyorum. İlki altın, ikincisi gümüş, üçüncüsü bronz karma olsun. Bir de sonuna teneke karma yapayım en kötülerden...

Boruc
Corluka Mertesacker Grosso (Hakan)
Hamit Modric Chivu Deco
Hakan Y.
Torres Semih

&

Ahan da bu da kötüsü:

Nikopolidis
Sagnol Gökhan Thuram Materazzi
Zambrotta Cociş Emre
Cassano Gomis
Gomez

Turnuvanın hayal kırıklığıydı, en büyüğünden. Beni de eşe dosta rezil etti, gol kralı adaylarımdandı. Fantasy Football'daki performans düşüklüğümün en büyük sebebi yine o. Ama asla kötü futbolcu değil. Onu alan takım büyük iş başarır.

29 Haziran 2008

Itandje

Bu mudur? Itandje midir alacağımız en iyi kaleci? Hadi öyle olsun bakalım, neticede Mondragon'u da tanımıyorduk geldiğinde... İstanbul'daymış şu anda Charles Itandje. Bize de hayırlı olsun demek düşer. Ama bir de not düşelim, Liverpool taraftarı zil takıp oynuyor. 1,2 milyon euro'ya Orkun'u Konyaspor'a satmış Galatasaray havası hakim Liverpool forumlarında. Göreceğiz bakalım ne kadar haklılar. Umudum yok değil, hatta gayet umutluyum ama daha net bir isim bekliyordum.

Ah Isaksson ah...

Madem öyle, açılışı sporcu kartlarıyla yapalım. Çocukluktan elimde kalan en güzel şey bu resimdekiler (üzerine tıklayınca bayağı bir büyüyor). O zamanlarda en büyük hobimdi bu kartlar. Ne oynardık be! Ama benim asıl amacım oynamak değil, biriktirip koleksiyon yapmaktı, yalnızca fazlalarımla oynardım. Şimdiki çocuklar da oynuyor mudur bu kartlarla, oynuyorlarsa da bizim nesil kadar tutku haline getirmişler midir bilinmez. Tut ki oynuyorlar; 10 yaşındaki bir velede "Köküşelim mi len?" desem beni sapık zannedip annesine şikayet eder herhalde.

Her şey değişti yahu. Küçük Golcü'yü seyrederdik biz. Geçen Yunanistan'ın İsveç karşısında uyguladığı taktiği bizim nesil ilk orada görmüştü mesela: "Kuş kafesi!" Sanki daha dün izlemişim gibi. O bölümü izlediğim günü çok net hatırlıyorum. Ramazandı. O bitince Şirinler başlamıştı, daha sonra da Çağrı filminden bir kesit. Of, of.

Hadi biraz da kartlarımdan bahsederek kıskandırayım. :) Resimde yalnızca Galatasaray'a ait olanların küçük bir kısmı var. Galatasaraylı kartlarımın dökümü şu şekilde:

Büyük Boy Takım Kadroları 94-95, 96-97, 97-98, 99-2000
Faruk Süren, Fatih Terim
Volkan Kilimci, Kerem İnan, Mehmet Bölükbaşı, Brad Friedel, Faryd Aly Mondragon
Iulian Sebastian Flipescu, Fethi Okuroğlu, Vedat İnciefe, Capone, Gheorghe Popescu, Bülent Korkmaz, Emre Aşık, F.Akyel, Hakan Ünsal, Abel Xavier, Emrah Eren, Norman Mapeza
Uğur Tütüneker, Erdal Keser, Ufuk Talay, Suat Kaya, Tugay Kerimoğlu, Okan Buruk, Tolunay Kafkas, Joao Batista Cesamir Marques, Cihan Haspolatlı, Sergen Yalçın, Bülent Akın, Adnan Aydın, Ceyhun Eriş, Emre Belözoğlu, Faruk Atalay, Ergün Penbe, Hasan Şaş, Osman Coşkun, Haim Revivo, Elvir Baliç, Ümit Davala, Gheorghe Hagi
Adrian Bucurel İlie, Mehmet Gönülaçar, Burak Akdiş, Berkant Göktan, Serkan Aykut, Ümit Karan, Mario Jardel Almeida Ribeiro, Fabio Pinto, Marcio Dos Santos, Arif Erdem, Hakan Şükür, Saffet Sancaklı, Mustafa Kocabey, Dean Saunders, Kubilay Türkyılmaz
Tabii özellikle Hagi, Hakan Şükür, Arif, Okan, Tugay, Suat gibi yıllarını Galatasaray'a vermiş oyuncuların oldukça fazla farklı çeşitte kartları var, 20-25 tane farklı Hagi kartı vardır mesela.

Galatasaray dışında Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ve Kocaelispor'unkiler geniş koleksiyon olmak üzere birçok takımın kartları da var. Herhalde ömrümün sonuna kadar saklar, torunlarıma miras bırakırım.

Euro 2008 bu akşam bitiyor. Liglerin başlamasına da daha epeyce var. Ne kaldı elimizde? Mazi. Arada gündeme, transferlere, doğrulara, yanlışlara da değiniriz ama şu maçlar başlayana kadar biraz nostalji yapalım.

Zamanın ne çabuk geçtiğini maçlarla daha iyi anlıyor insan. Trt'nin İkinci Lig'i verdiği zamanların en eskilerinde, maçlarını seyrede seyrede Vanspor'u birinci lige çıkardığımı hatırlıyorum mesela. Sonra daha ikinci ligdelerken, Fenerbahçe'nin yedek kadrosuyla çıktığı bir hazırlık maçında Fener'i yendiklerini... Özlüyorum o günleri. Sarıyer'in Birinci Lig'de olduğu zamanı... Pierre Esser fiyaskosunu... Mususi'yi, Kalenga'yı, Kona'yı... Madida'yı, Timofte'yi, Fuludu'yu... Stingaciu'yu, Ganchev'i, Ömerovic'i... Ali Nail'i, Aygün'ü, Fazlı'yı... Nuri Çolak'ı, Şanver'i, Ercan'ı... Feridun'u, Mecnun'u, Galip'i... Hamza'yı, Mustafa Kocabey'i, Kubilay'ı...

Ne çok zaman geçmiş. Yaşımız çok gerilere gitmeye müsaade etmez belki, ama yine de şöyle bir 15-20 sene önceden dolaşıp bugüne gelelim. Vira bismillah.

26 Haziran 2008

Buraya Kadarmış (2)

Maçtan önceki totemdi, şimdiki maalesef gerçek: Rüya bitti.

Ama üzülen var mı bilmiyorum. Üzüntü var tabii ama bu öyle üzülmek değil, başka türlü üzülmek. Gurur parantezinde üzülüyoruz hepimiz. Çok gururlandırdı bu takım bizi dün gece. Muhteşem oynadı kalan 14 kişi ile. Üç top geldi kaleye, yedik üçünü de ama olsun, daha önceki maçlarda da biz ne vurduysak girmişti. Son dakikada yedik ama olsun, daha önceki maçlarda da biz atmıştık. Elendik ama olsun, turnuvanın yarısını da biz eledik. Bu dakikadan sonra yapılacak şey alkışlamak. Herkes de memnundur zaten gelinen noktadan.

Çok iyi başladık maça, Almanlar üç pas yapamadı arka arkaya. Top sürekli bizim istediğimiz yerdeydi, orta sahanın kontrolü tamamen bizdeydi. Sakindik. Bunda yerden kısa paslarla oynamamızın etkisi büyüktü. Havadan gelen toplara bile ileri doğru kafa vurmuyor, yere indirip oyun kurmaya çalışıyorduk. Her şey muhteşem ilerliyordu. Savunmada Aurelio tek bir açık vermiyor, hücuma çıkarken Ayhan koordine ediyordu oynadığımız futbolu. Ballack'ın suratını yalnızca kötü bir pasa üzülürken gördüm, ne ayağına top geldi ne oyuna katkı sağladı. Hiçbir şey yoktu Almanlarda, Kazım sağdan etkili geliyordu... Direkten döndü ah ah, bir girse neler olacaktı... Yoksa girecek miydi, atacak mıydık, şu futbola bir tane yakışmaz mıydı? Bu Almanlar da kesin gelir bir pozisyonda atarlar golü, zaten savunma boş... Boş dedik ama Mehmet Topal şahane oynuyordu. Yılların stoperi Gökhan Zan'dan daha çok güven verdi bütün ülkeye.

Şans yine yanımızdaydı, ilk golde gösterdi kendini. İyi oynuyorduk, şansımızı kendimiz yarattık diyeceğim ama önceki maçları düşünüp bundan vazgeçiyorum. Ardından klişe tabirle "savunmada hatalar zinciri" ve... Olsun dedik, biz zaten önde oynamadan kazanıyoruz, 9'a 4 eklendi 13 dakika önde oynamış olduk ama gole moral bozmamak lazım, hadi çocuklar hadi hadi... Geliyoruz geliyoruz atamıyoruz. Geliyoruz geliyoruz atamıyoruz. Hamit de ne kötü oynuyor ha... Bitti ilk yarı.

İlk yarıdaki futbola çok benzeyen bir ikinci yarı, gidip gelen kameralardan anladığımız kadarıyla. Tek fark, ilk yarıda sadece biz oynarken, ikinci yarıda Almanlar da ellerine top geçtiğinde bize eşlik etme çabasında. Sağ tarafımız boş tabii, sürekli atıyorlar Podolski'ye, yardır yardır yürü Lukas kardeşim. Sabri de gelsin dalsın sana, penaltı olsun. Bence dışarıdaydı da, hakem içeride görürdü muhtemelen bulunduğu açıdan. Faulü bile vermedi, belki de içeride mi dışarıda mı olduğuna karar veremediği için! O dakikaya kadar iyi yönetmişti maçı, spiker sürekli hedef gösterse de. Tek hatası ilk yarıda Lahm'a sarıyı göstermemekti. Ama o dakikadan sonra hakikaten Almanlar lehine hatalar yapmaya başladı. Abartıldığı kadar da değil, ama burnunun dibinde Hamit'in tertemiz aldığı topa verdiği frikik canımızı yakabilirdi mesela. Lahm'a gösterilmeyen bir kart daha, abuk subuk birkaç faul düdüğü... Kazım'ın penaltı pozisyonu penaltı olmamalı ama bence, iki adım dışarıda olsa faul olsun ama böyle penaltı çalınmasın maçlarda. Kitaba göre penaltı mı, penaltı. Hakem bir de penaltımızı vermedi diyebiliriz o hâlde. Yine de spiker abarttı diyorum.

Öyle işte ya. Yazmak gelmiyor içimden, yok gerisi.

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecilerinin başında geliyorsun. Öyle iyi kalecisin ki, Türkiye'de bir takımdan direkt Barcelona'ya transfer oluyorsun. Kurayla katıldığımız kıytırık turnuvayı saymazsak ilk kez katıldığımız Dünya Kupası'nda muhteşem oynayıp takımını 3. yapıyorsun ve kupanın en iyi kalecisi seçiliyorsun.

Ama kurt kocayınca kuzuların maskarası oluyor işte. Dalga geçiyorlar şimdi seninle, aşağılıyorlar, küfür ediyorlar... Dört gün önce yaptığın çok daha büyük bir hatanın, tesadüfen atılan bir golle telafi edilmesinin ardından seni göklere çıkaranlar, işte bugün de bunu uygun gördüler sana. Umarım bunlar moralini hiç bozmuyordur Rüştü. Sen çok büyük kalecisin. Performansın da düşse, eski reflekslerini de kaybetsen büyük kalecisin. Türkiye'nin en kariyerli kalecisisin.

Üzülme Rüştü, sen zaten bu takımın yedek kalecisiydin ve elinden geleni yaptın. Bir de birinci kalecisi vardı ya bu takımın hani, işte o düşünsün...

25 Haziran 2008

Buraya Kadarmış

Ne yapalım. Final rüyamız gerçekleşmedi. Almanlar resmen sürklase etti bizi. Yapacak bir şey yok, buraya kadar gelmek de başarıydı. Hem 14 kişi kalmış olmasak Futbol Tanrısı'nın (cc!) da yardımıyla yine yenerdik belki. Olmadı, sağlık olsun.

Totem mi? Ne totemi!?

Gitme demiştik Song'a, gitti. Oynadığı 4 sezon boyunca her maç düşündürmüştü sanki Galatasaray'da oynamak için doğduğunu. Çok yakışıyordu sarı - kırmızı forma ona. Lens sarı - kırmızısı değil, Galatasaray'ınki! Ancak vakit geldi, Song'a yol vermek gerekti. Ücretini düşürse takımda kalırdı ancak o buna yanaşmayınca en doğrusu bırakmak oldu. Geçen sene gönderilse cinayet çıkardı, bu sene Emre'miz, bir de yeni gelecek transferimiz (Zebina?) var.

Biliyoruz ki örnek bir profesyonelsin Song, ama Türkiye'nin en büyük takımıyla Şampiyonlar Ligi'nde oynamak varken üç kuruş için Trabzonspor'a gitmenin adı profesyonellik midir ki? Bulmuşsun Galatasaray gibi karakterine uygun takımı, ne işin olur Trabzon'da gözünü seveyim? Git yurtdışına, Galatasaray efsanesi olarak kal; Pope gibi, Capone gibi, hatta bir sezon oynayan Perez gibi hatırlayalım seni. Yok, on bin lira fazla veriyormuş Trabzonspor, orada İnter-Toto'ya oynayacağım!

Neyse, Song'u çok seviyoruz tabii. Maddi konularda her zaman problem çıkardıysa da seviyoruz. Orada da başarılı olmasını can-ı gönülden istiyoruz. Alkışlayıp bağrımıza basmak için de bir an önce Sami Yen'e bekliyoruz. Neden çoğul konuşuyorsam...

Güle güle Kamerun Aslanı! Çok sevdik seni!

HAYDİ TÜRKİYENİN ASLANLARI...*

Çıkacağınız bu şerefli yolda, yetmiş milyon tek yüreğiz...
İnancın; zafere ve ülkemin güzel insanlarına sevgi çığlıkları attırması için bir kere daha...
Siz asilliğinizi, atalarımızın asil kanından almış Türk Gençleri'siniz;
her maçta, her sahada yenmeye çıkan sizsiniz..
Rakip kim olursa olsun, Ülkemi coşturan yine sizsiniz...

Şehit kokar ülkemin taşı toprağı
Al kanla boyadık biz bu bayrağı
Yetmiş milyon tek yürekte birleşmiş
Gönlümüzde kuruldu onbir aslan otağı

Kırmızı beyazdır rengimiz Türk oğlu Türk'üz hepimiz
Sevgi dostluk var olsun Türkiyem şad olsun
Bu maçta da, her maç gibi kazanmaya and olsun
"Ne mutlu Türk'üm diyene"

Bülent Uygun

*İmla hatalarının tamamı şairin(!) kendisine aittir.

Ne demeli? Ataların asil kanı, şehit kokan ülke toprakları, yine kan, kanla boyanmış bayrak, otağ, Türk oğlu Türk... Sorsan spor sevgi, dostluk ve kardeşliktir. Mükemmel yazmışsın Bülent Uygun, aferin sana. Edebi değeriyle, okuyanlara yaşattığı yoğun duygu fırtınasıyla şiirde çığır açmışsın, aferin!

Ben de kalkmış bir aşağıda neler yazıyorum. Halt etmişim. Milli Takım kazansa ama faşistler öyle bir kaybetse ki sokağa çıkmasa... Olmuyor mu?


Ek: Ben de yazdım o zaman Milli Takım'a destek şiiri, hadi bakalım:

Ey Türk oğlu Türk, sensin allame-i cihan
Bir Türk dünyaya bedel derler, buna inan
İçinde bulunduğumuz, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu kritik günlerde
Bochum'a gitti Bursasporlu Sinan

Madem Türksün, göster ürksün
Sen bu dünyada hep en büyüksün
Alman da kimmiş, ey pis adam
Seni ezim ezim ezeceğiz yarın akşam

Ey asil kanlı Emre, kol da yetmez bacak salla
Sivasspor'daydı en son Muhammed Kalla
Avrupalı kızlar Türk erkeklerine hasta
Elenmeselerdi finalde İtalya'yı yapacaktık pasta.

Türk'ün Türk'ten başka dostu yok
Milli Takım çok başarılı, çok
Avrupa titreyecek ayak seslerimizle
Euro 2008'in şampiyonu Türkiye

İlk olarak başlıktan başlayayım. "Milli Takım" yerine "Ulusal Takım" demek adeti vardır bazı sol görüşlü çevrelerde, çok gereksizdir. Ülkedeki egemen faşist güçlerin "devrim" kelimesinden nem kapıp "inkılap" kelimesinin kullanımını yaygınlaştırmasından farkı yoktur. Küçük hesaplardır bunlar. Marjinal olma çabasıdır. Ne zaman Cumhuriyet gazetesini alsam elime (sol çevrelerde demiştim gerçi, Kemalist dememiştim), kıl olurum "Ulusal Takım" tabirine, bırakırım gazeteyi. Milli Takım de şuna işte, kıllanacak bir durum yok. Sen inkâr etsen de böyle bir şey olmaya devam edecek. Senin milliyetçilik karşıtı olman (Cumhuriyet için söylemedim bunu tabii), milliyetle ilgili kavramları yok etmiyor ne yazık ki... Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları toplanarak kurulan takımın adı konuşunda anlaştık sanırım. Konuya döneyim, uzatmayıp çok kısa kesmeye çalışacağım.

Yeni moda çıktı şu son zamanlarda: Milli Takım'ın başarısızlığını istemek. Neden? Çünkü Türk halkının milliyetçi duyguları kabarıyor!

İşte sol, bu yüzden iktidar olamıyor. "İktidar olamıyor"u geçtim, bu yüzden sol diye bir şey yok Türkiye'de. Bu yüzden bu adamların elindeyiz yıllardır. Bu yüzden biri gidiyor, biri geliyor ama hep al birini vur ötekine oluyor. Bu yüzden, sizin yüzünüzden. Halktan kopukluğunuz, kendi masturbasyonunuzu halkın mutluluğundan önde tuttuğunuz için. Almanya'daki işçi kardeşlerimizin, patronlarının karşısındaki bir anlık gururdan mahrum olmasını isterken, nasıl işçi haklarından söz edebilirsiniz ki? Öyle ya da böyle, kendini kandırıyor da olsa mutlu oluyor bu ülkenin insanı atılan bir tane golle; günleri, haftaları güzel geçiyor. Karnı doymuyor belki ama ruhu doyuyor, kim bunun daha önemsiz olduğunu söyleyebilir ki?

Azıcık konuyu dağıtayım. Cumartesi günü okulda 1908 üzerine toplantı vardı, ben de okulun yayınevinin stand görevlisiydim. Yan tarafta Özgür Üniversite'nin standı var, başında da 20-21 yaşında bir çocuk. Bizim standa gelip kitaplar hakkında bir iki bir şey sordu, tanıştık, ayaküstü iki laf ettik. Okulun adını vermeyeceğim, iyi bir üniversitede matematik öğrencisiymiş ama okuldan, öğrencilerden memnun değilmiş. Sonra şiirden girip, Nazım Hikmet, Attila İlhan, Kemalizm, Sol, Fikret Başkaya, işçiler derken gittikçe derinleşen bir sohbete giriştik. En son gençlikten, gençlerin sahip oldukları ve olmadıkları değerlerden bahsediyorduk ki, bak, dedi: "Şunları konuşabilmemiz bile ne kadar zor Türkiye'de. Kimse konuşmuyor bu konuştuklarımızı." Ne diyeyim, boşver dedim ben de, "Konuşacak daha önemli şeyleri var kendilerince." "Futbol!" dedi. Futbol konuşuyorlarmış, 3F imiş. Sokayım 3F'ne! 3E ne desem bilmezsin: Ezber, Ezber, Ezber! Her bokunuz ezber ulan, kurtulun artık da biz de kurtulalım, ülke olarak! Sizden değil, başımızdakilerden. Sol gelmiyorsa bu ülkeye, sebebi sensin işte yan masadaki arkadaş! Sen solcuysan, değilim ben.

Milliyetçilik 19. yüzyılın ideolojisiydi, evet! Yaşasın dünya halklarının kardeşliği, evet! Ama bu bir spor karşılaşmasında karşı tarafın kazanmasını istemek anlamına mı gelir yahu? Bunu tatlı bir rekabet olarak görmek mümkün değil mi? Bunu geçtim, dünya halklarının yanında kendi halkını da sevmez mi solcu, birlikte yaşadığı insanların mutluluğunu istemez mi? Maçlar sonrası Taksim meydanındaki simitçi, dilenci, alkolik, turist, herkes mutlu bir şekilde tezahürat yapıyor, onların yüzündeki mutluluğa bakmak, bakanı da mutlu ediyor. Oysa normal zamanda İstanbul'da bir otobüse bin, herkesin suratı asıktır, insanın ruhu kararır. Bırakın sevinsin insanlar yahu, bırakın senede birkaç gün gururlansınlar ülkeleriyle. Tamam ülke gerçekleri gurur vermekten çok uzak, her şey yanlış işliyor bu ülkede ama bırakın, birkaç gün yahu sadece! Şilili, Venezuellalı ülkesiyle gururlandığında hor gören var mı aranızda? Ülkedeki ırkçılığa kayan, sağlıklı olmaktan çok uzak yaygın milliyetçi görüş, biraz da insanlarımızın üzerindeki aşağılık kompleksinden dolayı değil mi? Bırakın aşsınlar bunu işte, futbolla da olsa gelişmiş bir ülkenin vatandaşları gibi hissetsinler kendilerini.

Yukarıdakiyle aram çok iyi sayılmaz, milliyetçilikle de. Ama geride bıraktığımız maçlarda ilahi güçlere inandım, Avrupa basınında Türkiye hakkında çıkan her haberde de göğsüm kabarıyor. Var mı itirazı olan? Bütün bunların, daha önce Galatasaray tribününe soyunma odası kabininden eliyle 6 işareti yapan Fenerbahçeli Semih'in attığı golle muhteşem bir mutluluk yaşamaktan, Semih'i bir an için herkesten çok sevmekten pek farkı yok. Tek yürek olma hissidir bu, bütün ayrılıkları bırakıp gerektiğinde dayanışma halinde olabilmektir. Ne yazık ki bu hissi anlayamaz, her zaman ve her şartta aykırı olma çabası içindekiler.

Söylenecek çok şey var esasında. Ancak şimdilik bu kadarı problemi anlatmaya yeter. Sol, önce halkla barışmalı deyip bitireyim. Buna ihtiyacımız var çünkü.

*Öteki blogda yazmıştım, ancak burayla da alakalı olduğundan buraya da ekledim.

İlkini zaten görmüştük, almıştık, giymiştik. Diğerleri de sızmış internete, keşke sızmasaydı. Bize de koyup sergilemek düşer. Font yukarıdaki, formalar da şunlar:
Herkes beğenmiş, bende bir terslik var herhalde. Beyaz forma bir nebze de, heyecanla beklediğim turuncu forma hayal kırıklığı oldu benim için. Turuncu forma fikri mükemmel, uygulanışı kötü; Milli Takım'daki turkuaz örneği gibi. Neyse, belki duruşundan, açısından öyle geliyordur. Bir de kanlı canlı görmek lazım. Hoş, ne olursa olsun seveceğiz bu formayı Uğur'un, Emre'nin, Arda'nın, Servet'in (...) üzerinde görünce...

Bir de klasik parçalı gelecek.

21 Haziran 2008

asdsadsadsadas

dasdsad lasdladn lsandlksa dnsalkdjiasl dmşaslmşldjasdşo jasşdasjşedsaşdm jasoşdjşslajeş mzxcçzujfdsn hjpsare80as8das çdljasdp9asdu0 zmöidsajdas dasdasm jşsaeurğwkd.as dnasşdncxşasş.dmasi jiasdmiasjdias sidnasildjasidk asncxçncç nzxçc nzxçöcn zxçnbcşlzxkcizx nclhsdeşofc, daskdlşsajdça jğewurouad mdsmdla xlşcjxz şcjşljdsşlfjdşlsjf sjdfşljdsşljfoewğ ad pü ğew po üa sdias dasldiwqioüğsa asasdlüğwoe dsadas beljşai asikds semih sdkaidsakğduas kdiasküdas dasidaskda dasdaüsdkas dams dasüdsaıd.

mdşasndilskabd ilasbdnhlsand asçndksaşjdasşdjasşjdaspo jds,joad,asğmdşmd şmdşasmdia sdasil saidksaidkiaskdijpeıohjnşkzmdşsajrdğa dmasşodjaeowr09823 aslşhdpısahda0 mşasjdashd asşdaspda nadskşldna80 kalsş ndand anla ndlndlans nsknkn nkndksn knksndksş aildas ödsaiasöidaö idösai, mdslamdasşjd aşsjdaşs das ndasknd ndasowqetpeqw ewüğqdm asasasdsdas dnsaşdasd asdasdasdasd as mdsşmdşsdm düspdskş kdsşlkdlşk erererk şdkşskdşs şkdsşkşk dsaşldaskşdas daskğdsaiksaidksia ddsdsds dsadsadsad mdşsjğerwırğweırğewırğwe dsdsds dsdskpğdwe dsds dsmöçm jdsişdjs jweqeqw jewqoşjeqw dşsamdsamç dasdsadas dqwqkiş popopoy adsşdas şdasjşdlas dsadjsaj dasdasdasd dsamdasdmasş dmsldsdml dasdmalsdsam dsadsa wweqewqğ epeoprep...

...

19 Haziran 2008

Euro 2008 Tahmin (2)

Turnuvadan önceki tahminde, Portekiz, İsviçre, Almanya, Hırvatistan, Fransa, İtalya, Rusya ve İspanya'yı gruptan çıkarmıştım. Hollanda ve Türkiye, Fransa ve İsviçre'nin yerini aldı. Şimdi, takımları da izlemiş, son durumları hakkında bilgi sahibi olmuşken bir ikinci tahminin zamanıdır.

Portekiz - Türkiye
İspanya - Hollanda

Portekiz - İspanya

İspanya

22 Mayıs 2008 - Blogun futbolla ilgili ilk yazısının başlığı da Andreas Isaksson'du. Transferinin gerçekleşmemesinden duyduğum üzüntüden bahsetmiştim. Sezon bitti, Isaksson geldi. Zannediyorum yarın veya öbür gün açıklanacaktır.

29 Mayıs 2008 - [...dedik de, ses seda yok. Saçmalamışız herhalde, bakalım...]

19 Haziran 2008 - [Skibbe olayı kadar, yani yüzde yüz emin olmamakla birlikte tekrar koyuyorum bu haberi buraya. Zannediyorum Isaksson ile anlaşıldı. İtalya'dan da forvet gelecek, muhtemelen genç...]

4 Mayıs 2008, Sivas maçı öncesi: "Artık elimizde gerçek bir yıldız adayı vardı. Özlemiştik görmeyi özel futbolcuları. Futbolun peygamberinin ardından sadece 6 ay Sergen'i, 3 ay Ribery'i izledik, bir de yarım yıldız denilecek Felipe'yle idare ettik birkaç ay, Terim gönderene kadar. Arda vardı artık işte, topu ayağına aldığı an hep beraber heyecanlandığımız. Eksikleri de vardı Arda'nın; kondisyon gibi, şut gibi. Onları da tamamladığında büyük futbolcu olacaktı Arda, olacak."

6 Mayıs 2008, Sivas maçı sonrası: "Maçtan 3-4 saat önce "büyük futbolcu adayı" demiştim, maçta bu tabirin son kelimesini attı artık. İki yıl önce futbolcu adayıydı, futbolcu oldu. Geçen yıl yıldız adayıydı, yıldız oldu. Bu sene yıldızdı, efsane oldu Arda."

15 Haziran 2008
, Çek Cumhuriyeti maçı sonrası: "Arda büyük futbolcu."
Basamakları beşer beşer çıkmak bu olsa gerek...

Bir de 19 Mayıs'ta yazdıklarım var: "Newcastle United'in Arda için 15 milyon $ teklif ettiği yazılıyor. Fena para değil, ama çok iyi de değil. Eğer tekliflerine Arda'nın bir sonraki transferinden Galatasaray'a %30'luk bir hisse katarlarsa hiç beklemeyip verelim derim. Veya direkt 18-20 milyon euro teklif etsinler, yine verelim. Tabii Euro 2008'den sonra. Zira biraz daha yüksek teklifler de gelebilir duruma göre."

Euro 2008 dedik, işte orada beklentilerin de çok üzerine çıktı Arda; ve artık öyle bir futbolcu oldu ki bahsedilen rakamları Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı futbolla olsun, reklam gelirleriyle olsun zaten kazandırabilir Galatasaray'a. Yenilenen Galatasaray'da da böyle bir futbolcuya ihtiyaç var zaten. Bu durumda, Aslantepe'de en az bir sezon oynamadan Galatasaray'dan uzakta işi yok Arda'nın. Ancak aldığı ücretin kesinlikle yükseltilmesi lazım, ki bu her zaman yapılmıştır Galatasaray'da, yine yapılacaktır.

Son bir not. Arda muhteşem de olsa, basın tarafından çok fazla şişiriliyor şu aşamada. Olduğundan da büyük gösteriliyor, oysa hâlâ geliştirmesi gereken özellikleri var. Dikkat etmek lazım. Eminim Arda da, Galatasaray da edecektir.

* Önce "Türk Futbolunun Tek Gerçek Yıldızı" şeklinde atmıştım başlığı, ancak aklıma Nihat Kahveci ve Hamit Altıntop geldi. Bu şekilde değiştirdim ancak bu kez de Türk futbolu sürekli yıldız çıkartıyormuş gibi bir anlam verdi. En doğrusu, "Türk Futbolunun Sittin Senede Bir Yetiştirdiği Yıldızlardan Sonuncusu" olacak herhalde...

18 Haziran 2008

Teknik Kadro 2008-2009

Yeni teknik ekip mükemmel, not düşmem lazım. Lütfen, lütfen ön yargılardan sıyrılın. Hoş, şimdi olmazsa yakında hastası olacaksınız bu adamların. Skibbe bir yana, Edwin Boekamp'ın adını da çok sık duyacağız, muhtemelen 10-15 sene sonra Galatasaray tarihinde adı önemli bir yere kazınmış olacaktır. Tam jenerasyonu yakalamışken, mükemmel oldu bu tercih.

Michael Skibbe, Ümit Davala, Edwin Boekamp. Başkanından teknik adamına, yöneticisinden antrenörüne, futbolcusundan stadına kadar gençleşiyoruz. Daha sonra hepsini ayrıntılı olarak inceleriz...

Franck Ribery, şu anda ne düşündüğünü biliyorum. Maçın o dakikasına kadarki her saniyeyi düşünüyorsun. Sahaya bir saniye sonra girseydin, santra bir saniye geç yapılsaydı, attığın şut taca gitmeseydi, taç bir santimetre geriden kullanılsaydı, o an orada olmasaydın, orada adama basmasaydın, maçtan önce su içmeseydin, akşam o arkadaşınla muhabbet etmeseydin, Bayern Munich'teyken o golü atmasaydın, hatta sahadaki 22 futbolcunun hayatındaki en ufak bir detay farklı gelişseydi şimdi futbol hayatına büyük zarar verme riski taşıyan bu sakatlıkla boğuşmayacak, bu acıları çekmeyecektin. Belki Fransa çeyrek finale çıkıp kupayı alacaktı, belki bunda en büyük pay sahibi sen olup dünyayı yerinden oynatacaktın. Olmadı işte, mucizevi bir şekilde sakatlandın, hayattaki hemen her şey gibi mucizevi bir şekilde...

İçim parçalandı sana Galatasaray'ın Ferrari'si...

Adı, Ümit Kayıhan. Mesleği, onursuzluk. Lig Tv'de program yapar, teknik adamların hatalarından dem vurur. Hürriyet Spor'da iki tam sayfayı boş cümleler ve kocaman resimlerle doldurur, sözüm ona maç taktiği verir. En son Çek Cumhuriyeti maçının ideal taktiğini vermişti Fatih Terim'e, eksik olmasın. Gel gör ki, çalıştığı takımları küme düşürdüğünden önündeki teknik direktörlük kapıları kapanmıştır çoktan. Hiçbir takımda sezonu bitiremez, çalıştığı takımlar küme düşer. Ama utanmadan sıkılmadan satar değersiz yorumlarını televizyon ve gazete köşelerinde. Onursuzluk böyle bir şey.

17 Haziran 2008

Türkiye - Çek Cumhuriyeti

Ne yazılabilir ki bu maça? Her ne yazılıyorsa, ben yazamam. Hayatımda izlediğim en unutulmaz maç derdim Galatasaraylı olmasaydım, Galatasaraylıyım, o hâlde en unutulmaz maçlardan biri diyorum. Yok böyle bir mucize, son günlerin moda tabiriyle yok böyle bir "geri dönüş". 46. dakikanın ilk saniyesinden itibaren mükemmel oynadık, kesinlikle maçı hak ettik. Hem de değil turnuvanın, 2008 senesinin belki en kötü, en art niyetli hakemine rağmen. İlk 5 dakikada iki ön liberomuz sarı kart görmüştü bile, biri hakeme "ref" dediği için, diğerininki faul bile değil! İkinci golü yememize nasıl neden olduğu zaten apayrı bir mesele. Emre Güngör'den boşalan yere geçmeyen Aurelio da öyle. Söyleyecek o kadar çok şey var ki, düzenli bir yoldan bunu anlatmakta zorlanıyor insan. En iyisi maçtan birkaç küçük not vermek, başka da bir şeye gerek yok.

  • Arda büyük futbolcu.
  • Nihat büyük futbolcu.
  • Hamit sonunda özüne döndü, o da Türkiye'nin en komple futbolcusu belki de.
  • Volkan, Koller ne dedi?
  • Servet ve Hakan Balta ilk iki maça oranla daha kötü, ancak yine de iyilerdi.
  • Tuncay ilk iki maça oranla daha iyi, yine de kötüydü.
  • Sabri çok önemli hatalar yapmış olsa da maçın kahramanlarından biriydi, oyuna deli gibi hareket getirdi.
  • Semih dahil olmak üzere, Fatih Terim'in bütün hamleleri doğruydu. Semih'in çıkarılmasını ben de anlayamadım ama Fatih Terim'e saydıranlara "Vardır bir bildiği." dedim, varmış. Şansmış, balmış, Cech elinden kaçırmasaymış, direkten dönmeseymiş, halamın bıyığı olsaymış...
  • Fatih Terim, dünkü basın toplantısında medyaya yaptığı bütün göndermelerde (sertliğini göz önünde bulundurarak, soktuğu tüm laflarda, diyeyim) yüzde bir milyon haklıdır, az bile söylemiştir, aksini iddia eden Fatih Terim nefretinin etkisi altında kalmıştır, bu ülkedeki en en en en iğrenç şey medyadır, uzak ara.
  • Aynı Fatih Terim, söylediği diğer her şeyde de haklıdır. Fatih Terim'i sevmeyen bana onu koruma görevi düşüyor ya, ne diyeyim...
  • Yine aynı Fatih Terim, bu maçın geri alınmasında da mükemmel bir etki yapmıştır. Hamit sağ açığa geçmeli diyen ülkemin harcanmış taktiksel dehaları -ki anlayamadığım bir şekilde, aralarında taktiksel bilgisine güvendiğim insanlar da var- Hamit'in üç asisti kadar, Sabri'nin sağ beke geçtikten sonra yaptığı golle sonuçlanması muhtemel hataları da görmüştür umarım. Her bir şeyi siz biliyorsunuz anasını satayım... Gökhan Gönül sakatlanmasaydı Hamit önde oynayacaktı, başka sağ bek yok işte. Abdurrahmanmış, İbrahim Kaşmış, belki Hamit'ten daha iyi savunabilirler sağ kanadı, ancak kanat ikilisi olarak düşünüldüğünde böylesi daha efektif oluyor demek ki. Risk almaktan başka yapacak bir şey kalmadığında ön tarafa geçti Hamit, risk tuttu. Tutmayabilirdi de, Sabri'nin savunmadaki hatalarından biri gol olabilirdi mesela, ki ikinci golde pozisyon icabı orada bulunan Sabri'nin o kafayı vurdurmaması gerekirdi. Bu risk ilk dakikadan, kaybedecek çok şeyimiz varken alınmaz. Ne biz savunmayı ikinci planda düşünüp topyekün hücum edecek kadar güçlüyüz, ne de Hamit önde oynadığında maçı kesin kazandıracak dünyanın en iyi futbolcusu... Böyle işte. Her bir şeyi siz biliyorsunuz anasını satıyım, diyeyim bir daha, "ı" ile evet.
  • Fatih Terim kazandı, tüh bütün planlar suya düştü, hazırladığınız laflar boğazınızda düğümlendi. Tüh, halbuki Fatih Terim'den büyük olacaktınız ona lafları geçirince... Ne yapsak? En iyisi hadi yine dalga geçin İngilizcesiyle.
  • İsviçre maçında Arda'nın golüne 2008 yılının en çok sevindiğim golü demiştim. Bu ünvanı kısa sürdü. Nihat'ın golü, hayatımın en güzel anlarından biriydi.
  • Volkan diye bir şarkıcı vardı, "Ananı niyolay" diye de bir şarkısı vardı.
  • Volkan'ın kafası çalışmıyor. Galatasaray maçında bir hata yaptı, takımına şampiyonluğu kaybettirdi. Ondan önceki Galatasaray maçında başka bir hata yaptı, milyonlarca insandan küfür yedi. Avrupa Şampiyonaları tarihinin en efsane maçlarından birinin son dakikasına gelmişiz, iki hatayı da tekrarladı. Top oyun dışında çıkmasaydı da penaltı olsaydı, asarlardı seni havaalanında. Neyse iyi oldu, Rüştü oynasın istiyordum zaten.
  • Hakemle ilgili en güzel sözü Sabah Gazetesi söylemiş, resminin üzerine attığı şu başlık ile: "İsveçli Düdük!"
  • Emre Güngör'e çok üzüldüm. Toparlarsın be aslan...
  • Çok şey var söylenecek.
  • Arda büyük futbolcu.

14 Haziran 2008

Uğur Meleke

Beğenmiyor değilim yazılarını, kendisi de aklı başında bir adam profili çiziyor. Ancak bunlar, bugüne kadar gördüğüm en kötü spiker yanı maç yorumcularından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Önce abudik gubidik futbol programlarında yorumcu oldu, ne işi vardı orada bilemedim ama sonra düşündüm ki adamın işi bu, tabii ki çıkıp konuşacak. Ancak bu spiker yanı maç yorumculuğu işi kendisine hiç hiç gitmedi, yapamıyor. Maça konsantre olduğundan mıdır nedir, kayda değer hiçbir şey söylemediği gibi, bir huyuyla kendisine güldürüyor. Maç oynanırken, söylemek istediklerini kafasında kuruyor, ardından spiker ona ne sorarsa sorsun bu kurduklarını söylüyor ve alakasız yerlerden soruya bağlamaya çalışıyor. Birkaç örnek, dünkü İtalya - Romanya maçından:

- Evet sevgili Uğur, Romanya iki kere gelebildi ama tehlikeli oldu. Sence bu pozisyonlar İtalya'nın hücumdaki şevkini kırabilir mi?

- Şimdi İtalya tarihinde böylesi yoktur, savunma hattı komple değişti. Sağda oynayan Panucci stopere geçti, ortadaki ikilinin biri kanatta biri kulübede şimdi. Bir önceki maçta sol bekte izlediğimiz Zambrotta da bugün açıkta oynuyor. Hollanda maçında stoperlik görevini üstlenen Barzagli'nin gerçek bölgesi orası değildi, keza şimdiki Panucci'nin de öyle. Yıllardır onu sağ bekte görmeye alışmıştık ama bakın şimdi stoperde izliyoruz kendisini. Romanya iyi geliyor evet.

- İtalya kimsenin beklemediği anda hemen golü bulup maçta eşitliği sağladı. Ne diyorsun Uğur, şimdi bizleri nasıl bir maç bekliyor?

- Ben bugünün ayın 13'ü, maçın da 13. turnuvanın 13. maçı olduğunu söylerken attı İtalyanlar. Zaten tam da İtalyanların uğursuz rakamının 13 değil 17 olduğunu söyleyecektim ki gol geldi.

Hırvatistan 2-1 Almanya

Her ne kadar bana para kaybettirdiyse de, sevindim bu sonuca. Yazık olacaktı öbür türlü Hırvatlara.

En çok sevindiğim ise, şu maçın ardından artık Modric'i hayatında bir kere izlememiş adamların "Ne, Luka Modric mi? O 23 milyon euro ediyorsa Arda 50 eder. Overrated." cümlelerini bir daha kurmayacak olması. Aceto etkisiyle oluşan bir modaydı herhalde, çok şükür sonunda bitti. Ben de bütün Türk gençliği yemeyip içmeyip her hafta Hırvatistan Ligi'ni takip ediyor sanmıştım...

Çek Cumhuriyeti'nin Portekiz karşısındaki "2 farklı olması çok önemli" mağlubiyetinin ardından iş bize düşmüştü. Sahaya çıkan kadro fena değildi. Tümer tercihi yenilseydik çok konuşulacaktı elbet ama elimizde Emre'nin oyun stiline en yakın oyuncu Tümer ve Fatih Terim alışıldık oyun plânımızı değiştirmek istemedi. Alışıldık oyun plânımız diye bir şeyin olup olmadığı meçhul gerçi, de hazırlık maçlarında oturtmaya çalıştığımız sistemden bahsediyorum. Tümer'in iyi ya da kötü oynadığını söylemek mümkün değil, Gökdeniz'in de olduğu gibi, zira ilk yarı hakkındaki konuşmaların içeriğinde futbolun bulunması zor.Futbol tarihçisi değilim ancak eminim çift haneli yılların yaz aylarında yapılan bu şampiyonaların 80 senelik tarihinde, bu şartlar altında oynanan bir müsabaka olmamıştır. Daha teknik oyunculardan kurulu bir takım olduğumuz için yağmurun bize zarar verdiği ezberini okuduk hepimiz ekran başında ancak Fatih Terim maçtan sonra yağmurun kendileri için avantaj olacağını düşündüğünü söyledi, tabii bu kadarının değil. Bu kadar yağmurun ise kimseye avantaj sağlamış olduğunu sanmıyorum, tek etkisi maçın içine etmekti. Bu şartlarda Almanya - Kasımpaşa maçı oynansa yine sonuç üç ihtimallidir, Tromsø'nün Galatasaray'ı yendiği gibi her şey olabilir, iş şansa bakar. Ama eğer takımınızda Gökdeniz, Tümer gibi topun gitmediğini göre göre ısrarla yerden uzun pas atmaya kalkan oyuncular varsa, rakibiniz biraz daha avantajlıdır diyebiliriz. Neyse, bununla alakası yok tabii ama kırmızı formalı Türk oyuncunun, bir başka kırmızılı Türk'ün pasında mavi takıma attığı golle 1-0 yenik duruma düştük. Olabilir. İnanıyordum çevireceğimize.İkinci yarıya iki değişiklikle başladı Fatih Terim. Yağmurun rezil ettiği zeminde varlık göstermeleri mümkün olmayan Tümer ve Gökdeniz'in yerine, kadrodaki tek santrfor olan Semih'in ve Mehmet Topal'ın oyuna alınmaları zannediyorum yapılabilecek en iyi müdahelelerdi. Aslında Topal yerine Ayhan'ı da alabilirdi ancak saha şartları ibreyi Mehmet'e döndürüyordu, bir de fiziki olarak İsviçrelilerle baş edebilmemiz adına yine Mehmet tercihi daha doğruydu. Yağmur kesilince zemin biraz düzelmişti ancak Maradona ve Hagi önderliğindeki dünyanın en iyi iki takımı çıksa yine de güzel bir futbol oynanması mümkün değildi. Geriye yapılacak ne kalıyordu? Mücadele. Ve bunu iki takım da o kadar güzel yaptı ki, şu şartlara rağmen tüm dünya için turnuvanın şu ana kadarki en keyifli maçlarından biri olmuştur eminim. Biz tabii o anda keyfimizi düşünecek değiliz, heyecanımız büyük.Semih girdiği andan itibaren büyük etki sağladı. Bütün toplara kafa vurdu, rakibin dengesini bozdu, boşa kaçtı, şut çekti... Önce attı sayılmadı, ardından Nihat'ın harika ortasına harika kafasıyla eşlik etti. Şu hayatta "Genç" Semih'in attığı gole bağıra çağıra sevinmek de varmış. Arayı anlatmaya gerek yok, aynı mücadele, sonunda da -maçın son 20 dakikası boyunca söylediğim gibi- 90+3'te gelen gol! Ne diyebilirim ki, nasıl anlatabilirim ki? Büyük futbolcular daha başka nasıl ortaya çıkar? Arda öyle bir gol attı ki; maçı Türkiye kazandı, kendisi kazandı, Galatasaray kazandı... Muhteşem bir andı, dakikası itibariyle Nonda'nınki dahil bu sene en sevindiğim gol bu oldu.Maç buydu, anlatacak pek bir şeyi yok. Arada geldiler, Volkan kurtardı, o kadar. Ancak oyuncular hakkında iki çift laf etmek gerek. Galip geldiğimiz için unutulacak -ki feci kıl oldum rakibe çarpıp şansın da yardımıyla attığımız bir gol sayesinde tekrar gördüğümüz gazetelerin ikiyüzlülüklerine- önce en kötüden başlayayım, sonra iyiye doğru ilerleyeyim. Bir yerlere vurduğum sağ elim çok acıyor maç boyu küfür ettiğim Tuncay yüzünden. Kötü oynaması ve ilk maçta olduğu gibi -90+3'e kadar- tek olumlu pas yapamaması bir yana, sahada kendi piyasası için bulunuyor olmasına deliriyorum bu herifin. Ben futbolcuya kötü oynadı diye küfür etmem. Bu Tuncay'a ederim ama, çünkü uyuz herif kendine oynuyor, menajerinin tavsiyelerine göre oynuyor. Fener'in her birinde 5 yemesini istediğim Avrupa maçlarında dahi kimseye pas vermeyip 40 metreden şut çekerken uyuz olurdum; dün kaptırmış giden Hamit'in, Arda'nın ayağından defaatle aldığı toplarda nasıl olmayayım... Sevmiyorum seni Tuncay, yarın bir gün gol attığında da kendine sevineceğin için sevmeyeceğim. Samimiyetsizsin, bunu seni sen yapan ve taraftarlarını göstermelik hırsınla kendine aşık ettiğin koskoca Fenerbahçe'ye attığın kazıkla da gösterdin. Taraftar-futbolcu portesi çizmesen git, hakkındır ama böylesi sahtekarlık Tuncay, samimiyetsizsin işte. Menajerini de al git!

Tuncay dışında maçın içine eden bir oyuncumuz olmasa da, Hamit'in de ilk maçtaki gibi etkisiz kaldığı söylenebilir. Bulunduğu seviye bakımından ülkenin en iyi futbolcusu olduğundan çok şey bekliyoruz Hamit'ten, ama o iki maçtır ekstra bir şeyler yapmayı başarmış değil. Nihat pek iyi değildi, zira yine yalnız kaldı, nitekim Semih'in girmesiyle de etkisi arttı ve golü attırdı. Aslında oldukça iyi oynadığını düşündüğüm Arda'dan da muhteşem golünün dışında yararlanamadık çünkü bir türlü top alamadı, ortadan gelen Tuncay her defasında topu sağdaki Hamit'e (yolladı diyeceğim ama olmayacak) yollamaya çalıştı. Arda'nın yine de her top aldığında olumlu iş yaptığını söyleyeyim. Son dakikadaki gol de bunun doruk noktasıydı zaten. Yani Arda iyiydi ancak takım ondan yararlanamadı. Dipnot; Arda'nın tereyağından kıl çekme hareketine hastayım.
Volkan, Servet, Hakan Balta, Arda ve Semih çok iyi oynayan futbolcularımızdı. Bunların içinden de en başta Hakan Balta geliyor bana göre. Rakamlar, sahanın en çok koşan üçüncü oyuncusu olduğunu söylüyor. (İlk ikisi birbirine çok yakın rakamlarla Aurelio ve Arda.) Bunun dışında vücut çalımları, çalım yememesi ve garanti futboluyla (misal sahada su birikintileri olduğunu idrak edebilen ve buna göre oynayan ilk oyuncu olmasıyla) maç boyu -bir pozisyonda gereksiz yere elle oynaması dışında- hiç hata yapmadı, bir de kale önünden gol olacak topu çıkardı. Emre Aşık'la birlikte kanlar içinde kalıp ölümüne mücadeleyi bırakmayan iki oyuncumuzdan biri oldu. Semih'i zaten söyledim, ikinci yarıda hücumda etki sağlayabilmemizdeki en önemli etken. Servet'e söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum artık, çok büyük futbolcu oldu, belki bu turnuvanın en değerli 4-5 stoperinden biri. Volkan da artık güvenmeye başladığım bir kaleci diyebilirim, yine çok önemli toplar çıkarıp galibiyette büyük pay sahibi oldu. Ve Arda...

10 Haziran 2008

Pepe

Pepe'ye Costa kefil

Terim'in transfer etmek için uzun süredir peşinde koştuğu genç oyuncuyu Rui Costa tavsiye etmiş
Bugün Avrupa'ya gidecek olan Terim'in listesinde yer alan Pepe için Rui Costa'nın kefil olduğu ileri sürüldü. Portekizli yıldızın, Portekiz 1.Ligi takımlarından Maritimo'da oynayan 20 yaşındaki oyuncu için Terim'e "Brezilya Ümit Milli Takımı'nın stoperi olan Pepe'yi kaçırmayın. Süper bir yetenek. Yakında tüm Avrupa bu ismi konuşacak" tavsiyesinde bulunduğu öğrenildi. Pete'nin transferiyle Sportif A.Ş.'nin Genel Müdürü Ahmet Demet ilgileniyor.


Yerine 35 yaşındaki Sergio Almaguer'i aldık, adama "Şampiyonlar Ligi'nde oynayan ilk Meksikalı" unvanını kazandırdık. Pepe önce 2 milyon euro'ya Porto'ya, ardından 30 mliyon euro'ya Real Madrid'e gitti. Üç gün önce de milli formayla Türkiye ağlarına biri geçersiz iki gol kaydetti.

Dün daha sabahtan heyecanlanmaya başlamıştım. Saat 6'ya geldiğinde, yıllardır bugünü beklemiş gibi hissediyordum kendimi. İki maçta da büyük futbol oynanması beklentisiyle oturdum yere. Yere diyorum, zira gündüz döşemeciler gelip, evde koltuk, kanepe, sandalye, puf; uzun lafın kısası rahatlık adına ne varsa götürdüler. Dalga geçer gibi koltukların minderlerini de evde bıraktılar, onları üst üste yan yana arka arkaya dizip kendimce bir koltuk da üretmedim değil. Hatta ilk oturduğumda "Sallanan sandalyelere benzedi, tüh neden ben bunu daha önce düşünemedim, bundan sonra hep böyle oturayım." diye de memnuniyetimi belirttim kendime, gururlandım. Ancak maalesef daha sonra anladım ki, biraz fazla sallandığından fırlatma koltuğunu daha çok andırıyormuş. Neyse. Ölüm Grubu.


Gözümüzün pasını bayağı bir sildiler bu sene. Şampiyonlar Ligi yarı finali, finali, Premier Lig derbileri derken Euro 2008'in daha üçüncü gününde yılın en güzel maçlarından birini izlettiler bize. Önce rezalet bir Romanya - Fransa maçı izledik, ki tek heyecanı kameraların tribünde maçı izleyen Hagi'yi gösterme ihtimaliydi benim için. Yazık ki göremedik Commandante'yi, zamanımız boşa gitti. Rumenler dirençli, Fransızlar veremli çıktı ve beş para etmez bir maç götürdü hayatımızdan 90 dakikayı.

60 dakika sonra, Hollanda - İtalya maçı başlar başlamaz anladık ki bir bedelmiş Fransızların maçı, tarihe tanıklık etme aktivitesi öncesi futbola ödenmesi gereken. Oysa ben maç bittiğinde teşhisi koymuştum: "Endüstriyelleşen futbol, nerede o eski turnuvalar, yakında bunları kaldırırlar bile belki, vesaire vesaire..." 20 sene sonra Hollanda - İtalya maçını konuşurken eminim bu maçı da "Olm asıl bir önceki maç ne rezaletti, bir tane şut yoktu kaleye be!" diye anmadan geçmeyeceğiz. Burada da bu kadar andığımız yeter herhalde, gecenin asıl maçına geçelim.
Hakikaten ilk dakikadan belliydi ne izleyeceğimiz. "Kıran kırana mücadele" tabiri bu maçta santradan 15. dakikaya kadar oynanan futbolu betimlemek için üretilmişti. Futbol adına her şey uygundu. Sertlik ama nasıl sertlik? Tam olması gerektiği gibi; futbol oyununu engellemeyecek kadar naif, ölümüne mücadele etmeden sağ çıkamayacağın kadar agresif. Hani Güneş dünyaya 1 milim yaklaşsa yanarız, 1 milim uzaklaşsa donarız, Allah Baba ne güzel yaratmış geyiği vardır ya; futbol tanrıları dediğimiz amcamlar da öyle ayarlamış dün sertliğin dozajını. Böyle sürdü maç 15 dakika, ardından Hollanda'nın öldürücü pas trafiği başladı. Hazırlık paslarını abartıp dakikalarca top göstermedi İtalya'ya Hollanda. Resmen rahatça istediği gibi top yapmaya başladı turuncular. Bu durumda golün gelmesi kaçınılmazdı. Kaçınılmadı da. Ofsayt dedik, üzüldük haksızlık oldu diye ama meğersem çizginin arkasında İtalyan varmış, defans oyuncuları çizgi dışında olsa bile ofsaytı bozmuş sayılıyorlarmış. Hakemlere de değinmeden geçmeyelim, şu ana kadar oynanan 6 maçtaki hakem yönetimleri kusursuza yakındı bana göre. Dünkünü de beğendim aynı şekilde. En önemli maçta en önemli hatayı yaparlar yine, o ayrı.İlk Hollanda golünün ardından kısa süreli bir İtalya baskısı oldu ve ardından İtalyanlar pişman oldu. Tam bir korner organizasyonundan -Hollanda savunmasının ters vuruşuyla- golü bulacaklarken, Gio çıkardı çizgiden topu ve yaklaşık 15 saniye sonra sanırım hayatımda gördüğüm en organize gollerden birine şahit oldum. Şampiyonlar Ligi finalinde skor 1-0 Manu lehineyken Chelsea atağında kendi ceza sahasının sağ tarafından top çıkarıp sol kanattaki Nani'ye (?) uzun yolladığı ve Nani'nin pasında topla buluşan Tevez'in kaleciden dönen şutunu tamamlayıp dışarıya gönderdiği bir pozisyon vardı, o gol olsaydı bu seneki goller içinde onla mukayese edebilirdim dünkünü ancak. Hollandalının ters kafası kendi filelerine gol olacakken 32 yaşındaki Giovanni Van Bronckhorst topu çizgiden çıkarıyor, hiçbir şey olmamış gibi soldaki boşluğu görüp koşmaya başlıyor, at diyor önüme, atıyor Van der Vaart, sürüyor topu Gio, görüyor sağdaki Kuyt'u, Kuyt kafayla dolduruyor içeri, Sneijder zor pozisyonda iki geldi diyor, iki... Öyle bir organizasyon ki bu, ters kafayı vuran Hollandalı acaba bilerek isteyerek Gio'ya pas mı verdi diye düşünüyor neredeyse insan. Yuh diyorum.

Üç geliyordu Nistelrooy'la, Buffon maçın başında olduğu gibi bir kez daha izin vermedi. Biraz sonra ilk yarı bitti. Muhteşem bir ilk yarının ardından, gol bulmak için yüklenecek bir İtalya ve onun boşluklarından yararlanacak, her zaman dünyanın en iyi kontratak takımı olmuş bir Hollanda'yı içinde barındıracak unutulmaz bir 45 dakikanın daha bizi beklediği çok açıktı. Öyle ki, 45 saniye gecikmeli açtığım devrede, kesin bir şeyler kaçırmış olmanın burukluğunu yaşadım ilk dakikalarda. Sonra bunu değil, hayatımdaki her şeyi 45 dakikalığına unutturan bir adam çıktı sahneye. Sahneye çıktı dediğim, ne gol attı, ne asist yaptı, ne gollerde etkili rol oynadı ama adam futbol oynadı, futbol. Ayrı bir paragraf açmak istiyorum kendisine.

Engelaar, engelaar engelaar engelaar engelaar. Engelaar engelaar engelaar, engelaar engelaar. Engelaar engelaar engelaar engelaar engelaar, engelaar, engelaar, engelaar; engelaar engelaar engelaar. Engelaar engelaar engelaar. Engelaar engelaar engelaar engelaar engelaar engelaart Engelaar engelaar. Engelaar.

Nasıl bir futbolcudur bu, neden adını daha önce doğru düzgün duymamışım anlayamadım. Şampiyona öncesi Schalke 5 milyon euro teklif etmiş ama kulübü Twente 9'da diretince bu transfer gerçekleşmemiş. Şampiyona sonrasında 9'un iki katına kulüp bulur herhalde kendine. Yaşı 29 olmasa, eminim 5 katına da bulurdu. Yok böyle bir futbol, ön libero kavramına yeni bir bakış açısı getirir bu adam eğer her maç böyleyse. Dünya üzerindeki bütün futbol karşılaşmalarında 90 dakika oynasın, her maç 90 dakika seyredeyim bu adamı. 1.96 boy, bunun getirdiği muazzam hava hakimiyeti ve buna rağmen yumuşacık bilekler ve müthiş teknik. İlk yarıda ayağının dışıyla sola attığı pastan 90. dakikanın sonuna değin gözümü alamadım bu adamdan. Ve çok şaşırdım, zira maçtan önce açıklanan kadrolara baktığımda, "Ulan millete Hollanda sürpriz yapar alır maçı dedik ama şu adamlara bak; Engelaar kimmiş yahu? Robbensiz, Babelsiz sürpriz çok zor beya." diye düşünmüştüm. Bu da bana kapak olsun.Van der Sar... Euro 96 çıkartma albümü biriktirdiğim ve yeni yeni öğrenmeye başladığım çocuk İngilizcemle adını Van der Star zannettiğim ve yıllarca benim çıkartmamda öyle yazdığını iddia ettiğim günlerden beri dünya üzerinde en sevdiğim kalecidir Galatasaray kalesindeki kahramanlarım hariç. Hakikaten büyük kaleci, aynı zamanda gördüğüm kaleciler içinde tekniği en iyi olanlardan biri. Kazandığı her türlü başarıya, umarım bu yıl milli takımlar düzeyinde Avrupa şampiyonluğunu da ekleyecek 38 yaşındaki efsane. Umarım diyorum tabii, sanmakla ummak arasındaki fark büyük. Ancak bu apoletin Van der Sar'a çok yakışacağı kesin.

İşte o Van der Sar, muhteşem bir frikik çıkardı, tıpkı ikinci goldeki gibi golü yiyecekken kontrayla üçüncüyü buldu Hollanda, ki olmadı olmuyor derken gelen bu gol de hakikaten çok güzeldi. Van Bronckhorst'un ilk goldekinin kopyası olan soldan jet hızıyla bindirmesini ve top istemesini yazarken tüylerim diken diken oluyor şu anda. Gio istediği topu aldı, Kuyt'a verdi ama Buffon üçüncüye izin vermedi. Kuyt elini kolunu sallaya sallaya gidip seken topu aldı, tekrar ortadaki Gio'ya gönderdi ama ilk golde Gio'nun ona verdiği gibi milim hesabıyla tam kafaya teslim ederek borç ödedi sanki. Sonra gol zaten, etti 3. Dört de olurdu, 3-1 de olurdu ama bu da yeterliydi. Mükemmel bir maç, mükemmel gollerle 3-0 bitti.Engelaar, Van Bronckhorst ve Van der Sar'ın hakkını verirken, yine muhteşem oynayan Sneijder ve De Jong'u da unutmayalım. Başta Kuyt olmak üzere, Van Nistelrooy ve Van der Vaart'ten oluşan Hollanda hücum gücünün yıkıcı etkisini de es geçmeyelim. Bir takımda çok iyi oynayan oyuncu sayısı bu kadar fazlaysa, sonucun 3-0 olması da olağan zaten. Bu takıma Robben gelecek, Babel gelecek, her turnuvada izlediğim en zevkli maçların takımı Hollanda'yı bu sene sadece 3 maç izleyebileceğim diye üzülmeme de gerek kalmayacak, kalmadı hatta. Hollanda ve İtalya çıkar diyorum bu gruptan. Ancak gönül ister ki yanına Hagi'nin hemşehrilerini de alıp çıksın turuncular...


08 Haziran 2008

Türkiye - Portekiz

Her ne kadar fevri çıkışlar yapmışsam da, tabii ki Milli Takım'a yürekten destek veriyorum. Zaman zaman kırgınlıklar olur, sinirleniriz ederiz ama bizim takımımız sonuçta, marjinalliğin lüzumu yok. Ne yapalım Portekiz'i mi tutalım, İsviçre'yi mi, Çekleri mi? Neticede büyük bir heyecanla izledim maçı.

Önden notu verdikten sonra, maça geçelim. Tuncay hariç çıkan kadronun doğru olduğunu düşünüyorum. Yerine Arda ya da Ayhan oynamalıydı bana göre, ama vardır elbet Tuncay'ın oynamasının nedeni. Sonuçta taktik işini Fatih Terim hepimizden iyi biliyor; ona küfredenlerden de, saçma sapan gerekçelerle eleştirenlerden de, muhtemelen bu ülkedeki herkesten de. Fatih Terim çok iyi bir teknik direktördür, karakteri buna gölge düşürse de. Oraya da başarısız olmaya götürmedi takımı, burada eleştirdiğim tercihleri daha önce söylediğim gibi zaten oynamayacak adamlar konusundaydı. Hakan, Ümit, Topuz, Aykut... Bunlar zaten kulübede oturacaklardı, hakları yendi belki ama eksiklikleri takımın gücünü büyük ölçülerde azaltmadı. Uzun lafın kısası, bu takımı başarıya götürmeyi hepimizden çok istiyor Fatih Terim ve bunu da yine hepimizden daha iyi yapabilme yetisine sahip. Kendi bindiği dalı kesecek değil ya, en iyi futbolu oynatmaya çalışacak. Ha ama saldırmak isteyen saldırır; İngilizcesine, maaşına laf atar ne alakaysa...

Turnuvanın belki en iyi takımı olan Portekiz'e 2-0 yenildik, çok normal bir şekilde. Belki hani baştan savunmayı hedefleyerek Ayhan'ın da içinde bulunduğu dirençli bir orta alan kurgusuyla sahaya çıksaydık farklı olabilir miydi diye de düşünmüyor değilim ama diyorum ya işte, bu işi Fatih Terim'den iyi bilmediğime göre bunları sorgulamanın alemi yok. Gökhan Zan'a ayrı bir parantez açalım, hakikaten rezalet bir adam. Günlerdir Gökhan'dan hata beklediğimi söylüyordum, tabii sırf ben değil Türkiye'nin yarısı da bekliyordu bunu ve göz göre göre maçın içine eden oyunculardan biri oldu. Sakatlandı, sevindik ama ne oldu? Emre Aşık'ın hatasından gol yedik. Demek ki eldeki en iyi malzeme maalesef bu, yapacak bir şey yok. Şimdi ben derim Emre Güngör - Servet ikilisini bozmamak lazım ama bakıyorum, Emre'nin uluslararası tecrübesi hiç yok, çıktığı tek ciddi sınavda takımı Avrupa'nın ikinci sınıf takımından 5 yemiş. İşte geriye kalıyor Toraman, onun da kadroda olmayışına kızmıyor muyuz zaten? Bir diğer güvenmediğim oyuncu Volkan mesela. Peki Rüştü oynasa içim çok mu rahat olacak? Yok hayır, ama yine de Rüştü'yü tercih ederdim.

Tahmin ettiğim gibi Ronaldo'yu fazla oynatmadık. Türk takımlarına karşı böyle oyuncular hiçbir zaman tam etkisini gösteremez nedense, maçı kitleyen çirkin futbol kültürümüzden olsa gerek. Ama iş Ronaldo'yla bitmiyordu işte. Deco, Moutinho, Simao, Petit, kenardaki Nani, Quaresma derken böyle bir orta sahayla baş etmek mümkün gözükmüyordu. (Arada, Türkiye'nin orta sahası Portekiz'e beş basar diyen Mehmet'e selamlar.)

Yenildik işte, başka bir ihtimal yoktu zaten. Önümüzdeki maçlara bakacağız... Çıkamayacağız gruptan, o ayrı.

Araya sıkıştıramadım. Gökhan Zan'ın dışında, Tuncay ve Emre Belözoğlu'nun rezalet oynadığını da kayıtlara düşmem lazım. Nihat'ı saymıyorum çünkü top götüremedik ona. Kazım ve Hakan Balta beğendiğim oyuncularımızdı, Aurelio da her zamanki çizgisini bozmadan yapabileceği her şeyi yaptı, takımın en iyisi oldu.

Tamam Fatih Terim'i çok sevmiyorum ama gerizekalı gerekçelerle eleştirilmesini daha da sevmiyorum. Türkiye'deki eleştiri kültüründen nefret ediyorum ve hakikaten artık tahammül edemiyorum. Hep kişisel yetersizliklerimizden, hayatta istediğimiz yere gelemeyişimizden, kıskançlığımızdan... Bu kadar kompleksli bir toplum olabilir mi yahu...

Fatih Terim kadar taş düşsün başınıza. Her haltı siz biliyorsunuz zaten.

"Küçük" durmadan konuşuyor. Bir yanında Bülent Tulun, bir Ayhan Akbin'le "Kuyruk Acılılar" üçlemesini oluşturuyor.

Şanlı Galatasaray'ımın içine kirli tarikat işlerini bulaştıran ve bunu övünerek anlatan en hafif tabirle "küçük" adam! Kes yahu artık sesini.

"Galatasaray'ın Hakan Şükür'e, Okan'a ve diğer futbolculara yaptıklarından sonra Emre'den vefa beklemek çok doğru değil." buyurmuş bugün de. Evvela "diğer futbolcular" dediği grubun içine kendisini katıyorsa, şöyle bir demecini hatırlatırım: “Ne mutlu bana ki, dini yaşayan bir futbolcu olduğum için Galatasaray'dan gönderildim. O zaman da hiç üzülmemiştim, şimdi daha da mutlu oldum. Ne mutlu bana…”

Ne Okan'ı, ne Hakan'ı, ne Emre'si, ne vefasızlığı?

Galatasaray'da iki kişiye vefasızlık yapılmıştır.

Biri 3'tür, biri 10'dur.

5ler, 7ler, 57lere hak ettiklerinden daha bile fazla değer verilmiştir.

Bu adamlar bir zahmet sussunlar, başlarını öne eğip bugün her şeylerini borçlu oldukları Galatasaray'a minnet etsinler o yüzden. "7" dediğimiz Okan'ın yaptığı gibi.

04 Haziran 2008

Skibbe

Galatasaray hocası tipi var. Demek ki başarılı olacak.

Önce haber;

Orhan Pamuk'un, "Fatih Terim milliyetçi olsa da Türkiye'yi destekleyeceğim" sözüne
Fatih Terim; "Olabilir bunu söyleyebilir, dünyaca ünlü bir insanımızdır. Ben de onu yetersiz milliyetçi görüyorum." dedi.

Şimdi Fatih Terim'in üzerine gelinecek bu söyledikleri yüzünden. Halbuki yanlış bir şey söylememiş. Her ikisi de.

Orhan Pamuk fikrini belirtmiş, Fatih Terim de buna karşılık kendininkini. Orhan Pamuk, Fatih Terim'in milliyetçiliğinden şikayet etmiş, Fatih Terim de Orhan Pamuk'un milliyetçi olmayışından.

Sonuç olarak ne olmuş oldu? Milliyetçilere ve milliyetçi olmayanlara, Fatih Terim üzerinden birbirlerine laf sokma ortamı doğdu. Orhan Pamuk ve Fatih Terim'e saldırmak için fırsat kollayanlara da tabii... Bir(kaç) gün boyunca yine bu diyalog vesilesiyle bir sürü insanın kurtlarını döktüğünü izleriz, sonra geçer...

"Vay efendim Fatih Hoca, sen kimsin ki Orhan Pamuk'un milliyetçiliğine karışıyorsun?"
"Bre Orhan Pamuk, yine Türkiye'ye saldırmak için bir fırsat bulmuşsun. Lanet olsun senin bu ülkede yediğin ekmeğe!"

Bu diyalog büyütülüp de bir polemiğe döndürülürse, önümüzdeki günlerde bunları sıkça duyma olasılığımız hayli fazla. Oysa kim haklı, kim değil diye tartışmak o kadar yersiz ki... Ama yine tartışılan "milliyetçilik" değil, Fatih Terim ve Orhan Pamuk'un milliyetçiliğe bakış açıları olacak, maalesef. Sonra da siyaset konuştuğumuzu zannedeceğiz, oysa bu sadece magazin.

İlk anda sağlıklı bir tepki veremeyeceğimi bildiğimden, yazı için bugünü bekledim. Yeni yeni netleşiyor resim kafamda. Emre Belözoğlu'nun Fenerbahçe'ye transferinden söz ediyorum tabii ki. Olay olacağı kesindi, olay oldu. Olaya her türlü yaklaşım da mevcut: Üzülen Galatasaraylılar, sevinen Galatasaraylılar, kızan Galatasaraylılar, kayıtsız kalan Galatasaraylılar, üzülen Fenerbahçeliler, sevinen Fenerbahçeliler, kızan Fenerbahçeliler, kendi dertlerine düşmüş garibim Beşiktaşlılar... Sonuncusu alakasız oldu evet, konumuza dönelim.

"En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim" kalıbının tam yeri ve zamanıdır. Söylüyorum o hâlde. Kızmıyorum Emre'ye. Onun 4 yılda alacağı 14 milyon euro'nun onda birini bana versinler, Galatasaray dahil dünyadaki bütün spor kulüplerinin kapanmasına razıyım. Yüzde birini versinler gider Fener'de de oynarım, hiç problem değil. Eminim ki klavye başından, kahve koltuklarından, sokak ortasından hakkında "hain, satılmış köpek" diye atıp tutanların da yapacağı budur, en azından "hepsi" olarak bahsetmenin abartılı kaçmayacağı kadar büyük bir kısmının. "Onun paraya ihtiyacı yok ki." kontr-bahanesi var bir de, ki dünyanın en saçma cümlesi olabilir bu. Herkesin paraya ihtiyacı var ve bunun bir üst sınırı yok. Futbolcu bu adamlar ve para için oynuyorlar. Arda gibi, Uğur gibi, Hakan Şükür gibi, Sabri gibi, Hagi gibi; Emre Belözoğlu da para kazanıyor futboldan. Ve bir futbolcu maksimum 15-16 sene profesyonel seviyede top oynayabiliyor, ancak bu sürede büyük paralar kazanma imkanına sahip oluyor. Bu nedenle geleceklerini düşünmek zorundalar. Üçün beşin hesabını yapmayabilirler, ancak milyon euroluk fırsatları iyi değerlendirmeliler. Emre'nin de önüne böyle bir fırsat çıktı, kabul etti. Evlenecekmiş, Türkiye'ye dönmek istiyormuş, Fenerbahçe'nin teklifini kabul etmiş.

Evet kızmıyorum Emre'ye, Fenerbahçe'ye gittiği için. Ama üzülüyorum. Fenerbahçe'nin Emre'yi almasına değil, Emre'ye üzülüyorum. Üç beş sene sonra sahipsiz kalacağı, futbolu bıraktığında arkasından ağlayanı olmayacağı, zora düştüğünde sığınacak liman bulamayacağı için üzülüyorum. Avrupa'da o güzel futbolunu daha da geliştirme, futbolu üst düzeyde oynamaya devam etme şansı varken kalitesiz ligimize geri geldiği için üzülüyorum. Yanlış karar verdiği için üzülüyorum. Üzülüyorum dediysem, düşeceği durum önceden belli olduğu için lafın gelişi söylüyorum, 8 sene önce bunların olacağını bilseydim üzülürdüm anlamında biraz da. Yoksa şimdiki durumu benim umrumda değil, herhangi bir futbolcu benim için Emre, misal Kemal Aslan'dan farkı yok. Ne başarısı, ne başarısızlığı ilgilendirir beni. Ha, sonunun Kasımpaşa'yla küme düşenlere benzemesini isterim ama Emre'ye kin duyduğum için değil, ibret olsun da başkaları yapmasın bu hatayı diye.

Emre herhangi bir Galatasaraylı futbolcu değildi. Hepimizin umudunun üstünde yeşerdiği, kulübünün her şeyiyle ilgilendiği, Fatih Terim'in, Yüce Hagi'nin elleriyle tek tek işlediği küçücük çocuğuydu Galatasaray'ın. Hainliği şimdi değil, 7 sene önce yaptı ve onu yetiştirenlere borcunu ödemeden, ne istediyse eksik etmeyen kulübüne beş kuruş kazandırmadan İtalya'ya gitti. Tuncay'ın bonservissiz gitmesini anlarım bir derece, misal yarın bir gün Servet veya Mehmet Topal gitse onu da anlarım ama 12 yaşında herhangi bir çocukken kapısından içeri girdiğin bir kulüpten 20 yaşında elini kolunu sallayarak çıkmaya kalkarsan bir şeyler eksiktir, bazı değerlerden yoksunsun demektir. Altyapıdan çıkan hiçbir oyuncu, kulübünden vefayı esirgememeli.

Emre gitti, hatta birçok Galatasaraylının -benim değil- inancına göre şampiyonluğu Ankaragücü maçında satarak gitti. Ben yine Emre'den nefret edemedim, kırgın olsam da uzaktan uzaktan başarısını istedim. Siyasi görüşü malumdu, olsun bana ne düşüncesinden, en azılısı da bizde ama seviyoruz dedim. Çirkefti, terbiyesizdi ama yine de hiç nefret etmedim. Kesinlikle bir lira bonservis vermemek kaydıyla gelip Galatasaray'da oynamasını, borcunu ödemesini de istedim hep. O da öyle demişti, "Bir gün Avrupa'daki misyonumu tamamladığıma inandığımda, Galatasaray'a döneceğim, para konuşmadan sadece imza atacağım ve kulübüme borcumu ödeyeceğim." sözleri çıkmıştı o ağızlardan, ne yalan söyleyeyim heveslenmiştim. O zaman affedecektim onu, Okan'ı affettiğim gibi. Silemem ben sevdiklerimi kolay kolay, Fatih Akyel'i bile zor silmişim. Sildim mi de tamamen biter ama zordur işte o noktaya gelmesi. Emre de dönüp bu takımın -bizim saf düşüncemizle takımının- 10 numarasını giyerek samimi bir şekilde borcunu ödemek istediğini gösterince kalmayacaktı hiç kırgınlık, güzel olacaktı her şey. Öyle ya, büyük futbolcuydu Emre, sakatlık yaşamadığı sürece her zaman ligin en iyi oyuncularından biri olurdu.

Ne oldu? Emre, verdiği sözlere rağmen, onu tanıtırken geçmişini inkar edip Galatasaray'ın adını silen Fenerbahçe'ye giderek, gelecekteki hayatından da Galatasaray'ı silmiş oldu. Tekrar söyleyeyim kızmadığımı, Galatasaraylılık yokmuş demek ki, zorla değil ya! 7 sene önce kızmıştım, şimdi niye kızayım bir daha?

Bir de... "Bana o paranın yüzde birini versinler ben de oynarım Fener'de" demiştim ya... Yüz katını da verseler, bana ana avrat küfür eden, "Katil!" diye bağıran birilerine hizmet etmem. Edene de adam demem. Nerede şurada Hagi'nin omzuna çıkmış küçük çocuk, nerede şimdiki...