27 Nisan 2008

Ne Yaptık?


Hiiç... Yapmamız gerekeni yaptık, Galatasaray olduk sadece. Şampiyon olduk bir de. Daha iki maç varmış, son düdüğe kadar şöyleymiş böyleymiş... Geçiniz. Galatasaray Şampiyon! Söylemek istediklerimi anlatabilecek kadar güçlü bir kalemim yok. Bu hafta Galatasaray Dergisi'nde yazar nasılsa. Başkaca da bir şey yazmayacağım bu maç hakkında.

26 Nisan 2008

Ne Yapmalı? (3)


Hiçbir şey.

Yapılması gerekenleri yapacak zaten çocuklar.

O kadar eminim ki galibiyetten...

Şaaaaampiiiiiiyoooooooon!


Kaldı 4!

Yahu bu kadar da olmaz. Galatasaray iyi gidiyor ya, avantajı ele geçirdi ya, Sami Yen'de Fener'i yenip şampiyonluk turunu atacak ya, İstanbul Belediye maçı öncesi medya başladı Necati ne yapacakmış, Abdullah Avcı ne yapacakmış... Kaynakları da Antu! Resmen Fenerbahçe forumunda zırvalananları haber yapıyorlar ve bu artık sık sık olmaya başladı. Hayır normal forum falan da değil. Renklerden bağımsız söylüyorum, Türkiye'nin en zavallı insanlarının toplaştığı, en mide bulandırıcı internet sitesi. (Hakkını yemeyeyim, birkaç tane de turancı sitesi görmüşlüğüm var en az antu kadar mide bulandırıcı.) Yahu siz ne kadar şerefsizsiniz be. Antudakilere demiyorum, onlar şerefsiz değil çaresiz; Türk medyası sen ne kadar iğrençsin be...

Umarım 1-0 yeneriz, golü de 90+5'te Necati kendi kalesine atar.

Zavallılar da kudurur.

Bülent Uygunları, Mecnun Odyakmazları, Oğuz Dağlaroğluları konuşmayan medya da Necati'yi yıllarca konuşur durur.

Aşağı yol Kasımpaşa'ya gider.

Bu arada... Dün Aziz Yıldırım, Göksel Gümüşdağ, Murat Özaydınlı ve Kemal Dinçer bir araya gelmişler. Aziz Yıldırım ve Göksel Gümüşdağ, Anadolu yakasındaki bir balık restoranında yemeğe gitmişler ve bunu görüntülemek isteyen basın mensupları lokanta çalışanlarınca engellenmiş. Bakalım bu durum gazetelere yansıyacak mı?

Yansıyacağını bekleyen varsa elini eteğini çeksin bu işlerden, izlemesin futbol mutbol.

14 Nisan 2008

Serveeet, Serveeeet


Klasik bir Servet yazısı nasıl başlamalı? Geldiğinde hepimiz şöyle şöyle dedik, şimdi hayranız, bravo Servet, vesaire vesaire...


Biz önce hayatına bakalım Servet’in, nerelerden ve nasıl gelip oturmuş Galatasaray savunmasının göbeğine. Forma numarasından da anlayabileceğimiz üzre Iğdırlı Servet. Iğdır’ın adını hiç duymadığımız bir yerlerinde dünyaya gelmiş 17 Mart 1981’de. 11 çocuklu ailenin bir neferi olmak nasıl bir şey, öğrenmiş. Daha Servet ‘’Kendimi bildim bileli...’’ ile başlayan cümleler kuracak yaşa gelmeden, 83’te göç etmişler hep beraber İstanbul’un varoşlarına. İlkokula başlamış Servet. Ailenin en küçüğü canım Servet hem okuyor, hem eve ekmek getiriyormuş. Kim bilir Kartal Meydanı’nda ona ayakkabılarını boyatanlardan yüzüne bakan, baktıysa kime baktığını bilen olmuş mudur? (Ne demek ‘kim bilir’, kim bilecek ulan müneccim mi var adamın karşısında!?) İlkokul ve ortaokul yılları ayakkabı boyamakla geçer Servet’in, okul tatile girdiğinde başka işler de yapar, 13 fertli ailenin geçimine bir nebze olsun katkıda bulunmanın gururunu yaşar. (Bu gurur meselesini de ben atıyorum ama bilirim Servet’i, kesin yaşamıştır bunu kendi içinde.)


Bir yandan çalışıp bir yandan okuyan Servet, bir üçüncü taraf edinir kendine ve futbola başlar Kartalspor altyapısında. Hikayesi de ilginçtir. Telefon çalar, Servet ‘’Ağabeyim yok evde.’’ der, futbol oynamayı bilip bilmediği sorusuna istenilen cevabı vermesinin ardından maça çağrılır. Telefonda konuştuğu Kartalspor’un altyapı hocasıdır ve onu o günkü maçın ardından lisanslı futbolcu yapar. 9 yaşında, kısa boylu bir sağ beki vardır artık Kartalspor’un. O sağ bek, kendini geliştirmek için çocuk aklıyla mahallenin toprak sahasında ekstra idmanlar yapmak ister, ama utanır. ‘’Gündüz bu koşuları yaparsam insanlar ne yapıyor bu diyebilirlerdi. Koşamıyordum, utanıyordum. Ben de gece koşmayı düşündüm. Ama bizim oralar tenha ve karanlık oluyordu. Ben de arkadaşımı çağırıyordum yalnız kalmamak için. Arkadaşıma çekirdek ısmarlıyordum. O çekirdeği bitirene kadar ben çalışmamı yapıyordum. Böyle çok hikayemiz var.’’ diye anlatıyor o günleri Servet. Lise çağı geldiğinde ailesi meslek lisesine gitmesini ister, Servet antrenmanlara gidebilmek için düz liseyi tercih eder. Ve... Ve bir gün Feyyaz Uçar tarafından keşfedilir, Göztepe Teknik Direktörü Rıza Çalımbay’a önerilir ve Servet Göztepe forması giymeye başlar, Türkiye Birinci Ligi’ne terfi etmiştir artık. Rıza Hoca Denizlispor’la anlaşınca en güvendiği oyuncularını da teker teker Denizli’ye aldırır, bunlardan biri de Servet’tir. O sezon Denizlispor’un UEFA Kupası’nda efsanevi bir yürüyüşü olmuş, Servet de ‘’Çanakkale Geçilmez’’i mükemmel oynamış, artık büyük takımların dikkatini çekmiştir.


Artık ansiklopedik malumattan sıyrılalım diyorum. Günlerden 1 Eylül 2003, öğlen saat 5’te transfer bitecek. Galatasaray’ın stopere ihtiyacı var, gazeteler Servet’in bugün Florya’ya gelip sözleşme imzalayacağını yazıyor.Tek tek haber kanallarını geziyorum, her yerde Servet’in Galatasaray’la anlaştığı belirtiliyor. Ne olduysa oluyor, Servet’i transferin son saatlerinde Fenerbahçe kapıyor. Üzülüyorum haliyle, beğeniyorum çünkü Servet’i. Servet bu transferden kazandığı parayla babasına bir ev alıyor, ablalarına ev yaptırıyor, ağabeylerine iş kuruyor, ikisini üniversitede okutuyor, bir de kendine Range Rover marka cip alıyor. Daha bunlar başlangıç, Türkiye'nin en çok gelecek vaadeden savunma oyuncusu Servet, çok iyi yerlere gelecek. Gelgelelim Christoph Daum ona bir türlü şans vermiyor. Aylarca yedek kulübesinde bekletiliyor Servet, bunun için mi aldınız ulan diye sinirleniyorum ben de kendi halimde. O Servet daha sonra nedenini çok iyi anlayacağımız şekilde yılmıyor, kazanıyor formasını ve artık ona Milli Takım yolları da gözüküyor. Bir süre üstün performans gösteren Servet, ardından talihsiz bir sakatlıkla yüzleşip sahalardan uzunca bir süre uzak kalıyor. (Spor sayfası jargonu kullanarak kolpalığın dozajını artırdığım sanılacak diye korktum bir an için.) Sakatlıktan hiç iyi dönmüyor Servet, biz Galatasaraylılar da keyifle izliyoruz sergilediği kötü futbolu. Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında, Nazmi Abi’nin deyimiyle ‘’anamaç’’larda hemen Fenerbahçe’nin kadrosuna bakıyorum, Servet veya Deniz’i, hele ikisini bir arada kadroda gördüğüm an tamam diyorum, yeneriz. Yeniyoruz.


Bir de Shevchenko olayı var tabii. Önce ulusal takımları arasındaki maçta karşı karşıya geliyor Servet - Shevchenko ikilisi, Sheva iki atıp bir de attırıyor. Hele bir Milan maçı oynuyor ki Servet, Shevchenko Fener’i dörtlüyor, hepimiz Servet’le dalga geçiyoruz. Servet’le Shevchenko’nun fotoromanına bakıp gülüyoruz, halbuki Fenerbahçe’nin adam adama savunma yapmadığını da biliyoruz. (Servet yıllarca terbiyesinden dolayı sustuktan sonra yine kimseyi incitmeden ‘’O maçta çok üzerime gelindi ama ben arkadaşımı ele vermemek için sustum, Shevchenko’yu savunmak başka bir arkadaşımın göreviydi ama isim vermem.’’ diyerek bu olayı açıklığa kavuşturuyor.) Daha önceki milli maç için olan eleştiriler de bu ikinci Shevchenko hadisesi üzerine konuşulmaya başlanıyor, halbuki onda da Servet tüm savunma hattı kadar suçlu, daha fazla değil. Ama tabii kötü futbolunun da etkisiyle Servet bu eleştirilerden yakasını kurtaramıyor, adı hep Shevchenko’yla anılıyor. Bugün ise en büyük dileğim Shevchenko’nun Fenerbahçe’ye gelmesi ya da gittiği takımın Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray’ın grubuna düşmesi. Bir de Servet’in Premier Lig’e gitme ihtimali dillendiriliyor son günlerde lâkin Servet’i kaybetme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.


Neyse efendim, daha Servet’i Sivas’a götürüp Galatasaray’a götürmeden bugünlere uzandı konu. Son okuduklarınızı bir zahmet unutun bir süreliğine, Servet daha Fenerbahçe’de. Bahsettiğimiz Milan maçı, bir anlamda Fenerbahçe hikayesinin sonunu getiriyor Servet için ve sezon sonunda Sivasspor’a gönderiliyor. Hayalleri yıkılmıyor, zira hayallerinde büyük takımlar, şan, şöhret, gösteriş, ilgi yok; o sadece işini yapmak istiyor ve layıkıyla yapıyor da. Öyle de bir ‘’adam’’ ki, İstanbul’dan aldığı cipi takım arkadaşlarına ayıp olmasın diye Sivas’a götürmeyip oradan kendine başka araba ayarlıyor. Yeni geldiği Sivasspor’da adamlığıyla kaptanlığa yükselen, sergilediği performansla kısa sürede yeniden Milli Takım formasını kapan Servet tekrar büyük takımların transfer etmek istediği bir oyuncu haline geliyor. Bunu başaracağını önceden biliyor ve söylüyor, bu yüzden sözleşmesini de bir yıllık yapıyor. Ama Sivas’ta öyle seviliyor ki kontratı sona ermesine rağmen takımına bonservis ücreti kazandırmadan hiçbir yere gitmeyeceğini ilan ediyor ve beş yüz bin dolar karşılığında Galatasaraylı oluyor.


Asıl hikaye burada başlıyor. Galatasaray taraftarının yüzde doksanı Servet’in transferini eleştiriyor. Eleştirmek ne kelime, çılgına dönmüş durumda herkes. Kimi geçmişte Servet’in yaptığı hataları hatırlatıyor, kimi çok yavaş olduğunu söylüyor, büyük takımda oynayamaz diyor. En olumlu yaklaşanın bile aklında soru işareti oluşmuyor değil. Misal ben, Sivasspor’da oynadığı futbolu çok beğeniyordum ama diğer yandan Denizli’de de böyle oynadığını düşünüp, acaba sadece kapanan, ‘’Çanakkale Geçilmez’’i oynayan takımlarda mı başarılı olabiliyor sorusunun cevabını bulamıyordum. Diğer yandan Fenerbahçeliler akılları sıra dalga geçiyorlardı, ‘’Bu sene Fenerbahçe’nin en büyük transferi Servet’i Galatasaray’a vermek.’’ diyordu Çavuşoğlu Ömer. Oysa Servet kendini çok geliştirmişti. Evvela ayağı top yapıyordu artık. Topu oyuna iyi sokuyor, uzun paslarda isabet sağlıyordu. Bir de hızlanmıştı, artık o eski ağır Servet yoktu. Ve tabii tecrübe, gerek sürekli oynamak açısından, gerekse büyük takımdan tekrar Sivas’a dönmüş olmasından dolayı kazandığı...


İlk maçlarında hatalar yaptı Servet. Slaven Koprivnica maçında penaltıya neden oldu, Manisaspor maçında ıska yapıp gol yedirdi, Sion maçında kötü oynadı... Bunca yıl Cihan’dan, Orhan’dan, Tolga’dan çekmiş Galatasaray taraftarının, tam kurtuldum derken gelen Servet ‘’belası’’na tahammülü yoktu. Bela olmuştu Servet, öyle diyorlardı. Fenerliler dalga geçmeye devam ediyordu. Derken kimsenin tahmin etmediği bir şeyler oldu. Kaç maç geçmişti, Servet hiç hata yapmıyordu. Bütün kafa toplarını alıyor, top sektirmiyor, savunmadan oyun kuruyordu. Ama bunu kabul etmek, ona saldıranlar için hiç kolay değildi. Onlara göre Servet’in hata yapmadığı maçlarda ya savunmaya iş düşmüyordu, ya da Song öyle iyi oynuyordu ki Servet de iyi oynamış gözüküyordu. En mükemmel oynadığı maçlardan sonra bile Servet’in güzel futbolundan söz edilmiyor, bel altı vurulup burnundaki rahatsızlıktan dolayı sümkürmesiyle dalga geçiliyordu. Aylar geçti, Servet hiç hata yapmadı. Yine bütün toplara kafa vurdu, yine savunmadan top çıkardı ama bunları her geçen gün daha iyi yaptı. Artık vurduğu kafalar rakibe gitmiyordu mesela, veya savunmadan topla çıkarken Türk futbol seyircisinin hiç alışık olmadığı şekilde 4-5 kişiyi çalımladığı bile oluyordu. Son dakikalarda ileri çıkıyor, uzatmalarda en kritik gollere imza atıyordu. Ön liberoda oynatıldı, maçın yıldızı oldu; sol açıkta rakibe bacak arası yapıp, devamında yıllardır anlatıma abartı katma amaçlı söylenen kendi ortasına kendi kafa vurmak geyiğini gerçeğe uyarladı. Onun için ‘’11 Servet olsa bütün maçları kazanırız.’’ dedi Kalli, haklıydı da. Mükemmel futbolu, birçok maçta takımın yükünü tek başına sırtlaması bir yana, hırsı ve azmi bunda büyük etken. İkisi birleşince ‘’Servet’’ olunuyor işte. Ve bütün eleştiri sahipleri hep bir ağızdan her maç onun adını haykırıyor, ''Serveeet, Serveeeet'' sesleri Ali Sami Yen'de yankılanıyor.


Bir de yine öyle ‘’adam’’dı ki Servet, başkaları gibi yalakalık yapmıyor, Galatasaray Dergisi’ne bile ‘Eğer benim Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli Servet olarak kalmak gibi bir düşüncem olsaydı, ben Sivas’a gittiğimde başarılı olamazdım. Çünkü gerçekten futbolu seviyorum. Şu an bile Anadolu’nun herhangi bir takımında oynayabilirim. Sonuçta maddiyat için yapıyorum bu işi.’’ diyebiliyordu.


Bu yazının sonuç paragrafı olmayacak, çünkü biliyorum ki Servet her hafta gösterdiği performansla her sonucu eksik çıkaracak. Tek dileğim uzun yıllar bu formayı giyip ‘’Galatasaray Efsaneleri’’nden biri olması. Şampiyon olursak -ki olacağız- bunda açık ara en büyük pay sahibi o olacağı için bu yılki performansıyla çoktan efsaneleşmişse de, bu formayla özdeşleşmek ona çok yakışacaktır. Türkülerin ''Baba''sı, Türkiye'nin en iyi defans oyuncusu, armayı öpmeyen ama işini yapan adam... İyi ki bizimlesin!

09 Nisan 2008

Kezban Paris'te


Şurada ve şurada bir ''haber'' var. Ne kadar haber demeli bilinmez. Anadolu Ajansı geçmiş, Doğan Medyası kapmış. Neymiş? Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'nde Galatasaray'ı geçmiş. Neymiş? Zico, Lucescu'yu geçmiş.

Önce takımlar bazındaki değerlendirmeleri geçeyim buraya;

"Devler Ligi'nde bugüne dek toplam 34 maç yapan ve bunların 11’ini kazanan sarı-lacivertliler, maçlarının yüzde 32.35’ini kazanarak, Türk ekipleri içinde en yüksek kazanma oranına sahip takım olarak dikkat çekti.

Bu sezon 4. kez Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden Beşiktaş ise 24 karşılaşmada 7 galibiyet elde ederek, yüzde 29.16’lık galibiyet oranına sahip oldu ve ikinci sıraya oturdu.

10 kezle, Şampiyonlar Ligi’ne en çok katılan Türk takımı unvanını açık ara elinde bulunduran Galatasaray ise, 74 maçta 19 galibiyetle, yüzde 25.67 galibiyet oranıyla Türk takımları içinde son sırada yer aldı."


Vay be! 34 maçla geçmiş Fener Galatasaray'ı. Hakikaten büyük başarı. Kıskandım. Serdar Turgut gibi Galatasaray'ı bırakıp Fener'i mi tutsam, onu bile düşündüm. Ama sarı kuşum, şanlı kanaryam, kuşumbahçem, tarif edilemez büyüğüm... Senden de büyüğü var be. Kayserispor mesela. Müthiş bir Avrupa defterleri var. Kayseri'nin istatistiği, Manchester United'da bile yok. Adamlar yenildiklerinin 4 katı galibiyet almışlar. 1 mağlubiyete karşılık 4 galibiyetleri sözkonusu. Bu bakış açısıyla dünyanın en büyük takımı Kayserispor.

Türkiye'nin UEFA Kupası'nda en başarılı takımı da Denizlispor zaten. Denizlispor 8 maçta 12 puan almışken, biz 42 maçta yalnızca 63 puan toplayabilmişiz. Toplamda da öyle, tarihteki 10 Avrupa Kupası maçında 18 puan toplayan Denizlispor'a karşı, 207 maçta topladığımız 306 puanla rezil durumdayız. Kupa'yla falan avunmaya çalışıyoruz ama nafile. Ne diyor Büyük Türk Düşünürü Aziz Yıldırım? Tekrar edilemeyen başarı, tesadüftür. Bak Kuşumbahçe'me; 96'da Manchester United'ı yendi, gitti 2004'te bir daha yendi. Demek ki tesadüf değil. Ne Boliç'in kıça başa çarpıp giren golü, ne de Manchester'ın son maça turu garantileyip gençlerle gelmesi tesadüf. Bunların hepsi, Fenerbahçe'nin tarif edilemez büyüklüğü.

Haberi incelemeye devam ediyorum.
"Fenerbahçe, Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde gol yollarında da Galatasaray ve Beşiktaş’ı geride bırakmayı başardı. Sarı-lacivertliler, 34 maçta 38 golle, maç başına 1.11 gol atarak Türk takımları içinde liderliği ele geçirirken, Galatasaray 74 maçta 73 golle maç başına 0.98, Beşiktaş ise 24 maçta 19 golle maç başına 0.79 gol atma oranı tutturdu."

Doğru. Lukunku da Galatasaray tarihinin maç başına en çok gol atan futbolcularındandı, neden yolladığımızı bir türlü anlayamıyorum. 2003-2004 sezonunda %100 gol ortalamasıyla oynuyordu, 1 maçta 1 gol. Dünyanın en büyük takımı nasıl Kayseri ise, dünyanın en büyük futbolcusu da Lukunku'ydu. Bilemedik kıymetini.

Maç başına gol yeme oranlarını, en az gol yiyen takım Fenerbahçe değil de Galatasaray olduğu için ''Beşiktaş maç başına 2 gol yedi'' başlığıyla vermeyi tercih etmişler. Burada da yanlış yapmışlar esasında. Fenerbahçe'nin Galatasaray'dan daha az gol yediğini belirtmeleri gerekirdi. Fenerbahçe 59, Galatasaray ise 115 gol yemiş. Fenerbahçe'nin Galatasaray'ın yarısı kadar bile maç yapmamış olması önemsiz bir ayrıntı sadece.

Haberin son bölümünde ise Lucescu - Zico karşılaştırması var. Lucescu'nun Galatasaray'a 2001 yılında Şampiyonlar Ligi'nde oynattığı 14 maçı, galibiyet oranı açısından Zico'lu Fenerbahçe'nin bu yılki 10 maçıyla karşılaştırıyorlar. Zico'nun Lucescu'yu geçtiğini ve rekorun yeni sahibi olduğunu söylüyor, hemen aşağıda ise Daum'un gruptan çıkamadıkları 2004 sezonunda aynı galibiyet oranını yakaladığını söylüyor, bir anlamda kendilerini tekzip ediyorlar.

Ya. Ayıptır. Avrupa'da çok başarılı bir sezon geçirdiniz. Kendinizi aştınız. Bizi de ilgilendirmez, tebrik ederiz. Aklı başında olan hiçbirimizin (ki bu oran çok yüksektir Galatasaray'da) niyeti yok sizin Avrupa maçlarınızla ilgili konuşmaya. Şahsen ben Fenerbahçe 10-0 da yenilse kendimde hiçbir şey söyleme hakkı görmezdim. Biz kendi işlerimizle meşgulüz. Gerçek yerimize dönmenin çabası içerisindeyiz, ki az kaldı. Peki neden bizi kendi meselelerinizin içine çekiyorsunuz? Nedir alıp veremediğiniz Galatasaray'la? Binbeşyüzellisekizinci defa soruyorum, nasıl bir komplekstir bu? Neden başarılarınızı Galatasaray'ınkilerle karşılaştırıyorsunuz? Neden bu aşağılık kompleksi? Bari bir şeyin ilkini yapın, gelin ondan sonra karşılaştıralım. Kendi ilkiniz değil, Türk futbolunun ilki olsun bu. O güne kadar lütfen bize bulaşmayın, kendi rekorlarınızla idare edin. Sene 2002. 6 maçta 0 puan.

Sinirlendiriyorlar adamı durduk yere. Ne güzel iş be! 24-34 maçla, birkaç tane kıçıkırık galibiyetle, 74 maçı silip at. Hayır, bizim elimizde Şampiyonlar Ligi'nde 1 yarı final (1988-89, o zamanki adıyla Şampiyon Kulüpler Kupası), 4 çeyrek final (1692-63, 1968-69, 1993-94, 2000-01); 1 UEFA Kupası (2000), 1 de Süper Kupa (2000) varken, Dünya Kulüpler Şampiyonu olmamız da Türkiye Futbol Federasyonu tarafından dünyada görülmemiş bir şekilde engellenmişken bu adamların yıllarca Boliç'in attığı golden başka hatırlayacakları hiçbir şey olmadı. Beşiktaş desen bir çeyrek finali var, ha tabii bir de Barcelona, Chelsea galibiyetleri var 100 yılda biriktirdikleri. Beşiktaş'ta çeyrek final var, Fener'de o da yok. Göztepe'de var, Fenerbahçe'de yok. Göztepe'ninki yarı final bir de, UEFA Kupası'nda (o zamanki adıyla Fuar Şehirleri Kupası). Hakkını yemeyelim, 1963'te Kupa Galipleri Kupası'nda çeyrek finale çıkmış Fenerbahçe. Durun bir dakika ya. Fener? Kupa Galibi? Dünya nasıl da değişiyor...


Katkıların için teşekkürler Genç Hasdemir.

07 Nisan 2008

Sabri ve Hakem Hatası


6 Nisan 2008. Gençlerbirliği maçı, dakika 44.

Yalvarıyorum son giyişi olsun Galatasaray formasını. Cihan'ı özledim yemin ederim. Var mı ötesi? Şu pozisyona penaltı vermeyen hakeme de bir daha maç yönettirmesinler. Dünkü olaylardan çok etkilenmiş gözüküyor. Yıllar sonra ilk defa resmi siteden açıklamalar yaptık, sonuç lehimize hakem hatası. Peki bunu her fırsatta ve yerli yersiz yapan Fenerbahçe'ye karşı neler hissettiğimizi şimdi Fenerbahçeliler anladı mı? Sanmıyorum.

Umarım bir yönetici çıkar bugün Gençlerbirliği'nin penaltısı verilmediğini, golle sonuçlanma ihtimali olan akınlarının saçma sapan bir ofsayt kararıyla kesildiğini ve hakemden Galatasaray adına memnun olmadığını söyler. Bizim derdimizin hakem hataları değil, hakem ahlâksızlıkları, ayak oyunları olduğunu da ekler.

Gürcan Bilgiç dün maçtan sonra Sporx'e yazı yazmış, ''Evet gol ofsayttı, ama olmayabilirdi de.'' gibi ifadeler kullanmış ve tabii son sözü Gençlerbirliği'nin verilmeyen penaltısına getirmiş. E Gürcan, madem karar hatalıydı, gazetedeki maç yazında niye buna değinmedin? Galatasaray lehine hakem hatası olmasa bu yazıyı yazacak mıydın?

Biz de sizin gibi ''Penaltı değildi, ofsayt doğruydu, Promise de atamazdı. Ayrıca Kerem itirazdan kırmızı görmeliydi.'' mi diyelim? Veya yine sizin gibi ''Zaten bizim hakkımızdı. O penaltı verilse de Galatasaray kazanırdı.'' mı diyelim?

İnsanın terbiye sınırlarını çok ama çok zorluyorsunuz.

06 Nisan 2008

Lincoln


6 Nisan 2008. Gençlerbirliği maçı, dakika 89.


6 Nisan 2008. Gençlerbirliği maçı sonrası.


Yine bir Ankara deplasmanı öncesi Feldkamp gitti. Hastalık bahanesiyle ülkesine değil, temelli gitti bu defa. İyi mi oldu? Evet, oldukça. Takım, üzerindeki ölü toprağını atmış oldu böylelikle ve hem Gençlerbirliği galibiyetini garantiledik, hem de son haftalarda yepyeni bir hava yakalama şansı bulduk. Galatasaray zor günlerin, Galatasaray imkansızlıkların takımıdır. Bütün bir sezon para alamaz, şampiyon olur. İlk 11'ini sakat verir, şampiyon olur. Başında hocası olmaz, yine şampiyon olur. Göreceksiniz, bu takım bu günden itibaren diriliyor.

Kalli'ye dönelim, ve ona Galatasaray'a bugüne kadar kazandırdıkları için teşekkür edelim. İlk geldiği gün düşüncem, bir Galatasaray efsanesini daha yok etmek üzere yola çıkıldığı yolundaydı, ilk basın toplantısıyla beraber fikrim değişti ve kendisine inandım. Basın ''meczup''larına haddini ne güzel bildiriyordu. Kampın ardından, henüz lig başlamadan görevi bıraksa dahi Galatasaray'daki misyonunu başarıyla tamamlamıştı zaten, bizim gibi hiçbir suçu olmayan zavallı insan evlatlarını Cihan Haspolatlı ve adını yazmaya yarayan klavyeden iğrendiren Orhan Ak'tan kurtarmıştı. Ligin başlamasıyla beraber, başarı da devam etti. Yeni kurulmuş, ilk 11'indeki 8 oyuncusu yeni gelmiş bir takımı lige fırtına gibi soktu. Uzun süre golü en çok atan, en az yiyen takımdı Kalli'nin Galatasaray'ı. 6 haftada bol gollü 5 galibiyet, 1 şanssız beraberliğin ardından 7. hafta geldi.

Parantez. Yaz boyunca Amerika'daydım. Maçları izleyemiyor, özetleriyle yetinmeye çalışıyorum. Bol gollü galibiyetler birbiri ardına geldikçe bir yanım seviniyor, bir yanım kuduruyor. Yıllar sonra ''Bizim Takım'' geri dönmüş ve ben onu göremiyorum. Sopcast denen bir nane varmış ama ben bir türlü çalıştıramıyorum. Ancak okuyorum işte, ne güzelmiş takım. Linderoth mu daha büyük transferdi, yoksa Lincoln mü? Nonda, Jardel'den bu yana gelen en iyi forvet. Barış'la Serkan'ı da nasıl bulmuştu Kalli, helal olsundu. Bouzid de kesin iyi çıkacaktı, takıma bir alışsın hepimiz görecektik, ikinci Stumph vakasıydı o, Kalli boş adam getirmezdi. Orkun da iyi kaleci bak, yemiyor. Sonra Carrusca, Kalli'nin elinde adam olacaktı. Birazcık Servet'ten şüphe ediyorduk, ondan da şahsen büyük beklentilerim olmamakla beraber içim rahattı. Arda da yedek kalmıştı ama kondüsyon kazanana kadar böyle olması daha iyiydi, Kalli koşmayan adama forma verir miydi hiç? Bütün takımı hizaya getirecekti Kalli. 20 puan farkla şampiyon olacaktık. Kapa parantez.

Aç ikinci parantezi, birincinin devamı olsun. Bir cumartesi günü, 29 Eylül. Öğlen saatlerinde Türkiye'ye döndüm. İçim büyük bir heyecanla dolu. Aylardır ailemi, dostlarımı görememişim, ama onun için değil. Sevgilimden uzak kalmıştım, onun içindi heyecanım. Yok, o sevgili değil, araya mesafe girince onunla ayrıldık, 3 sene gömüldü maziye. Bir de ömürlük sevda var ya hani, gerçek sevgili... Ondan uzak kalmışım işte. Her dakika onu düşünmüşüm, rüyalarımda onu görmüşüm, güzel günlerinde mutlu olmuşum, kötü günler zaten yaşamamış ama yaşasaydı da yanında olamamanın üzüntüsünü hissedecekmişim... Galatasaray. İşte sevgilime kavuşacağım gündü 29 Eylül. Uçaktan indim, annemle babam karşıladı, çok özlemişim. Evde en sevdiğim yemekler varmış. Kusura bakma dedim, akşama Beşiktaş derbisi var, seyredeceğim. Lig TV alalım? Yok, arkadaşla sözleştik. Peki oğlum, eve uğrayacak mısın? Yok. Uğramadım eve, boyumdan büyük iki bavulu arabada bıraktım ve gittim. Lincoln'ü seyredecektim ulan! Daha çok zaman var, bi' tıraş olalım da adama benzeyelim. Atacım hoşgeldin, özlettin kendini de bu saçın hali ne? Hoşbulduk Mete Abi; berber 40 dolardı, benim param yoktu kendim kestim, düzeltmek sana kaldı kusura bakma. Akşam maç ne olur Ata? Mete Abicim, canım abicim, seni üzmek istemem ama şansınız yok, Lincoln alır façanızı aşağı. Haha, ne diyosun oğlum! Ne o abi, umudun var galiba? Ne umudu, ne Lincoln'ü be olm, Lincoln'le Hakan kavga edip kadro dışı kalmış, haha! İnanmadım. İşte o inanmadığım anda haberler girdi devreye. Kafamı kaldırıp sol üstteki televizyona baktım, makasın ucu ensemdeki bene değdi. Acıdı. Ulan harbiden de doğruymuş be. Hakan sana yazıklar olsun, şu takıma kim geldiyse huzurunu kaçırdın. Mete Abi sana da yazıklar olsun, insan bir güzel haber verir. Yok kavga yokmuş, pardon Hakan haksızlık ettim sana. Hayır etmedim, Lincoln'e yapmasan da bir sürü durumda bir sürü problem yarattın. Of Felipe de böyle gitmişti, bir şey olmaz inşallah! Tek maçlıktır bu canım. Olsun, öyle bile olsa şimdi bir sürü problem çıkacak. Yandık yandık. İyi giden takımı bozmak için Fenerbahçe yalakası şerefsiz medya neler yazacak, hepsi açacak ağızlarını... Tamam kapa şimdi. Parantezi.

Lincoln yoktu evet. Hakan da yoktu. Kavga değil, birlikte maç izliyorlar. Saçma sapan nedenler var. Biri kampa kızını getirmiş, diğerinin kuzenleri gelmiş. Kalli mi görmüş? Yok, o kampta bile değil ki, yardımcısı görüp gammazlamış. Tercümanı mı demeliydim? Önemsiz. Kalli nerede? Kalli otelde keyifte. Bunun üzerine apayrı bir yazı yazılır, üzerinde durmadan geçiyorum. Yendik Beşiktaş'ı. ''Kalli doğru mu yaptı, yanlış mı? Lincoln gidici mi, kalıcı mı? Hakan kırgın mı, dargın mı? Yıldız oyunculara bu yapılır mı? Fener sana bir koysam, fizandan duyulur mu?'' sorularıyla geçti günlerimiz. Kimi dedi işte mucize Alman disiplini, kimi dedi göreceksiniz, bundan sonra Lincoln oynamayacak. 4 gün geçti Cumartesi'den, Sion maçı geldi çattı. Lincoln son yılların en iyi performansını sahaya yansıttı. Karan'a attırdı. Ceza sahası dışından attı. Arda'ya attırdı. Hakan'a topukla bir gol pası attı ki Hakan bile şaşırıp ona geri attı. Bir de topukla yılın golünü attı, ofsayt dediler alakası yoktu, yazık oldu. Bir hafta önce Ümit'in Kasımpaşa'ya attığı yılın golünde asist onundu zaten, sağlık olsundu.

Beşiktaş maçı sonundaki tablo 7 haftada 6 galibiyetti. Galatasaray'ı iyi bilenler bu son kadro dışı olayından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyorlardı. Sonraki 10 haftada 4 galibiyet, 5 beraberlik ve 1 de ilk kez mağlubiyet yaşadı Kalli'nin Galatasaray'ı. Mağlubiyet Kadıköy deplasmanında yaşanırken, Galatasaray'ın ön liberosunda Sabri, yedek kulübesinde Mehmet Topal vardı. İlk haftadan en sona kadar lider götürdüğü ligin ilk yarısını 3. bitirdi Galatasaray. Tabii medyanın da etkisini unutmamak gerek, 7. haftadan sonra sürekli olarak çalıştılar. Ah be Kalli, vermeyecektin kozu ellerine. Hakan'a ne demeli? Bu yaşa geldin hâlâ öğrenemedin sükûtu, bir kere de sus be adam. Çok kırgınmış, Lincoln bavullarını toplarken o durdurmuş. Aferin, tamam. Ha bir de hastalandı Kalli Hoca'mız, son haftaki Gençlerbirliği Oftaş maçında takımın başında yer alamadı. Rezil oynayarak 0-0 berabere kaldığımız Austria Wien maçı da hastalığına denk gelen bir diğer maçtı. Aa, doğru bir de Avrupa Kupası maçları var değil mi? Pardon, Galatasaray'ımı sömürenler yıllardır hedeflerimizi küçülttüğü için unutmuşum onu. Rezalet bir futbol oynadık Avrupa'da. Ona rağmen gruplardan çıktık Bordeaux'nun itelemesiyle. Mucizeyle desem daha doğru olacak, zira 92. dakikada savunmanın uzaklaştırdığı top hücum oyuncusunun kıçına çarpıp doksana giriyorsa bunu mucize olarak adlandırmak gerekir.

Sakatlıklar vardı bir de. Yemeyelim Kalli'nin hakkını. Sezon başındaki 11; Orkun, Uğur, Song, Servet, Volkan, Linderoth, Ayhan, Barış, Lincoln, Nonda, Ümit iken, bunlardan yalnızca Servet, Volkan ve Ümit sağlam kalabildi. Uğur 3 ay, Lincoln 4 ay, Ayhan 4,5 ay, Linderoth 5 aylık sakatlıklar geçirdi. Song, Afrika Kupası'na gitti, sakat dönüp bir daha düzelmedi. Nonda bir hafta sağlamsa iki hafta sakattı. Barış'ın aldığı darbeleri ben alsam, futbolu bırakmazsam bavulumu toplar Almanya'ya dönerdim; haliyle o da zırt pırt sakatlık yaşadı. Orta sahadaki boşluğu Hasan'la dolduralım dedik, 3 aylığına onu kaybettik. Okan desen 6 aylık sakatlıktan daha geçen hafta çıktı. En önemli Leverkusen maçı öncesi Uğur'la beraber Mehmet Topal'ı da kaybediyorduk, nitekim sakat diziyle oynamaya çalışsa da belli bir süre dayanabildi. Ben böyle şanssızlık görmedim arkadaş. Ama takım ruhu girdi burada devreye. Sezonun en iyi futbol oynanılan iki maçı olarak 6-0'lık Konyaspor maçını ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçının ikinci yarısını gösterebiliyorum ve birinde orta sahanın Linderoth, Ayhan, Barış, Lincoln dörtlüsünden, diğerinde ise Mehmet, Arda, Hasan, Serkan'dan oluştuğunu görüyorum. Yani orta sahası komple değişen bir takım yine ligi buraya kadar götürdü. Neyse, sakatlıklar konusunu bir kenara bırakalım, o arada ikinci devre başladı.

Fena girmedik ligin ikinci yarısına. Kalli saçma sapan taktikler, daha saçma oyuncu tercihleri ve en saçma oyuncu değişiklikleri yapmaya devam ediyordu. Hakkı var, 80'den önce oyuncu değişikliliği yapmayı öğrenmişti. Artık her maçın 85. dakikasında Serkan da girmiyordu oyuna. Bunun dışında aynı tas aynı hamam. Tek bir artısı oldu, Sabri'yi gönderdi. İki haftaya kalmadan da geri çağırarak onu da sildi, Galatasaraylıyı kahretti. Fenerasyon'un Konya maçını o rezalet sahada, üstelik maç bir gün ertelenmişken ısrarla oynatmak istemesinden dolayı hem Uğur'umuzu kaybettik, hem de iki gün sonraki maçta Leverkusen'den 5 yedik. Kasımpaşa maçında Sağ bekte Barusso, ön liberoda Emre oynadı ve maç boyunca sanırım 3 defa tekrar yer değiştirdi bu iki futbolcu. İlk yarıdaki Denizlispor maçında Bouzid'i ön libero ve sağ açıkta, Hasan'ı, bildiğimiz Hasan Şaş'ı sağ bekte denemişti; ikinci yarıdaki maçta Servet'i sırasıyla stoper, sol açık ve santrfor mevkiinde gördük. Bir sonraki hafta aynı Servet 45 dakika ön libero oynadı Gaziantepspor karşısında. Bu da yapabildiği son hata oldu sanırım.

Her şeye rağmen, Galatasaray'a kazandırdıkların için tekrar teşekkürler sana Karl Heinz Feldkamp. Mutlu, huzurlu ve uzun bir ömür diliyorum sana. Canaydın'la yan yana maçları seyredin, eski günleri yad edin filan...