31 Mart 2008

Efsaneler


Beşiktaş - Fenerbahçe maçını izlerken, Alex'in ikinci golünden sonra maçtan koptum, derinlere daldım. Ulan dedim, bir Alex neler yaptı Fenerbahçe'de. Sonra düşündüm, üzerinde Fenerbahçe forması olmasa büyük keyif olurdu gerçekten Alex'i seyretmek. Futbol zekâsı ve tekniği bir yana, duran toplardaki kavisli ortalarda dünyanın en iyisi belki Alex. Sonra düşündüm, Türkiye liglerinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından biri olduğu su götürmez. Sonra düşündüm, onun yerine kim gelirse gelsin bu kadar iş yapması mümkün değildi. Ve sonra böyle düşüne düşüne dedim ki, kesin bir dolu Fenerli vardır Alex'i Hagi'yle kıyaslayan. Ve sonra yine böyle düşüne düşüne dedim ki, hiç umrumda değil yahu, istedikleri kadar kıyaslasınlar, hakları.

Düşünmeye devam ettim, yarın Galatasaray - Fenerbahçe maçı olsa, Alex'le Hagi karşılıklı oynasa aynı oranda önemli kozlar olur bu adamlar. Fenerbahçe için Hagi ne kadar tehlikeliyse, Galatasaray için Alex o kadar tehlike arz eder. Bir de şu var. Alex yurtiçi istatistiklerde Hagi'yi yakalamış mı? Ne yakalaması, geçmiş bile. Biraz daha oynarsa rekorlar kıracak. 180 maçta 180 gol atmış/attırmış adam, gol yollarında müthiş etkili.

Sonra dedim ki, ulan tamam da, futbol istatistik midir peki? Hagi olmak başka bir şey yahu dedim. Yani Maradona bir, Pele iki, ne bileyim Zidane üç, Baggio dört ise Hagi beş dedim... Bu adamlar ülkelerinin en sevilen futbolcuları, milli takımlarının kaptanları, dünya kupalarında jeneriklik goller atmış, takımlarına dünyanın en büyük kupalarını kazandırmış adamlar. Bu adamlar sadece futbollarıyla da Maradona olmadılar, George Best olmadılar, Cantona olmadılar, Hagi olmadılar. Bakıyorum, Türkiye'nin bir jenerasyonuna Hagi öğretmiş futbolu. Dünya Kupası'nda üçüncü olmuş, o güne kadar kupaya katılamayan ülkenin futbolu Hagi'den öğrenen çocukları. Sonra Hagi deyince benim aklıma Monaco'ya, Bilbao'ya, Leeds'e, Dortmund'a, Milan'a attığı goller gelmiyor ki ilk, adamlığı geliyor. 36 yaşında, her türlü başarıyı tatmış, ülkenin en zengini olan o sinirli ve ciddi adamın, Erzurumspor'a karşı skoru 7-0 yapan golü son dakikada attığında duyduğu çocukça sevinç ve aynı çocuk ifadeyle sağa sola koşuşu geliyor. Yani futbola duyduğu tutku geliyor.

Uzatırsam ağlarım. Kısa kesiyorum. Hagi o. Yani kategoriler dışı bir adam. Onu Türkiye sınırları dahilinde herhangi bir kategoriye dahil etmek abesle iştigal etmektir. Onun kategorisi bellidir. Sonra geri döndüm Alex'e baktım. Kategoriler içinde gerçekten de Türkiye liglerinin gelmiş geçmiş en önemli futbolcularından biri Alex. Birinci değildir belki, bizim göremediğimiz kimler geldi geçti, ama en iyi 11 futbolcudan biri işte illa ki. Ve bir Fenerbahçe efsanesi. Hagi? Dünya efsanesi.

Peki dedim sonra, ben Hagi'den başka hangi efsaneleri gördüm, yaşadım? Uzun uzun düşündüm. Dört isim geldi yerleşti kafama. Claudio Taffarel. Bülent Korkmaz. Hakan Şükür. Ve...

Erhan Namlı değil elbet. Orhan Ak hiç değil. E Kuzmanovski de olamaz. Kim peki?

İşte o dördüncü efsane, şimdi Eskişehirspor'da oynuyor. Adı Ali Rıza Sergen Yalçın. Başlatma Ali Rıza'sından işte, Sergen Yalçın. Adını Eskişehirspor'la yan yana duyunca bir garip oluyor içim. Eskişehirspor efsanesine saygısızlığımdan değil, oynadığı ligden kaynaklanıyor yadırgayışım. İspanya'da ligin bitmesine kaç hafta kalmış? Sekiz. Sekiz hafta sonra, Real Madrid tarihine damga vurmuş, dünyaya mâl olmuş ve hâlâ hayatta bulunan tüm efsanelerin katıldığı görkemli bir jübile töreniyle futbol hayatına son verebilirdi Sergen. Sonra Türk basınında haberler çıkardı, ''Eski Başbakan Mesut Yılmaz, Sergen'in bir sezon Galatasaray'da oynayıp futbolu ondan sonra bırakması için devreye girdi.'' Sergen kibarca reddederdi, futbola yıllarca forma giyip sembol isim olduğu Real Madrid camiasının bir parçası olarak veda ettiğini, kararının kesin olduğunu belirterek.

Ne yaptı peki Sergen? Karı kızın, arabaların, kumarın, ganyanın peşinden gitti. Yani çok farklı bir hayatı reddetti. Hayat tercihi yahut da tembellik. Belki aşırı zeki bir çocuğun normal çocuklarla birlikte okutulduğunda gösterdiği reaksiyonu gösterdi, belki de zeki ama çalışma disiplinini bir türlü sağlayamamış bir çocuğun futboldaki suretiydi. Belki şimdi pişman, belki değil. Hiçbiri hiç önemli değil. Sergen bu kadar vurdumduymaz, rahat ve tembel olmasaydı Real Madrid'de mi olurdu, evet. Ama Eskişehirspor'da değil mi? Evet. Ve işte canalıcı nokta burası. Düşünüyorum, Sergen niye Sergen, niye efsane? İşte tam da bu yüzden. Biz her zaman, Sergen şöyle şöyle yapmasaydı şimdi adı Platini'nin yanında anılırdı, diye konuşacağımız için...


Yeni kuruldu bu takım. Belki şampiyon olacak, belki de olmayacak. UEFA'da da pek başarısız oldu bu sene. Ama yeni kuruldu işte. Elbette çekeceğiz cefasını. Daha seneye Avrupa'ya çıkacağız, orada başarısız olup döneceğiz. Belki en güvendiğimiz Servet'in ve Emre'nin büyük hatalarıyla olacak bu, belki Arda'nın çok kötü oyunuyla, belki de Mehmet Topal savunmadan çıkarken top kaptıracak, son anda veda edeceğiz Avrupa'ya. Hakan Balta ve Uğur hayal kırıklığı yaratacak. Balta'nın yerine Volkan'ı deneyecek yeni hoca, o daha da kötü oynayacak. ''Bu muydu öve öve bitiremediğiniz Linderoth, sakatlıktan sonra bitmiş bu.'' diyeceğiz. ''Ulan Hasan, 2002'den beri top oynamadın, haybeden yer kaplıyorsun bu takımda'' serzenişinde bulunacağız. Ümit'in yine vurdumduymazlığa başladığından dem vuracağız, Barış'ın toplu oyunu hâlâ öğrenememiş olmasından, Ayhan'ın bir türlü istikrarı sağlayamamasından yakınacağız. Serkan da çeviremedi hiçbir maçı, gitsin! Nonda zaten en kolay golleri atamıyor, bak o golü atsaydı kesin elemiştik, ne zaman gelecek bu takıma bulduğunu atan forvet? Ya da Lincoln gruptan çıkma maçında yerlerde sürünecek, üstüne bir de penaltı kaçıracak, üzüleceğiz, ''Küstü Hoca'ya bu, küstü. Bilerek oynamıyor.'' olacak. Takasta kullanalım. Yazık oldu Galatasaray'ın paralarına.

Ama sefasını sürdüğümüz vakit, bu takımın stoperleri yine Servet'le Emre olacak, sağlarında yine Uğur, solda yine Volkan yahut Hakan Balta olacak. Ön liberomuz yine Mehmet Topal, sol açığımız Avrupa'nın önemli takımlarını peşinden koşturan Arda olacak ve bu takımı saha içinde Lincoln yönetecek. Ulan Linderoth, ne adammışsın sen de, aylarca oynamadın, formsuz döndüğünde korktuk ama bak ne işler başardın. Cezalı olduğun o maçta da hiç sorun yaşamadık, Ayhan tecrübesiyle iyi kapattı orayı. Nonda'yla Ümit'ten hangisi oynasın seçemeyeceğiz, kim yedek kalsa yazık olacak ama onlar kulübedeyken bile bir diğerinin attığı gole sevinecekler. Barış güçlü takımlara karşı savunmayı kuvvetlendirmekle kalmayacak, sağda Uğur'la iyi bir ikili oluşturacak. Serkan sağ kanada hareket getirecek. Maç kötü mü gitti, yenik miyiz? Kenarda Hasan'ım var, iyice yaşlandı ama delirmiştir şimdi o, oyuna alalım yine çevirir maçı. Ya tek tek bahsettik ama şu Mehmet Topal - Linderoth ikilisinin uyumu da ayrı bir güzellik, ne güzel oturdu şu takım be!

Evet. Aşağı yukarı böyle olacak.

Başarıyı, istikrar getirecek. Kadroyu yakaladık, revizyonlara operasyonlara gerek yok. Başarıyı bize bu çocuklar getirecek.


Haftalardır etrafımda Sabri konusu geçtiği zaman kulaklarımı ve çenemi kapatıp önüme bakıyordum. Ne var ki, bugün tavan yaptı Sabri. Yaptığı işi en üst seviyeye taşıdı sonunda. Bir insanın kendisine besletebileceği maksimum antipatiye ulaştı.

Futboluna baktığımız zaman, Tolga, Orhan ve Cihan'ın ruhunu yaşatma görevini layıkıyla yerine getiriyor Sabri. Sadece kötü futbol oynasa gıkımı çıkarmam, misal Cihan benim insan olarak çok sevdiğim bir adamdı. Ona küfür edildiği zaman hep üzülürdüm içten içe. Çok iyi teknik direktör olabileceğini düşünürdüm, veya çok iyi bir manav olabilirdi, ne bileyim çalışkan ve başarılı bir işadamı olabilirdi. Galatasaray'da sağ bek olamazdı ama hiçbir terbiyesizliğini, hiçbir kötü niyetini görmemiştim. İyi niyetle, elinden geldiğince ona verilen görevi yapmaya çalışıyordu, başka işlere bulaşmadan. Ama Sabri'ye bakıyorum, rakiple ve hakemle diyalogları, kasti faulleri, daha önce bahsettiğimiz onlarca şey... Hayatın onu nereye götüreceğini tahmin edemiyorum. Hatalarından ders almayan, karakterli davranmayan, yanlışı olduğu yerde burnunun dikine giden bir adam nereye ulaşabilir? Bundan sonraki yaşamında ne yapacağını merak ediyorum. Gaziantepspor'da İlhan Özbay'ın yedeği olabilir belki, en iyi ihtimalle. Ya da Fatih Akyel modeli, küme düşmemeye oynayan bir takımın tecrübeli futbolcusu rolünü üstlenebilir.

Yenseydik sadece Sabri'nin Galatasaray'a ve Galatasaraylıların ruh sağlığına verdiği zarardan bahsedebilecektim. Galip gelemediğimiz bir maçtan sonra bunun da pek anlamı yok aslında. Ama ne olur, şu adamı bir kez daha tuttuğum takımın formasını giyerken görmeyeyim, ne olur...

Ey Galatasaray;
Sen öyle büyüksün ki, Sabri'n de olsa sana olan sevgim bir gram azalmıyor.

28 Mart 2008

Sustalı Kemal

Sağdaki kim? Türkiye Futbol Federasyonu Gözlemciler Kurulu Başkanı Kemal Dinçer.

Soldaki kim? Aynı adam. Eski Fenerbahçe menajeri nam-ı diğer Sustalı Kemal. Neden sustalı? Çünkü resimde görüldüğü üzre 6 Kasım 2002'de sahaya atılan sustalıyı el çabukluğuyla maçın gözlemcilerinden kaçırmıştı.

Dün gözlemcilerden sustalı bıçak kaçıran bu adam şimdi adalet dağıtmak üzere göreve getirilen Gözlemciler Kurulu Başkanı. Federasyon Başkanı olsa bile bir açıklaması olur ama Gözlemciler Başkanı olması inanılır gibi değil. Dalga geçmiyorlar, çok da ciddiler. Yok yahu, aslına bakarsanız garip bir durum da değil bu Türkiye'de. Eşi Türkiye aleyhine AİHM'de dava açan adam Cumbaba olur, Galatasaray aleyhine Fener'le işbirliği yapan adam Galatasaray menajeri olur, Sustalı Kemal Gözlemciler Başkanı olmuş çok mu?

Benim asıl anlamadığım, bir insan bu kadar bariz, bu kadar göz göre göre nasıl onursuzluk yapabilir? Onursuz da olsa bunu mümkün mertebe gizlemez mi insan? En büyük puştluğu da yapsa bir punduna getirip kılıfını hazırlamaz mı? İlk günden böyle başlanır mı? Anladık dürüstlük, ahlak yok da insan biraz onuru varmış gibi davranmaz mı? Takiyye yapmasını ve bunu eleştirmeyi beklerken herif öyle hızlı çıktı ki ne diyeceğimizi şaşırdık.

MHK Başkanı Oğuz Sarvan
Gözlemciler Kurulu Başkanı Kemal Dinçer
Federasyon Gizli Başkanı R. Tayyip Erdoğan
Kulüpler Birliği Başkanı Aziz Yıldırım

Yaşasın Türk futbolu!

27 Mart 2008

Çifte Standart


Galatasaraylıysan deplasmanda kimsenin duymadığı bir küfürlü tezahürat yapmak: 1 maç saha kapama

Beşiktaşlıysan, rakibi ittirmek: 4 maç ceza

Fenerbahçeliysen, rakibe tekme tokat saldırmak: 4 maç ceza

Fenerbahçeliysen, kırmızı kartın ardından 6 dakika sahadan çıkmayıp maçın içine etmek: Cezasız

Tüm bu oyunlara rağmen şampiyon olmak: Paha biçilemez.

Ne demiştik?


Dün çok önemli eksiklere ve ikinci çeyrekte bir ara 24 sayı geriye düşmesine rağmen muhteşem bir mücadele gösteren ve maçı -son topu sayıya çeviremediği için- uzatmaya götüren, rakibin kendi hayvanları önünde oynadığı maçta bozuk para ve çakmak yağmuru altında bu onurlu mücadeleyi sergileyen Aslanlarımıza binlerce kez teşekkür ediyorum, onlarla gurur duyuyorum. Ne söylesem az kalacak, sadece şu anda bile tüylerimin diken diken olduğunu belirteyim. Hatta zamanında -eski- sevgilim yakışıklı dediği için uyuz olduğum Cenk'i bile alnından öpmek istedim, o kadar söyleyeyim. (edit: Tabii o dün gece maçın heyecanındandı, yoksa hâlâ uyuzum sana Cenk!)

Ben basketboldan taktiksel değerlendirmelere girecek kadar anlamam. Dün ilk defa Fatih'in girmemesine anlam veremedim. Vardır herhalde çok sevdiğim Murat Hoca'mın bir bildiği ama Fatih girdi, maçı çevirdik. Murat Hoca demişken, şu ligin en efendi hocasına bunları yapabilen Fenerbahçeli kuduzlara ne söylesem az. Ona ve tüm takıma; yani Tufan'a, Cenk'e, yani muhtemelen gördüklerini anlamlandıramayan Amerikalılarımıza, yani Galatasaray'a attıkları bozuk paralar, çakmaklar gün gelir onlara geri döner. 19 Mayıs 2007'de derslerini aldıklarını sanıyorduk, bunların kafası tek taraflı çalıştığından basketbol için ek ders koymak gerekmiş meğer. Ah ulan köpekler, play-off'da bir çıksanız karşımıza, tercihen finalde...

Tribün teröründen nefret ettiğimi söylemem gerekir mi bilmiyorum ama bir sonraki maçta Galatasaray tribünlerinden iade-i şerefsizlik bekliyorum. Yani onların şerefsizliğiyle onlara karşılık vermeyi. Kan davası değil bu, Galatasaray çoktan aştı o küçük hesapları. Galatasaray bu şiddete karşılık vermelidir ki basketbol salonlarında şiddet bitsin. Tek taraflı işliyor çünkü memlekette cezalar. Galatasaray yapana kadara cezalar pire, sonra bir anda olur deve. Galatasaray cezanın büyüğünü alınca da oyun biter, gönlüne göre at koşturanlar dizginlemek zorunda kalır içlerindeki hayvanlığı. Barış gelir tribünlere. Çünkü Galatasaray almıştır cezasını, bitmiştir oyun. Yine 19 Mayıs 2007 tarihi bir şey hatırlatıyor mu? Tanıdık gelmedi mi? Kadıköy'de ilk defa adam gibi ağırlanmamız da Aralık 2007'ye denk gelmiş, ne tesadüf. İşte bunun karşılığında biz 5 maçlık cezamızı çekmişiz.

Ey büyük Galatasaray taraftarı! Şimdi Türk futbolundan sonra bir kez de Türk basketbolunu kurtar. Bir kez de Türk basketbolu için feda et kendini. Sana yine ceza verirler, varsın versinler. Seni yine suçlu ilan ederler, varsın etsinler. Sen yine Bursa Nutku'nu hatırla. Çünkü sen her alanda öncülük ettiğin Türk sporunun aynı zamanda bekçisisin. Aksini yaparsan hem kendine, hem Türk sporuna ihanet etmiş olursun.

Gelelim asıl konumuza. Bu blogda küfür yasak. Bir başlarsam alayınızın adını anacağım için küfürü yasakladım kendime İhsan Bayülken, tıynetsiz Ntv yorumcusu. Beşiktaş'ta oynamış ve koçluk yapmış (kovulmuş) fanatik Fenerli İhsan. Daha doğarken belliymiş insan olamayacağı, bari uzaktan bakınca insana benzesin deyip ''İhsan'' koymuş babası adını. İşte bu insan demeye dilimin varmadığı mikroorganizma, 24 Kasım 2007'de bana hiç yapmayacağım bir şeyi, Ntv'yi arayıp şikayette bulundurtmayı başarmıştı. Halbuki bu benim yapacağım bir şey değil. Bu, sağlıklı insan davranışı değil. Aç parantez, son iki cümleden benim sağlıklı bir insan olduğum anlamı çıkıyorsa yanlış olmuş, kapa parantez. Bu İhsan mâhlukatı işte o gün ''Beşiktaş maçı nasıl kazanır''ı anlatmıştı.

Değerli Serkan Abim mükemmel özetlemişti o gün:

''Kütür kütür, çatır çatır çaktık.

Aslında maçtan önce kazanacağımızı düşündüğüm için hayli rahattım. Lakin maçı yorumlayan zibidi beni öyle bir hale getirdi ki, kaybetseydik sinirimden çıldırırdım herhalde. Be Allah ın lavuğu, be gavat, be it herif, çok merak ediyorum sülalenden hangi bayana, bir Galatasaray lı bir -hadise- yaptı da hıncını çıkaramıyorsun.

Dangalak herif maçın başlamasıyla birlikte bir başladı; Yok Beşiktaş şöyle iyi, yok böyle avanatajlı;

Maç devam ediyor, biz takır takır oynuyoruz; Yok Beşiktaş pozisyonları buluyor, elbet bunu sonunda skora yansıtır, yok üstünlüğünü gösterir.

Maç devam ediyor hala koymaya devam ediyoruz; Yok Beşiktaş ikinci yarılarda şöyle oynar, böyle savunma yapar.

Yemin ediyorum maç bitince şöyle bir cümle bekledim; ''Aslında maç bittikten sonra da Beşiktaş çok iyi oynar, üstünlüğünü gösterip maçı kazanır'' Vallahi de billahi de bekledim.

Be dangalak herif; Apotakan dikine giderken, sülalen de ekine giderken; Dee --yan yan-- giderek nasıl soktu üçlükleri gördün mü?

Ulan Beşiktaş TV de izlesek maçı yemin ediyorum bu kadar sinir olmazdık be. Bu kaçıncı oldu yeter yahu. Fener maçı böyle, Beşiktaş maçı böyle... Alayınıza sokayım.''


Sonra şöyle şeyler de olmuştu mesela o maçta;

Spiker: Kaya'daki problem...
İhsan: Maalesef, maalesef... Beşiktaş'ın bütün düzenini etkiledi.

Salonda ana avrat küfürler edilir ve sahaya bozuk paralar yağar:
''E bu derbi maç, normal. O kadar olur, Beşiktaş seyircisi özel bir basketbol seyircisi.''

Skor; Beşiktaş 13 - 28 Galatasaray
''Beşiktaş'ın Galatasaray'ı 28 sayıda tutması başarıdır.''

gibi...

Neyse. İhsan lavuğu hakkında ön bilgiyi verdikten sonra dün geceye bakalım. Benim hatırladıklarım;

Cüneyt'e ayakları havadayken faul yapılır, Cüneyt topu elinden pas olarak çıkarır:
''Allahtan şut göstermedi, pas gösterdi. Yoksa üç atış olacaktı.''

Semih faul yapar:
''Hakemler Semih'e faul vermek zorunda kaldı. Yoksa top dışarı çıkmıştı, Fenerbahçe'ye geçecekti.''

Ömer Onan turnike kaçırır:
''Ah kaçtı.''

Oyuncularımızın kafasına bir ton madde yağar:
''Cenk'e kızdılar, ondan atıyorlar. Fenerbahçe yetkililerini de sağduyulu davranışlarından dolayı kutlamak gerek. Engel olmak istiyorlar.''

Ne sahaya atılanları kınamak, ne 24 sayı geriden gelip maçı uzatmaya götüren Galatasaray'a dair iki çift laf etmek var. Hayır senin övgüne ihtiyacımız yok da seni oraya yorum yap diye oturtmuşlar, amigoluk yap diye değil. Bunun gibi bir dolu şaklabanlık. Ayrıca yine maç boyunca Fenerbahçe'nin nasıl kazacağının yorumunu yapmasını izlemeyene anlatacak bir cümle kalıbı Türkçe dilinde yok. Spiker Osman Sakallıoğlu'yla el ele verdiler maç keyfimizin içine ettiler. Bir de çuvalla para kazanıyor bu adamlar.

Yahu ben yine çok sinirlendim üstteki örnekleri yazarken. Kötü söz çıkacak. Kestim.

Yalnız gerçekten ne kadar düşünsem de şunu bir türlü tam olarak anlayamıyorum; bu nasıl bitmez bir kompleks yahu? Bu nasıl bir çekememezlik, nasıl bir kıskançlık, nasıl bir zavallılık? Bu kadar mı üzdü sizi Galatasaray? Bu kadar mı acıttı canınızı? Hâlâ mı geçmedi? Yazık. Her maç aynı bok, çünkü hepsi aynı bokun soyu. Sanki Türk takımıyla Yunan takımı oynuyor anasını satayım. Evet evet. Galatasaray, the Yunanistan'ın gururu!

24 Mart 2008

Galatasaray 2008-2009


Minimum sayıda transferle;

Kale:
Transfer 1, Aykut, Fırat

Sağ Bek:
Uğur, Transfer 2

Sol bek:
Volkan, Hakan

Stoper:
Servet, Song, Emre Güngör, Emre Aşık (Song'u elimizde tutamazsak bir transfer de buraya gerekir tabii. Mümkünse hava toplarında iyi olsun.)

Ön libero:
Mehmet Topal, Linderoth, Okan

Sağ açık:
Transfer 3, Aydın, Barış, Serkan

Sol açık:
Arda, Ayhan, Hasan

10:
Lincoln, Oğuz

Forvet:
Transfer 4, Ümit, Nonda (Eldekilerden iyi bir santrfor alınamayacaksa hiç alınmasın. Necati dönsün, paralar boşa gitmesin.)

Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

.................. -4- ................
.............. Lincoln .............
Arda Mehmet Linderoth -3-
Volkan Servet Song Uğur U.
.................. -1- ...............

Yani uzun lafın kısası, ben mevcut oyuncularımızı pek de yetersiz bulmuyorum. Bu kadrodan Carrusca, Bouzid ve Sabri'nin gönderilerek yerlerinin doldurulması, buna ilaveten bu yılki eksiklerimizi tamamlayacak rötuşların yapılması kâfi. Bu rötuşların biri kaleye, biri sağ beke, biri sağ açığa ve biri ileri uca olmak üzere 4 yeni ismi kapsaması ve sağ bek haricindeki diğer üçünün kaliteli yabancı oyuncular olması gerektiğini düşünüyorum. İsim belirtmek beyhude çaba olarak kalıyor genellikle ama kalite olarak Isaksson, Emana, Wilhelmsson, Kone ayarında yıldızlar gerekiyor. Gereksiz transferlere para harcamazsak, yani seçici davranırsak Isaksson, Emana, Kone üçlüsünü takıma kazandırabiliriz. Geriye sadece sağ bekte Uğur'u yedekleyecek birini almak kalıyor, ki bu problem yaratmayacaktır. Birazdan üzerinde duracağım gibi en kötü ihtimalle Orduspor'a kiralanan Uğur Akdemir var elimizde. (Bir kaleci transferiyle birlikte Orkun gitmek isteyecek ve gidecektir. Bunu da araya sıkıştırayım. Sahi, bir de Barusso vardı değil mi? Bu gidişle 10 sene sonra Kasımpaşa maçındaki 15 şutundan bahsettirip muhabbetimizi şenlendirmekten öteye gidemeyecek.)

Yurtiçinden alınabilecek oyuncular belli. Mehmet Topuz bu ligin en iyi 3-5 futbolcusundan biri zaten. Savunma için Egemen Korkmaz düşünülebilir. İyi forvet alamazsak Necati'yi takıma geri kazandırabileceğimizi belirtmiştim, onun da alternatifleri olarak Sinan Kaloğlu ve Gökhan Ünal düşünülebilir. Bu oyunculara ve yukarıda idealimdeki kadroda gösterdiğim Emre Aşık, Okan Buruk gibi yaşı geçkinlere dudak bükenleri, kadromuzdaki 25 futbolcunun tamamının, biz istesek de dünya yıldızı olamayacağı gerçeğiyle şimdiden yüzleştireyim. Üst düzey futbolcuların yanında kadro oyuncularına da ihtiyacımız var ve Emre Aşık, Okan Buruk ve hatta Sinan Kaloğlu, ihtiyaç duyulduğunda takıma katkı sağlayabilecek oyuncular. Emre ve Okan defalarca kanıtladılar zaten bunu. (Yedek oturup sadece oyun sıkıştığında gireceği bilsem Hakan Şükür'ün de ciddi katkı sağlayacağından eminim. Ama bunun olmayacağından emin olduğum için önümüzdeki sezonun kadrosunda Hakan'ı düşünmüyorum. -Düşünmüyorum ne demek yahu, ben düşünsem ne olacak?-)

Emre ve Okan deyince akla Emre Belözoğlu geldi tabii. Yurtdışındaki Türk oyunculardan Emre, Caner ve Zafer büyük transferler olur. Bilhassa Emre tek başına sınıf atlatır takıma. Türkiye'deki gençlerden de Selçuk İnan, Gökhan Emreciksin, Burhan Eşer, Mehmet Batdal, Sercan Yıldırım, Orhan Şam iyi yerlere gelecek isimler, bütçemizi çok aşmayacak şekilde bu oyunculardan gücümüzün yettiğini almalıyız. Gençlerbirliği OFTAŞ ve Bursaspor'da gelecek vaadeden daha birçok oyuncu var; Serkan Atak, İbrahim Şahin, Giray Kaçar, Volkan Şen, Serkan Kurtuluş gibi... Bu iki takımı da takibe almalıyız.

Gelelim bizim gençlere... Mehmet Güven'in rahatça oynayacağı (misal Kasımpaşa'daki Barbaros'un rolüne soyunacağı) bir takıma kiraya verilmesi ve PAF'taki ''General'' rolünü hatırlaması yararına olacaktır. Kiradaki oyuncularımızdan Aydın, Oğuz, Anıl, Uğur, Özgür Can ve Cafercan'ın sezon başı kampına katılıp yeni hoca tarafından denenmesi de şart. Bu isimlerin tamamının ligin gidişatına göre katkı sağlama ihtimali var ama on maçta bir on dakikalığına oyuna gireceklerse bir sezon daha kiralık gitmeleri uzun vadede daha yararlı olacaktır.

Tek tek bakalım.

İki senedir çok büyük ümitler beslediğim Aydın sakatlığını bir türlü atlatamadı. Kalan 7 haftada iyileşip üst düzey bir form yakalayamaz ve bunu sezon başı hazırlık kampında telafi edemezse bir sezon daha kiraya verilmesi taraftarıyım. Ama sakatlığını bir atlatırsa, her sezon başındaki büyük beklentilerimiz artık gerçeğe dönüşür.

Oğuz'un artık 2008-2009 sezonu kadrosunda yer alması gerektiğine inanıyorum. Elbette çok fazla forma şansı bulamayacaktır fakat gerek antrenmanlarda Lincoln, Linderoth gibi üst düzey futbolculardan bir şeyler kapma şansı, gerekse kitlenen maçlarda oyuna dinamizm getirebilecek yapıda bir oyuncu olması, kadroda tutulması seçeneğini cazip kılıyor.

Anıl Karaer, Çaykur Rizespor'a transferinin gerçekleşmesiyle sonunda düzenli forma bulma şansını yakaladı, birkaç haftadır 90 dakika oyunda kalıyor. Mevcut haliyle, Volkan ve Hakan varken bizde oynayamaz. Stoper de oynayabiliyor ama henüz Galatasaray için erken. Tabii geçen yılın PAF maçlarından biliyorum ki, geleceğin Galatasaray'ının kaptan adaylarından biri Anıl. Şu an için son bir seneliğine kiraya verilmesi en iyi tercih olur gibi gözüküyor.

Uğur Akdemir, Orduspor'da sürekli oynayan ve iyi performans gösteren bir oyuncumuz. Sağ beke transfer yapmamamız halinde Uğur kadroda kendine yer bulur gibi gözüküyor. İki Uğur'la üç kulvarda yarışı götürebilir miyiz, o da yeni hocanın kararına kalacak artık. Biraz riskli olur gibi sanki.

Özgür Can ve Cafercan'ın bu sene Süper Lig'e çıkacak bir takıma birlikte verilmesini istiyorum. Cafercan'ın son şansı olacaktır zaten bu. Tabii sezon başında Galatasaray kampında kendilerini kanıtlama fırsatı verilmesi gerektiğinin tekrar üzerinden geçeyim.

Erkan Ferin, Volkan Bekçi, Cihan Can, Uğur Erdoğan, Zafer Şakar ve Uğur Demirok'tan ümidi kesmiş durumdayım. Mülayim'den zaten hiç ümidim olmamıştı. Bu oyuncularımızın arasından bir kişi kazanabilir miyiz acaba, mesela Erkan? Bunu da zaman gösterecek.

22 Mart 2008

6 Fark, 1 Büyük Fark


Hadi bulmaca çözelim. İki resim arasındaki farkları bulalım. Üstteki yepyeni, dipdiri, gepgenç ve zihni açık bir Galatasaray yönetimi. Saat itibariyle hâlâ yönetim adayı demeliyim sanırım, bir psikolojik vaka olan diğer adayı ciddiye alıp yorum yapmaya değer bulmadığım için önemli değil. Alttaki fotoğraf ise 2006 seçiminden.


Farkı görebiliyor musunuz? Peh, bu da soru mu! Soruyu zorlaştırmak isteyenler iki resim arasında benzerlik bulmaya çalışsınlar. Bunun da cevabı tek: Mehmet Helvacı, Canaydın'ın miras bıraktığı adamı. Neyse.

Hayırlı olsun Adnan Başkan! Adını ilk duyduğum çocukluk günlerimden beri severim seni. Galatasaray'a çok şey vereceğini biliyor, sana güveniyorum. Sonunda oraya yakışan biri oturuyor o koltuğa. Gözümüz aydın.


Şu anda saat sabah 9'u 24 geçiyor. Son Canaydınlı uykumdan uyandım. Son sabahım bu Canaydın huzursuzluğunun üzerimde olduğu. Lanetli ellerini çekecek bugün üzerimden, üzerimizden.

Bir ilaç kullanıyorum, bir süre alkol almamamı tavsiye ediyor doktor. Peki sen 6 yıldır beklediğim bugünü hesaba kattın mı be doktor? Tıp okullarında okutmazlar ki Canaydın'ı. Onu anlamak için Galatasaray okulundan mezun olmak gerekir. Galatasaray okulu dediğim Lise değil ulan, bozma şurada üç kuruşluk keyfimi.

Yaa doktor, işte böyle. İçmeyeyim mi ben şimdi?

Bugüne kadar,

'' Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbâlime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime''

diyorduk.

''Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı
Beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın''

diyorduk.

''Nemrut'un kızı yandırdı bizi
Çarptı sillesini felek misali
Sil yazımızı kurtar bizi
Çarptı sillesini felek misali
Mevla'm gör bizi

Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp git ''be'', bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah'tan bulasın

Kararsın bahtın yıkılsın tahtın
Yalvardım yakardım yol bulamadım
Ah olmasaydın kara yazı
Evirdim çevirdim yaranamadım
Ayandır halim

Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp git ''be'' bu ne devrandır
Dünya gözümde kerbeladır
Allah'tan bulasın''

diyorduk.

''Bir teselli ver''i söylüyorduk. ''Her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam'' mısrasını temenninin ötesine taşımaktı temennimiz.


Bugün sonunda;

''Artık hayatımdan çıksan diyorum
Bu ikili delilik sona erse
İkimiz için de en hayırlısını diliyorum
Hiç olmamış gibi davranabilmeyi
Bu yok ediciliği anlayabilmeyi
Bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum

Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok

Sanki aşkı öğütmeye programlı gibiyiz
Aslında bakarsan insan olarak iyiyiz
Ama daha fazlasını isteme benden yalvarırım
Ben bittim artık kalmadım
Ben bittim artık kalmadım

Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun''

diyeceğiz.


Aslında en güzeli ''Beklenen Şarkı'' olurdu da, sözleri uymuyor.

20 Mart 2008

Enstantane


Sıkı tut düşmeyesin.

18 Mart 2008

Büyük Kaptan

Malatya'nın bir köyünde yaşayan tekstilci Osman Korkmaz ve Nevin Korkmaz’ın üç erkek evladı vardır. Büyüğü Recep. Küçüğünü tanıyoruz, Mert. Ortanca Bülent. Aslında Cesur. Yıl 68, Kasım 24. Elleri öpülesi Nevin Ana doğurur ikinci evladını. Osman Korkmaz nüfus memuruna ''Cesur'' der. Nüfus memuru boş boş bakınca ''Bülent'' der Osman Bey, ''Cesur Bülent''. Her nedense nüfus kağıdına sadece Bülent yazmıştır memur. İsmi mi beğenmemiştir, kötü bir anısı mı vardır yoksa günümüz memurları gibi sadece tembel ve ukala mıdır meçhul. Neticede Bülent olmuştur Korkmaz ailesinin dördüncü, sondan bir önceki ferdi. Ailenin son üyesi Mert'in doğumunun ardından İstanbul'a taşınırlar.

Hikayeyi nerede duyduğumu anımsamıyorum. 1970'li yılların başında Edirnekapı’nın toprak sahalarında top peşinde koşturan çocukların kurduğu bir mahalle takımı varmış; Tayfunspor. Bu takımın orta sahasında oynayan ve takıma liderlik eden, maçları organize eden bir çocuk takımın bütün gol yükünü çekermiş. Tayfunspor finale kalmış bir turnuvada. Finale gelene kadar 29 gol atmış bu çocuk, küçücük yaşında civardaki herkes tarafından konuşulur olmuş. Gelgelelim üst üste yenilen 2 gol Tayfunspor'u kupadan uzaklaştırmış, rakip oyuncular ''Ne oldu golcünüze, bir şeyi yok ya?'' tarzı takılmalara başlamış Tayfunspor'un yıldız orta saha oyuncusu Bülent'i kast ederek. Ne bilsinler o Bülent'in yıllar sonra hırsıyla, mücadelesiyle, yenilmezliğiyle dünyaya adını duyuracak Bülent Korkmaz olduğunu? Biri orta sahadan olmak üzere iki gol atmış Bülent, Tayfunspor kaldırmış kupayı. Ne orta sahadan attığı son gol olacaktır bu Bülent'in, ne de kaldırdığı son kupa...

Bülent'in hayatında sadece futbol varmış işte o zaman da. ''Vefa Stadı'nın arkasında'' diye tarif ettiği okulundan çıkar çıkmaz sokaklarda top peşine düşermiş. Futbol dışında tek hobisi uyumakmış Bülent'in. Bir de midesine düşkünmüş, ailesi saklasa bile silip süpürürmüş buzdolabını geceleri.

Şimdi ben bir tanım ve ona uygun sıfat bulamadım bu durumu belirtmek için; okuyucu bu noktada inisiyatif kullanabilir: Florya’ya taşınmış Korkmaz ailesi, hem de Galatasaray Tesisleri'nin karşısına. Oranın adı Metin Oktay Tesisleri değilmiş tabii o zaman. Tesisler bugünkü görüntüsünden çok uzakmış, birkaç küçük bina ve geniş bir arsadan oluşuyormuş. ''Koskoca Galatasaray bir arsada mı çalışıyormuş?'' demeyin, antrenmanlar zaten Mecidiyeköy'de yapılıyormuş. Gelgelelim Bülent 11 yaşına bastığında Florya'da seçmeler yapılmış. Zaten Galatasaraylı olan Bülent'in ayağına fırsat gelmiş artık. Koşa koşa katılmış seçmelere. Antrenmanın başında çocukların arasındaki kalecileri görmek istemiş rahmetli Salih Bulgurlu. Bülent el kaldırmış futbol oynamaya başladığı ilk zamanlardan, muhtemelen yaşı küçük diye kaleye geçmek zorunda kaldığı günlerden kalma kaleci kazağıyla. O günlerde iyi de kalecilik yapmış aslında Bülent, ama yetenekli olduğu tek bölge kale olmayınca takımının, Tayfunspor'un, yıldız futbolcusu pozisyonuna terfi etmiş. Neyse, bizim Bülent farkında olmasa da onu önceden izleyip beğenen Salih Bulgurlu Hoca'sı çatmış kaşlarını Bülent'e. İndir demiş o elini, ''Sen kaleci değil, orta sahasın.'' İşte o gün başlamış Bülent Korkmaz'ın dünyada eşi benzeri çok az bulunan Galatasaray kariyeri.

Daha 16 yaşında Galatasaray Genç Takımı'nın katıldığı ve finalde Leverkusen'e penaltılarla yenildiği bir turnuvanın ardından Bayer Leverkusen'den transfer teklifi almış. Gitse 16 yaşında yurtdışına transfer olan ilk Türk futbolcu olacak ama o daha sonra hep yapacağı gibi reddetmiş teklifi.

İlk defa geçen yıl kaybettiğimiz Jupp Derwall tarafından A Takım'da oynatılmış. Ardından Mustafa Denizli Avrupa maçlarında oynatıp ligde sürekli yedek soyundurmuş Bülent'i. Bugün Avrupa Kupaları'nda çıktığı toplam maç sayısı Beşiktaş'tan fazla, Fenerbahçe'yle başabaş olan Bülent, ilk Avrupa Kupası maçına 1988'de Rapid Wien karşısında çıkmış. Ardından gelen Monaco maçlarında zamanın en büyük yıldızlarından Fofana'yı tutmakla görevlendirilmiş ve ona nefes aldırmamış.

Sert futbolcu olarak tanınsa da, 25 senelik Galatasaray kariyerinde yalnızca beş kırmızı kart görmüştür, ki diğerlerini hatırlamasam da biri hakemi alkışlamaktan gördüğü iki sarı karttandır. Bununla birlikte sahaya yüreğini koyduğu için agresiftir, haksızlıklara karşı tahammülsüzdür. Cesurdur. Yürektir.

Daha anlatılacak yüzlerce yönü var Bülent'in. Hagi'yle oda arkadaşlığından mı bahsedeyim, kızlarını Florya'da büyütmesinden mi yoksa düyanın en iyi futbolcularını markajla yıldırma politikasını futbolu bırakana dek sürdürdüğünü, koleksiyonunu genişlettiğinden mi?

Taraftarın taptığı, Avrupa'nın ''Boğazın zırhlısı'' lâkabını taktığı büyük bir Galatasaraylı. Hırsıyla, azmiyle, liderliğiyle bir ekol. Bir kulüpte en uzun süre oynayan Türk futbolcu. Yani Türk futbolunun tek ''Bayrak Adam''ı. Türkiye'de hiçbir futbolcunun ulaşamadığı ev ulaşamayacağı bir kariyer. 8 Türkiye Ligi şampiyonluğu, 6 Türkiye Kupası, 5 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası, 6 TSYD Kupası, 1 UEFA Kupası, 1 Süper Kupa ve Dünya Kupası 3.lüğü...

Ne var ki bunları tek tek konuşmak yersiz aslında. Çünkü Bülent deyince sadece duygulardan bahsetmek gerekiyor bazen. Babamı nasıl seviyorsam, Hagi'yi nasıl seviyorsam, öyle seviyorum işte Bülent'i. O Galatasaray'ın ''Bayrak Adam''ı. O hepimizin ''Büyük Kaptan''ı. O ömrünü Galatasaray'a adamış bir cengaver. O Cesur. O Korkmaz. Bülent Korkmaz, yerin dolmaz.


Az kalsın Schalke'yi çekiyordu Fenerbahçe, Chelsea'yi çekti. Orta karar bir kura. Kolaylık - zorluk bakımından baştan ve sondan 4. bence, yani en ortalama kura. İlk maçın Saraçoğlu'nda olması dezavantaj. Fenerbahçe'nın asıl handikapı ise, en büyük silahı olan duran toplarını en zor kullanabileceği takımla eşleşmiş olması. Chelsea duran toptan kolay gol yemez, bu da demek oluyor ki Fenerbahçe'nin iki maçta atabileceği maksimum gol sayısı 1. Hadi atsınlar bir tane de duran toptan, olsun 2 (ki sanmam). Bunun karşılığında en az 6 gol yiyeceğini düşünüyorum Fener'in.

Az önce de söylediğim gibi Fenerbahçe elenecek fakat eğer ki fark yemezse bu sene önemli bir başarıya imza atmış olarak elenecek. Yok fark yerse (ki sanmam), bu noktaya kadar hep en kolay takımlarla eşleşerek gelmiş olması sorgulanmaya başlanacak.

Diğer eşleşmelere dönersek; Chelsea, Fenerbahçe'yi eledikten sonra Arsenal - Liverpool eşleşmesinin galibiyle, muhtemelen Arsenal ile eşleşecek.

Schalke 04 - Barcelona eşleşmesinden çıkacak olan Barcelona ise As Roma - Manchester United eşleşmesinden çıkacak Manu ile karşılaşacak yarı finalde.

Yıllarca unutulmayacak bir Arsenal - Manchester United finali bekliyorum. Kupayı da sene başından beri söylediğim gibi Manchester'ın alacağını düşünüyorum.


Barcelona, Schalke, Roma, Liverpool, Manchester United, Arsenal, Chelsea...

Senaryo 1:
Barcelona - Manchester United vs Arsenal - Chelsea

Fenerbahçe - Schalke vs Liverpool - Roma

Sonuç: En ballı kura. Fenerbahçe'nin kuralardaki şansının devam edeceği bir tablo. Fenerbahçe yarı finale çıkar ve o gazla final oynar.

Senaryo 2: Fenerbahçe - Manchester United

Sonuç: Gerisi önemli değil. Fener 2 maçta 7-8 gol yer. Duran toptan iki tane atarsa atar.

Senaryo 3: Fenerbahçe - Barcelona

Sonuç: Fenerbahçe iki maçta da yenilir. Ezilmeden yenilmesi büyük başarı olur.

Senaryo 4: Fenerbahçe - Chelsea yahut Fenerbahçe - Arsenal

Sonuç: Fenerbahçe elenir ama ezilmez.

Senaryo 5: Fenerbahçe - Liverpool yahut Fenerbahçe - Roma

Sonuç: Fenerbahçe'nin eleme ihtimali olan takımlar bunlar. Kağıt üzerinde Fenerbahçe'den güçlü olsalar da Fenerbahçe olası bir galibiyette gerçekten büyük başarı elde eder.


Genel Sonuç:
Muhtemelen Fenerbahçe şansını sürdürerek Schalke'yle eşleşir ve yarı final vizesi alır. Bu da büyük başarı olur.

13 Mart 2008

Nasıl bir yönetim?


Böyle olmasın yeter.

09 Mart 2008

Mahallenin Gururu


Son dönemin en iyi takımı bizim mahalleden çıkma. Bize de tabela misali yol göstermek görevi düşer. Hoş bizim bu mekânın adresini kimse bilmez ya, tesadüfen yolu düşen olursa doğru adrese yönelsin diyerekten konuya gireyim ben.

Nazmi Hasdemir blog işine girdi 2 ay önce. Kimdir peki Nazmi Hasdemir? Şu resmin sağ alt köşesinde kırmızı montuyla Yunanistan'dan gelen gol haberini takıma anlatmak için tepinen şahıstır. Yılların tribün emekçisidir. Tam rakamı bilmemekle birlikte en aşağı 30 yıldır Sami Yen, Konya, Ankara, Antalya, Milano, Kopenhag demeden desteklemektedir takımını. Biz ilkokuldayken her hafta Ali Sami Yen'e götürürdü oğlunu, bizim peder Fenerli olduğundan özenirdim. Baba Galatasaraylıdır anlayacağınız, bir de kendi gibi evlat yetiştirmiştir.

Galatasaray'ın ciğerini bilir. Dili sivri, kalemi keskindir. Bunca yıllık tecrübeden ve canından çok sevdiği takımının başarısızlığına tahammülsüzlükten kaynaklanıyor olacak, asabidir biraz. Zamanla alışırsınız üslubuna. E hadi o zaman izleyin Mahalle Takımı'nı. Göze hoş gelen futbol oynuyorlar.


Bugüne dek izlediğim en güzel maçlardan biriydi kuşkusuz. 90 dakika süren Manu baskısı, tamamı Manchester'dan olmak üzere kaçan inanılmaz goller, çizgiden çıkarılan yahut direkten dönen toplar; ardından Portshmouth'u sevindiren penaltı, kırmızı kart, gol... Manchester kalesine geçen 3 ayrı kişiye ne demeli?

Bu maçı Portshmouth'un kazanması mucize. Kırk yılın başı bahis oynamıştım onu da yatırdılar ama bana şu maçı izlettikten sonra canları sağ olsun. Hayır, bahis yapmasam izlemezdim muhtemelen, o yüzden oynadığıma seviniyorum. Tabii bu mucizenin ardından son 10 dakikada kalesinde Rio Ferdinand olan 10 kişilik Manchester iki gol bulup mucizenin boyutunu en yukarı taşısaydı daha iyi olurdu.

Tekrarı falan olmaz bu maçın herhalde ama en azından özetini bulup izlemesi gerek herkesin.

Edit: Ben buldum ekleyeyim:


''Senin kadar yalancı bir insan görmedim. Sana bir kere, seni seçenlere bin kere yazıklar olsun.''

demiştim burada. O yazıyı sildim, zira adaylığını koymadı Sayın Başkan Özhan Canaydın. Son bir konuşma yaptı, yine apaçık sergiledi vizyonsuzluğunu. Tarihimizin en başarılı başkanına dil uzattı, kişisel komplekslerini yansıttı, çok iyi işler yaptığını iddia ederek övünüp durdu... ''10 yılda 7 şampiyonluk, 3 Avrupa kupası'' diyen adam ''6 senede 2 şampiyonluk bir de Türkiye Kupası kazanmayı başardık'' deme cüretini gösterebiliyor. İlk geldiği sezonki şampiyonluğu kendisine sayıyor, ''Bu sene şampiyonluk gelirse onu da kendi haneme yazarım.'' da diyebiliyor. Fakat artık bunlara değinmek istemiyorum. Bunları konuşmaktan bıktık 6 senedir.

Artık Galatasaray'da yeni bir devir açılıyor. Beni heyecanlandıran iki başkan adayı birleşiyor. Adnanlar 2'yken 3 oluyor. Galatasaray tekrar dünya kulübü olma yoluna giriyor. Tüm Galatasaraylılara hayırlı olsun.

Özhan Canaydın'a da bundan sonraki hayatında sağlıklı, huzurlu, mutlu ve Galatasaray'ın hobi seviyesinden ileri gitmediği bir ömür diliyorum.

07 Mart 2008

15 ya da 22 Mart 2008


Belki Galatasaraylılığımı değil ama, Galatasaray'la olan tüm bağlarımı askıya aldığım gün olmasın.

Eğer seçilirse, Özhan Canaydın'ın başkanlığı boyunca Galatasaray'a maddi manevi en ufak bir destek vermeyeceğimi ve maçları izlemeyi de düşünmediğimi buradan ilan ederim.


Bizler yalandan Galatasaraylıyız. Bu kulüp onların oyuncağı. Bizim gibi çapulcu değiller, müşteri değiller, ev sahibi onlar. Maçlara gitmezler. Değil gitmek, izlemezler bile. Yurtdışından misafirleri geldiğinde numaralı tribünde ağırlamak kadardır Galatasaraylılıkları. Divan Kurulu'nda çekilmiş bu fotoğraf sembolik. Bu resimdekiler yine en iyileri, bu yaşta Galatasaray için bir şey yapmaya çalışan birçoğu değerli insanlar. Canaydın'a karşı sesini yükseltebilenler var aralarında. Ama azınlıktalar ve diğerlerinin de görüntü itibariyle onlardan pek farkı yok. Komik değil mi dünyaya nam salmış koskoca Galatasaray'ın 100 yaşında kafası sağlıklı çalışmayan insanlar tarafından yönetilmesi?

Eskiden bilmiyordum bunları, tanışmamıştım daha. Canaydın'ı Fenerbahçeli zannediyordum. Çözüm basitti, sonunda herkes anlayacaktı ve bitecekti. Kongrelerde sandıklardan teker teker Canydın çıktıkça, tanıdım bu iğrenç düzeni... Milyonların gönül verdiği, onunla mutlu olup hüzünlendiği, bir sürü insanın hayatta tutunduğu tek dal olan Galatasaray'an üzerinden nasıl kişisel hesaplar döndüğünü, koskoca kulübün nasıl 1615 kişinin elinde oyuncak olduğunu gördüm; ki binde birini bilemiyoruz, derin işler bunlar, derin Galatasaray. Eskiden sadece haftasonları maç vardı. Yenerdik sevinirdim, yenilirdik üzülürdüm. Şimdi o safça mutluluk ve hüzün yok. Onlar yüzünden işte. Galatasaray senin değil diyorlar bana, o sadece bizimdir diyorlar. Galatasaray, lisenindir diyorlar.

Türkiye'nin en köklü eğitim kurumlarından Galatasaray Lisesi'yle ve Galatasaray Spor Kulübü'nün Lise'den çıkma olmasıyla gurur duyuyorum. Galatasaray'ın ''en büyük'' olmasının en önemli etkenlerinden biridir Lise. Ama biz duyguları en uçta, hayatı karşıtlıklarla yaşamaya alışmış bir milletiz, hiç kafa yormayıp en kolayı seçerek sınıflandırırız her şeyi ''iyi ve kötü'', ''siyah ve beyaz'' olarak. Grimiz yoktur bizim, içine bir parça siyah geldiğinde feda ederiz bembeyazı. Korkarım bugünkü ''zihniyet'' yüzünden çok yakında Galatasaray Lisesi, Galatasaray taraftarı tarafından siyah addedilecek. Bu çok büyük bir tehlike ve biz henüz bunu fark edemiyoruz. Yıkım için en etkili yola doğru sürükleniyor Galatasaray şu an için; iç savaş! Taraftar vs Lise! Canaydın'ın kulübe verdiği en büyük zararlardan biri bu olacak belki de. Nasıl bir çelişki değil mi? Liseci Canaydın, en büyük kötülüğünü Lise'ye yapmaya hazırlanıyor istemeden. Umarım korkulan başa gelmez ama şimdi bile alabildiğine yıprandı bu ilişki. Yazık.

Tarih 28 Ekim 1988. Nechautel'e 3-0 yenilmişiz İsviçre'de. O güne kadar Türk takımlarının Avrupa'da başarısı pek yok, ciddiye almıyorlar Galatasaray'ı. Mustafa Denizli ''Biz bunlara İstanbul'da 5 atarız.'' diyor, sadece Avrupalı değil, Türk medyası da dalgasını geçiyor hocamızla. Skoru bilmeyen var mı? 5-0.

Hemen ardından Monaco maçı geliyor. Monaco da Monaco o zaman. Ergün Gürsoy, Alp Yalman, Sami Çölgeçen, Özhan Canaydın ve Mustafa Denizli ilk maçtan önce Monaco'yu izlemeye gidiyorlar. Monaco'nun hocası daha sonra bizden çok çekecek Arsene Wenger. Dönüşte Galatasaray kafilesine katılıp bizi izlemek istiyor Konya maçında. Çok kötü oynuyor Galatasaray o gün. Pişmesi için gönderilen Suat Kaya'nın golüyle 1-0 yeniliyoruz. Arsene Wenger'e soruyor gazeteciler, Galatasaray nasıl bir takım? ''Bu futbol tabii'' diyor Arsene Wenger, ''ama zayıf bir ekip''. Bunun da skorunu biliyorsunuz sanırım? Monaco'da Tanju, İstanbul'da Prekazi. Monaco'yu da geçiyoruz. Ne diyor İlker Yasin?

- Ağlamak istiyorum sayın seyirciler.

Yıl 93. Tarih 20 Ekim. Rakip Avrupa'nın en iyi takımı, Manchester United. Herkes farklı mağlubiyet bekliyor, Galatasaray galibiyet için gittiğini belirtiyor ısrarla. Maçtan bir gece önce Manchester United kulübü misafir takım yöneticilerine yemek veriyor ve yemekte Galatasaray'ı hiç tanımadıklarını kanıtlarcasına şu sözler dökülüyor Manchester United başkanının ağzından:

- Türk dostlarımız bize kırılmasınlar, yarın çok farklı bir skor olabilir. Biz bu şampiyonada %90 şampiyon olduğumuzu düşünüyoruz.

''Ama önce bizimle bir ön eleme oynamanız gerekiyor.'' diyor Alp Yalman. Ciddiye almıyorlar. Belki de haklılar. Maç öncesi bütün İngiliz futbolcuların yüzünde sinir bozucu bir rahatlık ve son derece küçümseyici bir tavır. Onlar da haklı. Maç başlıyor, çok geçmeden 2-0. Gaz vermesine alıştığımız Türk televizyon spikeri (Ümit Aktan) bile ne diyor bakın:

- Evet dakika 14, 2-0 oldu skor. İngilizler'in her zaman olduğu gibi ilk 20 dakikada 3-4 gol bulabildikleri maçlardan biri mi acaba diye bakıyorum.

Kura çekildiği andan itibaren fark olacağını söyleyen medya ve o güne kadar İngiltere'de değil puan almak, gol bile atamamış Türk takımlarını düşünürsek, spiker de haklı. Futbolcuların üzerinde nasıl bir baskı oluştuğunu tahmin edebilirsiniz, normal şartlarda bir 8-0 daha gelmeliydi o gün. Ama normal şartlar yoktu, Galatasaray vardı. İlk olarak Arif çıkıyor sahneye, hayatının golünü atıyor. Bu ilk golden sonra Ümit Aktan da çark ediyor:

- Dünyanın en iyi kalecisi bu, Schmeichel. Ama bizim Arif de öyle bir vuruyor ki, köşedeki örümceği alıyor. Müthiş bir gol, maç yeniden başlıyor. Her şey bitmedi. Bu kez 20 dakikada 3 gol, 4 gol yok. Galatasaray direnecek. Yürek yüreğe demiştim, işte 1 şut, 1 gol. Schmeichel değil, bütün Maykıllar gelse o golü oradan alamazdı.

Lafı uzatmayacağım, bir çırpıda söyleyeceğim. Önce Kubilay, sonra bir daha Kubilay. 3-2 öne geçiyor Galatasaray, Old Trafford'da. Söz yine Ümit Aktan'da, bir spikerin kendinden geçebileceği maksimum seviyede, boğazı parçalanırcasına:

- Nasıl yükleniyoruz nasıl bir tempo... Arif, şut pozisyonunda. Vuruyor, Schmeichel, direk, gol, gool, gooool. Gol gol gol. İşte gol, işte Türkiye, işte Galatasaray. Schmeichel, Manchester United nerede? İşte Türk futbolu bu, işte Şampiyonlar Ligi bu. Golü çağıra çağıra getirdik, çoğuri(?) isteye isteye getirdik. Şimdi artık gönül rahatlığıyla ben de söyleyebilirim. Sevgili seyirciler, inanın ağlamak istiyorum. Böyle bir maçta, 2000 Türk'ün, şu anda suratını görerek ağlamamak mümkün değil. Sesim, bütün boğazım, bütün ses tellerim feda olsun bu takıma.

Maç bitmek üzereyken Cantona atıyor, 3-3. Ama öyle zor bir gece geçiriyorlar ki, sevinemiyorlar bile. Mehmet Cansun ''Ruhlarını teslim ettiler'' tabirini kullanıyor, iyi de yapıyor. Maçtan sonra yine Galatasaray yönetimiyle buluşup içki ikram eden bembeyaz olmuş Manchester United başkanı Galatasaray'ı tebrik ediyor. Alp Yalman ''Asıl ben sizi tebrik ederim.'' diyor, ''bu kadar iyi oynayacağınızı hiç tahmin etmemiştim''. Mehmet Cansun ''Adam İngiliz olmasaydı, o Anglosakson soğukluğunun içinde olmasaydı o anda herhalde döverdi Alp Bey'i.'' diye açıklıyor bu durumu. Şampiyonlar Ligi'ne ön elemede veda ediyor Manchester United, Galatasaray'a elenerek. Feldkamp özetliyor her şeyi:

- Manchester United, çok büyük bir hata yaptı. Bizi küçümsedi.

Aynı Galatasaray'ın Barcelona'yı, Juventus'u, Milan'ı ve daha nicelerini yendiğinde de nasıl küçümsendiğini söylememe gerek var mı? Avrupa'nın bütün büyük takımlarını getirin aklınıza, en büyüklerini özellikle. Hepsinin canını yakmıştır. Galatasaray, oynayamama talihsizliğini yaşadıklarımız dışında. İngiltere'den Manchester United ve Arsenal, İspanya'dan Barcelona ve Real Madrid, İtalya'dan Milan ve Juventus (Inter bizle hiç eşleşmeyerek kurtulmuş elimizden), Almanya'dan Borussia Dortmund (Sadece en büyükleri sayıyorum, Hertha Berlin'i tarihinin en iyi döneminde Almanya'da 1-0'dan 4-1 yendiğimizi göz ardı ediyorum. Bu arada Bayern Munich'le hiç eşleşememişiz maalesef.) Fransa'dan Monaco (Lyon da şanslı ekiplerden); hepsi geçmiş elimizden.

Düşünün, kendisini ''Lokumto gibito kuratto'' olarak gören İtalyan Fotomaçlarına ''Mamma mia il Turco'' dedirten bir takım Galatasaray. Hepsi de zamanında küçümsemiş daha sonra karşısında ayaklarının titrediği Galatasaray'ı. Galatasaray da bu konudaki ününü Avrupa'ya yaymış takım olarak hepsinin karşısında dimdik mücadele etmiş ve hepsine dersini vermiştir. 1988'den başlayarak, küçük duraklama dönemlerine rağmen hep devam edecek şekilde. Fenerbahçe gibi her turda en kolay kuraları çekip tarihinde ilk kez ve bir defaya mahsus olarak çeyrek finale kalmış olmaktan bahsetmiyorum yani. 5 çeyrek finali, 1 yarı finali, namağlup kazandığı iki Avrupa Kupası olan bir takım sözkonusu. Dünyanın en iyi takımı olduğu kabul edilmiş, Avrupa'nın en büyük kupasını kazanmış ve Dünya'nın en büyük kupasını kazanması o şampiyonaya katılamamasına neden olan Türk Futbol Federasyonu tarafından engellenen bir takım. Bütün bunlara sıfır noktasından, şimdi adını duyduğunda tüyleri diken diken olan takımlar tarafından küçümsendiği günlerden ulaştı Galatasaray.

Ve şimdi kalkıp bir ''yorumcu'' diyor ki:

''Hiçbir Türk takımı, böylesine küçük görüldüğü bir karşılaşmayı, bu kadar başı dik ve inançlı oynamadı.''

Hem de ikinci başkanları olan ''ihaleye fesat karıştırmak, rüşvet anlaşması yapmak, rüşvet vermek'' suçlamasıyla toplam 9 yıldan 24 yıla kadar hapis istemiyle hakkında dava açılmış ve gözaltına alınmış şahıs ''Maçın 5'e gideceğini zannediyordum.'' demesine rağmen ''inançlı'' olmalarına değineyim mi? Ya da 2-0'dan döndüğü söylenen maçın Fenerbahçe açısından 3-2 mağlubiyetle kapanmış olmasına? Sanırım gerek yok. Çok yorum yapılır söyleyen ve söylenen hakkında ama işte gerek yok.

Erkan Can'ın bir repliği vardır Gemide'de. ''İğrençsiniz'' ile başlayan iki kelimelik bir cümle, neydi o? Aklıma geldi, çok severim.


Eskiden Galatasaray, Galatasaray'dı. Türkiye'nin tartışmasız en büyük takımıydı, şimdi ''tartışmalı'' en büyük takımı. Çünkü başkalarına bunu sorgulama fırsatı verdi Galatasaray. Benim çocukluğumda Galatasaray krize girmezdi, yönetiminde her dakika problemler yaşanmazdı, bilmezdik. Canaydın'ın göreve geldiğinde yaptığı ilk açıklamayı hatırlıyorum: ''Şeffaflığı getireceğiz.'' Şeffaflıktan kastın bu muydu Össanabi? Yöneticilerin birbirinden habersiz olduğu ve aralarındaki problemlerde medyayı kullanarak haklı çıkmaya çalıştıkları bir Galatasaray mıydı hayalin? Galatasaray yönetimi her şeyi kendi içinde yaşardı ama hiçbir zaman Galatasaray'ın içinde bir ''derin Galatasaray'' olmamıştı. Hiçbir başkan, hele ki Türk futbol tarihinin en kötü başkanıysa ''Ben seçime katılsam yine kazanırım, benim kemik oylarım, sağlam bir kitlem (müritlerim) var ama aday değilim.'' diyerek milyonlarca Galatasaray taraftarıyla dalga geçemezdi. Muhalefettekiler kendi çıkarları uğruna Galatasaray'ı küçük düşürmezlerdi, kulüple ilişkisi kesilenler medya kuruluşlarında ''Galatasaray kelle avcılığı'' görevine gelmezlerdi. Farklıydı Galatasaray.

Başarılara değinmiyorum, konumuz bu değil. Galatasaray Özhan Canaydın'ın elinde oyuncak olduğunda dahi başarılı oldu Türkiye içinde, allah muhafaza adam iki sene daha kalsa eminim Avrupa'da da başarılı olur, tabii kulübün kapısına kilit vurulmazsa. Başarı değil derdimiz, 2010 yılının Galatasaray'ının Avrupa'da başarılı olacağı kesin zaten. Derdimiz vizyon. Derdimiz benim ''2010 yılının Avrupa'da başarılı Galatasaray'ı'' demem, adını koyup Avrupa Şampiyonluğu'ndan bahsedememem. Derdimiz dürüstlük. Bugün söylediğini yarın inkâr eden, seçim kazanmak uğruna tüm yanındakileri bir bir harcayan bir başkan. Derdimiz sahipsizlik, yönetilmemek. Milyonlar için sözüne güvenilebilecek bir liderin on şampiyonluktan daha değerli olduğunun anlaşılamaması.

Galatasaray başarısıyla ''Türkiye'nin en büyük takımı'' olmadı. Başarısıyla ''da'' oldu ama salt o yüzden olmadı. Tarihiyle, geleneğiyle, kültürüyle büyüdü Galatasaray, başarısıyla da yüceldi. Şimdi bu büyüklüğün tartışılmasının, kimilerinin kendi takımlarına ''en büyük'' yakıştırması yapmasının nedeni de Galatasaray'ın geçtiğimiz 6 yıllık kısa dönemde sportif başarı gösterememesi değil, yukarıda saydıklarım. İlkesizlik, vizyonsuzluk, kibir, değişen çağa ayak uyduramamak... Galatasaray hâlâ -ve asla değişmeyecek şekilde- Türkiye'nin en büyük spor kulübüdür ve Canaydın değil, ''zihniyet'' devrildiğinde [Ulu manitu Orhan Yüce, her kimsen senden nefret ediyorum. Ercan Saatçi'den bile daha değersizsin benim için.] bu gerçek tekrar tüm Türkiye tarafından kabullenilir konuma gelecektir. Antrparantez, Galatasaray hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaktır, bunun sorumlusu da sadece Canaydın değildir, başka bir yazının konusu olsun bu.

Bu yazının konusu aslında Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kalmasının Galatasaray taraftarları arasındaki yansımasıydı lâkin ayrıntılarda boğuldum, (onlar ayrıntı değil tabii ama bu konudaki işlevleri ayrıntı olmaktı, bense ayrıntının ayrıntısına girerek -ki şu anda da aynı şeyi yapıyorum, bitmeden kapatıyorum parantezi, kapattım) konuya bağlamaya zamanım yetmedi. Sadece şunu söyleyeyim, Canaydın öncesi Galatasaray taraftarı Fenerbahçe'nin ne yaptığıyla ilgilenmezdi. Şimdi Fenerbahçe'nin ne yaptığıyla haddinden fazla ilgilenen Galatasaraylılar'ın türemesi çok üzücü. Sportif başarı gibi taraftar profili açısından da Galatasaray, Fenerbahçeleşiyor ve bundan daha büyük bir tehlike olamaz. Siz Galatasaraylısınız, unutmayın. Hele ki Galatasaray'ın ne olduğunu hiç unutmayın. Canaydın'a rağmen.


Fener'in çeyrek finale çıkması beni rahatsız etmez, benim Fenerbahçe'yle bir sorunum yok. Benim derdim Fenerbahçelilerle.

Çeyrek finale çıkarak çok güzel bir iş yaptınız. Hakkınızdır, kutlayın. Ama yok, illa Galatasaray'a laf sokacaksınız, yıllardır içinizde sakla(yama)dığınız kompleksi iyice dışa vuracaksınız. Yahu çok üzülüyorum size be olm. Meğer ne kadar dertliymişsiniz, ne büyük acınız varmış, hayat resmen zindanmış size. Hayır biliyorduk da bu kadarını tahmin etmiyordum ben şahsen. Bunca yıl bu kompleksle nasıl yaşar insan? Şimdi daha iyi anlıyorum sizi ve Fenerbahçe'nin bu başarısına seviniyorum. Neticede siz de bizim kardeşimizsiniz, aynı ülkede yaşıyoruz, sizin mutluluğunuz bizim de mutluluğumuz demek. Sokağa çıktığımda, otobüse bindiğimde yahut devlet dairesine gittiğimde gülen yüzlerle karşılaşırım belki artık ve böylece benim de sinirim bozulmaz, daha mutlu ve huzurlu bir hayat sürerim. Demek ki tek derdimiz Fenerbahçe'ymiş, bütün bir ülke olarak yıllardır bunu bekliyormuşuz refaha kavuşmak için. Dediğim gibi, mutluyum.

Bir de kupa alsalar neler olacak demek ki. Kupa dediğim Türkiye Kupası canım, yok artık! Süper Kupa olacak değil ya...

Totemdi. Tutmadı. Bildiğimden değil. Olmasını istemediğim ne varsa yazmıştım, hepsi bir bir gerçekleşti.

04 Mart 2008

Sevilla - Fenerbahçe

90 dakika bitti. Bu maç penaltılara gider, penaltıları da Fenerbahçe alır. Maçtaki ilk iki gole yetişemedim ama Volkan kötü yemiş galiba. Onun gazıyla Volkan iyi performans gösterir penaltılarda, en az 2 tane kurtarır. Alex, Deivid, Semih gibi oyuncuların kaçırması da zor. Gerçi benim ''maçta iyi oynayan oyuncu penaltı kaçırır, kötü oynayan kesin atar'' teorim vardır, bu bağlamda Deivid atamayabilir penaltıyı. Sevilla'da da nispeten iyi oynadığını söyleyebileceğimiz Keita ve Alves kesin kaçırırlar, kaçarı yok. Kanoute de gol attı, o da kaçırabilir diyeceğim ama yok iyi penaltı kullanır o, Nonda mübarek.

Sevilla'yı elediklerini varsayarak konuşuyorum, gollerin çoğu duran toplarla da olsa, en kolay kuraları da çekseler ciddi bir başarıdır bu nokta. Bu duran top becerisini Fenerbahçe'ye kazandıran Daum'un da bu başarıdaki payı çok büyük. Yalnız ne olursa olsun, elenseler bile, Fenerbahçe dünyanın en iyi duran top kullanan takımı olarak buraya gelmekle kendi tarihinin en önemli işini yaptı. Yani bizim bildiğimiz Avrupa'nın komik takımı olan en büyük eğlencemiz Fener yok artık. Onun yerine Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkmış (kolay grup demeye dilim varmıyor, bizi UEFA'nın en kolay grubundan ite kaka çıkarttılar - biz çıktık da diyemiyorum, yazık.), bir de üstüne son dakikalara kadar (formsuz demeye de dilim varmıyor) Sevilla'yla çeyrek final savaşına giren ve muhtemelen de bu savaşı kazanacak bir Fenerbahçe var. Kendisinden tiksindiğimi belirtmeme gerek yok sanırım ama hep söylüyorum, Türk futbol tarihinin en başarılı başkanlarından biri Aziz Yıldırım. Başarı hikayesi, planlılığı ve amaca ulaşmaktaki kararlılığı bilin bakalım kimle benzeşiyor? İkiyüzlülüğü ve yüzsüzlüğü de tabii; kirliliği ve ''derinliği'' de... Bildiniz mi? Yani sevilmeme nedeni başarısı değil, karakteri. Ama alabildiğine kirlenmiş futbol camiasında başka türlü insanların başarılı olma şansı yok maalesef.

Neyse uzatmalar başlıyor. Kesin eleyecek Fener.

02 Mart 2008

Yorumcu



Söylenecek şey çok da, vakit yok. Sadece en yakından bir örnek, en önemsizinden. Az önce NTV'de gördüm.

Dün akşamki Fenerbahçe maçında Ankaragücü'nden El Yasa'nın kaçırdığı pozisyon gösteriliyor.

Kazım Kanat: İşte orada hemen vurmayacaksın. Santrfor dediğin ayağında top tutan oyuncu değil midir?
Küçük HÜ: İşte o yüzden vuruyor, El Yasa sağ bek.

Dünyadan haberi olmayan bu adamlar çuvalla para alıyor işte. Ercan Saatçi, Selçuk Yula, Ayhan Akbin, Hakkı Yalçın, Savaş Ay, Aydemir Akbaş ve daha niceleri para kazanıyor bu işten. Ne güzel memleket.

Lafı geçmişken. Hakan, hep ''Küçük'' kalacaksın.