Bir ''Büyük Kaptan''ımız vardı, şimdi bir de ''Küçük Kaptan''ımız var. Konya'da sakatlandığında tüm Galatasaraylıların içi cız etti, 3 puana kimse sevinmedi. Dizi kırılan Uğur ise hâlâ sahadaki arkadaşlarını yalnız bırakmamanın kavgasında taç kullanmaya çalışıyordu. Olmadı, Türk futboluna ihanet eden federasyon gibi, ekmeğini yediği Galatasaray'a ihanet eden Batista gibi, dizi de ihanet etti Uğur'a, aldığı ağır darbe izin vermedi Uğur'umuzun o tacı atmasına.

Ameliyat olacak Uğur. Sezonu kapattığı söyleniyorsa da göreceksiniz bir an önce dönecek sahalara. Türk futbolundaki çarpıklıklar yüzünden Euro 2008 kadrosunda olamayacak belki ama daha önünde çok şampiyonalar olacak kolunda kaptanlık pazubandıyla çıkacağı. PAF ve Milli takımlar düzeyinde onlarca maçta kaptanlık yapan Uğur Uçar, 17 yaşında Galatasaray A Takımı kaptanı olarak da çıkmıştı sahaya. Biliyorum ki 30'lu yaşlarda da çıkacak. Resim her şeyi anlatıyor aslında. Bir de 21 yaşındaki Arda Turan'ın ''Bizim çocuklar'' diye bahsettiği takıma dair Uğur Uçar'ın sözleri...

"Sağolsunlar takım arkadaşlarım çok ilgileniyor benimle... Eğer otobüste Kaptan'ım başımın arkasına rahat olayım diye montunu koyuyorsa, yabancı bir takım arkadaşım mola verince bana da yemek getiriyorsa nasıl bir arkadaşlık ortamımızın olduğu ortadadır..."

18 Şubat 2008

Fenerasyon


Yıllardır uğraşıyorlardı futbolu da ellerine geçirmek için ama bir türlü başaramıyorlardı. Önce belediye takımları çıktı piyasaya, daha sonra Kasımpaşa. Bir sürü takımın yönetimine kendi adamlarını yerleştirdiler. Aziz Yıldırım gibi bir güç zaten devrede, bağırtıyor piyonlarını federasyon aleyhine. En vahimi, bizim başkanı da ayarttılar muhtemelen stat kozuyla, utanıyorum bunu söylerken. Geriye ne kalıyor? Medya desteği. Medyayı da arkalarına aldılar mı tamamdır. Kaçar mı hiç, büyük bir kamuoyu baskısı başlıyor Ulusoy aleyhine.

Sonunda kendi adamlarını getirmeyi başarıyorlar. Her alanda olduğu gibi burada da planlı bir çalışma sözkonusu. Karşılarında bu planlılığı sergileyebilecek, bu örgütlenmeyi başarabilecek başka birileri olmadığı için de her zaman başarıya ulaşıyorlar. İşte ulaştılar, futbolun yeni patronu Hasan Doğan. Diğer bir deyişle Tayyip Erdoğan. Ha Ulusoy çok mu iyi adamdı? Değildi, iyi adamlara yer yok bu kirli dünyada. Ama kötünün kötüsüne, en dibe doğru yol alıyoruz.

Korkuyordum ama peşinen aksi tutum sergilemekten kaçınıyordum. Bir atamayla birlikte her şey netleşti kafamda. Levent Bıçakçı'nın yarım kalan misyonunu tamamlayacaklar. Oğuz Sarvan gibi maksimum seviyede lekelenmiş bir adamı Merkez Hakem Kurulu'nun başına geçirdiler. Resmen Türk futbolunda Fenerbahçe iktidarı, Fenerasyon dönemi başladı. Çok zorlanacağız bundan sonra, çok çekeceğiz.


Hakan yine hatanın en büyüğünü yaptı; hat-trick... Hakan'ın golleriyle yine Hakanseverler ve anti-Hakancılar çıktı yerlerinden. Kural bozulmuyor tabii, yine herkes haklı.

Hakan Şükür'ün heykelinin dikilmesi gerektiğini düşünüyorum, hem de daha fazla gecikmeden, henüz futbolu bırakmamışken. Türkiye liglerinde, Türk takımlarıyla Avrupa Kupaları'nda, Milli Takım'da en çok gol atan futbolcunun Galatasaray'da olmasıyla gurur duyuyorum. Hakan'ın saha içi karakterini, centilmenliğini ve Galatasaraylılığını çok ama çok seviyorum. O haksız yere gördüğü tek kırmızı karttan sonraki ağlamaklı ifadesini izlerken ben de aynı şekilde ağlamaklı oluyorum. Takım içinde yaptığı abiliği (sahi, ne kadar aşındırmışız bu kavramı, kullanırken iki kere düşünüyorum), biraz daha açarsak genç futbolculara zor günlerinde destek olması ve büyük maçlardan önceki motivasyon sağlayıcı rolünü takdir ediyorum. Attığı golleri düşündüğümde tüylerim diken diken oluyor. Bu takımın en büyük başarılarında büyük pay sahibi olduğunu, o olmasaydı birçok şeyin eksik kalacağını biliyorum. Onunla büyüdüm ben, jübilesinde ne hissedeceğimi, o son kez oyundan çıkarken ne hâlde olacağımı tahmin bile edemiyorum. (Herhalde o maçta oyundan çıkarken homurdanmaz.)

Diğer yandan savunduğu ve öyle ya da böyle propagandasını yaptığı görüşü sevmiyorum. Sevmiyorum hafif kaçtı, taban tabana zıt düşünüyorum diyeyim. Hakan Şükür'ün hayat görüşünün bu yönde olması beni zerre kadar rahatsız etmiyor ama benim Galatasaray'ımın içine bu işleri bulaştırmış olmasından nefret ediyorum. Türkiye'nin aydınlık yüzü Galatasaray'ın adının cemaatlerle, tarikatlarla anılmasından utanıyorum. Bu yüzden itiraf etmeliyim ki çok kendimden geçmedikçe Hakan Şükür tezahüratlarına gönül rahatlığıyla katılamıyorum. Buna ek olarak, Hakan'ın yerli yersiz konuşmasından, kendini gereksiz yere ön plâna çıkarıp polemik yaratmasından çok zaman rahatsız olmuşumdur. Zaman zaman da genç futbolcular üzerinde fazla baskı yarattığı düşüncesine kapılıyorum (misal Sabri'ye çok bağırırdı ilk çıktığında) ama olur böyle şeyler diyelim. Ha unutmadan, arkasında bu kadar destek olmasaydı bugüne kadar çoktan gönderilmişti gibi geliyor çünkü gerçekten tam anlamıyla futboldan soğuttuğu zamanlar oldu. Yine de iyi ki kalmış. Bugün bile bize katkısı büyük.

Netice olarak bu adam melek de değil, şeytan da. Bütün insanlar gibi onun da doğruları ve yanlışları var. Bu doğrular yanlışlar da kişiye göre değişir zaten. Hakan Şükür benim en sevdiğim futbolculardan biri değil. Bir Bülent Korkmaz, bir Hagi değil yani benim için. Ama bu Hakan Şükür'ün Türk futbol tarihinin en büyük futbolcularından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve tekrar söyleyeyim, ben her şeye rağmen Hakan Şükür'ün Galatasaray'da oynamış olmasından büyük gurur duyuyorum.


İyi ki doğdun Hagi.

Hakkında okuduğum her bir satır, gördüğüm her bir resmin, izlediğim her bir golün için tüylerim ayrı ayrı diken diken oluyor. Çok özledim seni, deli gibi özledim.

Florya'ya aşçı olarak dönsen, Galatasaray'ın en güzel şeyi yemekleri olur. Şöför olarak dönsen en izlenilesi şey sürdüğün araba olacaktır koca İstanbul'da. Temizlik görevlisi olsan, tesislere bal dök yala. Şimdi futbolcu olarak dönsen ne kupalar getirirsin bir daha.

Sonsuza dek sevildiğini bil yeter!

03 Şubat 2008

Ne Yapmalı?


Saatler kaldı derbiye. Heyecanımız büyük tabii. Bir yanda 8 yıldır Kadıköy’de galibiyet göremeyen Galatasaray, diğer tarafta en son ne zaman kupa aldığı kimse tarafından hatırlanmayan Fenerbahçe. İstatistiklere dayalı yorum yapacak olsak Galatasaray’ın Kadıköy’de mağlup olmasına rağmen turu atlayacağından bahsedebiliriz. Ama Metin Türel’in Ersun Yanal’a söylediği sözü devreye sokmak isterim burada: ‘’Hagi sana kırk metreden bir çakar, nereye koyacağını bilemezsin o istatistikleri.’’


Ne olur peki maç? Ayrıntılarla boğuşmadan, bir Galatasaraylının vermesi gereken tek cevap yeneceğimiz olmalı. Sevmem ben, Fener maçı öncesi derin analizler yapıp ultra realist yorumlarla arz-ı endam eden, felaket tellallığı yapan Galatasaraylıyı. Her maç yap bunu arkadaş, konuştur futbol bilgini, koy ortaya şeklini ama senede 2 maçta da düşünmeden ‘’Yeneceğiz, başka yolu yok.’’ diyebil be kardeşim. Nedir derdin, haklı çıkmak mı? O vakit sen bizden değilsin. Fazla yaklaşma, Galatasaray senin için bir araç olmakla kalsın.


Kura öncesi Fenerbahçe çıksın istemiyordum, Fener'le final istiyordum ki tam kadro şöyle bir derslerini verelim. Ama Fener'le eşleştiğimiz andan itibaren sardı bir heyecan, bir umut... Tam kadro olmak zorunda değiliz. 5-1'lik kupa maçında da sağ bekimiz Uğur'du, göbekte formsuz Concecaio ve malum Cihan vardı, sol kanatta düşman başına diyebileceğim Orhan - Ergün ikilisi oynuyordu, sonuç ne oldu? Bu akşam da Song, Hakan Balta, Linderoth, Barusso, Mehmet Güven, Sabri, Okan, Lincoln, Hasan, Nonda yok. Ayhan sakatlıktan yeni çıktı, onu da yok say, etti mi 11. Olsun, ne olacak? Sahaya başka 11 aslan çıkacak ve alacak maçı. Kolay değil, zor mücadele tabi. İlk 11’den sadece 3 oyuncuyla, tam kadro Fenerbahçe karşısına çıkıyorsun. Bu durumda sezonun en zor maçı da diyebiliriz. Ve hatta bu şartlarda beraberliğin dahi başarı kabul edileceğini ekleyebiliriz. Ama bu akşam sahada Galatasaray olacak ve tabii ki galibiyet için orada olacak, bunu da başaracak.


Peki ikinci soru o zaman; galibiyet için ne yapmalı? Bu konuda da çok fazla taktiksel analizlere girmeye gerek yok, o başkalarının işi. Başka zamanlarda biz de konuşur kendimizce fikrimizi belirtiriz ama Fenerbahçe maçında herkes üzerine düşeni yapacak ki bir bütün olarak başarıya ulaşalım. O zaman ne düşüyor bana sıradan bir Galatasaray neferi olarak? Takımımı desteklemek, galibiyete ve tura inanmak, görevini sahada yerine getirecek temsilcilerimizin yüreğini ortaya koymasını beklemek, Kadıköy'deki elektronik ıslıklardan etkilenmemek...


İlla ki taktiksel anlamda bir şey söylemek gerekiyorsa iki kelam edelim, bu şartlarda asıl önemli olanın Galatasaray ruhuyla mücadele etmek olduğunu unutmadan. Bu akşam en çok iş düşecek oyuncularımız Orkun, Servet, iki bekimiz Uğur ve Volkan, Mehmet Topal ve Arda olacak (diyorum ama asıl önemli olan Uğur, Hakan, Ümit, Arda gibi Galatasaraylıların motivasyonu, neyse). Fenerbahçe’nin Orkun’u zorlayacağı aşikar, Orkun da ilk Fenerbahçe maçında olduğu gibi üstün bir performans sergileyecek ve tüm takıma güven aşılayacaktır. Savunmanın göbeğindeki Emre ve Servet ikilisinden boyu uzun, yüreği büyük olanının büyük futbol oynayacağını düşünüyorum. Şu ana kadar oynadığı maçlarda geçer not alan Emre de görevini layıkıyla yerine getirecektir umarım. İki bekimiz için de yine çok önemli bir sınav bu akşamki mücadele. Türkiye’de kanatları en etkili kullanan takım olan Fenerbahçe’ye karşı Uğur ve Volkan’ın neler yapabilecekleri, Avrupa’da başarı isteyen Galatasaray’ın geleceğine de ışık tutacaktır. İkisi de gelişim aşamasında olmasına karşın şu ana kadar iyi performans gösterip onlara güvenenleri yanıltmadılar, bu akşam da öyle olacaktır.


Orta alanda Mehmet Topal’a büyük iş düşüyor ve benim içim bu konuda çok rahat. Tam bir Premier Lig futbolcusu olan Topal gereken anlarda oyunu kitleyeceği gibi, uzaktan kaleyi yoklama fırsatı da arayacaktır ve eğer bulursa maçın skor açısından gidişatında da etkili rol oynayabilir, zira Türkiye’de en iyi şutu olan futbolcuların başında geliyor. Yine de Mehmet’ten öncelikli beklentimiz defansif yönde tabii. Barış bir haftalık aranın ardından geri dönüyor. İyi oynadığı zaman çok iyi, kötü oynadığı zaman da çok kötü oynayan bir futbolcu Barış, yaşından olacak henüz istikrarlı bir futbolcu olmayı başarmış değil. İyi gününde olursa, ki olmalı, o da oyunun iki yönünde de önemli katkılar yapacaktır. Serkan, ışığı yeni yeni vermeye başlayan bir futbolcu. İkinci yarıya iyi bir giriş yaptı ve sağda oynadığı Ankaragücü maçında tek kelimeyle döktürdü. Bugün için tek özel isteğim Serkan’ın yine sağda şans bulması. Eğer maç istediğimiz gibi giderse, Serkan 8 Mart 2003’te Volkan Arslan’ın yaptığı gibi Türk futbolunun gündemine oturabilir ve ondan daha uzun ömürlü bir başarı hikayesi olur. Solda oynayacağını umduğum Arda ise en önemli kozumuz tabii ki. Mevcut kadrodaki tek yıldız oyuncumuz olarak sırtında büyük bir yük var. Hadi Arda, hadi aslanım... İlerdeki Hakan – Ümit ikilisi de Fener maçlarını sever bildiğimiz gibi. İkisinden ortaklaşa yaratılmış bir gol beklemek hakkımız olsa gerek. Hadi Ümit, bir ‘’güzel gol’’ daha yolla Fenerbahçe filelerine. Hadi Hakan, son yılında bir destan daha yaz Kadıköy’de.


Çok uzattık, bir sonuca varalım artık. Sonuç kısa, net: Yeneceğiz. Eleyeceğiz.


Son bir sözümüz de medyaya olsun. Hatırlar mısınız Şekip Mosturoğlu’nun sözlerini? Ben hatırlatayım:


‘’Tarih 19 Ekim 2007: Fenerbahçe Kulübü Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu, Fortis Türkiye Kupası'nı rezerv lig olarak gördüklerini ve genç oyunculara fırsat vereceklerini söyledi.

Mosturoğlu, grupların belirlendiği kura çekimi sonrası yaptığı açıklamada, ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş'ın aksine Fortis Türkiye Kupası'nı kazanma hedeflerinden bahsetmedi ve organizasyonu bir rezerv lig olarak gördüklerini belirtti.

Tarih 28 Ocak 2008: Bütün rakiplerini ciddiye aldıklarını kaydeden Mosturoğlu, ''Hedefimiz kupayı almak. Galatasaray da kupayı almak yolunda engellerden, rakiplerden bir tanesi. İnşallah onu alıp kupada finali oynayan takım olacağız'' diye konuştu.’’


As takımla çıksınlar tabii, yedek Fener falan istemiyorum ben karşımda. Ama medyanın bu durumun üzerine gitmesi gerekiyordu. Bu maç için değil, Fenerbahçe camiasının kaypaklığının bir kez daha gözler önüne serilmesi için bunların konuşulması gerekiyordu. UEFA Kupası'na dahi tesadüf diyen hazımsız takımı alkışlamamızı isteyerek suni gündemlerle ortamı geren basın... Şimdi niye konuşmuyorsunuz?


Fenerbahçe cephesinin resmi siteden yaptığı açıklamayı daha sonra konuşalım.


39 derece ateşle yatıyordum o gün. Ne bilgisayarı ne de televizyonu açacak halim vardı. Biraz toparlandım, açtım bilgisayarı, spor haberlerine bakayım, ben bakamıyorum ya kesin bir şeyler olmuştur diye düşündüm.

İki haber. Ahmed Barusso Galatasaray'da, Sabri gidiyor. Hangisine daha çok sevindim bilmiyorum. Yakışmıyordu şu haliyle Galatasaray'a, bana da Galatasaray futbolcusundan tiksinmek yakışmıyordu, artık gerek kalmadı böyle bir şeye.

Sabri konusunda paralel düşündüğüm insanlar tarafından bu karar için geç bile kalındığı söyleniyor. Hayır, bu karar geç falan verilmedi. Sabri'yi geçen yılki performansından sonra sene başında yollamak olmazdı. Bir devre sabredildi, şimdi yollanıyor.

Diğer yandan Galatasaray taraftarları da Sabri'ye sahip çıkanlar ve gönderilmesini doğru bulanlar olarak ikiye bölünmüş durumda. Sabri'ye sahip çıkanlar, gönderilmesine sevinenleri ayıplıyorlar. Doğruyu mu yapıyorlar bir bakalım.

Linç kültüründen nefret ediyorum. Tribünde Petre'ye, Hagi'ye, Terim'e, Hasan'a, Mondi'ye, Arda'ya hatta Necati'ye yapılanlardan nefret ettim. Açayım. Mondi'ye pretosto yapılırken tribünde ağladım. Sivas maçında Arda ıslıklanırken içinde bulunduğum bölümde Arda'yı neredeyse tek başıma alkışladım. Hagi'ye yapılanlardan iğrendim... Sion maçında Sabri kötü oynadığı için ıslıklandı, yine sinirimden ne yapacağımı bilemedim. Vesaire... O gün yazmışım:

''Hiçbir Galatasaray futbolcusu kötü futbol oynadığı için ıslıklanamaz. Islıklayan taraftar değildir, kendini tatmin için maça geliyordur.''

Ama Sabri, şu koskoca takımda apayrı bir yerde. Sabri yakışmıyor bu takıma, bu kadar basit. Sakınmıyorum lafımı. Galatasaray altyapısından yetişmiş ama o Galatasaray terbiyesini almamıştır. Onun golleriyle şampiyon olduğumuz gece çenesi düşmüşken de aynıydı Sabri, rakibe kasti müdahalelerde bulunurken de, ilk kez kaptan olarak çıktığı hazırlık maçında bir taç uğruna yan hakeme küfredip kırmızı kart görürken de, altyapıdan çıktığı sezon Sergen'le Tümer'e dayılanırken de, her topu alışında abisine atmaya çalışırken de, sürekli ön plana çıkmaya çalışırken de, gol krallığına oynayan Ümit'in Manisa maçında boş kaleye giden topuna müthiş bir deparla çizgide dokunurken de, Sion maçında onu 44. dakikada çıkaran hocasına karşı haklıyken haksız duruma düşerken de ve tabii ''Galatasaray benim için bitmiştir.''* derken de.

Yani ne orta yapamamasıdır problem, ne kötü duran top kullanması. (Hoş, kötü kullanmasına rağmen her topun başına geçmesi problemdir mesela.) Problem Sabri'nin tavırlarıdır. Rakibe, hakeme, hocasına hatta kendi takım arkadaşlarına (Carrusca'ya, Liverpool maçı) yaptığı saygısızlıklardır. Bu yüzden kolayı seçip ''Galatasaray futbolcusu eleştirilmez. Yazıklar olsun. vs.'' demesin kimse. Böyle konuşan insan asla haksız olmaz, ama eleştirilerin altında yatan gerçeğin de farkına varamaz. Kesinlikle saygıdeğer bir davranış futbolcumuzun arkasında olmak ama bir de düşünmek lazım, hırsızın hiç mi suçu yok? Cihan gitti bu takımdan, Sabri'nin 10'da biri yararlı olmayan, kimse arkasından kötü laf etti mi? Ben de nefret ediyorum eleştiri bağımlılığından. Ama bu durum farklı, Sabri tavırlarıyla bıktırdı bu taraftarı, görmüyor musunuz?

*Bunu dediğini hepimiz biliyoruz sanırım. Sabri bunu yalanlayınca Kadir Çetinçalı, Sabri'yi kendisiyle yüzleşmeye çağırmıştı hatırlarsanız. Ne oldu?

[Flashback: ''Kadir Çetinçalı, Sabri'e ortak basın toplantısı düzenlemeyi teklif etmiş. Daha doğrusu 'Basın toplantısı düzenle, yüzleşelim.' demiş. Gökmen Özdemir de Kadir Çetinçalı'nın, Sabri'nin söylenemeyecek kadar ağır olan sözlerini törpülediğini ve bunu yaparak Sabri'nin Galatasaray'daki geleceğini kurtardığını söylemiş.'']

Her şeye karşın, Sabri kötü bir futbolcu değil. Geçen sezon takımın en iyisiydi. Bu durumda kendisini geliştirmediğini söylemek doğru değil. Ama kendisine bakmadığını söyleyebiliriz bu yılki form düşüklüğüne bakarak. Sakatlık bahanesini kabul etmiyorum, sezon başında da aynı vaziyetteydi. Duran topların başına geçerek olası tehlikeleri başlamadan bitiriyor, orta yapmayı bilmiyor... Ama belli bir süre sonra toparlanacaktır. Bedavaya elden çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer kiralarsak, sene sonunda iyi bir fiyata satabiliriz belki. Hatta biraz aklını başına alırsa, bir dahaki sezon bize de yararlı olabilir.

Neyse, şimdilik bu işe sevinelim. Sabri'ye de önündeki bu kritik dönemeçte başarılar dileyelim.


Yeni moda çıktı. Aslında hep vardı da, bugünlerde meraklılarına azıtmak için yine fırsat çıktı. ''Hasan sinirli, Hasan agresif, Hasan gitmeli, Hasan'ın bileti kesildi...''. Bunu okuyan Galatasaray taraftarı da kuşansın silahları, kırsın hemen kalemini, başlasın döktürmeye: ''Hasan gitsin artık, onun gibi hakemle uğraşan futbolcu dünyada yok!''

Uzaklara gitmeyelim, Hagi'nin Erol Ersoy'a yaptıkları var en basitinden. Hagi yaptığında müsamaha gösteriyoruz ama Hasan yapınca çılgınca eleştiriyoruz. Nouma, Türkiye'ye gelmiş en renkli futbolcu ama Hasan Şaş, Türk futbolundan uzaklaştırılması gereken adam. Tamam Hasan abartıyor, mantıklı düşünemiyor ama biz de onu bu yüzden sevmiyor muyuz; Galatasaray aşkını her şeyin ötesinde yaşadığı için? Hareketleri hiç hoş değil, evet keşke daha sakin olsa ama maalesef değil. Eleştireceğiz tabii ama bazen kantarın topuzu kaçıyor sanki. Söylenmiş ama tekrar etmekten kaçınmıyorum, bu Hasan değil mi Fenerbahçe maçını dinlerken tansiyonu düşen, Denizli'den gol haberi gelince deli danalar gibi sağa sola koşan, o sıfat yakıştıramayacağımız 16 dakikada gözlerinden kan damlayan, en kötü oynadığı maçta dahi sahaya tüm benliğini yansıtan...

Zaman zaman kızdık Hasan'a, senelerce duran topların başına geçtiği her an delirdik, kornerlerde paslaşıp ofsayta düştüğünde sinirden kudurduk, bir adamı seksen defa çalımlamaya kalktığında bağırdık, doksan dakikanın sekseninde topu ayağında gezdirdiğinde belki futboldan soğuduk, bir daha 11'de oynamasın istedik, muhabire küfrettiğinde ayıpladık, Galatasaraylı'ya yakıştıramadık. Ama Hasan Şaş bu, başka bir örneği yok kendisinin, tabii ki en uçlardaki duyguları yaşatacak bize. 4 sene üst üste şampiyonlukta, UEFA Kupası yolunda, mükemmel oynadığı Real Madrid çeyrek final serisine kadar uzanan Şampiyonlar Ligi mücadelelerinde, zirveye çıktığı Dünya Kupası'nda, 14 Mayıs efsanesinde sevincin, gururun en uç noktasını yaşatmadı mı aynı Hasan?

Galatasaray'ı kendisinden fazla düşünecek futbolcu arıyorum, aklıma bir Bülent geliyor, bir Hasan. Belki Suat, çok zorlarsak 19 Mayıs'ta santra noktasında nöbet tutup gözlerimizden yaşları boşaltan Emre Aşık, çok zorlarsak o da... Parmakla sayılıyor bu adamlar, bir elin parmaklarıyla...

Lütfen firesiz, hepimiz destek olalım bu çılgın adama. Mantık aramayalım yaptıklarında, zira bulamayız. Bir ruhun son temsilcisi o. Hasan futbolu bıraktığı gün (başka takıma gittiği gün demiyorum, yok öyle bir ihtimal) bakacağız etrafımıza, bulamayacağız her şeyini bize verebilecek başka bir tane adam. İçimizden bir şeyler eksilecek Hasan gidince; futbol, güzelliğinden bir parça daha yitirecek.

Bizden başka kim bu haldeydi, 14 Mayıs'ta? Bakın, kendinizi göreceksiniz:


Yukarıdaki Fotomaç başlığı için özür dileyerek konuya gireyim hemen. Fenerbahçe maçı öncesi sakatlanması hiç önemsenmeyen Mehmet Güven o kadar kötü bir futbolcu değil. İlk olarak Beşiktaş'la oynadığımız Efes Cup maçında izlemiştik kendisini Aydın'la beraber ve ben ikisini de çok beğenmiştim. Mehmet sahayı iyi gören, oyunu iyi okuyan, en uygun yerlere eliyle koymuş gibi de uzun paslar atan bir adam gibi gözükmüştü o gün. O maçta ön libero değil, bildiğin düz orta saha oynamıştı.

Sonra Inamoto öncesi 4-5 hafta ilk 11'de, bu kez ön liberoda oynadı. Büyük işler yapmadı ama sırıtmadı da. Büyük işler yapmadı derken şunu da eklemek gerek sanırım, pozisyon alışı çok iyi olduğu, yani nerede durması gerektiğini çok iyi bildiği için toplara kolayca hamle etti, insanüstü çabalar gerekmeden. Yani asıl mevkiisi olmamasına rağmen başarılı olduğu söylenilebilir. Arada bir sonradan oyuna girdi, misal Mlada Boleslav maçında girer girmez uzaktan çok iyi ve sert bir şut çıkardı, farklı meziyetleri olduğunu düşündürdü.

Inamoto'nun gelmesiyle birlikte önce birkaç maç son dakikalarda şans buldu, daha sonra tamamen unutuldu. Yedeklerle çıktığımız Liverpool maçını hatırlarım, Carrusca'nın oyununu düşündükçe hâlâ heyecanlandığım o maçta Iliç'e şık bir asist yaparak ''Hoca, beni unutma.'' mesajı vermişti. Fakat genç oyuncuları harcama konusunda gerçekten dünyada rakipsiz olduğunu düşündüğüm güzel adam Erik Gerets, bundan aylar sonra bir Beşiktaş maçı öncesi kupada Erciyes maçında Mehmet'i ilk 21 dakika sahada tuttu, ertesi hafta Beşiktaş maçındaysa ilk 11'de görevlendirdi. (Çıkmayı garantilemişken, gruplardaki Erciyes maçında da Özgürcan'ı 2. dakikada oyundan çıkarmıştı Aykut'un kırmızısı üzerine. O gün bugün ilk 11 göremedi bir daha çocuk, yazık.) Mehmet o Beşiktaş maçında son derece kötü oynadı, bir sürü pas hatasının ardından da herhalde psikolojisinin bozulması sonucu garip bir hareketle penaltıyı yaptırdı. Mehmet o gün çok kötü oynadı elbette ama bunda Gerets'in payının yadsınamaz büyüklükte olduğunu düşünüyorum. (Belki her maç oynaması gereken Uğur ve Ferhat'ı da sadece Fenerbahçe maçında oynatıp o geceyi zehir etmesini de unutmayalım yeri gelmişken. Hepsi aynı olay bunların!)

Neyse efendim, arada yine tek tük forma şansı buldu Mehmet. Ligin sonlarına doğru özellikle, sağ kanatta bile oynadı, fena da oynamadı, hatta 1-2 de gol attı. Yeri gelmişken ekleyeyim, bu maçlarda Mehmet Topal da oynadı ve bizi bütün sene Inamoto'ya mahkum edenleri utandırdı, en azından öyle olduğunu umuyorum. Konuyu dağıtmadan, bu sene oynadığı kısıtlı sürede de fena oynamadığını, hatta Panionios maçında girer girmez güzel bir asiste imza attığını da hatırlatarak bir sonuca geleyim. Mehmet ne geçen yıl, ne de bu yıl Galatasaray'da ilk 11 çıkabilecek bir oyuncu oldu. Büyük futbolcu da olmayacak; ne bileyim gidip Liverpool'da, Milan'da oynamayacak, bu da belli oldu. Lakin alttan gelen bir oyuncu için makul seviyede bir adam Mehmet Güven ve geçen yıl hak ettiği şansı bulabilseydi, bu yıl da kadroda bir alternatif yaratabilirdi kanısındayım. Tabii geçen yıl Galatasaray'da bulduklarının en az 3 katı formayı hak eden Ferhat, Uğur, Mehmet Topal, Carrusca, Aydın ve Okan'ın kulübede ya da başka kulüplerde süründüğü ortamda o da oynayamadı. Kim kötüyse o oynadı. Cihanlı, Orhanlı, Tolgalı ve geçen seneki halleriyle Hasan ve (sadece ilk yarı için konuşuyorum) Ayhanlı (edit: Inamoto'yu nasıl unutabilirim ki?) bir Galatasaray'ı bir daha görmemek dileğiyle diyeyim... Konuyu dağıtmadan dedik, daha da dağıttık.

Son olarak, işimize yarayabilecek oyuncuları bile kiralarken (misal geçen yıl Uğur, bu yılın başında Aydın), mevkiisi yüzünden forma bulamayacağı gün gibi aşikar olan Mehmet Güven'in neden kiralanmadığını da pek anlamıyorum ben. Vardır illa ki bir bildikleri ama şimdi maç tecrübesi kazanıp seneye en azından iyi bir yedek olarak dönse fena olmazdı. Bunun için çok geç kalınmış da değil, devre arası transfer dönemi bitmeden kesinlikle kiraya verilmesi gerektiğini düşünüyorum Kasımpaşa tarzı tüm topların onda toplanacağı bir takıma. Neyse yani sözün özü, Mehmet ne çok büyük beklentilere girilecek, ne de yerin dibine batıralacak bir adam benim gözümde. İyi oynadığı ve kötü oynadığı maçlar oldu, zaman gösterecek nasıl bir geleceği olduğunu, kendi kaderini kendisi çizecek. Bize düşen bu noktada silip atmak değil, (hey yavrum klişeye bak be) destek olmak olsa gerek.



Şahsen Lincoln, Alex ayarında gördüğüm Mehmet Topuz'u yıllar öncesinin Hasan Şaş'ına benzetiyorum. Hasan A.Gücü'ndeyken her maç müthiş oynardı, takımı yenilse bile haftanın karmalarına girerdi. Hürriyet'in 4 üzerinden 5 yıldız verdiğini hatırlarım Hasan'a, baskı hatası mıdır artık bilmem! Büyük bir savaş sonucu biz aldık Hasan'ı, sonuç ortada. Eğer o gün Hasan'ı kaptırmış olsaydık bugünkü birçok tuğla eksik kalacaktı. Hasan da muhtemelen o dönemki Fenerbahçe futbolcu öğütme makinası tarafından duman edilecekti. Neyse, bugün Fener o Fener değil, Topuz ciddi katkılar sağlayabilir Fener'e, konu o değil. Mehmet Topuz, Hasan Şaş'tan bu yana Anadolu'dan çıkmış en heyecan verici futbolcu bana göre, çok ekstra bir adam. Son günlerde Fenerbahçe'ye gideceği konuşuluyor Topuz'un, şimdi olmasa bile bir dahaki sezon için. Umarım bu Fenerbahçe söylentileri yalandır, bizden de ne istiyorlarsa veririz ve onu Galatasaray'a kazandırırız. Zira Fenerbahçe formasıyla izlemek, rakibin göz göre göre ikinci bir Alex elde etmesini kabullenmek çok zor olur. Hiç olmuyorsa direk Avrupa'ya gider umarım.

Ciddi anlamda iyi bir futbolcu var karşımızda, e biz de ciddi fedakarlıklar yapmalıyız. Bana kalsa şöyle bir 11 verebilirim Kayserispor'a Mehmet Topuz için, ha bu kadar oyuncuyu verdikten sonra Mehmet'in beklentilerin altında ezilip oynayamaması da olası tabii:

Orkun
Sabri Bouzid E. Aşık* Orhan
Okan M. Güven Zafer Carrusca
Necati Cafercan

*İlerki bir tarihte yazayım, Emre Aşık Galatasaray tarihinin en sevdiğim adamlarındandır.


Isaksson transferinin gerçekleşmemesi, yılın en büyük hayal kırıklığı oldu. Şu an için kalemizde problem olmasa da, medyada ve taraftarlar arasında Isaksson'un pek de önemi yokmuş gibi bir hava yaygın da olsa, çok kötü oldu bu işin yatması. Açıklayayım.

Sezon başında Orkun'u aldığımızda sevindim. Aykut yıllardır bekleyerek ve şans bulduğunda iyi kullanarak hak etmişti belki kaleyi ama Orkun da yarım sezon boyunca Erciyes'te harikalar yarattığından transferini doğru buldum. Fevzi'nin gitmesini de çok olumlu karşıladım, zira ne kadar iyi kaleci olursa olsun istemiyordum, bu kadar saçma sapan açıklamalar yapan bir Galatasaray futbolcusu görmemiştim. Bir gün çıkıp durup dururken ''Ben Fenerli ailede büyüdüm ama Galatasaray için elimden geleni yaparım.'' der, diğer gün ''Beni tanımıyorlar çok üzülüyorum, ünlü olmak istiyorum, kız arkadaşım da ünlü olmamı istiyor.'' der, kaleci alındığında boş boş konuşur ve Kerem İnan'ı hiç düşünmez... Neyse konu o değil tabii. Orkun transferi sezon başındaki isabetli transferlerin bir halkasıydı.

Tabii yine de Orkun'a güvenmek kolay olmadı. Davulun sesi Erciyes'ten hoş geliyordu ama burada tereddütler başladı. Mondi'den sonra bunun böyle olacağı da belliydi zaten. Alışma süresine verdim ama İstanbul Belediye maçından sonra da sabrım taştı, bu işin böyle gitmeyeceğini düşündüm. Artık kaleye yaklaşan her topta yüreğim ağzıma geliyordu. Bu korku beni öylesine etkilemiş ki Fenerbahçe maçı bittiğinde Orkun'un başarılı performansının farkında bile değildim, maçın başında yedirdiği golü konuşuyordum hâlâ. Halbuki sakin kafayla tekrar izleyince Orkun'un maç genelinde iyi oynadığını, golde de hatası olsa bile en azından 'gol yedirdi' olarak nitelendirmenin haksız olacağını anladım. Birkaç maç sonra Orkun'a güvenmeye başlamıştım bile. Türkiye için gayet uygun bir kaleci, büyük hedefler içinse yetersiz diyemiyorum ama Orkun'u hâlâ tam olarak çözebilen bir Galatasaraylı olduğunu da sanmıyorum, kalemizde çok az pozisyon verdiğimiz için bu pek mümkün olmadı. Şu an için Orkun'u son derece başarılı buluyorum. Formayı hak ettiğini düşünüyorum ve yedek kalmasına gönlüm razı olmuyor.

Gelgelelim duygusallığa gerek yok, zira söz konusu adam Isaksson'du, anlamsız bir biçimde küçümsense de. Martinez değil (ki o da fena kaleci değil aslında), ne bileyim adı şanı duyulmamış bir adam da değil, yıllardır maçlarını izlediğimiz Isaksson. Oldukça iyi bir kaleci, yaşı 27 ve kariyeri belli bir seviyenin üstünde. Bizim Orkun kaleci yetiştirmiyor dediğimiz Türkiye'nin milli kadrosunda kendine yer bulamazken, bu adam Avrupa'nın kalburüstü bir milli takımının kalecisi. Geniş bakmaya çalışıyordum ve uzun vadede Isaksson'un getirisinin çok yüksek olacağını tahmin ediyordum. Bu sezon böyle bir transfere ihtiyaç yoktu belki ama Isaksson ayarında bir kaleciyi de bir daha 1 milyon Euro civarına alamazdık. 6 ay içerisinde Türkiye'nin en iyi stoperi ve forvetinden sonra, en iyi kalecisini de kadromuza katmış olacaktık, bu da operasyonun çok başarılı biçimde sürdüğünü gösterecekti. Uzun lafın kısası, çok başarılı bir transfer daha yapacaktık, hatta tam Adnan Biraderler'i kutlamaya hazırlanıyordum! Ne ki olmadı. Olmasa da üzülmem gibi geliyordu, yanılmışım.

Evet 2007-2008 sezonunda Galatasaray kalesini Orkun hak etmişti ama benim hayalimdeki 2010 yılının Avrupa'da iddialı Galatasaray'ının kalesinde Isaksson daha bir sağlam duruyordu sanki. Kaleye geçtiğinde hiçbir tereddütümün olmayacağı Orkun ise bu durumda 'Galatasaray yedek kalecisi' tanımına sözlük anlamı kadar uygun düşüyordu. Yine olmadı, önümüzdeki maçlara bakacağız.

Kontra not: 4 gün var transfer sezonunun bitmesine, keşke bir mucize olsa da bu iş bitse. Gel gör ki bu saatten sonra Messi'yi de alsak Avrupa'da oynatamıyoruz. Bu doğrultuda, yapılacak en büyük transfer bile olumsuz eleştirilerden payını alacaktır.

01 Şubat 2008

Ve İlk Düdük


Bugün 1 Şubat. Küçükken korktuğum tarih. Bir kağıda o gün ölen tanıdıklarımla birlikte yazıp, altına ''Şimdi sıra kimde?'' diye eklemeyi unutmadığım tarih!* O gün ölen tanıdıklarım dediysem, biri şimdi kim olduğunu hatırlamadığım, mahalleden biri miydi neydi, öyle bir şey. Bir diğeri ben doğmadan hayli önce bu diyardan göçmüş, göçtürülmüş olan Abdi İpekçi, başka bir tanesi Barış Manço ve grubun son üyesi neden o listede bulunduğuna şimdi anlam veremediğim 17 Ocak 1998 ölümlü Gökhan Semiz'di. Barış Manço '99 yılında öldüğüne göre bu saçmalıkla uğraştığımda minimum 11 yaşındaymışım, üstüne biraz düşününce bu gerçek acı geldi. Halbuki o kadar boş bir çocuk olmamam lazım, değildim de sanki. Neyse...

1 Şubat 2008 bugün. İlk kez bir şeyleri değiştirmek yolunda bahane etmeye çalıştığım yeni bir yılın ilk ayının bittiğini müjdeleyen (?) gün. Ne oldu bir ayda? Hani düzene oturtacaktım hayatımı, güzel geçecekti bu yıl? Çok da güzel girmiştim halbuki, neden yine olmadı? Neyse umudu kaybetmeyeceğiz tabii, daha önümüzde 11 ay var. Bu süre içinde olmazsa, bundan sonraki yepyeni yıllar var. Demek ki neymiş? İnsanın yeni yıllara yeni beklentilerle girmesi, artık hayatının eskisi kadar rayında olmadığının, dönülmesi zor kimi yollara girildiğinin resmiymiş. Bu nereden çıktı şimdi? Hiç bağlayamadım değil mi? Hayır efendim, bağlamadım, üşendim. Ama sonuç budur, böyle biline.

Şimdi yine '1 Şubat'lı bir cümleyle giriş yapmak klişeler üstü bir eylem olacağından bundan kaçınıyor ve bugünün asıl manâ ve ehemmiyetine değinmeyi boynumun borcu biliyorum. Hayır tabii blog'un ilk yazısı olması değil günün önemi. Galatasaray'ımın eğer UEFA'ya bildirip Avrupa'da oynatmak istiyorsa yeni transferleri yetiştirmesi gereken gün bugün ama asıl önemli olan tabii ki o da değil. 1 Şubat 2008; 3 Şubat 2008'den, Fenerbahçe - Galatasaray derbisinden 2 önceki gün. Yok Fortis Türkiye Kupası çeyrek final ilk ayağıymış, yok rövanşı varmış... Geçiniz efendim, hiçbiri önemli değil bunların. (Hemen bir klişe yardımımıza koşuyor burada.) Bu iki takım halı sahada da oynasa, Avrupa şampiyonluğu maçına da çıksa maçın önemi hemen hemen aynıdır.

Uzun lafın kısası büyük derbi yaklaştı. Büyük dediysem illa abartmaya gerek yok. Gazetelerde yine birkaç gün göreceğimiz ''dünyanın 1 numaralı derbisi'', ''en büyük derbi'' tanımlamaları hikaye. Başka bir yazı konusu olsun dünya derbileri, hatta hiç gerek yok, olmasın. Bülent Timurlenk'in Aceto Balsamico'su varken utanırım dünya futbolu üzerine ahkâm kesmeye. Madem öyle, bir düşünelim, ben ne yazarım acep buraya?

Aşk mektubu yazacak halim yok. Çok enteresan fikirlere de gerek yok. Yine çok hoş klişeler geldi aklıma ama bu defa onlara başvurmayacağım. Müzik yazarım bol bol, amatör bir izleyici olarak sinema yazarım, kitap yazarım... Yahu kitap yazarız dediysek, anla işte, hinlik peşinde koşuyorsun hemen, ayıp. Bir şeylere kızarım, üzülürüm, sevinirim, şaşırırım, heyecanlanırım; iki kalem oynatırım. Bir video, bir resim görürüm; ''Ahahaha ne komik lan, siz** de izleyin.'' deyip buraya yerleştirme gafletinde bulunurum. Çok iyi salsa, latino, rumba, samba, çaça yaparım. Futbol konusunda objektif değerlendirmeleri Aceto'ya bırakalım, sarı kırmızı gözlüklerle futbol da yazarım. Tarafsız değil, taraflıyım ama elimden geldiğince objektif de olabilirim. Şimdi 'objektivite eşit değildir tarafsızlık' gibi bir konuya girdiğim an, işbu yazı amacından sapmış olacaktır.

* Çok severim ben ünlemi. Şimdilerde öyle geliyor ki, zorlama bir espri yapmışsın ama hiç komik değil; enteresan bir şey söylediğini sanıp ünlem koyuyorsun ama basitliğin sınırlarını zorlamışsın. Ama işin aslı öyle değildir, ünlem güzeldir. İki saçmalayıp ünlem koyarsın, pis bakışlara maruz kalırsın da ''Bir adam intihar ediyormuş vazgeçmiş, iki adam intihar ediyormuş vörgeçmiş ahahahaha :) :) :))) :)'' dersen yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirsin. Ama işte yok, unutulmaya yüz tutmuş bu cefakâr noktalama işaretimizi, asla teknolojinin herkesin suyuna giden, nabza göre şerbet veren kâh güleç yüzlü, kâh kafayı çizmiş olarak karşımıza çıkan fırdöndü simililerine asla değişmem, bu böyle biline. Ünlem!

** Aha da bu konuyu bilerek açtım. Siz derken hiçbirinizi kastetmedim. 'Oraya buraya yazı yazıyoruz boşa gidiyor' mantığıyla hepsi bir yerde toplansın istedim. Bir nevi ego tatmini yani. Hadi bakim kapamayın dükkânın önünü. Hade..

Şaka lan şaka. Boş vakit bol, bari bir işe yarasın dedim. Ne işe yarar o da meçhul de, olsun işte. Bugüne kadar hiç sıcak bakmadığım bu işe ben de bir gireyim bakayım, zaten boş olan vakti harcamanın ne zararı olacak? Hadi temeli attık, vatana millete olmasa da en azından bana hayırlı olsun.


20 Nisan 2008 Eklemesi: Blogun futbol dışı bölümünü, yani yarısından bir miktar fazlasını ayıkladım, Butcher's Tale adresine postaladım. Haliyle bu yazı biraz havada kaldı ama ilk yazı olmasının verdiği saygınlıkla paçayı kurtardı ve bunun hatrına burada kalacak.