İki gündür aklıma gelmedi buralara bakmak, dolayısıyla gecikmiş bir kutlama oldu bu. Özel olarak kutlamıştım, ayrı. Alp Abi de bir nevi Galatasaray celebrity'si olduğundan bu post'u asmakta bir beis görmüyorum. Fotoğraf Tuncay Şen'in objektifinden, doğumgünü kutlaması çok değerli büyüğüm Melih Şabanoğlu'nun kaleminden -ve bir sene önceden- gelsin; alem Galatasaraylı görsün...

"Küfüre karşı olan, ama operayı daha çok seven. Çanakkale hastası. ultrAslan'ın isim babası. Bugüne kadarki en büyük tezahürat repertuvarını haiz. Kapalı'nın en çok neyini seversin diye sorulduğunda, "Meşale üzerinden gitmesini" yanıtını veren. Sesi gür, kuvveti gür, kalbi gür bu eşsiz Galatasaraylının yeni yaşını kutlamak müthiş bir keyif."

Çok sonra gelen ek: :)))

26 Aralık 2008

Topun Rengi

Türkiye'nin birçok ili, kış döneminin ilk kar yağışı ile tanıştı. Havalar gitgide soğuyacak, kar yağışı dönem dönem artış gösterecek elbet. Futbolumuz da bu kar yağışından etkilenecek; maçlar ertelenecek, önlem alınmazsa oyuncuların kulakları donacak, vesaire. Bunlar bizim müdahele edebileceğimiz işler değil. Ancak bu maçları para verip izleyen kitle olarak, verdiğimiz paranın karşılığında yeterli hizmeti alabilmeyi istemek hakkımız.

Geçtiğimiz yıl, karlı zeminde oynanan maçlarda bir top krizi yaşamıştık. Özellikle 16 Şubat tarihinde oynanan Beşiktaş - Ankaraspor maçında bu kriz zirveye ulaşmıştı. Yakın çekimler haricinde hiçbir şekilde takip edememiştik topu. Sebep, sezon başında belirlenen kurallar gereği maçların hangi topla oynanacağı belliydi ve bu toplar arasında karda seçilebilecek renkte bir top yoktu. Hatadan dönülüp, bir gün sonraki Ankaragücü - Trabzonspor maçında kırmızı top kullanılsa da zaman zaman sarı-lacivert (bu da başka bir konu tabii) topların tercih edildiğine tekrardan şahit olduk. Bilmiyorum, bu sezon tercih edilen toplarda kırmızı renkte bir tanesi var mı? Ben araştırdım, bulamadım. Bilen yoksa, bekleyip göreceğiz diyelim...

24 Aralık 2008

Karmaşık Sayılar

Sipariş üzerine yazacağım ilk kez, Eren sağolsun. Üç adet muazzam Lincoln asistinin vuku bulduğu Ankaragücü maçından beri bakacağım bu işin icabına, vakit bulamadım bir türlü. Konu spekülatif; Lincoln'ün asist sayısı. Kıstas, mantığımız. Asist kriterimiz; hareketli yahut duran toptan gol pası, penaltı yaptırma, akabinde gol olan kaleciden dönen top.

4,5 senedir Alex'i izliyoruz bu ligde. 4,5 senedir de hayranlıkla yapıyor bu işi Türkiye. Hayran olunmayacak bir futbolcu da değil Alex; bir futbol virtüözü olmasının yanısıra son derece de saygılı ve efendi. Katiyyetle, ofansif manada ligin en etkili birkaç oyuncusundan biri. Yıllardır istatistiklerine bakıp iç geçiririm, Alex olmasa ne halt edecekti bu Fenerbahçe diye. En son baktığımda 150 maçta 150'ye ulaşmıştı toplam gol ve asist sayısı. Bu istatistiklerde bir oyuncu Türkiye'ye ne zaman gelir bir daha diye düşünmüyor değildim. Ancak ara çok uzamadan geldi işte.

Cassio Lincoln, 2008-2009 sezonu başladı başlayalı aldı sazı eline, döktürdükçe döktürüyor, şova doymuyor. Şimdiye dek 7 gol attı ligde, aslen ise asistleriyle Galatasaray takımına hayat, tribünlerine ilham veriyor. Asist sayısı ise kimi kaynaklara göre 9, kimilerine göre 10, kimilerine göre 11. Ancak tamamı yanlış bu rakamların, tamamı çarpıtılmış. Lincoln'ü bütünüyle yokluktan yarattığı Beşiktaş maçındaki penaltı asist değil ise, ne asist? Ben de derim ki, 3. golde Baros'a attığı pasta savunma hatası ve Baros'un üstün marifeti var, o da asist değil. Böyle bir mantık olabilir mi? Olmamalı, ancak oluyor işte.

Konuya Alex ile giriş yapmamdaki neden, tahmin edilebileceği gibi medyanın yine bu konudaki çifte standardı. Eren bu incelemeyi yapmamı isterken, "Alex korner kullanıyor, top on kişiye çarpıp arka direğe sekiyor, Luciano / Lugano dokunup golü atınca Alex'e asist yazılıyor" demişti. Hemfikirim. İstatistikleri çok da önemli bulmuyorum ancak ona farklı buna farklı olarak hesaplanacaksa, biz de doğru hesabı yapmasını biliriz elbet. Başlayalım...

Lig:

1. Hafta - Denizlispor

Dk. 84 Asist (Barış)
Dk. 90 Gol
(Hakan Balta'nın golünde korneri kullanan oyuncu, kaleci topu yumrukladığı için asist saymıyorum.)

2. Hafta - Kayserispor

Oynamadı.

3. Hafta - Antalyaspor

Maçın son bölümünde oyuna girdi. Golü ve asisti yok.

4. Hafta - Kocaelispor

Dk. 57 Asist (Nonda)
Dk. 82 Asist (Kewell)

5. Hafta - Konyaspor

Dk. 8 Asist (Baros)
Dk. 51 Gol
Dk. 62 Asist (Baros)

6. Hafta - Bursaspor

(-)

7. Hafta - Trabzonspor

Dk. 60 Gol
(Arda'nın golündeki tacı da asisttir bana göre ancak bunu da saymıyorum. Ayrıca yine Servet'in golünde korneri kullanan oyuncu.)

8. Hafta - Eskişehirspor

Oynamadı.

9. Hafta - Gaziantepspor

Dk. 12 Gol

10. Hafta - Fenerbahçe

Dk. 2 Gol
(Muhteşem bir frikiği de Hüseyin Göçek'in kötü niyetine kurban gitti.)

11. Hafta - İstanbul BŞB

Dk. 39 Asist (Kewell)
Dk. 83 Gol

12. Hafta - Ankaraspor

(-)

13. Hafta - Hacettepe

(-)
(Kullandığı korneri savunma elle karşılayınca penaltı oluyor. Bana göre bu da asist, yine bunu da saymıyorum.)

14. Hafta - Ankaragücü

Dk. 61 Asist (Baros)
Dk. 62 Asist (Kewell)
Dk. 65 Asist (Baros)

15. Hafta - Gençlerbirliği

Dk. 28 Gol
Dk. 39 Asist (Baros)

16. Hafta - Beşiktaş

Dk. 8 Asist (Servet)
Dk. 53 Asist (Baros)
Dk. 67 Asist (Baros)

TOPLAM:

13 maç, 7 gol, 13 asist.

En sınırlayıcı hesap ile ortaya çıkan sonuç bu. Benim mantığıma göre asist sayısı 15, bilemiyorum doğru mu düşünüyorum.

Kupa:

1. Maç - Ankaraspor

Dk. 9 Asist (Ümit)

2. Maç - Kayserispor

(-)
(Attığımız tek golde yine pay sahibi tabii, golün geldiği serbest vuruşu kullanan isim olarak.)

TOPLAM:
2 maç, 1 asist.

Atılan her iki gol de onun kullandığı duran toplardan.

Şampiyonlar Ligi ön eleme:

2 maçta golü ve asisti yok.

UEFA Kupası:

1. Tur 1. Maç - Bellinzona

Dk. 51 Asist (Baros)
Dk. 90+4 Gol

1. Tur 2. Maç - Bellinzona

Dk. 24 Asist (Baros)
Dk. 84 Asist (Yaser)

2. Tur 1. Maç - Olympiakos

Dk. 25 Asist (Kewell)

2. Tur 2. Maç - Benfica

İlk golde korneri kullanan oyuncu ancak golü ve asisti yok.

2. Tur 3. Maç - Metalist Kharkiv

(-)

2. Tur 4. Maç - Hertha Berlin

Hagi performansı sergilese de golü ve asisti yok.

TOPLAM:
6 maç, 1 gol, 4 asist.

Rakamsal bazda öyle gözükmese de en iyi performanslarını bu maçlarda sergilediğini söylemek mümkün, Lincoln'ün. Takım halinde çok kötü performans ortaya koyulan Metalist Kharkiv maçını bir kenara koyarsak Hagi futbolu oynadı Lincoln UEFA maçlarında, sahanın her yerinde her işi yaptı, skor istatistiklerine yansımasa da.

GENEL TOPLAM:
23 Maç, 8 gol, 18 (20) asist

Demek ki neymiş... Lincoln'ün asist sayısı ne 9'muş, ne 10, ne de 11. Ligde 13 ila 15'miş, toplamda 18 ila 20.

Ümit Karan bu takımın birinci kaptanı. Kıdem ve ilk 11 çıkma ihtimali dengesinde kurulan terazide en ağır basan o oldu. Hasan Şaş ikinci, Ayhan Akman üçüncü kaptan. Üçü de idealimdeki Galatasaray Kaptanı değil, ancak bu üçlü arasında bir seçim yapmaya kalksam ilk tercihim "idealimdeki Galatasaray Kaptanı"yla arasındaki farkı hızla kapatan Ayhan Akman olurdu. Kaptanlık pazubandını en çok yakıştırdığım oyuncumuz ise Uğur Uçar. Umuyorum ki 3 numaralı formasıyla birkaç ay sonra sahaya çıkacak, birkaç yıla kalmadan da o formanın koluna o bandı takacak.

Peki bu dört oyuncunun dördü de yoksa ne olacak? (Hatta Uğur'u bir kenara koyarak 4 yerine 3 diyelim bu sayıya.) Eskiden Sabri Sarıoğlu çıkıyordu sahaya Galatasaray Kaptanı olarak, böyle durumlarda. Bugünse Cassio Lincoln taşıyor bu şerefli unvanı. Ben çok da yakıştırıyorum. Sabri'ye yakıştırıp Lincoln'e burun kıvıranlarla ortak bir paydada buluşmamız pek mümkün değil. Sadece kıdem, böyle tarihi öneme sahip bir konuda tek kıstas olursa yanıltır bizleri. Arda'nın kaptan olması gerektiğinde ısrar edenlere ise kısmen katılıyorum. Neticede Arda, iyi bir Galatasaraylı olmasının yanında Galatasaray Kaptanlığını taşıyacak birtakım karakteristik özelliklere de sahip. Ben belirleyecek olsam sanırım Arda'ya verirdim kaptanlığı. Herhalde en çok da ona yakışırdı. Ancak şu bir gerçek ki, Galatasaray'ı önemsemek önemli bir kriter ise, Lincoln de sonuna kadar hak ediyor kaptanlığı. Herkesten de çok hak ediyor. Bu sebeptendir ki, en çok Lincoln'ün kaptanlığı mutlu ediyor beni. Geçen yıl gelmiş olması çok da önemli değil, en samimi Galatasaray oyuncularından biri olarak görüyorum 10'u.

Sonuç olarak; şekil olarak hoş durmasa da, Galatasaray geleneklerine ters düşse de, doğru olmadığını bilsem de, seviyorum Lincoln'ün kaptan olmasını.

Bir şeyler yazacaktım elbet. Her ne yazacaksam da ana hatlarıyla aklımdaydı. Daha önce söylenen bir şeyi tekrar etmemek için önce blogları şöyle bir dolaşayım dedim. Eray'ın yazısını gördükten sonra da içimden hiçbir şey yazmak gelmedi açıkçası. Düşündüklerimi ve çok daha fazlasını olabilecek en iyi şekilde anlatmış Eray. Dolayısıyla maç yazısı okumak isteyen şuraya buyursun. Spor yazarları okusun da futbol nedir, yazısı nasıl yazılır öğrensin.

Takım rayına oturdu; Galatasaray, tarihinin en iyi futbollarından birini oynuyor ve üstelik bu henüz hazır olmamış hali. Gerisi gelecek, bu büyüleyicilik artarak devam edecek. Çok da iyi oynamadığı bir derbi maçını kapasitesini zorlamadan alıyor ise Galatasaray, ilk dakikadan son dakikaya değin kazanacağını hissettiriyorsa izleyene ve oynayana, gün güne kısılıyorsa "Skibbe istifa" diyen sesler; güzel günler bizi bekler demektir.

Vaktim olmadı, televizyondan maçın tekrarını izleyemedim. Ama görebildiğim kadarıyla, ki tartışmalı pozisyonlara internetten de baktım, hiç beğenmediğim bir hakem olan Cüneyt Çakır son derece iyi bir maç yönetmiş. Penaltılar çok net, Servet'in golünde faul yok, kırmızı kart doğru. Servet'le Holosko arasındaki mücadeledeki faul kararı ve maçın son bölümünde Beşiktaşlı oyunculara çıkmayan kartlar ufak hatalar statüsünde. "O aslında kart istemedi, masumane bir şekilde neden kart göstermiyorsun dedi." şeklinde gülünç açıklamalar yapanlara buradan selam gönderiyorum. Ülkemizde çivisi çıkarılan bu saçma kuralın aslında geçen tabir "hakemin otoritesine zarar verecek davranışlarda bulunmak", hatırlatırım.

Çivi demişken, Beşiktaş tribününden yanımdaki arkadaşıma gelen, ki bu arkadaşım kız, kallavi çivinin sorumlusu keşke bir şekilde elime geçse, burayı okuyor olsa, "ben attım" dese... Keşke.

İlkokul ve ortaokul yıllarımın bir bölümü, Türkiye Spor Yazarları Derneği'nde yüzerek geçti. 2000 yılının Ağustos'unda, ligin başlayacağı gün, Milliyet Gazetesi 18 takımın formasını bizim kulübün çocuklarına giydirmiş, "Dostça bir lig olsun" temalı bir haber yapmıştı. Galatasaray formasını kimselere bırakmadım tabii. O zamanlar az yavşak bir velet olmadığımdan hocalar pek severdi beni, sağolsunlar torpil geçtiler.

18 çocuğun bulunduğu fotoğraftan önce, gazetede boylu boyunca yayımlanan ve Galatasaray'ın yerini belli eden bu fotoğrafı koyayım dedim. Bugün böyle bir fotoğraf çekilemez tabii, Galatasaray'ın en yukarıda bulunduğu. İşin gerçeği, o gün de çekilemiyordu zaten; Fenerbahçe formalı Gökhan'ı en üste koymuşlardı ilkin, ben "Benim boyum daha kısa, olmuyor böyle." diye diye durumu zorla bu pozisyona getirtmiştim. İyi de yapmışım, aksi hâlde bu gazete sayfasını gururla saklamak yerine utanıp herkesten saklardım herhalde.

Ara ara bu tarz fotoğraflar ekleyeceğim; blog denen zımbırtı kişisel bir olgu en nihayetinde.

Bir adam düşünelim. Mesela, hmm, Ahmet olsun adı. Sıkı Galatasaray taraftarı olsun. Hatta bir o kadar da sıkı milliyetçi olsun, sakın ha laf söyletmesin devletine milletine. Daha da ileri gidelim, faşist olsun ama kafası da çalışsın, ikisi bir arada zor tabii ama hadi olsun. "Kafası çalışsın"dan kastım, burada lafını etmeye değecek kadar çalışsın, fazlasına gerek yok. Eğitimli de olsun hafiften, iyi üniversitelerin birinde eğitim görüyor olsun.

Ahmet, cebinde parası oldukça maçlara giden, kombinesi olmayan bir taraftar olarak sürdürsün yaşantısını. Ve tabii haliyle önemli bir maç arifesinde bilet sıkıntısı çeksin. Bilgisayar başında saatlerce uğraşsın, bir tane bilet alamasın biletix'ten; o sayfayı açmaya çalıştıkça internet sitesi daha çok kilitlensin. Biletix'e küfür, karaborsaya lanet ede ede gidemesin maça. "Karaborsacı biletix." desin, "Böyle bilet dağıtma sisteminin de, onlardan bilet alanın da..." desin maçları evinden izlesin. Ta ki bir sonraki önemli maça kadar.

Bu seferki maçtan önce, gecenin bir yarısına kurduğu alarm ile uyanıp, sabaha karşı bilet kuyruğuna girsin Ahmet. Saatler süren emeğinin sonucunda, gişe açıldığında en ön sıralardaki yerinden biletini alıp gitmeyi hedeflesin. Ama polisler engellesin onu. Her türlü eylemini haklı bulduğu ve söz söyletmediği Türk Polisi, bütün gerçekliğiyle çıksın adamımızın karşısına, göstersin ona kim olduğunu ve niçin orada bulunduğunu. Polisin sırayı düzene sokma bahanesiyle aynı adamları nasıl defalarca ön sıralara geçirdiklerini de, ellerindeki çifter çifter biletleri de yakından takip etsin Ahmet. Ama sonra, misal bir 1 Mayıs'ta kan döktüklerinde yine savunsun ülkesinin güvenliğini sağlayan o büyük kahramanları! Bir maçı daha televizyondan seyretmekle yetinsin Ahmet, bir kez daha karaborsaya lanet ederek. İlk bilet bulduğu maçta o karaborsa paralarını cebine indirenlere, Ahmet'in Galatasaray sevgisinden ekmek yiyenlere "abi, reis" çekmek üzere bekleyerek...

Ahmet tribüncü (!), Ahmet devletine söz söyletmez, Ahmet karaborsaya lanet ediyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama oluyor. Yüzlercesi, binlercesi her önemli maç öncesi biletix gişelerine, sanal mecralara dökülüyor. Maalesef.

12 Aralık 2008

Gençlerbirliği Maçı

45 dakikalık futbol oynandı Ankara'da, o da yetti zaten. Sevindirici birçok gelişme var, ben onlardan değil de Galatasaray'ın en büyük probleminden başlayayım. En büyük problem Baros, evet. Kendini yere atmalarından, elle oynamalarından bıktım usandım ben. Sırf elle oynamaktan bir maç ceza aldı, cezasını çeker çekmez ikinci partiye başladı. Skibbe'ye eksi not verdiğim tek konu budur demiştim, sorun hâlâ sürüyor. Bir şekilde engel olunmalı bu sahtekarlıklara, Galatasaray formasına hiç yakışmıyor.

Sevindirici gelişmelere ne ile başlayacağımı tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Şiir gibi top oynadı Mehmet Güven. Kaybettiği top sayısı 1, çaldıklarını ve olumlu kullandıklarını sayamadım. Sayamadım değil, saymadım tabii, manyak mıyım sayayım. Nihayetinde, bugün bir oyuncu kazanmış olduk, gelecekte çokça yararlanacağımız. Mehmet Güven, Galatasaray'ın en yetenekli oyuncularından biri olduğunu gün be gün herkese kabul ettirecek, taraftarlar tarafından ona uygulanan çifte standart ve oluşan tahammülsüzlük de umuyorum ki kısa zamanda bitecek.

Mehmet Güven'in adaşı, sahanın bir diğer başarılı oyuncusuydu. Topal'ın futbola dönüşünün Barış'la aynı döneme denk gelmesi, gerçekten de Galatasaray için büyük şans oldu; bir maç arayla iki kat güçlendi Galatasaray orta sahası. Tabii burada bir kavram kargaşası oluşuyor, soru şu; Barış nerede oynuyor, orta sahada mı? Komple sağ kanatta, şeklinde cevap vermek mümkün bu soruya. Simetrik olmaktan çok uzak Galatasaray'da, sol kanatta oynayan Hakan Balta'yla Arda'nın görevlerinin bileşke kuvvetini sağ kanatta Barış Özbek gösteriyor. Altından da en iyi şekilde kalkıyor kuşkusuz. Her ne kadar iki maçta iki farklı taktik uygulanmış olsa da, Barış'ın üstlendiği görev hemen hemen aynı oldu; sağ kanadı savunmak ve sağ kanattan hücum geliştirmek.

Lincoln'e, övgü sözcüklerinin dışında söylenecek bir şey yok, keza Baros'la olan uyumuna da. Türkiye liglerinin açık ara en iyi kalecisine de selam edip, Beşiktaş'ı Ali Sami Yen'e bekleyelim...

Yukarıdaki fotoğraf, Benfica deplasmanında çekilmişti. Bana göre, sezonun şimdiye kadarki bölümünün en güzel karelerinden biri. Galatasaray'da en çok haksızlık yapılan iki kişinin dayanışması mı dersiniz, Michael Skibbe'nin "Mehmet Güven'i Galatasaray'a kazandıracağım." diye bağıran görüntüsü olarak mı yorumlarsınız, size kalmış. "İki istenmeyen adam" olarak da görmek mümkün elbette, ancak ben daha evvel defalarca belirttiğim gibi her ikisini de Galatasaray'ın geleceğinin önemli mensupları olarak görüyorum. Bugün Mehmet Güven ilk 11'de. Gösterebileceği olumlu bir performans, Galatasaray'ın önümüzdeki 5 yıllık dönemini ciddi boyutta etkiler. Aksi hâlde gelecek eleştirilerin ardından sırtını bir kez daha yerden kaldırabilir mi, tahmin etmek güç. Umarım deplasmanda oynamasının da etkisiyle heyecanı üzerinden atar Mehmet ve gerçek kimliğini sahaya yansıtmayı başarır. Gençlerbirliği maçına dair en büyük beklentim bu.

Dün, 2004 yapımı "Eğitmenler - Die Fetten Jahre Sind Vorbei" adlı filmi izledim. Çok iyi bir film olması bir yana, film boyunca ilgimi çeken yukarıdaki benzerlik oldu. Jestler, mimikler, yüz yapısı aynı. Filmden screenshot alıp, benzerliğin boyutlarını daha tatmin edici şekilde sergilemek de mümkündü, gerek görmedim. Daha fazlasını merak eden varsa buyursun buradan başlayarak izlesin diyerek bu güzel filmi de pazarlamış olabilirim hem.

10 Aralık 2008

Son Maç

Yıldırım Gürses tarafından bestelenip Metin Oktay'ın jübilesinde yayımlanan 45'liğin ön yüzünden, "Son Maç". "Her Galatasaraylının arşivinde bulunması gerekir." gibi beylik laflar etmeden, indirilebilecek adresi veriyorum. Budur.

Metin Tutçuoğlu ve Mehmet Erişen'in katkılarıyla...

08 Aralık 2008

Tavşan Değil, Dinazor

Üç gol atmak mı zor, üç gol attırmak mı? Bence ikincisi. Dünyanın en hızlı hat-trick'ini Mike Newell, Blackburn Rovers formasıyla Rosenborg'a karşı yapmış; 9 dakikada. Üç asistin spesifik bir adı var mıdır bilmiyorum ama bugün Lincoln'ün bu alanda dünya rekorunu kırdığını iddia edebilirim. Alex yapsaydı eğer, bugün yeni birisi eklenmişti "Fenerbahçe rekorları"na. Lincoln yapınca oluyor muymuş, yarınki gazetelere bakıp anlarız artık...

- Ligin 15. sırasındaki Ankaragücü'ne karşı da tek forvet mi oynanırmış!?

Bence kimse bugünkü pozitif futbol ve harika gollere fazla sevinmesin. Haftaya Gençlerbirliği zor deplasman. Bir anda yine Kewelllar, Baroslar, sakatlanmazlarsa Mehmetler Barışlar çok kötü futbolcular olurlar. Olmadı Beşiktaş maçı, bilemedin Sivas, en kötü Milan maçında sileriz yine hepsini. Protesto eder büyük taraftar grubumuz futbolcularımızı, 5 dakika sessizlik eylemi falan yapar.

Şimdi bile bolca yorum göreceğiz, "Galatasaray, 60. dakikaya kadar çok kötü oynadı."yı anlatan. Okumadan geçmek lazım her birini. Hele ki maç boyunca söylediği saçmasapan lafları yutamayıp maç sonu yorumlarına kuyruk acılarını karıştıranlar, "şöyle olsaydı şöyle olurdu"dan bahsedenlerden hepten kaçmak lazım. Gayet de iyi oynadı Galatasaray, ilk 60 dakika da dahil buna. Maçın her dakikasında rakibine ve izleyenlere kazanacağını hissettirdi şeklindeki klişeyi de gerçeğe çevirdi. Olsun, kanıtı yok ne de olsa, göreceli kavram "iyi". Mottomuz nedir? Aslında kötü oynadık da, şansımız yaver gitti. Medyadan falan bahsetmiyorum, kastettiğim direkt olarak Galatasaray taraftarı. Her neyse. Skibbe'nin Galatasaray'ı koşar adım geliyor. Galatasaray'ın daha çok laf var yedireceği, çok adam var rezil edeceği. "Barış futbolcu değil"den tut, "Mehmet düz adam"a, "Lincoln'den bu takıma hayır yok"tan tut "De Sanctis kötü kaleci"ye. Şimdilik çok bir şey söylemeye gerek yok, neticede alelade bir Ankaragücü maçıydı bu. Ama Galatasaray geliyor. Bekleyin. Yakında, sinemalarda.

Ekşisözlük'ten cmaddict göstermiş Beşiktaş'ın Ankaraspor karşısında maçı bitirdiği oyun şablonunu. Rüştü'nün aslında ileriye doğru oklu olduğunu da eklemeyi unutmamış. Güldüm, ki hakikaten çok doğru bir tespit olmuş, son 10 dakikadaki görüntü aynen buydu. Neyse, maç ile ilgili çok fazla yorum yapmayacağım, Beşiktaş maçı beni ilgilendirmez, sadece son kırk dakikasını izledim zaten. Ancak Theo Weeks'e ölümüne giren Sivok'u, yıllardır şu çirkin hareketlerini sergilemekten bıkmayan İbrahim'i ve Beşiktaş formasını en çok hak eden oyunculardan Delgado'nun maç boyu canına okuyan taraftarı çok, çok ayıpladım. Sinirlendim de ayrıca, ama tabii Beşiktaş bu, uzun uzun yazacak kadar önemli bir konu değil benim için.

Aslında buradan bir taraftar analizi çıkar, Türkiye'deki taraftar grupları tartışılır ama alengirli konulara girmenin alemi yok; bilhassa burada...

Majia Mukiibi Musisi, daha çok bilindiği şekliyle Majid Musisi'yi hatırlamayan futbolsever çok azdır herhalde. Yarısı Bursaspor, yarısı Çanakkale Dardanelspor forması ile geçirdiği 5 yılda Türk futbol seyircisinin gönlünde taht kurmayı başarmış, Uganda'nın ilk profesyonel futbolcusudur Musisi. Bugün hâlâ Uganda'nın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olarak kabul edilir.

1994-95 sezonunda tanışmıştık onunla. Bursaspor, aylarca Malili futbolcu Fernand Coulibaly'nin peşinden koşup, binbir türlü aksaklık nedeniyle bu oyuncunun transferini gerçekleştirmekte bir türlü muvaffak olamayınca rotayı Fransa İkinci Ligi'ne çevirmiş ve Rennes takımının çikolata renkli futbolcusu Majid Musisi'yi renklerine bağlamıştır. O sezon Adana Demirspor'un transfer ettiği ve 7,5 yılda Bursaspor'un içinde bulunmadığı 7 ayrı Anadolu takımının formasını giyen Coulibaly'nin ismi o kadar telaffuz edilmiştir ki Malilinin nasıl bir futbolcu olduğu kimse tarafından bilinmemesine rağmen Musisi transferi hayal kırıklığı yaratmaktan öteye geçememiş, ancak Musisi henüz ikinci maçında Altay filelerine yolladığı kritik golüyle Bursaspor taraftarını heyecanlandırmayı başarmıştır. Ugandalının ilk sezon attığı 11 gol içinde, Beşiktaş'a atılanla birlikte tek deplasman golünün bu olması, onun ne tarz bir oyuncu olduğu hakkında fikir verebilir bilmeyenlere. Evet, Musisi, taraftarla büyüyen, tribüne oynayan, uçarı, çılgın bir yıldızdır. 5 sezonluk Türkiye kariyerinde istatistiklere yazdırdığı 60 golün 6'da birinin, profesyonel lig tarihinde şampiyonluk sevinci yaşamış dört takıma olması da bir başka ipucudur, sempatik oyuncunun bu özelliğini sergileyen.

Düzensiz bir hayat yaşasa da saha içinde istikrarsız olduğunu söylemek mümkün değildir Musisi'nin. Nitekim, Bursaspor'daki ikinci sezonunda bir adım ileri giderek 15'e yükseltir gol sayısını. İki sezonda atılan 26 gol, hiç de fena bir rakam değil. Türkiye'de 10 golün altına düştüğü tek sezonu 9 golle kapatması da az iş değil. (11-15-12-15-9.) Gelgelelim, Musisi'nin bu derece sevilmesinde rol alan ana etken bu gollerin hiçbiri değil. Musisi, Baljic, Ercüment üçlüsüyle İnter-Toto Kupası'nda turları bir bir geçen Bursaspor'un, bu kupada 2 Ağustos 1995 tarihinde oynadığı final maçında Karlsruhe'ye attığı golle maçın uzatmalara gitmesini sağlayan Musisi, bugün bile süren bir geleneğin başlangıcına imza atar; "timsah yürüyüşü"! Yıllar sonra sorulduğunda, bu sevinci ilk olarak Fransa'da oynarken gördüğünü ve Bursaspor camiası tarafından bu kadar benimsenmesinin onu çok mutlu ettiğini söyler. Bu sevinç, aynı zamanda Bursaspor'un "Yeşil Timsahlar" olarak anılmasında da oldukça etkili rol oynar. 1992 yılına kadar "Yeşil İnciler" olarak anılan Bursaspor'un Beşiktaş'la oynayıp 0-0 berabere kaldığı bir lig maçı sonrası, yönetimde bu lakabın çok durağan olduğu ve Bursaspor'a yeni bir sembol bulunması gerektiği fikri ortaya atılır. 6 ay boyunca bu konuda araştırma yapılır ve değişiklik fikrinin sahibi yöneticinin izlediği bir belgesel sonucu "Timsah" sembolü ön plana çıkar. "Yeşil Timsahlar" lakabının yaygınlaşması ise Musisi'nin başlattığı bu gol sevinci ile gerçekleşir.

1996 yılında "Türkiye'de Yılın Yabancı Futbolcusu" seçilen Musisi, bir sonraki sezon Bursaspor'da teknik direktörlüğe Gordon Milne'nin getirilmesinin ardından gözden düşer. Gollerine devam etmektedir ve yarım sezonda 7 gole ulaşmıştır ancak anlamsız bir şekilde devre arasında Çanakkale Dardanelspor'a verilmiştir. Orada da susmamış, hem golleri, hem sempatik tavırları, hem de çapkınlığıyla Çanakkale'nin renkli simaları adına adını yazdırmıştır. Bursaspor'daki taraftar desteği ve ilgisini, haliyle o dönemdeki mutluluğu bulduğunu söylemek ise güç, Musisi'nin. Burada geçirdiği 2,5 sezonun ardından Çanakkale Dardanelspor küme düşünce, Rennes öncesi formasını giydiği, ülkesinin SC Villa takımına döner. 18-25 yaşları arasında oynadığı bu takımdaki ilk döneminde 138 gol atmıştır Musisi. Jimmy Kirunda isimli bir oyuncunun 32 gollük Uganda Ligi rekorunu kırmasına çok yaklaşıp 28 gol atmışken, sezon bitimine 4 maç kala Fransa'ya transferi gerçekleşince bunu başaramamıştır. Peki şimdi ikinci döneminde o eski şaşaalı günlerini yakalayacak mıdır? Artık ligin en pahalı oyuncusunun beş katı para almaktadır, ancak yine de istediği ortamı bulamayıp başarı sağlayamaz Musisi. Vietnam ve Çin'de futbol oynar ancak burada HIV virüsü kaptığını öğrenir. Futbola ara verip, tedavi için Londra'ya gider. Taşıyıcı olduğunu öğrendikten kısa süre sonra ülkesinin Ggaba United takımında futbola döner ve futbolu burada bırakır. Musisi, 13 Aralık 2005'te, yaygın bir iddiaya göre AIDS'ten, açıklanan sebebiyle de böbrek yetmezliğinden hayatını kaybeder. Ölümünden 8 ay önce Bursaspor Dergisi'ne verdiği röportajda Bursaspor taraftarını ve Bursa'da geçirdiği günleri çok özlediğini, artık futboldan kopup ülkesindeki aile şirketinde ticaretle uğraşarak geçindiğini belirtir. Bu yılın Temmuz ayında ise Musisi ailesi Baba Musisisiz, Bursa'ya 20 günlük bir ziyarette bulunur.

Futbol, ilginç oyun. Ülkesinde 16 yaşındaki baldızına tecavüzden yargılanıp suçlu bulunmuş, bu sebepten hapis yatmış bir adamı sempatik buldurup özletebiliyor bizlere. Hep söylerim, akıllı adam işi değil takım tutmak. Aklı başında bir insanın, birçoğu problemli karakterlere sahip futbolcuların etkisiyle sevinip üzülmesi, günlük hayatta karşılıklı sohbet dahi edemeyeceği insanların stadyumlarda adını haykırması, hastalıklı bir iş. Ancak futboldan zevk, bu şekilde alınıyor; saha içi ve dışını ayırmak gerek sanırım bir yerde. Nasıl ki birçok futbolcu var bugün beraber mutlu olup hüzünlensem de yarın taraftarı olduğum takımdan ayrılsa bir daha adını anmayacağımı bildiğim, futbol sahalarında yıllarca izlediğim Musisi'yi de çok özledim. Bu ise, onun -eğer ki iddialar doğruysa elbet- ne kadar aşağılık bir adam olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Rahat uyusun, diyeyim mi, bilemedim.

04 Aralık 2008

CDSSL


Bütün bir sezondan değil, tek bir maçtan derleme...
Youtube videolarını görüntüleyemeyen kaldıysa -unlike rte- kesin çözüm şudur.

Dün gecenin Galatasaray'a kazandırdığı, 3 puandan da önemli olaraktan, umut. Neyin umudu? Michael Skibbe'nin akıl futbolu modeli ile o bildiğimiz, alıştığımız Galatasaray mücadele modelinin senkronizasyonunu gerçekleştirmenin. Bu bağlamda, yukarıdaki kare, maçın sıkıntılı geçen son bölümünde dahi birkaç pozisyon haricinde rakip yarı alana pas yaparak çıkmaya çalışan bir Galatasaray ile birlikte düşünüldüğünde, dün geceki galibiyetin nasıl geldiğini ve daha da önemlisi Galatasaray'ı mutlak başarıya ulaştıracak yolu anlatmakta çok başarılı. Ön tarafta oyun disiplininden kopmaksızın topla kopup giden ve toplu topsuz koşularla birbirlerine alan yaratarak rakip savunmayı çaresizliğe sürükleyen üstün bireysel yeteneklere sahip oyuncular; arkalarında ise onların hücum odaklı futbollarını tolere etme yolunda tüm benliğini sahaya yansıtarak savaşan, rakibi bozan Barış Özbek, Mehmet Topal, Ayhan Akman gibi günümüz futbolunda artık çokça "görünen" kahramanlar... Ve tabii ki eksikliğinde tüm bu teknik bakış açılarının safsata statüsünde kaldığı Galatasaray ruhu... Galatasaray Futbol Takımı'nın 2008-2009 sezonunda oluşturduğu kadro, eğer ki 10 yıl sonra hatırlanacak ise, bunun tek yolu teknik ve mental tüm bu etkenlerin bileşkesini oluşturma konusunda göstereceği başarıdır. Zira sezon başında geçmiştekilerden çok farklı bir takım olma yoluna bir kez girildi ve artık bu yolun dönüşü yok. Ya Michael Skibbe'nin akıllı Galatasaray'ı, geçmişin "deli" Galatasaray'ıyla doğru oranı tutturacak şekilde entegre olacak; yahut Galatasaray'ın 2008-2009 sezonundaki yeni felsefesi, başarısız bir deneme olarak tarihe gömülecek ve önümüzdeki yıllarda da, her zamanki alıştığımız "duygularıyla hareket eden" Galatasaray'ı izleyeceğiz.

Dünkü maç özelinde değerlendirme yapmadan önce, evvela sahada gösterilen örnek mücadelenin kimi kafalarda bıraktığı soru işaretlerinden söz etmek yerinde olacaktır. Galatasaray futbolcuları maç mı seçiyor? Özhan Canaydın dönemiyle birlikte son yıllarda taraftar profili açısından büyük çöküntüye uğrayıp Fenerbahçe mantalitesine gitgide yaklaşan Galatasaray'ın, futbol takımı da mı Fenerbahçeleşiyor? Henüz böyle düşünmüyorum, ancak sistemde kilit role sahip birtakım oyuncuların, kazandıklarının binde birinin hakkını verecek şekilde hayatlarının merkezine "futbol"u (veyahut, "Galatasaray"ı diyelim, daha doğru bir tabir olsun) oturtması ve Galatasaray'a bu çok kritik dönemeci aşma aşamasında yardımcı olması şart. Aynı şekilde bireysel kariyerlerinin ötesinde Galatasaray'ın başarısını düşünmeleri de... Bunun için yürekten Galatasaraylı olmak gerekmiyor (bkz. Barış), akıl ve mantık ilkeleri de böyle olması gerektiğini işaret ediyor. Zira, çok zengin ve iddialı bir kadroya sahip Galatasaray'ın bu jenerasyonuyla başarıya ulaşması halinde, en az Galatasaray kadar Galatasaray futbolcuları da yükselecek ve yücelecekler. Galatasaray'ı ve futbolcularını ayrı ayrı düşünüp değerlendirmek üzücü bir durum tabii, ancak içinde bulunduğumuz dönemde bunun realist bir tutum olduğu kanaatindeyim.

Gelelim sonunda dünkü mücadeleye... Hemen hemen herkesin hemfikir olduğu üzere, sakatlıktan çıkan oyuncuların Galatasaray'ı bir adım ileri taşıdığı görünüyor. Teknik direktörümüz Michael Skibbe'nin kıyasıya eleştirildiği günlerde, ki bu dönemden henüz çıkmış değiliz, sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için sakat oyuncularımızın düzelmesini beklemek gerektiğini sıkça ifade ediyordum. Hele ki Emre Güngör, Barış Özbek ve Mehmet Topal gibi sahadaki varlıklarıyla Galatasaray'ın direncini bir anda çok yüksek seviyelere çekebilecek kalibrede ve kafa yapısındaki oyuncular, dün akşam bir kez daha takımda ne kadar önemli rollere sahip olduklarını gösterdiler. Bu oyuncuların geri dönüşüyle birlikte, Skibbe'yi farklı bir açıdan değerlendirmek de mümkün olacak.

Burada bir parantez, Barış Özbek'e açmak icap eder sanırım. Bilindiği gibi çok ciddi bir sakatlık geçirdi Barış, Kayserispor sınavında. Yetersiz bulunan sağlık ekibinin de etkisiyle, büyük çoğunluk tarafından da bu kadar kısa sürede sahalara dönüş yapması beklenmiyordu. Oysa o, klişe statüsünden çıkararak kullanmak istiyorum bu tabiri, hakikaten çok iyi baktı kendisine. Kişisel internet sitesinden sık sık durumu hakkında bilgilendirme yaptı, haftalar öncesinden "Ankaraspor maçında sahada olacağım." dedi ve oldu da. Hayranı olduğu Tugay'ı izleyerek büyümüş ama 2010 yılı Galatasaray'ının Suat'ı diyebiliriz onun için. Hacettepe karşısında çok iyiydi; dün de mükemmeldi. Çok değil, 5+45+75 olmak üzere toplam 125 dakikalık maç performansı sonrasında bu noktaya gelmiş olabilmesi, hele ki ülkemizde, çok sık rastlanır bir durum değil. Hacettepe maçından da önce, "Galatasaray'da Barış Özbek gibi futbolcuların daha çok olmasını isterdim." demiştim. Hacettepe maçı sonrasında da ilk söylediğim, onun bu takım için ne kadar gerekli olduğuydu. Bugün bir kez daha tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Çok önemli bir oyuncu Barış, Galatasaray için. Elbette ki dalgalanmalar da yaşayacak performansında ancak o bu takıma tam manasıyla oturduğunda, şu an zorluklar yaşadığımız agresif ve saldırgan takımlara da aynı dilden cevap vermiş olacağız ve sahip olduğumuz kalite farkıyla da sonuca gidebileceğiz. Yürüyedur Barış, diyerek takımın geneline de bir bakış atayım.

Morgan De Sanctis için, dün maçı getiren oyunculardan bir tanesiydi denilebilir. Sahadaki tavrına ve tribünle ilişkisine de büyük saygı duyduğum bu oyuncumuz geldiği gün, bir senelik aranın ardından bir kez daha Galatasaray'ın Avrupa'nın birçok devinden daha sağlam bir kaleye sahip olduğunu belirtmiştim. Onu bu takıma getirenlere teşekkür edelim ve bonservis konusunda da bir an önce sonuca ulaşmalarını dileyelim. Sabri Sarıoğlu da, her takıma lazım bir oyuncu diyeceğim ve buna kendim bile şaşıracağım. Ama hakikaten taraftarların büyük bir kısmı için "love to hate" statüsünde olan bir oyuncu, takımı için önemli bir görev üstleniyor demektir. En azından gazını alıyor birçok kimsenin. Benim için Sabri'nin eleştirilecek yönü, saha içindeki davranışları oldu her zaman. Performansının yüksek olduğu dönemlerde de takım arkadaşlarına bağırmak, rakiple ve hakemle uğraşmak gibi gereksizliklere çok girmiyor. Bu şekilde bir Sabri de ayrıca lazım diyelim, Galatasaray'a. Sakatlığının ciddi olmamasını umuyorum, bir de biraz daha haddini bilerek oynamasını. Bu arada uzun zamandır düşünüp son karara varamadığım bir konuyu da dillendirerek diğer bir oyuncumuza geçiş yapayım; Hakan Balta, Sabri'den çok daha kötü orta yapıyor. Tabii onun da başka özellikleri ve güzellikleri var. İstikrarına hayranım mesela, dün de yine her zamanki sağlam futbolunu oynadı, ilk yarıda kafayla yaptığı çok kritik bir müdahaleyle de rakip takımın gollük atağını keserek galibiyette etkin rol oynadı. Alman altyapısından çıkma, Alman disiplinine sahip oyuncular, çok büyük değer katıyor Galatasaray takımına. Servet Çetin, dün riske girmeyip taca attı topları. İyi de yaptı aslında, ancak ben savunmadan topla çıkışlarının biraz abartılmaya başlandığını düşünüyorum. Servet bu işi çok da kötü yapan bir oyuncu değil. Kendisine inandığında topu alıp gitmesinde pek sakınca görmüyorum. Tabii bunun yerini ve karşısındaki oyuncuyu iyi seçmeli. Fernando Meira'ya dair net bir yorum yapmak için biraz daha bekliyorum. Stuttgart ve Portekiz Milli Takımı'ndaki Meira'yı Galatasaray'da izleyebilirsek çok keyif alacağız. Ancak şimdiye kadar işler Meira ve Galatasaray için çok da iyi gitmiyor. Onun gibi lider ruhlu bir oyuncunun böyle vurdumduymaz oynamasını da benim aklım almıyor. Meira'nın ilacı, ona biraz Galatasaray'ı sahiplenme güdüsü kazandırmak olacaktır. Bu nasıl olacak ve kim tarafından gerçekleştirilecek bilmiyorum ama Lincoln nasıl kazanıldıysa Meira'nın da üzerine düşmek lazım. Burun kıvırılacak bir oyuncu değil, Galatasaray için. Dün görevini eksiksiz yerine getirdi, ancak görevini hep eksiksiz yerine getirmesini istemek de Galatasaraylıların hakkı. Sabri'nin yerine sonradan oyuna giren Emre Güngör formayı özlemiş, biz onu özlemişiz. Sağ bekte olmuyor tabii ama Meira ve Servet'ten önce stoperde ilk düşündüğüm isim diyebilirim onun için, kendi adıma.

Stoperlerin önündeki Mehmet Topal, zaman zaman stoperlerin arasındaki Mehmet Topal oluverdi dün. Bir üçüncü stoper işini de layıkıyla görmekle kalmadı, orta alana da Barış'la birlikte büyük direnç getirdi. Savunmada pas dağıtımı işleriyle ilgilendi, bunu yaparken pas hatası yapmadı; çevikti, atikti, bunun yanında da -elbet televizyondan görebildiğimiz kadarıyla- topsuz oyunda da gayet etkin bir görüntü çizdi. Harry Kewell ve Arda Turan tutuklardı dün. Hatta Kewell bayağıdır tutuk. Olsun, böyle oynamaya hakları var. Bu zengin kadronun en önemli işlevlerinden biri değil mi, bir silah susunca diğerini devreye sokmak? (Bu "silah", "savaşmak" gibi motifleri de kullanmak çok hoşuma gitmiyor aslında, ancak hakikaten işe yarıyor bazen.) Arda'nın sağ, Kewell'in sol tarafta oynaması ve maçın büyük bölümünün bu şekilde geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Dahası genel anlamda futbolda, sık sık kanat değiştirmenin anlamsızlığına inanıyorum. Beş dakikada bir, bir sağa bir sola geçmek ne futbolcuda konsantrasyon bırakır, ne de rakip savunmacıyı yanıltır. Ancak misal bir 2006 Dünya Kupası finalindeki gibi maç boyunca sağda oynayan Ribery, 75. dakikadaki bir pozisyon öncesi bir anda Malouda'yla yer değiştirirse rakip savunmacı neye uğradığını şaşırır, oradan tehlike doğar. Uzun lafın kısası, hem sağ ayaklı hem de Harry Kewell'den daha yetenekli ve işlevli bir oyuncu olan Arda kendini sağ tarafa alıştırsa iyi olacak, kendisi ve Galatasaray için.

Kaptan'a ne demeli? Dün yine gösterdi ne derece saygısız bir oyuncu olduğunu. Daha çok yapacak bunlardan, daha çok kafaları vurduracak duvarlara, daha çok çatlatacak kıskançlıklarını ele aleme gösterenleri, daha çok utandıracak kendisine güvenmeyip burun kıvıranları... Aslanımsın benim be Lincoln, çok da yakıştırdın kaptanlık pazubandını koluna! (Yalnızca düne mahsus, elbet.) Çok büyük keyif onu izlemek, çok büyük de lütuf Galatasaray taraftarı için, kıymetini bilmek gerek. Milan Baros da, en iyi performanslarından birini sergiledi, tıpkı Lincoln gibi. Top kontrolüne, özellikle uzun mesafeli yüksek topları bir hamlede indirip ilerlemesine hayranım. Aynı şekilde takım futbolcusu oluşu ve Galatasaray'ı benimseyişine de. Şık bir penaltı yolladı rakip filelere ve bu vuruşuyla galibiyeti getiren oyuncu oldu. Gol sonrası sevinci görülmeye değerdi. İmaj olarak da çok büyük katkı sağlıyor bu tarz oyuncular Galatasaray'a. Baros bunun yanında bolca gol ve yüksek de bir bonservis bedeli kazandıracak gibi. Shabani Nonda'nın ise acilen toparlanması lazım. Çok, çok kötü. Lukunku'yu aratıyor son dönemde. Bu performansını sürdürdükçe, çift santrfora dönülen dakikalarda bile görev alması düşünülemez. Çift santrfor demişken, tek santrfor ve toplamda dört forvet oyuncusu barındıran mevcut oyun sistemimizdeki bir sıkıntıdan da söz etmeden geçmeyelim. Kewell ve Arda'nın durgunluğunun ve sorumluluktan kaçışlarının da getirisiyle elbet, ileride çoğalamıyor Galatasaray. Topu üçüncü bölgeye kadar harikulade varyasyonlarla getirip, son harekette Baros'u yalnız bırakıyor. Hocamız tahmin ediyorum önümüzdeki dönemde bu sıkıntıyı gidermek üzerine yoğunlaşacaktır. Gerekirse Aydın Yılmaz ve Yaser Yıldız alternatiflerini de kullanmaktan çekinmeyerek.

Son cümleyi tüylerim diken diken, kalbimden beynime garip bir basınç giderek yazıyorum. Maç sonrası demecinin ilk cümlesini Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı'na ayıran Hoca'm, çok güzel insansın, seni çok seviyorum.

Adamım benim.

03 Aralık 2008

Metin Tokat

"Barış’ın Tozo’ya arkadan yaptığı harekete faul verdi. Barış’a sarı kart göstermesi gerekirken, yerdeki Tozo’nun masumane kart isteğinde bulunan hareketine ikinci sarıdan kırmızı kart verdi. İlk yarı bitiminde Sabri’nin koşarak üzerine gelmesinde, saatini göstereceğine otoritenin kendinde olduğunu hissettirmek için sarı kartını kullanmalıydı. (...) Oyunun son dakikalarında Lincoln’ün topu ayağında sektirerek sürmesi, rakibi tahrik eden, sportmenliğe aykırı bir hareketti. Oyunu durdurup sarı kart göstermeli, endirekt vuruş vermeliydi."

Metin Tokat, Galatasaray - Hacettepe maçı sonrasındaki yazısında böyle söylemiş. Tozo ve Sabri'ye bakış açısındaki farklılık dikkatinizi çekmiştir. Bu çirkinlik sanırım Galatasaray düşmanlığıyla falan değil, yalnızca kendini bir halt zannetmek ile açıklanabilir. Zira kararlar Metin Tokat'ın belirttiği şekilde verilseydi, hepimiz biliyoruz ki bu kez tam aksi yönde belirtecekti fikrini yazarımız. Lincoln için söylediklerine ise ne yorum yapacağım, bilemedim.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim, hakemler için sık sık "standardı tutturamıyor" demesi. Demek ki bir tane soran yok; sen hangi yüzle hakemler hakkında "standardı tutturamıyor" yorumu yapıyorsun, diye. Buyrun efendim, 9 Kasım Fenerbahçe - Galatasaray maçı sonrasında Metin Tokat'ın hakem değerlendirmesinden bir bölüm; bakalım zat-ı muhterem yayıla yayıla oturduğu koltuğundan standardı ne kadar tutturabiliyormuş:

"Otoritesini kullanmakta zorlandı. 9.15’leri gereken mesafeye açamadı. Kartlarını standart kullanamadı. Ceza alanı içinde Selçuk’un, Ümit Karan’a, Servet’in ise Uğur Boral’a karşı aşırı güç kullanarak iteklemesinde penaltı kararları verebilirdi. Kendisine karşı yapılan sert harekete kart göstermesi gerektiğini eliyle işaret eden Lincoln’e gösterdiği kart doğruydu. Ancak faulü yapan Selçuk’ta sarı kart görmeliydi. Maç boyu gösterdiği kart standardına göre Selçuk, Lincoln ve Josica 2. sarıdan kırmızı kart görmeliydi."

Bu yazıdan anlamamız gereken, Lincoln'ün yeteri kadar masum olmadığı olabilir mi acaba? Büyük futbolcu ya, o bakımdan herhalde. Peki yazının başındaki fotoğraf ne alaka? Hatırlayan hatırlamıştır onu da. Yıllar sonra "Beşiktaşlı Burak'ın topu koluyla düzelttiğini bütün dünya gördü, bir hakem görmedi." diye yazılar yazabilecek mideye de sahipmiş Metin Abi'miz, bunu da not düşelim. Bu yazılarıyla karınlarını doyuruyorlar işte bu adamlar, ne yazık.

01 Aralık 2008

Hacettepe Maçı

Bir alttaki post'ta Erman Toroğlu demiştim, bayrağı Erdoğan Arıca'ya devrettirip oradan devam edeyim. Hocam, bu kadar ilkesiz, bu kadar fırdöndü adamlarsınız; ne yüzle insanların karşısına çıkıyor ve ahlâk dersi veriyorsunuz diye başlayayım... Cem Karaca, "Yarım Porsiyon Aydınlık"ta der ki, "Karılarınızı döverken siz, ne kadar bilimselsiniz?" Aynı şekilde, oyuncularınıza "Oyunu soğutun, yavaş, yavaş..." diye bağırırken siz ne kadar ahlâklısınız? Peki "Metalist'e yapsaydı o hareketleri." derken ne kadar Avrupalısınız? Her sene görev ikişer üçer görev aldığınız takımlardan herhangi biriyle Avrupa'da destan yazdınız da biz mi bilmiyoruz? Şurada, size de seslenmiştim aslında hocam; yok birbirinizden farkınız, siz size benzersiniz.

Bir yorum gelmiş bloğa. Küfürlü sözcük barındırıyordu içinde, sildim. Dünkü hakem hakkında yorumumu sormuş, cevap vereyim. Henüz maçı televizyondan izlemedim ama açıkçası ben yanlış adama kart göstermesi haricinde bir hatasını görmedim. Bu hatanın da skoru etkilemesi gibi bir durum söz konusu değil, zira yanlış gösterilen kart oyuncunun ilk sarı kartı; kırmızı kart da skor 3-1'ken geliyor ve maçta başka gol de olmuyor. Federasyon Teli'nin cezasını kaldırır, Zoko'ya da bir sarı kart yazar, olur biter. Fenerbahçe, Beşiktaş'ı saçma sapan bir hakem kararıyla yenmişken, yanlış oyuncuya gösterilen bir sarı kart sonrası neden bu kadar heyecanlandınız, bilemiyorum. Kaldı ki, Galatasaray lehine hakem hataları da yapılabilir, nitekim bir Konyaspor maçında yapıldı. Lakin hangi renkler lehine yapılmış olursa olsun, benim burada hakem hatasından bahsettiğim çok nadirdir, sadece kötü niyetli olduğundan emin olduğum hakemler hakkında iki çift laf ederim. Bir Eskişehirspor maçı hakeminin yaptıklarına ise, kendisine güveniyorsam hakem hatası der, geçerim. Aynı hakemle geçen yıl Fenerbahçe'ye 2-0 ile yine yenilirken Deivid'in ayağından yediğimiz ofsayt gole değinmediğim gibi.

Maç hakkında söylemek istediğim çok az şey var. Barış, bu takıma lazım bir oyuncu. Emre Güngör zaten herkesten daha lazım. Topal da hazır hale gelsin de artık o bölgede alternatif olsun, neme lazım. Linderoth, Uğur gibi oyuncularımız da takıma döndüğünde sanırım çok daha rahat izleyebileceğiz maçları.

Rahat izlemek demişken, Eray'la da birlikte bir vesileyle protokol tribününün en önünden izledim maçı. Dolayısıyla, Skibbe'nin futbol felsefesini biraz daha iyi tanıma ve anlama fırsatı bulacağım derken, rakibin on kişi kalmasıyla birlikte 3-5-2'ye döndük. Bu da, gecenin benim açımdan talihsizliğiydi, diyeyim.

Malumunuz biz, ülke olarak, bir güzellik gördüğümüzde cezasız bırakmayız. Yerde yatarak, oyunu başlatmayarak bir ton para verip maç izlemeye gelen insanların zamanını çalan, alenen hırsızlık yapanları eleştirmeyiz; aynı insanlara saygı gösterip unutulmaz bir on saniye yaşatan, fırsat buldukça yeteneklerini sergileyen Lincoln'ü "saygısız" ilan eder, milyonlara hedef gösteririz, "ben olsam onu takip eder kırardım" deriz...

Erman Toroğlu, sen hakikaten çok çirkin bir insansın da, keşke bu sıfatı tek başına taşısaydın. Ne yazık ki yalnız değilsin, hem de hiç yalnız değilsin.

29 Kasım 2008

Fenerbahçe Lidermiş

Galatasaray'da eksik olan bu; Ismael Bouzid ruhu. Sivas dönüşü uçakta sevinen, oynamadığı maçlardaki gollerde havalara uçan, şampiyonluk gecesi soyunma odasında coşan coşturan Ismael Bouzid, seni özledim. Oyundan çıktığı anda atılan golle çocuklar gibi şenlenen Sasa Iliç, seni özledim. Hakan Şükür'ü, Hasan Şaş'ımı özledim.

Suçlu ne Michael Skibbe, ne Karl Heinz Feldkamp, ne Adnan Sezgin, ne de Başkan Adnan Polat. Kötü gidişatın sorumlusu sadece ve sadece futbolcular. Bu futbolcuların burunları tavan yaptı. Bana göre küçük bir azınlık hariç her birinin. Ben tribünde ayağından top kaçıran adama küfredenlerden değilim ama, hepsini de gözümden düşürmesini bilirim. Şu takımda, Galatasaray'ı bizim kadar sevip önemseyen 5 kişi varsa, ben Galatasaray'ı hiç tanımamışım. Çok ama çok da iddialıyım bu konuda.

Galatasaray'da Hasan Şaş gibi, Emre Güngör gibi, Barış Özbek gibi, Ayhan Akman gibi oyuncuların daha fazla olmasını isterdim. Her biri farklı açılardan. Sözüm, yabancı oyuncular meclisinden dışarı. Ki, şu takımın en çok çabalayan, ruhunu en çok ortaya koyan, en çok isyan eden, mağlubiyetlerde en çok üzülen adamı Cassio Lincoln. Takımın çok büyük bir kısmı için kaybedilen maçların sonunda üzülmek, sadece yeşil sahadan soyunma odası tüneline giden yoldaki yapay yüz ifadesinden ibaret. Bir saat sonra maçı hatırlayan yok. Acilen Ismael Bouzid ruhu gerek bu takıma. Sasa Iliç gerek. Hasan Şaş gerek. Hagi gerek.

Hep söylerim, futboldan adamakıllı keyif alabileceğimiz son yıllar bunlar. 5 sene derdim, anladım ki o da olmayacak. Endüstriyelleşme, içine ettiği futbolu bir gün hepten bitirecek. Futbol, kimlik ve boyut değiştirecek. Çok uzak değil o günler, süreç çoktan başladı. Galatasaray da, tüm hatlarıyla, endüstriyel futbol denen nanenin bir parçası oluyorsa eğer, benim için hiçbir ayırt edici özelliği kalmayacak. Bu süreç de başladı. Beş sene sonra, belki de sadece "Galatasaray tarihi taraftarı" olacağım. Korkuyorum, bayağı korkuyorum.

26 Kasım 2008

Beyaz Tilki

Yorum yok, en azından görevini tam olarak öğrenene kadar.
Resim, tıklayınca epeyce büyüyen cinsten.

Başlığı böyle görünce, kendinizi gazetelerin magazin eklerinden birinde zannedebilirsiniz: "Bu hafta, Ankaragücü'nün başarılı oyuncusu N'Dayi Kalenga'nın evine konuk olduk. Sahalardaki sert ve hırçın yapısıyla bilinen Kongolu futbolcu, evde ise adeta bir melek!" Değil işte. Melek değil demiyorum, bu post öyle bir post değil. Ciddi ciddi, iki ayrı Kalenga'dan söz ediyorum. Biri N'Dayi Kalenga, diğeri N'Dayi Kalenga. Yanlış yazmadım hayır, ikisi de N'Dayi Kalenga. İkisi de Kongolu. İkisi de Kamina doğumlu. İkisinin de yolu Türkiye'ye düşmüş. Gariplikler bununla da kalmamış. Yavaş yavaş gideyim.

Kalenga 1 diyelim, 11 Temmuz 1994'te, 27 yaşındayken düşmüş Ankara yollarına, Ankaragücü'nün kadrolu golcüsü olmuş. İlk sezonunda 12, ikinci sezonunda 11 kez golle buluşmuş. 1996-1997 sezonunu 30 maçta 6 golle geçerken, bir sonraki sezonun ilk devresinde ortalarda görünmemiş, değil gol atmak tek bir maça bile çıkmamış. Bu döneme ait tek bildiğim, Ankaragücü'yle olan sözleşmesinin devam ettiği; bir sakatlık yaşadığını tahmin ediyorum. 27 Ocak 1998'de Altay'a transfer gerçekleştirmiş. Gollerine orada devam etmiş, diyemeyeceğim, zira 1,5 yıllık Altay kariyerini 1 golle tamamlamış. İlk geldiği dönemdeki 10 maçın ardından bir sezon boyunca forma yüzü göremediğini de not düşeyim.

Kalenga 2, 27 Ocak 1998'de gelmiş Türkiye'ye, o zamanki adıyla Kayserispor'a. Çok merak ediyorum, bu transferleri kayıtlara geçirmekle görevli insan evladı ne düşünmüştür, aynı gün içinde hem Altay, hem de Kayserispor'un N'Dayi Kalenga sahibi olması üzerine. 13 maça çıkmış, biri çok kritik bir maçta Fenerbahçe'ye olmak üzere 3 kez havalandırmış fileleri. Takip eden sezonda durağı, ilkokulda kola kutusuyla yaptığımız maçlar öncesinde adım atışırken adını bolca andığımız Kardemir Demir Çelik Karabükspor olmuş. 11 maçta 3 gol yazdırmış istatistiklere. Sıkılmış Türkiye'den, gitmiş Güney Kore'ye, geçirmiş Seongnam Ilwha Chunma formasını sırtına. Yapamamış. Golden uzak 7 maçlık çilenin ardından dönmek istemiş buralara, açık kapı bulamamış. Türklerle oynayayım da başka bir şey istemem, diye düşünmüş olacak, yavru vatanda almış bu kez soluğu. Küçük Kaymaklı Türk Spor Kulübü olmuş bonservisinin yeni sahibi. 3 yıllık kontrat yapmış ama çoğu dışarıda kiralık geçmiş. Yanlışım varsa, Dennis düzeltsin. Yarım sezon Polonya'nın Pogon'una, sezonun kalanında Küçük Kaymaklı Türk S.K. formasıyla 11 gol atınca dikkat çekip bir sezon da Türkiye'nin Göztepe'sine kiralanmış. Pogon'da 3 maçta 0 gol, Göztepe'de de bunun tekrarı ile iki sezonunu daha harcamış. Çareyi başka bir Kıbrıs ekibinde, Yenicami Ağdelenspor'da aramış. Kısa sürede 4 gol atmış ama, başka bir adaya, Malta'nın Gozo adasına gönderilmiş boynu bükük. Ve...

Kendini bulmuş Gozo'da Kalenga. Gozo Ligi takımlarından Għajnsielem F.C.'nin efsane oyuncusu olmuş. O gözü yaşlı, başı dumanlı Kalenga gitmiş, 33 maçta 32 gol atan sahaların yıldızı fırtına forvet Kalenga gelmiş adeta. Şampiyonluk yaşamış bu takımla, Gozo Şampiyonluğu! Gozo, Kalenga'nın cenneti olmuş. İki sezonluk Għajnsielem F.C. macerasından sonra yine bir Gozo takımı, Xaghra United F.C. almış onu. O 9 gol atmış ama takımı küme düşmüş, Kalenga eski dertli kederli günlerine dönmüş, ağlamaktan göz pınarları kurumuş, uyuyamamış geceleri. Bu genç yaşımda reva mı bu bana, demiş. Cevap bulamamış. Umman'a yolculuk yapmış, 2007 yılında. Yine bitmemiş dertler. Oman Club ile, yine küme düşmüş. Dövmüşler Kalenga'yı. Nereye gitsen orayı kurutuyorsun, defol git buradan gözümüz görmesin seni demişler. Kalenga ise hiç istifini bozmamış, başını önüne eğip tebessüm etmekle yetinmiş, "beni anlamadılar, ben ona yanıyorum" diye... Eski mutlu günlerini düşünmüş, şimdikilerin onun kıymetini bilemediklerini... Kayserispor formasıyla Fenerbahçe'ye attığı golü görmüş rüyasında gecelerce, o zamanlar onun saltanatı sürüyormuş, şimdi ne hallerdeymiş... Almış başını, 2004-2005 şampiyonluğunun etkisiyle azıcık kredisinin olduğu Malta'ya dönmüş. Malta İkinci Ligi takımlarından "Blues lakaplı" Mosta F.C.'nin yıldızıymış şimdi. Resmi sitelerinde "Best goal of the Month: Ndayi Kalenga level goal against St’George’s which left the Blues with a chance to win Promotion." yazısını gördüm ya, nasıl sevindim onun adına... Kalenga, henüz 30 yaşında. Türkiye topraklarında aşka gelip coşacağı varsayılarak, tarafımdan Anadolu takımlarına tavsiye edilir.
İki Kalenga'nın, şöyle de bir maçı var karşılıklı, yazık ki büyüğü oyuna girememiş:

22 Kasım 2008

Ankaraspor - Galatasaray

Para atışı, hiçbir maçta bu kadar önemli olmamıştı.

Hata hakemde değil, bende. Aceleye gelen bir post'tu, epeydir de sayfayı ihmal ettiğimden üzerine çok fazla düşünmeden yayımladım. Maçı 90 dakika izledim, pozisyonda sarı kart isteyecek bir şey olmadığını biliyorum; ancak farkında olmadan göz ne isterse gönül de onu görüyor bazen. Fenerbahçeli arkadaşımızın yorum kısmında belirttiği "Musa Çözen her hafta Fenerbahçe aleyhine malzeme çıkartıyor." argümanı da bunun gibi bir şey aslında. Benzer şeyleri hepimiz zaman zaman söylüyoruz. Sarı kırmızı, sarı lacivert, siyah beyaz (...) gözlüklerle bakıyoruz futbola. Burada da ben yaptım. Son dönemde artan ciddi boyutlardaki kirli işlerden dolayı belki de, tarafsız bakamadım. Yukarıdaki resimde Lugano'nun kart istediği falan yok. Özür diliyorum.

Edema Godmin Fuludu... 1994-1997 yılları arasında Altay'da forma giymiş Nijeryalı sağ açık ve forvet oyuncusu. Kim bilir kaç kişi hatırlar adını, oysa ki bir zamanların renkli isimlerindendi. Bütün sene yatar, büyük maçlarda illa ki bir vukuat çıkarırdı. Nitekim Türkiye'de 3 sezonda attığı 10 golün 3'ü Galatasaray'a, 2'si Beşiktaş'a. Gördüğü tek kırmızı kart, yine bir Beşiktaş maçında. Takımının Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor'la yaptığı maçları, genellikle kart görmeden geçmemiş. Nijerya Milli Takımı formasıyla 1994 Dünya Kupası elemelerinde Kongo'ya attığı gol unutulmaz, ancak maalesef video paylaşım sitelerinde bu golü bulmak mümkün olmadı. Ancak kendisinde vardır sanırım bu golün kaydı, ki milli formayla bundan başka golü de yok zaten, ben olsam kasedini saklar eşe dosta komşuya izletirdim; 1990 Afrika Kupa Galipleri kupası finalinde penaltıdan attığım golle beraber.

1970 doğumlu oyuncu, Altay'dan ayrıldıktan sonra futbola ülkesinde devam etmiş; jübilesi sonrasında da antrenörlük dersleri almış. Berti Vogts döneminde, Nijerya Milli Takımı'nın yardımcı hocalığını yapmış. Bu sezon başında Benin'in ikinci lig takımlarından Bendel Insurance FC'ye geçen Fuludu, teknik direktör Alabi Aisien'in istifası üzerine teknik direktörlüğe yükselmiş. Ne var ki bu rüyası, Ekim ayında Aisien'in tekrar takımın başına geçmesiyle son bulmuş. Tüm bunların yanında bir dönem Nijerya Profesyonel Futbolcular Derneği NANF'ta üst düzey görevler üstlenerek, bu kurumda yönetici pozisyonundaki Dominic Iorfa'yla çalışmış ve Vision Soccer Academy adında bir de futbol okulu açmış. Sezon başında Bank Asya Ligi'nde yabancı futbolcuya izin çıkmasının ardından Altay'a üç Nijeryalı göndermiş ancak bu oyuncular vize engeline takılarak uçağa alınmamış. Son olarak geçtiğimiz günlerde, Benin Milli Takımı'nın antrenörü sıfatıyla yedek kulübesinde otururken, hakem tarafından kırmızı kartla tribüne gönderilmiş. Sebep, kulübede ülkesinin yerel kıyafetlerini giymesiymiş.

Hey gidi...

Pazar günü, her zamanki gibi Ali Sami Yen Sokak'ta buluştuk maç öncesi. Bir önceki gün Fenerbahçeli hakem Rüştü Nuran'ın çığrından çıkardığı basketbol maçında tribündekiler olarak kendimizi bayağı bir hırpaladığımızdan ben yorgundum, geç geldim biraz, herkesi de geç bıraktım. Saat 18:30 gibi stada doğru yola koyulduk. Ben, Türker, Hasan Abi ve Hasan Abi'nin arkadaşı Hakan Abi. Her zamanki gibi girip maçımızı izleyecek, tezahürat yapacak, coşacaktık. Ne var ki kapıdan giriş yaptığımız esnada Hasan Abi'nin kombinesi okunmadı. Bir sonraki kapıda denedik, yine olmadı. Son gittiğimiz kapı görevlisi, bizi polis kapısına yönlendirdi. Biz içeriden, Hasan Abi dışarıdan, başladık polis kapısına doğru yürümeye. Tekrar birbirimizi gördüğümüzde, 5-6 polis aramızdaydı. Durumu anlattık, oralı olmadılar. Oraya yönlendirildiğimizi belirttik, gerisingeri postaladılar. "Buradan sadece memurlar girebilir, yassah." dediler. "Gel o zaman sok adamı içeri?" Devletin memuru bizimle mi uğraşacak! Bizdeki de saflık, olur mu hiç öyle komik şey.

Bir umut, tekrar gittik ilk kapıya. Yine Hasan Abi dışarıdan, biz içeriden. Kapının oralarda gezen bir kadın memuru gözüme kestirip yardım istedim. Hani dedim, kadın ya, insandır belki. Güldüm yüzüne, anlattım mağduriyetimizi. Dinler gözüktü, tamam dedi, burada bekliyorum, girsin. Kapıda sıra Hasan Abi'ye geldiğinde, haliyle kart yine okunmadı. Polis hanımefendiye döndüm, ses yok. Kapı görevlisine, "Memur hanım içeri alacak abimizi." dediğimde, hanımefendiden aldım ilginç cevabı: "Kart okunmuyorsa, ben bir şey yapamam! Polis kapısına gidin!" Sağol, dedim.

O sırada içerideki polislerden biri yanaştı bana, gel diyor, üstünü arayacağım. Ben, dedim, çoktan arandım, ama buyur ara. "Arandıysan ne işin var burada?" "İşte şöyle oldu da böyle oldu, bir yardım..." Geç arkaya, kaybol dedi polisin biri; bir saniye geçmeden, benim yaşlarımda, yüzünden iğrençlik akan başka biri yapıştı boynuma, arkaya itti beni. Beş altı adımlık geri geri seyahatim bittiğinde, son derece sakin olmaya çalışarak, son derece de sakin olarak, "Tamam da itme, neden itiyorsun!?" dedim. Çoğaldılar, üç oldular, dört oldular ve az önceki işlemi bir de hep beraber tekrarlayarak beni duvara yapıştırdılar. Hiç alışkanlığım değildir ya, sustum. Karşımdakiler insan değil çünkü. Döndüm arkamı gittim yine diğer kapıya, Hasan Abi'yi sokmaya uğraşmaya.

Bir sonraki kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki, az önce susup ayrıldığım bölgeden sesler duydum. Hasan Abi'nin arkadaşı Hakan Abi itiliyordu bu sefer, az önce bana yapıldığı gibi. Geri gittim, onu da yanıma almaya. Ama o, hayatının hatasını çoktan yapmıştı; insan zannetmişti karşısındakini. Demişti ki, kendisinden en aşağı 10 yaş küçük çocuğa, "Bana 'oğlum' deme." Gel abi, bela alma başına demeye kalmadan beş kişi birden çullandı Hakan Abi'nin üzerine. Beş yaratık ve onların "Sen gel bakalım buraya." hönkürmeleri eşliğinde, tribüne çıkan merdivenlerin altındaki karanlığa gömüldü, Hakan Abi. Korkunç bir görüntüydü, görmeyen anlayamaz. Küçük bir çocuğun, içeriki odada kavga eden anne - babasının seslerini dinlerkenki o olmaz olası korku vardır ya, onun gibi bir şeydi işte, hissettiğim. Türker ise benim kadar şanslı değildi, onun hissettiği, sol yanağında patlayan sert, çok sert bir yumruktu. Suçu, Hakan Abi'nin arkadaşını oradan uzaklaştırmaya çalışmaktı. Bir şey değiştirmez ya, yine de söyleyeyim; polisler saldırırken değil, başından beri "Gel gidelim." diyordu Türker; o anda ise payına "Sen çekil ulan!" kod adlı yumruk operasyonu düştü.

Tüm bunlar yaşanırken, Hasan Abi de dışarıda kapı kapı dolaşıyordu, sene başında bir ton para saydığı kombinesiyle içeri girebilmek için. Sonradan öğrendik ki, bambaşka bir yerde, tüm yaşananlardan bağımsız bambaşka bir olay olarak, bambaşka bir polisten bambaşka yumruklar ve bambaşka tekmeler yemiş Hasan Abi de. "Gel sana yardım edeceğim." bahanesiyle çekmiş polis Hasan Abi'yi 200-300 metre ötedeki karanlık bölgeye, çakmış yumruğu kafaya gövdeye... Hasan Abi'nin "Sen benim vergimle..." cümlesi daha bitmeden, "İki vergi verdiniz diye kendinizi devletin sahibi mi sandınız ulan!" diye gelen bir ikinci polis, onunla beraber gelen de bir ikinci dayak seansı. Çok şükür Hasan Abi bizim gibi değil, yapılı adam, koruyabilmiş kendisini.

Hasan Abi'yi iki polisten kurtaran, benim yardım istediğim, iki yıldızlı, kır saçlı polis olmuş. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bu "iyi" polisin ettiği galiz küfürlere de "Aa, o kadar da olacak canım." gözüyle bakıyoruz. Normal bir ülkede yaşıyor olsaydık, sırf bu küfürler için bile mahkemelerde sürünür, ağır cezalar alırdı bu polisler. Türkiye'de ise, bizim görevliğimizden sorumlular. Peki soru şu; polise karşı güvenliğimizden kim sorumlu? Vaktiyle AliSamiYen.Net'te konusu açılmıştı, tartışıyorduk; devleti sevmemek söz konusu olabilir mi diye. Ben şöyle sorayım; bu devlet, bizi seviyor mu acaba? Bir tane oluşum var mı, devlet tarafından yürütülüp de düzgün işleyen?

Neyse. Derin konular bunlar elbet. Türk polisiyle başladım, Türk polisiyle bitireyim. Türk polisi, sana karşı hiç iyi duygular beslemiyorum!

En acısı da, şu anlattığım olayların kimseyi şaşırtmayacak olması, aslında. Biz de çok şaşırmadık zaten. İlk anki sinirimiz geçti, koyulduk maçı izlemeye...

Utanç verici bir pankart.
2006-2007 sezonu, Trabzonspor maçından.
Bir sezon sonra, istenilen şampiyonluk, Servet ile geldi.

14 Kasım 2008

Theo Lewis Weeks

1990 doğumlu. Yani 18 yaşında. Bu yaşında ülkesinin milli takımında oynuyor. Liberyalı. Komple orta saha oyuncusu. Her iki ayağını, içiyle dışıyla son derece iyi kullanıyor. Pas yüzdesi çok yüksek. Daha ayrıntılı yorumlar yapmak için, daha çok maçını izleyebilmek gerek elbet. Ama şurası kesin ki, Ankaraspor'un çıkışında en büyük paya sahip oyunculardan biri, Weeks.

Sezon başında oyuncuların dayanıklılığını belirlemek için yapılan laktat testlerinde yaptığı dereceyle Türkiye rekorunu Aurelio'nun elinden almış. Birçok kişi tarafından Aurelio'ya benzetilmekte zaten. Bense daha çok bir Appiah, bir Geremi havası sezdim kendisinde. Bu yaşında bulunduğu yere bakılırsa kariyer gidişatının bu iki oyuncuyla benzeşmesi çok yüksek ihtimal. Yeterli gelişimi gösterebilirse, bundan 3-5 sene sonra Juventus'ta, Chelsea'de oynamaması için bir sebep yok. Ancak Geremi ve Appiah'tan farklı olarak, Türkiye'de İstanbul takımlarından birinde forma şansı elde edeceğini zannediyorum. Başka bir oyuncuyu izlemeye gittiği maçta onu keşfeden hocasının Aykut Kocaman olduğu düşünüldüğünde, bu takımın adı Fenerbahçe olurmuş gibi geliyor bana. Bekleyip görmek lazım.

Unutmuşum. Şu an yazının neresine monte edeceğimi düşünecek vaktim yok. Damdan düşer gibi olacak ama belirteyim. Transfer ücreti, 6 bin dolar. Bir sonraki transfer ücreti ne kadar olacak, onu da göreceğiz.

13 Kasım 2008

Galatasaray - Kayserispor

- 5 dakikalık sessiz protestoyu hangi sivri akıllı düşünmüş acaba? Muhtemelen tribünde adam yerine konan beş para etmezlerden biridir. Aslantepe gelecek, bunların alayı gidecek; tek umudum bu.

- Tam göremedim ama Sabri bir kavganın içindeyse, muhtemelen haksızdır.

- Şu fotoğrafta takımın en ortasında duran oyuncunun Galatasaray'dan gitmesi için çok büyük fedakarlıklar yapabilirim. Keşke Fenerbahçe'ye gitse. Emre Belözoğlu takasına dahi razıyım. Bu konuda başka yorum yapamayacağım.

Sinirliyim; bu sayfayı olumsuz ve can sıkıcı kelimelerle doldurmamak için susuyorum. Başlıklar bunlardı. Daha sakin bir zamanda uzun uzun yazarım belki.

10 Kasım 2008

Hüseyin Göçek

İsteyen çirkeflik desin, isteyen çekememezlik. Benim için maçın özeti, Hüseyin Göçek'in maçı mahvettiğidir. Bilmeyen yok, Türkiye'de de dünyada da maçlar öncesinde kulisler yapılıyor, hakemler bağlanıyor. Bu maç da öyle bir maçtı işte. İsteyen kendini kandırsın değildi desin, isteyen benim için bu adam kendini kandırıyor desin, gerçek bu. Bundan tam 11 gün önce, cümle alem duydu Hüseyin Göçek'in bu maçın hakemi olduğunu. Yine aynı cümle alem bas bas bağırdı, bu hakem Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından atandı, MHK tarafından değil diye. Kimse hiçbir şey yapamadı, kimsenin elinden hiçbir şey gelmedi. Adnan Polat bilmiyor muydu bunu, biliyordu. Hakem hakkında yaptığı açıklama da işte tam bu yüzdendi. O da işe yaramadı ne yazık ki.

Sayılmayan güzelim frikik, verilmeyen penaltılar -evet-, 5 metreye çekilen barajlar, Lincoln bir saniyeliğine kart istedi diye -haklı olarak- sarıyı yerken yere top vurması seyredilen Gökhan, tehlikeli pozisyonda arkadan müdahele yapıp ikinci sarıyı görmeyen Josico... Bu hakem, kendisine verilen görevi yapmıştır. Açık, net. Burada üç beş kişi okuyup da bak adam ne kadar centilmen, objektif bakabiliyor desin diye bu çok açık gerçeği içime atacak, şu sonucu önceden belirlenmiş maç hakkında teknik yorum yapacak değilim.

Bir önceki sezon, İstanbul Büyükşehir Belediyesi maçını da mahvetmiştin Hüseyin Göçek. Mahvetmiştin diyorum, okuyucuya saygımdan. Yoksa ben tekil olarak sana çok daha güzel şeyler söylüyorum. Senin gibiler Türk futbolunun içinden temizlenmedikçe, bu danışıklı dövüş devam edecek Hüseyin Göçek. Biz de saf saf izleyeceğiz bu tiyatroyu. Para çıkarıp vereceğiz cebimizden, senin gibiler doysun diye.

Bak nasıl kandırıyoruz kendimizi, Galatasaray kötü oynadı, Fenerbahçe iyi oynadı diye. He valla, iyi oynadı Fenerbahçe! Fenerbahçe, o küçümsenen Anadolu takımlarından daha kötü oynadı. Sahadaki 11 çubuklu formalının tek gayesi Galatasaray'ın oyununu bozmaktı. Yaptılar mı, yaptılar. Ama nasıl yaptılar, o önemli. Maçın ilk 20 dakikasından belliydi, Fenerbahçe aslında şu ikinci Arsenal maçından çok da farklı bir top oynamayacaktı. Ama o Kadıköy laneti dediğimiz şeyin getirdiği iki gol ve tabii kendisine verilen direktifleri doğaçlama yeteneğiyle birleştirip uygulayan Hüseyin Göçek'in etkisiyle değişti işler. Sindi Galatasaray. Siner tabii. Benim de sayma muhteşem golümü absürd gerekçelerle, benim de verme penaltılarımı, bana da çifte standard uygula, ben de sinerim. Sonradan kolay Galatasaray kötü oynadı demek. Medya için de kolay, Fenerbahçeliler için de kolay, Galatasaraylılar için de kolay. Ama hakem... Evet konu dönüp dolaşıp hakeme geliyor, hatta üstüne bir de Kadıköy laneti dedim, bahane olsun diye değil. Bahaneyse de bahane anasını satayım, bir de açıklama mı yapacağım.

Bu maçı hakem almıştır Fener'e, o kadar.

Bu da derbinin yorumu olsun.

09 Kasım 2008

9 Kasım

Hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Titriyor parmaklarım. Dinmiyor heyecanım. İnsan kalbi gibi atmıyor kalbim. Konsantrasyon, diyorum.

Maç yorumu okumak isteyen varsa, arşivden "Ne Yapmalı"yı okusun. Bütün Fener maçlarının yorumu aynıdır benim için.

Ne Yapmalı
Ne Yapmalı #3

Maçtan sonra bir, Ne Yaptık yazmak dileğiyle.

Bir tarif yok bu sevdayaaaaaaaaaa!..

20 sene önceki gibi...

07 Kasım 2008

1903 YTL

Bazı oyuncular var, bazı takımlarda başarılı olamasalar bile verdikleri mücadeleden, insanlıklarından ötürü takdiri hak ediyorlar. Bu tip oyuncular, çok fazla tepki de görmüyorlar. Görseler de, maç içinde maçın siniriyle olup bitiyor tüm bunlar. Ben Cihan Haspolatlı'yı çok severdim mesela, hâlâ da severdim. Futbolu Galatasaray'da oynamaya yeterli değildi, ama insanlığı bana kendisini sevdirmeye yetmişti. Hem giydiği forma için elinden gelen tüm çabayı gösteriyordu, hem de bilinci ve kültürel birikimiyle Galatasaray'a yakışan bir oyuncuydu.

Beşiktaş'ta da Baki Mercimek vardı böyle. Transfer edildiğinde, bugün Tuna'ya nasıl gülüyorsam, ona da gülüyordum. Çünkü Beşiktaş için yeterli bir oyuncu değildi. Ama Beşiktaşlılar tarafından sevildi. Kötü oynadığında bireysel olarak küfür de ettiler, ama sonunda sevgiyle tribüne çağırdılar hep Baki'yi. Sahadaki mücadelesi ve duruşu, çeşitli yerlerdeki konuşmaları onu da Beşiktaş'a yakışan bir futbolcu yaptı hep.

Ne yalan söyleyeyim, ben de severdim Baki'yi. Geçtiğimiz günlerde, yaptığı müthiş bir asistin ardından çok ciddi bir biçimde sakatlanarak sezonu kapattı; yeri gelmişken geçmiş olsun diyeyim ve asıl konuya gireyim. Beşiktaşlı taraftarlar, Forza Beşiktaş forumunda bayrak yaptırmak için para toplamaya başlamışlar; Baki Mercimek de bu organizasyona 1903 YTL ile katılmış. Ve demiş ki;

"Bana gösterdiğiniz sonsuz destek ve sevgiye karşılık olarak ufak bir jest yapmak istedim. Nasıl ki sizden aldığım para alın terimin karşılığı ve helal ise, bu güzel organizasyon için benim de her bir kuruşum sizlere helal olsun."

Tüylerim diken diken oldu yahu! Ne güzel be!

Maç öncesi:

"Şimdi Galatasaray'ın Benfica deplasmanından galip denmesi zaten mümkün değil. Yenilse de avantajı devam edecek. Ben olsam bu maçta Kewell'i, Lincoln'ü, Arda'yı, Servet'i, Baros'u İstanbul'da bırakır, Fenerbahçe maçı için dinlendiririm. Skibbe de bunları düşünmeli artık."

Maç sonrası:

"Benfica'yı fazla gözümüzde büyütmüşüz. Bu Benfica, o Benfica değil. Bu Benfica, ligdeki Benfica değil. Skibbe'ye anlam veremedim. İlk golden sonra oyuncularını değiştirmeliydi çünkü Benfica takımının gol atacak ne hali ne mecali vardı. O ise böyle bir Benfica karşısında anlamsızca oyuncu değişikliği için 80 dakika bekledi."

Nereden başlasam? Hâlâ tüylerimin diken diken oluşundan mı, 10 sene sonra bu maçla hatırlayacağım Emre Aşık'tan mı, maç yazılarında hafiften hakkı yenen sahanın yıldızı Hakan Balta'dan mı, dünyanın yıldızı Arda Turan'dan mı, yıllandıkça tatlanan Ayhan'dan mı?

Hadi Skibbe'den başlayayım, kızdırayım biraz. Kupadaki Ankaraspor deplasmanından sonraki sözlerinin altındaki gerçekten bihaber dostlarımız, abilerimiz hep dediler ki, "Bu Alman hâlâ kendini sıradan bir Alman orta sıra takımında zannediyor. Birinin ona Galatasaray'ın büyüklüğünü anlatması lazım." Oysa dün, "Daha defansif bir kadro çıkararak, rakipten korktuğumuz izlenimini vermek istemedim." diyen de aynı Alman'dı. Tekrar gerçeğe göz atalım, Tanıl Bora'nın şu yazısının en azından ilk paragrafını okuyalım derim.

Lincoln'e geçeyim sonra. En az Skibbe kadar çekti o da. "Alex'in A'sı olamaz." dendi, "Defolsun gitsin." dendi, bilerek oynamıyor dendi, topçu değil dendi, adam değil dendi, küfürler edildi, nefretler söylendi... Hep haykırdık, geliyor diye, 2008-2009'un onun yılı olacak, asist kralı olacak diye, büyük oyuncu diye... Delgado dedik, Alex dedik, alışma evresi dedik. Bugün hepsinden önce geçiyorsa adı, bunun adı mucize mi olmalı? Değil. Sabır.

Hatta Arda. Bir önceki sezon, 16. hafta, Sivas maçı. Koskoca bir tribün (Yeni Açık), Arda'yı yuhalayan. Neler neler söylenmişti onun için de, hatırlayalım. Fırsat bulsak da söylesek diye beklenen o iki sihirli sözcük: "Arda şımardı!" Bir iki kişinin tepkisi değil bunlar, topluca kapılınan hezeyanlar. Bugüne dönüp baktığımızda, Avrupai bir yıldız buluyoruz karşımızda.

Bunları laf sokmak, gerginlik yaratmak, bakın haklı çıktık demek için söylemiyorum. İstediğim, Galatasaraylılar olarak biraz sabır gösterebilmek. Biraz. İlk maçta Skibbe'yi yuhalamamak, ilk performans düşüklüğünde Arda'yı ıslıklamamak, Lincoln gibi bir futbolcumuz varsa beklemek... Yine bugüne dönersek, Mehmet Güven'de yaşıyoruz aynı bunalımı. Ben, Mehmet'in de yetenekli bir oyuncu olduğuna, önümüzdeki süreçte takıma katkı sağlayacağına inanıyorum. Dünya çapında bir yıldız olmayacak belki, ama bir Ayhan olmayacağından kimse emin olamaz. Kalitesi ve Gaziantepspor maçında Ümit Karan ve Sabri'nin ona yaptığı haksızlık başka zamanın konusu olsun, ben artık maça döneyim.

Emre Aşık. Hep söylüyorum, Galatasaray tarihinin en sevdiğim oyuncularından biri. Söylemek istediğim her şeyi daha önce söylemişim kendisiyle ilgili; performansıyla ilgili ise söylenebilecek her şey maç yazılarında söylenmiş. Bana da susup bu büyük Galatasaraylının önünde saygıyla eğilmek düşüyor. Şu fotoğrafa bakar mısınız? Bu adam Galatasaraylı değil de nedir?

Hakan Balta. Bakın bu konuda dakikalarca konuşabilirim. Savunmayı kaç pozisyonda kaç kez rahatlattığını, girdiği kademeleri, gollük pozisyonları doğmadan önlediğini, hiç top kaybetmediğini, hücuma iyi destek verdiğini, karşısındaki sözümona teknik oyunculara attığı çalımları anlatabilirim. Ama daha sırada bekleyen bir takım dolusu oyuncu var.

Arda Turan, bunlardan biri. Belki de en önemlisi. Dünya yıldızlarını kadrosunda barındıran Galatasaray'ın bir numaralı yıldızı, en önemli oyuncusu, bayrak adamı, her şeyi. Skibbe'nin jesti sonrası, mağlubiyetin hüznünü yaşayan Portekizlilerin ayakta alkışladığı adam. Nesin sen be oğlum, nesin sen be?

Ayhan Akman. Iniesta kaçmış içine, dedi biri. Oynadıkça açılıyor, dedi başka biri. Öyle de bir oyuncu ki, bir form tuttu mu uzun süre kaptırıp gidiyor, önünü kesebilen tek şey sakatlık oluyor. Bu defa talihsizlik de peşini bırakacak, oturup keyifle Ayhan'ı izleyeceğiz; uzun, çok uzun bir dönem.

Sabri. Kolay tahammül edebildiğim bir adam değil, birçok kez belirttim. Ama o da tıpkı Ayhan gibi formunu bir bulduğunda asla kaybetmiyor, bir süreliğine başka bir kimliğe bürünüp bambaşka bir oyuncu oluyor. Dünkü maçın ilk yarısında şahaneydi, ikinci yarı biraz aksadı ama yine de görevini yerine getirdi.

Servet'ten Baros'a, maç alan kaleci De Sanctis'ten Meira'ya, Lincoln'den Karan'a konuşacak daha çok şey var aslında. Ama bireysel performanslardan çok daha önemlisi dün takım halinde sergilenen tabloydu. Gerek futbol olarak, gerek takım içi bütünlük olarak. Ayhan'ın ve Arda'nın golden sonra Skibbe'ye koşuşu, onun Arda'yı alkışlatışı, Emre'nin ilk goldeki sevinci; Galatasaray'ın o bildiğimiz hüviyetine tam olarak büründüğünün resmedilmiş halleriydi.

Galatasaray'ın tarihinde ilk kez 4 Avrupa kupası maçında üst üste galip gelmesi tesadüf gibi gözüküyor belki, ama değil. Tekrar Avrupa'da iddialı bir takım haline geliyor, 2000'deki İspanya macerasından sonra ilk önemli deplasman galibiyetini alan Galatasaray. Bu hocayla, bu futbolcularla olacak bu. İki iki dört, olacak.

Son soru.

De Sanctis o çıkmayacak topu çıkarmasa; şimdi yorumlar nasıl olacaktı?

06 Kasım 2008

Efsane 11

Hürriyet Spor, Türkiye'nin efsane 11'ini seçiyor, 1983-84 sezonundan itibaren oynamış futbolculardan. İyi, güzel. Ama o kadar saçma işler yapmışlar, o kadar çarpık bir sistem kurmuşlar ki ciddiye almak mümkün değil.

İlkin 98 aday futbolcu belirlenmişti; içinde Hüseyin Çimşir, Tayfun Korkut, Mehmet Topal, Ömer Çatkıç gibi gereksiz adayların da bolca bulunduğu. Şimdi jürinin seçimiyle 44'e düşürdüler bu adayları. Diziliş 4-4-2 olmak üzere, her mevkii için 4 aday. Forvette Fatih Tekke varken Hami Mandıralı ve Metin Tekin'in, orta sahanın ortasında Gökdeniz Karadeniz ve Yıldıray Baştürk varken Uğur Tütüneker'in olmayışı bana göre açıklanamaz, ama hadi tercih diyelim.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Stoper adaylarını sayayım öncelikle. Fatih Terim, Alparslan Eratlı, Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Ogün Temizkanoğlu, Alpay Özalan, Servet Çetin, Erhan Önal. Herkesin ilk tercihi Bülent Korkmaz olacaktır herhalde, sonra da büyük çoğunluk Cüneyt Tanman ve Fatih Terim seçeneklerine yoğunlaşacaktır. Diğer seçeneklere aşağı yukarı eşit dağılacaktır oylar, belki Alpay bir adım öne çıkabilir. Hürriyet ne yapmış? İki stoper seçimi için bu sekiz adayı dörtlü gruplara ayırmış; bir gruba da Bülent, Cüneyt, Fatih ve Servet'i koymuş. Aynı anda ikisi seçilemiyor. Alparslan, Erhan, Ogün veya Alpay'dan biri seçilecek yani illa ki. Bir de başlık atmışlar gazetede, "8 adayın 5'i Galatasaray'dan" diye. Bu sistem, sırf efsane 11'deki Galatasaraylı oyuncu sayısının artmasını önlemek için kurulmadıysa ben bir şey bilmiyorum. Ellerinden gelse Erhan'ı da ilk gruba ekleyip 5-3'lük bir dağılım da yaparlardı. Hayır, hangi takımlı kaç tane olacaksa olsun, ne önemi var tabii ama böyle kötü niyetli bir seçim sistemini görünce ister istemez Erhan Önal'a gitti elim.

Forvet hattında Tanju Çolak'la Hakan Şükür'ü aynı şıkka koymak yememiş mi, yoksa Tanju Fenerbahçe'de de oynadığı için mi kurtarmış yakayı, bilemiyorum.

Şu sıradan ankette bile gösteriyorlar ya çirkinliklerini, ne desem boş.

Bir de kişisel açıklama yapayım. Aman ha, "Hadi beyler filanca sitede şu anket varmış, dadanalım. Hadi Hagi en iyi futbolcu seçilsin, hadi Hakan en iyi golcü seçilsin, hadi Atatürk en büyük lider seçilsin"cilerden değilim. Böyle kadro seçmek gibi şeyler hoşuma gittiğimden doldurayım demiştim, ona da pişman oldum zaten.