Dört yıl sonrasından selamlar.

Bu kadar zaman sonra neden buraya yazmak istediğim gibi kişisel konular üzerinde hiç durmadan direkt konuya gireyim.

Konumuz illa ki Galatasaray. Aylardan Temmuz olsa da, hocamız yoktu düne kadar. Dün öğlen Cesare Prandelli ismi açıklandığından bu yana ise geçmişe döndük sanki. Teknik direktör güzellemeleri başladı, okuma listeleri paylaşıldı, neredeyse bloglar bile canlanacak yeniden.

Futbolda blog akımı güzeldi. Türkiye'de alternatif bir futbol kültürü oluşmasını sağladı. Bu kültürün oluşumuna katkıda bulunan kişiler genellikle bir yerden sonra yine bu kültürü alabildiğine itici hâle getirdiler. Biraz bu sayede, biraz da ülkede tuhaflıkların saymakla bitmeyecek olmasının nihayetinde bu kültür çok saçma bir "anti"sini de yarattı -ki ben bunu Adnan Oktar'ın televizyon programına benzetiyorum- ve gelinen nokta, zaman içinde ezberlenen bakış açılarından ibaret gibi görünüyor. Her konuya aynı yerden bakma ezberi, farklı görüşleri otomatik reddetme dürtüsü, haklı çıkma tutkusu, öne çıkma gayreti, okuyanı dahi utandıran bir megalomani... Dün mesela bir tanesi yazı paylaşmış, "harika yazı oldu, dikkatlice okuyun ve sorun" diye.

("Atatürk yaşasa, 'Ben bu blogculara her şeyi öğrettim ama mütevazı olmayı öğretemedim' derdi" - Emre Atasoy.)

Konu biraz da bu. Galatasaray'a yeni bir teknik direktör geldi ve tanıyan tanımayan herkes konuşuyor. Konuşsun da zaten, futbol herkes tarafından konuşulabildiği için de güzel. Ancak sorun şu ki, herkesin bir şeylerden prim yapmak istediği şu garip dönemde her mevzu abartısıyla vaki oluyor.

Ben Prandelli'yi tanımıyorum. Hakkında bildiklerim, İtalya Milli Takımı'nı yönettiği ve kenarda klas bir profil çizdiğinden ibaret. Kaybettiği eşiyle ilgili yaşadıklarını da okumuştum. Bu kadar. Tabii Galatasaray'ın listesindeki teknik direktörlerden biri olduğu için yaklaşık bir haftadır konuşuyoruz, tanıyan bilen arkadaşlarımız anlatıyor. Beni heyecanlandıran hikâyeler dinliyorum. Daha yeni geldi, okuyup öğrenmeye, zaman içerisinde tanımaya devam edeceğiz. Zaten içinde bulunduğumuz şartlar gereği kim gelse sevmeye çalışacak, destek olacaktım, doğrusu buydu; anlaşılan güvenmekte zorlanmayacağımız, tanıdıkça seveceğimiz, hakikaten "iyi" bir teknik direktöre sahip olduk. Umarım bütün camianın desteğini arkasında bulur.

Çok sayıda etkeni göz önünde bulunurduktan sonra benim düne kadar Galatasaray'ın başına geçmesini istediğim teknik direktör Mustafa Denizli'ydi, ancak bunu bir inada çevirmeye gerek yok, bir tane Galatasaray var ve onun teknik direktörü artık Cesare Prandelli. Diğer yandan, Prandelli tercihini yanlış bulanları futbol cahili, kendilerini futbol alimi addedenleri gördükçe canım sıkılıyor.

Prandelli çok iyi bir teknik direktör olabilir. Ancak burası düşük IQ'lu insanların ülkesi ve bir teknik direktörün başarılı olması için gerekli olan özelliklerin başında iyi teknik direktör olmak gelmiyor. Hadi bu biraz abartılı bir ifade diyelim, şu kesin; Türkiye'de iyi teknik direktör olmak yetmiyor. Buraya gelip de başarısız olan teknik direktörleri daha sonra dünyanın tepesinde göre göre öğrenmiş olmamız gerekiyordu bunu.

Kendi adıma hiçbir zaman futboldan anladığım iddiasında olmadım. Futbolcudan anladığımı sanıyorum, Galatasaray'ı tanıyorum ama futbolun teknik-taktik yönü ilgimi çekmiyor. Futbolu büyük oranda yetenek ve psikoloji ile açıklıyorum. Türkiye'deki futbolu diyeyim ya da. Bununla birlikte insanların, geçmişte denenip de başarısız olmuş işlerin çok benzerine aynı tepkileri verip de karşıt fikrin sahibini cahil ilan etmesi zoruma gidiyor. Prandelli ile Mustafa Denizli'nin aynı cümle içerisinde geçmesini komik bulan, Prandelli isminin tüm engelleri aşacağına inanan insanlar var. Ben de Prandelli gelene kadar neden Mustafa Denizli'yi Galatasaray için en uygun teknik direktör olarak gördüğüme dair madde madde kayıtlarımı düşeyim de, safımız belli olsun.

Neden Mustafa Denizli?

 1. Çünkü bu sezon geçiş dönemi. İki açıdan geçiş dönemi.

 a) Yabancı sınırında geçiş dönemi. Ağırlıklı olarak yerli oyuncularla başarılı olmak durumundayız ve Mustafa Denizli yerli oyunculardan maksimum verimi alacak iki teknik direktörden biri. Mustafa Denizli ile performansının zirvesine ulaşan yerli futbolcuları düşünün; Fatih Terim’e yakın sonuç elde edersiniz. Yusuf Şimşek’ten Ali Güneş’e kadar... Melo, Sneijder, Muslera zaten iyi. Galatasaray'ın bu sezon şampiyon olmak için Sabri'yi parlatması lazım. Selçuk'la Burak yetmez, sekiz tane yerli oyuncunu en yüksek formuna ulaştırması lazım.

b) Bu sezon, Galatasaray açısından mali olarak da bir geçiş dönemi. Bir yıllığına kemer sıkma politikası uygulayacağız, mecburuz. Haziran bitiyor daha transfer yok. Anlaştığımız oyuncuları bile alamadık. Hocayla ayrılmak durumunda kaldık.  Mustafa Denizli hem çok para almaz hem de çok para harcatmaz.

 Ne dedik, bu sezon kendine has bir sezon dedik, geçiş dönemi dedik. Mustafa Denizli kaç yıllık kontrat yapar? Evet.

 2. Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinin alabildiğine çirkinleştiği yeni bir sezondayız. Medya çok önemli. Mustafa Denizli’nin medyası var. Denizli demek, medyada destek demek. Denizli demek, kamuoyunu yönlendirmek demek. Denizli demek, gündemi belirlemek demek. Denizli demek, belli bir oranda güç demek. Duruma göre hakemlerin senin aleyhine daha az karar vermesi, federasyonun ceza verirken çekinmesi demek. Madem ortada böyle çirkin bir yarış var, ya bu yarıştan çıkacaksın -ki benim tercihim bu-, ya da içinde kalıyorsan ezdirmeyeceksin kendini. Vaktiyle, yani milli takımda alacağı yüksek maaşı Galatasaray'a tercih etmeden önce, Fatih Terim’i de bu nedenlerden istemiştim. Belki biraz zaman geçti aradan, ama çamura düşse de Denizli, Denizli’dir.

 3. Şimdi bu sezonun, geçiş dönemi olduğu gibi bir başka kendine has özelliği daha var. Bu sezon, telafisi olmayan bir sezon. Mutlaka şampiyon olmamız gereken bir sezon. Geçen sezon öyle değildi. Hem iki yıldır şampiyon oluyorduk, başarısızlığa tahammülümüz vardı hem de ikinci olsak bile Şampiyonlar Ligi’ne gidiyorduk. Şimdi ise dördüncü yıldız söz konusu ve hiçbirimiz istemeyiz ki o yıldızı Fenerbahçe bizden önce taksın. Zaten geldik Temmuz'a, takımda hoca yok. E bir de yeni gelen adamın bu saatten sonra takımı tanıması var. Gidecek Ceyhun’u oynatacak, gidecek Salih’i oynatacak; ondan sonra biz de burada “Ceyhun’da bir şey gördü” diye konuşacağız. Yahu ne gördü, biz de görüyoruz, Ceyhun ne? Bu adamlar 24 saat beraberler illa ki iyi bir şutunu falan görecek oynatacak. Fabrika körlüğü denilen şey de tam olarak bu. Bazı şeyler dışarıdan bakınca daha net görülüyor. Hiç öyle Salih’le Ceyhun’la kaybedecek vaktimiz yok bizim. Kendimizi kandırmakla geçiyor aylarımız. Bir şey görmüş. Abi bir Galatasaray Teknik Direktörü ne görebilir ki Ceyhun'da? Neyse, diyeceğim o ki, Mustafa Denizli, takımı tanıyor. Garip garip şeyler yapmayacak, gelip düz düz oynatacak işte, kazanacağız. Ha eğer ki deney yaparsa, o deney de tutacak. Yusuf’un sağ bek, Ali Güneş’in gizli forvet oynadığı gibi, Veysel’den hücumcu yaratacak sözgelimi, onda da başarılı olacak. Oluyor.

 4. Fatih Terim sinirlenecek, Mustafa Denizli de bunu Terim’le yarış hâline getirecek, Terim’in takımıyla başarılı olmak için her şeyi yapacak. Arada bir de Hıncal falan gazı verirse, zaten dördüncü yıldızı Mart ayında gider taktırırız formalara Store’lardan. Türkiye'de futbol budur. Aksine inanmaya çalışsak da, maalesef, tam olarak budur.

Bunları, anlaşılacağı üzere, Prandelli gelmeden bir hafta kadar önce yazmıştım. Prandelli bizi şampiyon yapamaz demiyorum, burada yapılmasından çekindiğim hataları yapar ya da yerli oyunculardan verim alamaz da demiyorum. Galatasaray'ın teknik direktörü artık Prandelli ise ben onun yapamadığı yere kadar son derece umutluyum. Taraftar olarak benim de görevim bu, öyle inanırım. Ama işte, bu fikir dayatması da zoruma gidiyorken, notumu düşeyim dedim naçizane...

Darısı, Prandelli'ye övgü yazılarına...

22 Ekim 2010

Hagi


Bu blog çoktan kapandı aslında. Malum. Ama bari perde onunla tam kapansın. Hele ki bu sayfalarda onu yazamamışken hiç. Ona olan sevgimi anlatmanın yolunu bir türlü bulamamışken. Ki belirtmişimdir de bulamadığımı yine burada.

Belki çok farklı gerekçelerle seviyoruz Hagi'yi hepimiz, tüm Galatasaraylılar, bizi hayatta kimsenin mutlu etmediği kadar mutlu eden adam olma ana gerekçesi ile birlikte. Belki çoğumuza onu sevdiren neden aynı. Tevazu, dik durmak falan gibi genel kavramlar kullanmayacağım, tek bir neden sunayım, ne bileyim belki hepimiz kendine göstermediği özen için bile seviyoruz Hagi'yi. Bilmiyorum. Ama sonunda Hagi'yi, şu hayattaki tek kutsalımı ne kadar sevdiğimi anlatmanın bir yolunu buldum, buldum seneler sonra.

Hagi'yi, gözü şuraya denk düşen her bir Galatasaraylı kadar seviyorum. Sanırım daha da başka bir yolu yok anlatmanın.

.


Şili'nin ulusal sembolü Kondor

Dünyanın bitimi… Şili ismi, yaygın teoriye göre Aymara dilinde bu anlama gelen “Chilli” kelimesinden gelir. Gerçekten de dünya, Şili’de biter. Dünyanın güney ucu Patagonya’nın bir bölümü, Şili tarafında kalır. Diğer bölümüne sahip olan Arjantin’e koskoca bir sahil şeridi boyunca sarılmış, ip gibi ipince bir ülkedir Şili; kuzeyinde Atacama çölü, güneyinde And Dağları... Uçların ülkesidir; dünyanın en yüksek sıradağlar zinciri de, yaşanmış en şiddetli depremler de bu topraklarda görülür.

On bin yılı aşkın sürece Mapuçelere ev sahipliği yapan ve yüzyıllar boyu İnka Medeniyeti ve İspanya tarafından hüküm sürülen Şili toprakları, 1818’de Bernardo O’Higgins Riquelme önderliğinde, bağımsızlığa kavuşur. Ne ki, kazanılan bağımsızlık, büyük güçlerin Latin Amerika üzerinde kabaran iştahlarını dindirmez. 1970 yılında seçilen Devlet Başkanı Salvador Allende’nin demokratik; emek ve ulusal bağımsızlıktan yana politikası bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri yönetimini rahatsız eder. Sosyalist hükûmet, bakır yatakları başta olmak üzere endüstriyi kamulaştırmış, maaşları artırmış, geniş bir sosyal yardım kampanyası başlatmış, topraksız köylülere toprak dağıtmıştır. Ancak eski Amerikan Başkanı Eisenhower’ın domino teorisine göre, sosyalist bir ülkenin varlığı, diğer ülkeler için de potansiyel tehlikedir. Dönemin Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın “Bir ulus, komünizmi seçme sorumsuzluğunu gösterdiyse, buna seyirci kalacak değiliz” sözleri, ABD’nin olanlara bakış açısını özetlemektedir.

Salvador Allende'nin son fotoğrafı. Fotoğrafçı, ismini açıklamamıştı.

11 Eylül 1973 günü, Şili ordusunun uçakları parlemento binası La Moneda’yı bombalıyor, peşi sıra kara kuvvetleri harekete geçiyordu. Bombalama sırasında teslim olmaktansa devlet radyosundan konuşma yapmayı seçen Başkan Allende, bunun halkına son seslenişi olduğunu biliyordu; eğer bombalanan radyo kuleleri, “durgun sesini” onlara ulaştırabilirse tabii. O kanlı gün, istifa etmeyeceğini, insanların bağlılığını hayatıyla ödeyeceğini söyleyen Allende, “Onlar güçlü, biz haklıyız!” diyerek, ulusuna son kez yol gösteriyordu. 18 gün önce ordunun başına geçen Amerikan destekli General Augusto Pinochet’nin 17 yıl sürecek diktatörlüğü başlarken; Allende, Başkanlık Sarayı’nda son nefesini veriyordu. Altışar gün aralıklarla, Şili’nin en büyük sanatçılarından Victor Jara bilekleri kesilerek öldürülürken, zaten amansız hastalıkla pençeleşen Pablo Neruda daha fazla nefes alamıyordu. Darbe yönetimi boyunca binlerce kişi öldürülür, bir o kadarı kayıplara karıştırılırken on binlerce Şilili de hapsediliyor, işkenceden geçiriliyor, sürgüne gönderiliyordu. Ancak dezenforme edilmiş, korku içindeki Şili halkının büyük bölümü, Amerika’nın da her türlü ekonomik katkıyı sağladığı faşist liderine uzun yıllar boyunca destek veriyordu. Özgürlükçü kesimin sesi engellenmiş, Şili müziğinde Violetta Parra’nın temelini attığı “Nueva Cancion” akımının sürgündeki temsilcileri Inti-Illimani, Quilapayun, Illapu gibi müzik grupları ise mülteci olarak bulundukları başka ülkelerden Şilililerin özgürlük çığlığını dünyaya duyuruyorlardı.

1988 yılında yapılan referendumda Şili halkı, yüzde 56 gibi düşük bir oranla da olsa nihayet darbe hükûmetinin devamına “hayır” deyince, iki yıl sonra Hristiyan Demokratlar göreve geliyordu. Şili’de merkez-solun egemenliği, 2006’da bir kadın başkanın seçilmesiyle zirveye ulaştı. Boşanmanın 2004 yılında serbest bırakılacağı kadar muhafazakar bir ülkede; boşanmış, sosyalist ve dindar olmayan bir kadın olarak “bütün günahları üzerinde taşıyan” Michelle Bachelet’in -darbe döneminde annesiyle birlikte işkence görmüş, yine babasını işkencede kaybetmiş Michelle Bachelet’in- iktidara gelmesi, Şili’nin kat ettiği mesafeyi gözler önüne serse de, geçtiğimiz aylarda hükûmet el değiştirdi. Buna rağmen ülkenin yeni başkanı Sebastian Piñera, selefinin mevcut politikalarını sürdüreceğini açıkladı ve bu yolda ilerliyor.

Yaşadıklarıyla, tarihsel döngüsüyle; Türkiye’yle büyük benzerlikler yaşamış bir ülke Şili. Ancak bu uzun ince Latin Amerika ülkesi her ne yaşamışsa, buradakinden biraz daha yoğun yaşamış. Acısı daha yakıcı olurken, çığlığı da daha gür çıkmış. Bugün Şili’yi Pinochet’nin ülkesi olarak da görmek mümkün, Allende’nin de. Bir Neruda şiiri okuduktan, Inti-Illimani’den bir özgürlük türküsü dinledikten, bir Isabel Allende romanı okuduktan sonra; ikinciden başka seçenek kalmıyor.

ŞİLİ’DE YENİ ŞARKI

Şili Ulusal Stadyumu

Bir klişe hâline gelmiş olmasaydı, futbolun asla sadece futbol olmadığından başlayabilirdik belki söze. Şili, futbol ve Dünya Kupası deyince, akla maalesef Zamoranolardan, Salaslardan, 62’deki üçüncülükten önce, Şili Ulusal Stadyumu’nda yaşanan acı hatıralar gelmekte. Şili’deki askeri darbe sonrası toplama kampı olarak kullanılan stadyumda 40 binden fazla tutuklu, işkence ve tacize maruz kalmıştı. Orada bulunan halk ozanı Victor Jara, gitarıyla “Venceremos” (Kazanacağız) derken, binlerce tutuklu, tutkuyla kendisine eşlik ediyordu. Uyarı olarak parmakları kırılan Jara, ıslıkla şarkısına devam edince dili ve bilekleri kesilmiş, ardından kurşuna dizilmişti. Yaşananlardan kısa süre sonra, Kasım 1973’te ise, stadyum unutulmaz bir maça sahne olacaktı. Sovyetler Birliği ve Şili, golsüz geçen ilk maçın rövanşında karşı karşıya gelecekler, tur atlayan takım Dünya Kupası’na yol alacaktı. Maça on gün kala Sovyet Futbol Federasyonu FIFA’ya çektiği telgrafta, sporcularının “ Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddettiğini” belirterek karşılaşmanın tarafsız bir sahaya alınmasını talep etti. Stadı inceleyen FIFA heyeti, bu isteğe “çimlerin futbol oynamaya elverişli, saha ölçülerinin teknik standartlara uygun ve tribünlerin düzenli ve temiz” olduğu gerekçesiyle olumsuz yanıt verdi. Sovyet ekibi geri atmadı ve 21 Kasım günü, Şili Ulusal Stadyumu’nda bir utanç tiyatrosu sahnelendi. Şilili “futbolseverler” ile dolu tribünler önünde sahaya çıkan 11 futbolcudan dördü paslaşarak topu kaptanlarına bıraktılar ve her anlamda ofsayt bir golün ardından “rakip takım” santra yapamayınca maç tatil edildi. Böylece Şili, 1974 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı. Sormak gerek; turnuvadaki oynadıkları ilk maçın, Şili Ulusal Stadyumu’na hem yapım aşamasında, hem de daha sonra yaşanacaklarda ilham veren Berlin Olimpiyat Stadyumu’nda olması mıydı kaderin cilvesi, bu karşılaşmada Şilili Caszely’ye, Doğan Babacan tarafından kupa tarihinin ilk kırmızı kartının gösterilmesi mi, yoksa Şili’nin turnuvayı galibiyetsiz kapatması mı?

Kendi ülkelerinde oynanan 1962 Dünya Kupası’ndaki üçüncülükten bu yana, tam 48 yıldır kupada galibiyet yüzü görmeyen Kırmızılar, maalesef tarihine bir başka kötü anıyı daha sığdırmışlardı. Yine bir Dünya Kupası eleme maçında, rakip bu kez Brezilya’ydı, hedef ise İtalya 90. Brezilya’ya beraberliğin de yettiği maçta Careca, 47. dakikadaki golüyle Rio De Janerio ile İtalya arasında bir köprü inşa ediyordu. İki gole ihtiyacı olan Şili takımı, yirmi dakika kadar şansını denedikten sonra bu köprüyü aşamayacaklarını anladı ve önceden planladıkları oyunu sergilemeye koyuldu. Daha sonra Playboy’a soyunan Rosemary De Mello’nun sahaya attığı meşale, Şili’nin efsanevi kalecisi, ülkesinde çocuklara örnek gösterilen güven sembolü Kaptan Roberto Rojas’ın yanına düştü ve yere yığılan kaleci, eldivenlerinden çıkardığı küçük bir bıçakla kendisini kanlar içinde bıraktı. Şili sahadan çekilip maç tatil edilse de, kameralar Sao Paulo forması giyen kalecinin foyasını ortaya çıkarınca Şili evdeki bulgurdan da oldu ve bir sonraki kupadan da diskalifiye edildi.

Hep kötü anılardan bahsedecek değiliz; ancak dedik ya, 48 yılda Şilililerin övünç duyacağı bir başarıya da ulaşılamadı. 1998’de zaman değişmiş, Şili sempatik bir takım hüviyetine bürünmüştü. Marcelo Salas ve Ivan Zamorano’dan oluşan öldürücü hücum setiyle Şili, turnuvanın en büyük sürprizini yapmaya adaydı. Eğer gruptaki ilk maçlarında, İtalya karşısında 2-1 öndeyken hakem son dakikalardaki saçma penaltıyı çalmasa, Roberto Baggio “bu kez” fileleri bulmuş olmasaydı… Üç beraberlikle gruptan ikinci olarak çıkıp Brezilya’yı geçemeyi başaramayan Şili’nin, 2010’a kadarki son Dünya Kupası serüveni de bu olmuştu. Peki, 48 yıldır galibiyet yüzü görmeyen Kırmızılar, bu kez başaracak mı? Belki üç puanı bir arada görecekler, ancak gruptan çıkma yolunda şansları hiç de kolay değil.

2002 yılında Arjantin’in başında başarısız bir Dünya Kupası serüveni geçiren Marcelo Bielsa, buna rağmen hiç şüphesiz Şili için umut vadeden bir teknik adam. Artık unutulmaya yüz tutan 3-4-3 dizilişiyle takımını sahaya çıkaran Arjantinli, Güney Amerika Elemeleri’nde Brezilya’dan yalnızca bir puan eksik alarak Güney Afrika biletini kazandı. Üç savunma oyuncusuyla kalesini savunan ve Medel, Jara, Ponce üçlüsünün yeterliliğine, birinci sınıf kalecilerine rağmen bu başlıkta çok da dirençli bir ekip olmayan Şili, hücum hattında ise Humberto Suazo, Alexis Sanchez gibi golü pratikleştiren oyunculara ve Matias Fernandez desteğine sahip. “Matigol”, duran top becerisiyle takımını bir koza daha sahip kılarken, hemen arkasında bir başka genç yıldız Arturo Vidal, takımın iki yakasını bir araya getirebilmek için var gücüyle çalışıyor. Tüm parçalar birleştiğinde ise Şili’nin bize bol gollü doksan dakikalar vadettiğini söylemek yanlış olmaz. Buna karşın Bielsa’nın, “biz kendi oyunumuza bakacağız” diyen teknik adamlardan olmadığını, rakibi analiz edip taktiksel değişiklikler yapmaktan kaçınmadığını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Gruptaki ilk maçında Honduras önünde favori olacak Şili, öncelikle bu karşılaşmada kazaya mahal vermemek zorunda. Sonrasında gelen İsviçre maçı kilit olacak, ancak son derece etkili kanat oyuncularına sahip olan İsviçre’yi üçlü defans kurgusuyla durdurmaları zor görünüyor. Bielsa’nın bu maçta B planı olan 4-2-1-3’e başvurması beklenebilir. Hazırlık maçlarında bunun ipuçlarını aldık. Karşılaşmadan çıkacak olası bir beraberliğin, son maç gününde Honduras’la oynayacak İsviçre’ye yaraması daha muhtemel. Bu durumda, ikinci tura yetecek skoru bilerek maça çıkacak olan İsviçre, Şili – İspanya mücadelesinden de beklediği haberi alacaktır. Dolayısıyla ilk maçta çarpıcı bir skor alınamaz ise eğer, Bielsa’nın takımı İsviçre karşısına galibiyet için çıkmalı ki, şu güzel takım turnuvaya ilk turda veda etmesin. Fernandez, Vidal, Jara, Sanchez, Medel, Isla gibi genç yıldızlarla Şili, futbolundaki “nueva nancion” (yeni şarkı) dönemini başlatmış durumda. Dileyelim, Neruda’nın “Umutsuz Bir Şarkı” sına benzemesin.


İkinci Adam: Kardeşimsin Alexis!

Esas oğlandan şüphe yok. İyi servis edilirse Suazo grup maçlarında gol krallığı listesindeki yerini sabitler. Peki ya servisi yapacak olan kim? Bir çeşit Franck Ribery, Alexis Sanchez. 1.68 boy, öldürücü hız, akıl almaz bilekler, 21 yaş… Tam şu vakitlerde müthiş bir form grafiği yakalamış durumda. Serie A’nın son bir buçuk ayında beş golle en golcü oyuncular arasında yer alırken, Dünya Kupası öncesi hazırlık maçlarında da Şili’nin en başarılı ismi oldu. Zayıf yapısının kendisine engel teşkil edeceği yorumlarına maruz kalan Sanchez, İtalya’da, Udinese’de başarılı olabildiğine göre fiziği problem olacak gibi görünmüyor. Yalnızca bir Arjantin Ligi yıldızı olmadığı belliydi, bunu artık gösterdi. Zayıf lig yeteneklerinin bir üst seviyeye geçtiklerinde yaşadığı “bal yapmayan arı” sendromunu artık aştı. Daha başarabileceği çok şey var. Bu turnuvanın ardından, belki de yıllarca onu konuşacağız. İmkansız değil.

Hücumları Kadar Varlar, Belki Biraz Daha Ötesi

Savunma hattı ofansif, orta sahası defansif oyunculardan kurulu Şili, iki bölgede dengeyi kurabilir mi bilinmez, ancak takımın hücum gücüne diyecek söz yok. Merkezinde Gerd Müller, Tanju Çolak, Mario Jardel kabilinden “gol adam” Afonso Alves’i barındıran üçlü forvetin sağ ve sol taraflarında forma giyen isimler değişiyor. İstikrarsız ama patlayıcı forvet Orellana, tam da Dünya Kupası öncesi formda bir görüntü çiziyor. Şili’nin finallere kalmayı garantilediği Kolombiya maçını da oyuna sonradan giren Jorge Valdivia ile birlikte döndüren isim oldu; bu anlamda Bielsa’nın kendisine Palermovari bir vefa göstermesi beklenebilir. Pır pır forvet dediğimiz cinsin gelecekteki en başarılı temsilcilerinden biri olmaya aday Alexis Sanchez’in olmadığı bir kadro da düşünülemez, en azından doğru olmaz. Bu üçlünün arkasındaki Matias Fernandez de, Şilililerin en güvendiği oyuncuların başında geliyor. Fernandez, elemelerde en çok forma giyen dördüncü oyuncu olarak ilk on birin banko isimleri arasında yer alıyor. Farklı özelliklerde ancak birbirine yakın potansiyellerdeki oyuncular
arasında bakalım Bielsa’nın tercihi nasıl olacak?


Kişisel 11 / 4-3-3

Claudio Bravo: Bu sezon Gimnastic’li meslektaşına attığı frikik golüyle Sociedad’a üç puan getiren Bravo, asıl görevini de yerine getiren, kesinlikle üst düzey bir kaleci. İkinci Lig’den çok daha iyi yerlerde olmayı hak ediyor ve Kupa onun için iyi bir fırsat.

Jara: 24 yaşındaki oyuncu, Şili savunmasının en önemli ismi. Her ne kadar Şili futbolu üçlü savunma ekolünü benimsemişse de, West Bromwich’ten sağ beke yerleşen oyuncu, milli formayla da bu görevi yerine getirebilir.

Pablo Contreras: Tecrübeli oyuncu son dönemde forma bulamıyor ama tecrübe iyidir, gereklidir.

Waldo Ponce: Sağ bekte de forma giyebiliyor ama Jara’ya oranla boyu daha uzun, tekniği de daha zayıf. Stoperde değerlendirilmeli.
Rodrigo Tello: Ofansif futbola yatkın Şili’nin sol bekinde Tello, daha düz bir oyuncu olan Cereceda’ya tercih sebebidir. Beşiktaşlı, zor anlarda üçlü savunmaya geri dönülerek ileride de kullanılabilir.

Gary Medel: Geldik zurnanın zırt dediği yere. Tamam göze hoş gelen futbol, tamam hücum anlayışı, hepsine tamam. Ancak Arjantin’de “yılın futbolcusu” ve“yılın orta saha oyuncusu” sıfatlarını isminin başına eklemiş adamı da stoper oynatma be kardeşim! Pitbull lakaplı Medel, çift yönlü orta sahanın kralıdır.

Arturo Vidal: En total futbolu Şili oynuyor olsa gerek. Vidal de en total futbolcu. Sağ ve sol bekler, açıklar, stoper ve orta saha göbek. Hepsinde görev yaptı Vidal, elemeler boyunca. Oysa ki koymak gerek orta alanda Medel’in yanına. Üst düzey bir çift yönlü orta saha oyuncusunu, sıradan bir stopere evirmenin alemi yok!

Mauricio Isla: Yine çok farklı bölgelerde kullanılmış bir isim, Isla. Kupanın ikinci günü, yirmi ikinci yaşına girecek. Udinese’de çıktığı son yedi lig maçında beş asist yaptı ve oldukça formda. Elemelerde çok az oynadı ama yedek kalırsa, yeteneğine yazık olur.

Matias Fernandez: Villarreal’de, potansiyelinin çeyreğini bile gerçekleştiremedi. Geçtiğimiz yıl transfer olduğu Sporting’de ise toparlanmayı bildi. Milli formayla ise hep iyiydi. Dünya Kupası, Fernandez’in kariyerini belirleyecek ve hâlâ genç olan yıldız oyuncu, her şeyini ortaya koymaya hazır olmalı.

Alexis Sanchez: Hazırlık maçlarında yaptıklarını turnuvaya taşısın, biraz da şansla çeyreği bile zorlayabilir Şili. Zorlamakla kalır, ayrı mesele.

Humberto Suazo: Gol makinesi. Başka söze gerek var mı?


Bielsa’ya Açık Mektup

Sevgili Bielsa,

Başarılı bir teknik adamsın. Bir dünya kupası görmüş, ikinciye yol alıyorsun. İlkinde, turnuvanın favorisi Arjantin’i rezil ettin. Ortega’sı, Veron’u, Batistuta’sı, Crespo’su ve diğerleriyle taş gibi takımdı o takım. Babam bile şampiyon yapardı. Sen gittin gruptan çıkaramadın. Aslında iyi de oldu, yoksa yarı finalde bizim takımla eşleşecektin. Her neyse. Sonra gittin Olimpiyat Şampiyonu oldun, Copa America’da final yaptın vesaire ama yetmedi tabii.

Şimdi Şili’desin. Yalan yok iyisin, hoşsun, başarılısın. Güzel de top oynatıyorsun, bak ben zevk alıyorum şahsen. Ama sayın hocam, total futbol ayağına şu oyuncuların yeriyle bu kadar fazla oynama. Adamların kafası karışacak. Tamam herkes birbirinin görevini yapabilsin falan da Dünya Kupası dediğin dört senede bir kere geliyor. Görüntüyü netleştir, anteni sabitle. En azından şu turnuva bitene kadar.

Vidal’i, Medel’i; stopere koyma. Tamam orada da iyi oynarlar ama orta sahada daha iyiler. Hele üçlü defans yapacak isen, sakın ha deneme bile! Savunman ofansif, orta sahan defansif, ben ne anladım bu işten. Oynama kardeşim, oynama şu takımla. Bak ben yazdım 11’i sana, sen yorulma. Zaten B planın da var mı yok mu belli değil. Karizma desen zaten sıfır. Bence futbolu bilmiyorsun güzel kardeşim.

Sağlıcakla;


Abi – Kardeş El Ele, Hep Beraber Çeyreğe

Genç bir kadroya sahip olan yeni jenerasyon Şili’de, disiplinsiz davranışlarından dolayı federasyondan aldıkları 10 maçlık ceza sonrası forma bulmakta güçlük çeken Tello ve Contreras’ın da yokluğunda 29 yaşındaki Afonso Alves hem en başarılı hem de yaşı en fazla oyuncu olarak takıma liderlik ediyor. Partneri Alexis Sanchez ise çaylak olarak başlayacağı turnuvadan, takımının başarı durumuna göre yıldız olarak çıkabilir.


İsviçre, sana sesleniyoruz:

İspanya’ya sözümüz yok. Lider de olur, turnuvayı da kazanır; kendi ellerinde. Ancak İsviçre, Şili ve Honduras’ın arasından kolayca sıyrılırım diye düşünürse, yanılır. Tabii umuyoruz ki böyle düşünsünler. Bir sistem takımı da olsa seyir zevki vermekten uzak İsviçre yerine çekici ve heyecan veren futboluyla Şili’yi turnuvada ilerlerken görmek keyifli olacaktır.


Bunları Biliyor Musunuz?

  • Efsane Marcelo Salas, futbol hayatını noktalamadan, elemelerin ilk dört maçında oynadı ve iki gol attı.

  • Şili, FIFA Dünya Sıralaması’nda geçtiğimiz aylarda 13.’lüğe kadar yükseldi, şu anda 18.

  • Şili yedek kulübesinde Valdivia, Mark Gonzalez, Orellana gibi skoru değiştirebilecek oyuncular var.

  • Elemelerde 53 oyuncudan yararlanan Bielsa’nın takımında, 19 farklı isim gol attı.

  • Şili, Mayıs ayında yaptığı 5 hazırlık maçının 4’ünü gol yemeden kazandı.

İyi & Kötü Senaryo

Şili için mümkün olan en iyi senaryo, ne yazık ki ikinci tur. Ötesi mümkün değil. H Grubu’nu en iyi ihtimalle ikinci sırada bitirecek olan Şili’nin bir sonraki turda karşısına çıkacak ekip, muhtemelen Brezilya olacaktır. Plaselerin de Portekiz ve Fildişi Sahili olduğunu düşünürsek, zor dostum zor…

Kötü senaryo ise, 48 yıllık galibiyet hasretini yarım asırdan fazla bir zamana taşımaları olacaktır. Bunu hak etmiyorlar, mümkünse gerçekleşmesin!

20 Haziran 2010

Devrimin Peşinde: Meksika

Önce açıklama. Mayıs ayının sonuna doğru, NTVSpor.Net'te yayınlanacak bir proje için YDYD Ekibi ağırlıklı olmak üzere blog ve gazete yazarlarından oluşan bir kadro, bir araya geldik ve 32 takımı paylaştık. Ben Meksika ve Şili'yi üstlendim, çeşitli nedenlerden sevdiğim ülkeler oldukları için. Fikir geç atılmıştı ortaya, zamanımız dardı. Turnuva öncesinde hazırlıklarımızı bitirmeyi başardık ve sitenin açılmasını beklemeye başladık. Ancak teknik arızalar nedeniyle maalesef bu açılış oldukça gecikti. Kendi adıma elbette isterdim ki turnuva öncesi yazdıklarımı paylaşabileyim. Bir tahminim gerçeğe dönüştüğünde, bir tek insanın dahi aklının bir köşesine yazıyı düşürebilmek, çok mutlu edici olabilirdi. Bu seferlik olmadı, bilmiyorum bundan sonra ne derece yararlı olabilir ancak epey emek vermiştik, hep beraber. Site dün açıldı. Yazıların bir kısmına hâlen ulaşılamıyor. Dolayısıyla ben de birçok arkadaşım gibi, yazıları buraya da eklemek istedim.

Şunu da söyleyeyim merak eden varsa eğer, bu sayfadaki içeriğin büyük bölümünü oluşturan Galatasaray'a dair bu aralar içimden hiçbir şey yazmak gelmediği için, sayfa güncellenmiyor. Beni tekrar yazmaya itecek yoğunlukta duyguları tekrar ne zaman hissedebilirim, şimdilik tahmin edemiyorum. Umarım yakın zamanda daha sık görüşmeye başlarız. Herneyse; Meksika yazısı aşağıda, Şili yazısını da kısa süre sonra ekleyeceğim. 9 Haziran'dan sonra yazılarda hiçbir değişiklik yapmadığımı söylemek zorunda hissediyorum kendimi, maalesef. Küçük bir klavye sürçmesini ayrı tutarak...


Devrimin Peşinde: Meksika

Kocaman şapkalı, bıyıklı, yanında kaktüs, uyuyan bir adam… Dünya üzerindeki milyarlarca insana Meksika’nın çağrıştırdığı ilk imge bu. Nasıl ki Türkiye denildiğinde deve, fes ve dansöz kıyafetleri, Kolombiya denildiğinde suç, uyuşturucu, mafya üçgeni geliyorsa, öyle. Yani bir efsaneden ibaret. Kiminin içinde bir nebze doğruluk payı bulunsa da, insan zihninin genelleme kolaycılığının kurbanı yanılsamalar… Meksika insanı hakkında söylenecek ilk sözlerden biri, çalışkanlıkları oysa ki! Bir diğeri ise tarihlerine olan bağlılıkları. Aztek geçmişinden iz taşıyan bayrakları da bu konuda başlı başına bir kanıt. Rivayet, Azteklerin şahin ve kartallarla iletişimleri olduklarını söyler. Aralarındaki bir evcilleştirme ilişkisi değilse de, sürekli birlikte dolandıklarını. Bu insanlar, Aztek mitolojisine dayanarak, ana evlerinin, kaktüs üzerine tünemiş bir kartalın yılanı yakaladığı yer olduğuna inanırlarmış. Çok uzun yıllar hükûm süren göçebe hayat tarzı, bir gün gölün ortasındaki bir kara parçasında bahsi geçen kartalla karşılaşınca sona erer ve bugünkü Aztek başkenti Tenoktitlan, yani bugünkü başkent Meksiko’nun temeli atılır. Bayraktaki kartal, işte bu kartaldır.

Sıcakkanlı, sosyalleşmeyi seven; yabancılara ilgi, yakınlık ve misafirperverlik gösteren insanlardır Meksikalılar. Doğrudur, acıyı ve yalnızca ülkelerinde bulunan mavi agavdan yapılma tekilayı severler ama bir o kadar da futbolu. 17 Yaş Altı Milli Takım Şampiyonaları bile ülkece izlenir. İşbu nedenledir ki Giovani dos Santos, beş yıl önceki şampiyonadan bu yana neredeyse bir milli kahramandır. Öyle sevilir futbol. Ancak komşu kıtadaki Arjantin ve Brezilya’daki gibi bir sevgi değildir bu. Ne fanatizm vardır ne de holiganizm. Futbol bir yaşam tarzı değil, her şeyden güzel bir eğlencedir Meksikalılar için. Şampiyonluk maçında dahi iki takım tribünleri karışık oturmakta, taraftarların bir bölümü ise özgür iradeleriyle, içinde polis barındırmayan stattaki her iki kale arkasında, yandaşlarıyla toplanmaktadır.

Meksika denince akla bir de Zapatistler gelir elbet; ve Subcomandante Marcos. "San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi, Meksiko’nun teneke mahallesi Neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi Ulusal Üniversite’de bir rocker, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, Soğuk Savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi ne müşterisi olan bir sanatçı... Bosna’da bir barışçı, Meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika CTM’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika dağlarında bir Zapatist” olan Marcos… Ve de onun kendisini “Subcomandante” olarak adlandırmamasının nedeni, Baş Komutan Emiliano Zapata elbette.

Zapata, 1910 yılında Meksika Devrimi’ne önderlik etmişti. Meksika’nın İspanyollara karşı bağımsızlığını ettiği yıl ise bundan tam bir asır önceydi; 1810. Yıl 2010, Tekilacılar bu kez devrim için kendilerine bir başka yol, bir başka kol belirlediler. Ve bugüne kadar en fazla sekiz adım kadar yaklaşabildikleri kupayı çok, çok istiyorlar. Evet, belki imkansızı istiyorlar ama tarihsel döngünün gerçekleşmesi için bile desteklenebilir Meksika, bu turnuvada. Bu kadar mı tarih düşkünü, efsane yaratma peşinde koşan gençleriz? Hayır! Kupa’yı kazanmaları durumunda tüm dünyaya bedava tekila dağıtma potansiyeline sahip bir halka sahip oldukları için istenir Meksika’nın şampiyonluğu! Ağzının tadını bilen, yemekten anlayan insanların ülkesi olduğu için de istenir. “Aşkımız renklere, sizlere değil” diyenler nezdinde, “Tricolor” için tutulur Meksika. Kocaman şapkaların moda olması için, Meksika dalgası için, Frida Kahlo’nun ruhunun bari şad olması için desteklenir. Gençler şampiyonalarından çok sayıda isme güvenip forma verdikleri için, futbolun güzelliği için, Giovani dos Santos’un bonservisini almakta gecikenler için, Hugo Sanchez’in hatırı, De Nigris’in hatırası için; bu turnuvada Meksika desteklenir.

Karışım Problemi

2005'te 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonası'nı Kazanan Meksika Takımı

1986 Dünya Kupası’nda Meksika adına forma giyen Javier Aguirre, ülkesinin başındaki ikinci döneminde ikinci Dünya Kupası’na çıkıyor. Aguirre yönetimindeki toplam 50 maçında yüzde 64 gibi başarılı bir galibiyet oranına ulaşan Meksika, belki de 86’dan beri ilk kez bu kadar iddialı. Bu iddianın perde arkasında yatan en önemli gerçek ise, hiç şüphesiz sistemli altyapı çalışması. 2005’te 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonası’nda kupayı kaldıran Meksika, iki yıl sonra kesişim kümesi zengin bir kadroyla 20 Yaş Altı Dünya Kupası’na da katıldı. Aguirre, bu iki ekipten Moreno, Juárez, Barrera, Vela, Giovani dos Santos ve Xavier Hernandez’i bugün A Milli Takım ile Dünya Kupası’na götürürken; bu jenerasyonun oyuncularına zaman içerisinde Barcelona, Arsenal, Manchester United gibi takımlarda rastlamak da mümkün oldu.

Genç oyuncuların yanı sıra, Meksika’nın iskeleti çevreleri gençlerle sarılmış tecrübeli isimlerden de kurulabilir. Defansta Kaptan Rafael Marquez, orta alanda Torrado ile Blanco ve ileride Franco’yu aynı anda sahada görmemiz olasılık dâhilinde. Ancak hazırlık maçlarından aldığımız intiba, Marquez’in orta alanda, Blanco’nun ise hücumda kullanılacağı yönünde. Tecrübeli, kariyer sahibi oyuncularla yeni dönem yeteneklerinin bileşkesinden oluşan savunma hattına karşın oldukça kısıtlı bir orta saha rotasyonuna sahip Meksika, lider oyuncusu Marquez’i bu bölgede kullanarak hem merkezini sağlamlaştırmayı hem de oyuncunun Barcelona’da bu sezon edindiği maç eksiğinin en fazla hissedilebileceği bölge olan stoperde daha güvenli kalmayı hedefleyecektir. Ancak kimin oynayacağını tahmin etmek güç, çok sayıda alternatif var. Moreno, Juarez, Aguilar gibi genç oyuncuların kenarda tutulması ve sağda Stuttgart’lı Osorio, solda PSV Eindovhen’ın istikrarlı ismi Salcido, tandemde ise aynı takımdan Rodriguez ve Guadalajara’dan Magallón’un oynatılması en yüksek ihtimal gibi görünüyor. Kalede ise bir sürpriz yaşanmazsa Club America’nın genç kalecisi Guillermo Ochoa, ilk kez dünya sahnesine çıkacak ve hakkında söylenenler kadar olup olmadığını herkese gösterecek.

Meksika orta sahasına baktığımızda, Rafa Marquez ile birlikte Gerardo Torrado’nun yeri garanti. Bu iki tecrübeli isme eşlik edecek oyuncuyu ise sistem belirleyecek. Aguirre’in takımı, zaman zaman 4-4-2, zaman zaman ise 4-3-3’ün varyasyonlarıyla sahaya çıkıyor. İlk durumda sağ kanatta Giovani dos Santos, sol kanatta ise Guardado isimleri öne çıkacak, ancak savunma güvenliğinin ön plana çıkarılacağı bir Fransa maçında örneğin, Aguilar ya da Juarez’den birinin orta sahada kullanımı mümkün olacaktır. 4-3-3’te karar kılınması hâlinde ise en avantajlı isim Castro olsa da, Juarez plasesi yine beklenebilir.

Aguirre’in taktik dizilimde yapacağı seçim, takımın hücum hattında da belirleyici olacak elbette. 2 ya da 1+1 forvetli bir Meksika’da Carlos Vela ve taze Manchester United’lı Javier Hernandez’in forma giymesi beklenirken, yaşlı kurtlar Blanco ve Franco’nunda kendileri için en kötü ihtimalle maçın ilerleyen bölümlerinde sahaya sürüleceği öngörülebilir. 4-3-3’te ise santrfor pozisyonunda yine Hernandez ya da Blanco oynayacak, kanatlarda Vela, Guardado, Giovani, Medina gibi isimler forma şansı bekleyecektir.

En nihayetinde, Meksika güçlü ve dengeli bir kadroya sahip. Sağlam bir defans hattı, tecrübeli defansif orta alan oyuncuları ve teknik becerisi yüksek, hızlı hücumcularıyla çok yüksek bir potansiyelleri var. Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giyen Vela, Guardado, Hernandez ve Giovani dos Santos gibi genç oyuncuların aynı anda sahada yer alabileceği 4-2-3-1 ya da ona yakın bir diziliş, Marquez ve Torrado’nun futbol bilgisi, birinci bölgedeki oyuncuların tecrübesiyle birleşince, ortaya en iddialı takımları dahi tedirgin edecek bir karışım çıkıyor. Üstün formları ve sahip oldukları kazanma alışkanlığı da cabası. Onları saf dışı etmek isteyecek ekiplerin gününde olması gerekecek ve Meksika, kesinlikle ilerleyebilir. “Basklı”, kabına sığmayan genç jenerasyon ile tecrübeli eskilerin dengesini iyi kurabilirse tabii.

İkinci Adam Portresi: Javier Hernandez


(Biz yazarken, bu sahne henüz yaşanmamıştı tabii.)

Rafael Marquez’in lider oyuncu olarak en kritik rolü üstleneceği Meksika’da Avrupa’nın önemli takımlarında oynayan Carlos Vela, Giovani dos Santos ve Andres Guardado üçlüsü de adlarından çok söz ettirebilir. Takımın ileri ucunda forma giymesi beklenen Javier Hernandez ise futbolun taşrasından iştirak edeceği Kupaların Kupası’nda kendisini tüm dünyaya tanıtmayı hedefleyecek.

22 yaşındaki Hernandez, Meksika’da bu yıl Chivas formasıyla Apertura ve Clausura’da 28 maça çıktı, 21 gol attı. 1.70’in biraz üstündeki boyuna karşın golün her türlüsünü atma yeteneğine sahip, belki penaltı hariç! Milli formayla resmi siftahı olmayan “Chicharito”, 2009’un Ekim ayından bu yana çıktığı hazırlık maçlarında ise 12’de 7 ile oynadı. Bu performansa kayıtsız kalmayan Sir Alex Ferguson da işi çabuk bitirdi ve Hernandez, Dünya Kupası sonrası Manchester’ın yolunu tutacak. Rooney, Berbatov, Owen, Macheda ve Welbeck’in arasından sıyrılmak, tabii ki ilk etapta çok zor olacak Hernandez için. Ancak Dünya Kupası’nda kendisini gösterecek şansı bulacağına kesin gözle bakılıyor. Genç oyuncu eğer bu şansı değerlendirebilirse önümüzdeki sezonki işlerini de kolaylayacak; yok olmazsa, yerini on ikinci adama, Blanco’ya bırakacak.

Kuvvetli Mevki: Hücum

Evet, Meksika dengeli bir takım ve multifonksiyonel oyunculara sahip. Evet, kalede kendisinden önce ünü Meksika sınırlarını aşan Ochoa, savunmada en verimli çağlarındaki Avrupa futbolcuları, hemen önlerinde alanda Marquez gibi bir dev ile Torrado gibi bir top hırsızı var. Ancak Meksika, güç dengelerinin hayli karışık olduğu A Grubu’ndan çıkıp yoluna devam edecekse kanatlardan Guardado ve Giovani dos Santos akacak, onlar yorulunca hazırlık maçlarının parlak ismi Medina ya da genç Barrera devreye girecek, Vela hem onları yedekleyecek hem en uçta gol arayacak, Hernandez sezon içindeki formunu kupaya taşıyacak ve ihtiyaç duyulduğu anda yaşlı kurtlar Blanco ve Franco olaya el koyacak… Bu ihtimallerin büyük oranda gerçekleşmesi hâlinde Meksika, durdurulması çok güç bir takım olacak.

Kişisel 11 / 4-2-3-1

Guillermo Ochoa: Superman misali, tek yumrukla bir köşeden diğerine uçan adam! Eksileri elbet var ancak artıları çok daha fazla. Meksika, yalnızca onun için dahi takip edilebilir. Hırs dolu, güzel kalpli “Memo”, turnuvadan sonra da nihayet Avrupa’nın baş altı takımlarından birine yol alır.

Ricardo Osorio: Oaxaca’dan Stuttgart’a uzanan bir yolun yolcusu Osorio, kariyeri boyunca sürdürdüğü istikrarıyla Meksika için vazgeçilmez bir isim. Biz neden vazgeçelim?

Jonny Magallón: Meksika dışına taşmayan kariyerine rağmen milli takımının her zaman önemli bir oyuncusu. İlk kıtalararası deneyiminde de ülkesine güven vadediyor.

Francisco Rodriguez: Uzun boyuyla geçilmez, uluslararası tecrübesiyle vazgeçilmez.

Carlos Salcido: Ülkesinin en iyi sol beki, PSV’de tandemi kurduğu Rodriguez ile milli takımda komşu mevkilerde, yine uyum içinde mücadele verecektir.

Rafael Marquez: Orta alanda hem önsezisiyle top kesecek hem müthiş zekâsıyla oyun kuracak hem de duran topları ustaca kullanacak. Takımının kaderi, en çok onun elinde.

Gerardo Torrado: Marquez, onun çaldığı topları ileriye servis edecek. Meksika’nın görünmez kahramanının değeri, birçokları için turnuvanın top hırsızları kategorisinde zirveye oynadığında anlaşılacak. Yahut maç kaçırdığında.

Giovani dos Santos: Takımın en büyük potansiyele sahip oyuncularından birisi. U17 ile 2005’te, U20 ile 2007’de yaptıklarıyla heyecanlandırdı. Çocuk yaştan bu yana gelişimini takip ettiren sempatik yıldızı bir de bu seviyede izlemek, Galatasaraylılar haricinde tüm dünya için büyük zevk olacak.

Andres Guardado: Bacary Sagna, Siboniso Gaxa ve Maxi Pereira uyku problemi yaşıyormuş diye duyduk.

Carlos Vela: Uzun mesafeli şutlarıyla, topla dikine ilerleyişiyle, bitiriciliğiyle Meksika’ya mutlaka gol getirecektir.

Javier Hernandez: Dünya onu henüz tanımıyor. Tanışmaya az kaldı.

Teknik Direktöre Mesaj

Basklı Sana Söylüyorum Anlayan Anlasın!

Javier Efendi… Elemelerin ortasında geldin hazıra kondun, şimdi Dünya Kupası’nda gövde gösterisi yapacaksın. İyi antrenör olsan Atletico’dan kovulmazdın. 2006’da da Maxi Rodriguez’den o golü yemezdi takımın. Bak, sen gittin Atletico kırdı zincirlerini, Avrupa’da kupa kazandı. Yolda Meksikalılar soruyor, “Ne olacak bu Meksika’nın hâli Atahan Abi?” diye. Verecek cevabım yok. Var da, dilim varmıyor. Ben Dr. Atahan Altınordu ve Altınordu Analiz Ekibi, son teknoloji programlarımızla seni iyice inceledik ve ipliğini pazara çıkardık. Galibiyet serisi falan hikâye, Eriksson’un mirasını yedin. İsveçliye karşı, Meksika halkına karşı mahçupsun di’ mi Aguirre? Çek ellerini Meksika’nın üzerinden. Adamsan, bak adam değilsin demiyorum, adamsan, turnuvadan sonra gider pazarda havyar satarsın.

İlgimizi çektikten sonra, biraz da ciddi olmak gerekirse; Javier Aguirre, Nisan 2009’da takımın başına geçmesiyle beraber başlattığı reform hareketine karşın zor anlarda hep tecrübeli oyuncularına sarıldı. Blanco, Franco, Palencia, Pardo gibi oyuncular zaman zaman şans buldu. Özellikle Blanco’ya turnuvada da çok iş düşecek gibi görünüyor. Aztek Kralı, Hakan Şükür’ün 2008 Avrupa Şampiyonası öncesi yaşadıklarını 2006’da yaşamış ve kadroya alınmamıştı. Geride bıraktığımız dört sene içerisinde milli takımı bıraktığını da açıklayan 37 yaşındaki oyuncu, 98 ve 2002’nin ardından üçüncü kez Dünya Kupası deneyimini yaşayacak. Hem santrfor hem de forvet arkası oynayabiliyor, tecrübesiyle takıma güven veriyor, abilik ediyor ama bu yaşta bir oyuncuyu oynatmak için bunlar bir yere kadar geçerli gerekçeler. Javier Aguirre, belki yine zor anlarda bu usta oyuncudan ya da Franco’dan medet umabilir ancak lütfen birinci planı bu olmasın. Blanco 21’indeyken, yaş ortalaması 28, en genç oyuncusu 25 yaşındaki Meksika’nın Dünya Kupası kadrosuna alınmamıştı. Giovani, Vela, Guardado ve Hernandez bugün o yaşlardalar ve önlerindeki en az üç kupaya damga vuracak potansiyele sahipler. Javier Aguirre, planı tersten kurarak bu oyuncuları ikinci plana atar ve kurtarıcı rolünü onlara biçerse kaybeden Meksika olur.

Rakiplere Mesaj

Üç kez gününde olacak bir Meksika, renksiz ve iç karartıcı Fransa takımını da, donanımlı kadrosuna karşın takım kimyasında sorun yaşayan Uruguay’ı da, ev sahibi avantajı ve vuvuzela kozuna karşın potansiyeli sınırlı Güney Afrika’yı da altına alır, 5 ila 7 puanla grubu lider bitirir.

Bir Arada Oynamadan İkili Olmak

Meksika’nın başarılı olmak için, takımın abisi Blanco ve çaylağı Hernandez’den iyi bir ikili yaratmaya ihtiyacı var. Muhtemelen olağanüstü hâl durumları dışında aynı anda sahada bulunmayacak olan iki oyuncudan Hernandez rakip savunmayı kendi nefes alışverişlerini duyacak kıvama getirdikten sonra, son dokunuşu onun yerine oyuna girecek Blanco yapabilir.

Bunları Biliyor Musunuz?
  • Meksika’yı, elemeler süresince üç ayrı teknik adam çalıştırdı: Jesús Ramírez, Sven-Göran Eriksson ve Javier Aguirre

  • Son 12 resmi maçta bileği bükülmeyen Aguirre’nin takımı, hazırlık maçları da dahil son 26 maçında ise yalnızca geçtiğimiz ay içerisinde İngiltere ve Hollanda’ya ve geçen Eylül’de yalnızca Meksika Ligi’nde oynayan futbolculardan kurulu takımıyla Kolombiya’ya mağlup oldu.

  • Elemelerde 18 farklı oyuncusuyla gol bulan Meksika’nın, bayrağındaki renk sayısını aşan bir golcüsü yok.

  • CONCACAF takımları arasında turnuvaya en çok katılan takım, 14 kez ile Meksika. Üst üste beşinci kez finallere kalan Kuzey Amerika ekibi, son dört turnuvanın tamamına ikinci turda veda etti.

  • Meksika, kendi ülkesindeki son hazırlık maçında, Aztek Stadyumu’na gelen 108 bin kişi tarafından uğurlandı.

İyi & Kötü Senaryo

İlk bakışta anlaşılmasa da, kupanın en zor gruplarından biri A Grubu. Bir önceki kupanın finalisti, yıldızlarla dolu Fransa; turnuvanın en güçlü hücum hatlarından birine sahip, yıldızlarla dolu Uruguay ve evsahibi Güney Afrika. Bu yılki organizasyonla beraber “Vuvuzelacılar” olarak anılacak olan ev sahibi ekip en zayıf halka gibi görünse de, 2002’nin Güney Kore’sinden daha zayıf değiller ve Dünya Kupası tarihinde gruptan çıkamamış bir ev sahibi yok. Hatta bilanço, B Grubu’ndan çıkacak takımlar için de korkutucu: Altısı mutlu sonla biten sekiz final, dörder yarı ve çeyrek final, yalnızca iki kez ise son 16. Uruguay, turnuvaya katılmak için baraj maçı oynamak zorunda kaldıysa da, şöyle bir kadrosuna bakıldığında turnuvada 20 günü geride bırakmamaları için tek neden, ikinci turdaki olası bir Arjantin eşleşmesi olabilir. Fransa ise, her şeye rağmen Fransa. Her şey nedir? Raynold Domenech, zevk vermeyen futbol, elemelerdeki kötü performans, hazırlık maçlarında alınan şok skorlar, 2002’de sürpriz denilenin 2008’de tekrarlanması… Ancak dedik ya, Fransa her şeye rağmen Fransa ve son Dünya Kupası’nı penaltılarla kaybettiler.

Her şeyin mümkün olduğu, bu denli dengeli bir grupta hiçbir sonucun sürpriz olarak değerlendirilemeyeceği açık. Tüm takımlar ilk ve son sırada yer alabilirler. Bu durumda Meksika için en kötü senaryodan söz etmek anlamsız. En iyi senaryo ise, turnuvada olması gereken İrlanda’nın yerine haksız bir şekilde Güney Afrika’nın yolunu tutan Fransa’yı ilk iki sıranın dışında bırakacak şekilde grubu lider tamamlamaları olacaktır.

22 Mayıs 2010

Çalakalem Harry Kewell



Bu adam sakatlanana kadar sezonun en iyisi değil miydi? Sadece Galatasaray'ın değil, belki ligin... Şimdi gönderiliyor. Sakat olduğu için gönderiliyorsa, neden alındı? Sakat olduğu için gönderiliyorsa, Gökhan Zan neden alındı? Sakat olduğu için gönderiliyorsa, neden aylardır pazarlık yapılıyor? Birkaç yüz bin avro yüzünden gönderiliyorsa, Serdar Özkan niye alınıyor? Ferdi Elmas niye alınıyor? Gökhan Zan? Mehmet Batdal? Bunlar kötü transferlerdir demiyorum, hepsi de düşük maliyetli ve küçük riskli, mantıklı transferlerdir. Ama Kewell'ın gitmesi gibi bir mantıksızlık söz konusuyken, hepsinin de lafı edilir. Hiçbiri bir Kewell etmez çünkü. Başa dönelim; bu adam sakatlanana kadar sezonun en iyisi değil miydi?

İyi oynamayı, kötü oynamayı da geçiyorum, her türlü kalması gereken bir adam Harry Kewell. Taraftarın ona duyduğu sevgi yeterli. Kulüpler, taraftarların değil mi? Ben bu takımda Kewell'ı görmek istiyorum. Galatasaraylıların %99'u öyle istiyor. Ali Sami Yen'de Harry Cool diye bağırmak, "Galatasaray'ımızın ikinci golü, 19 numara, Harrrrrrryyy..." anonsunu tamamlamak, haftada bir onun gülen yüzünü görmek istiyor, istiyoruz. Kötü oynasın, yine kalsın. Oynamasın, yine kalsın. İki gereksiz transferi eksik yap. Sekiz yabancı sanki aynı anda mı oynayacak? Sekizinci yabancı olarak Kewell'ı tut, en kötü. Ki, neler yapabileceğini anlatmaya gerek yok. Hücumdaki üç bölgeyi de yedekleyecek, başka transfere gerek kalmayacak. Baros'a alabileceğimiz hiçbir alternatif, onu Kewell kadar iyi yedekleyemeyecek. Ne Pektemek ne Batdal ne bir başkası, hadi belki Semih. Kanatlara gelecek hiçbir oyuncu, onun kadar skorer olmayacak. Ya da olsun, ne fark eder ki? Yarın açıklanacak hiçbir transfer, beni Kewell ile sözleşme uzatıldığı haberi kadar mutlu etmeyecek. Aaron Lennon gelsin, James Milner gelsin, Wright-Phillips gelsin; nedir yani? Takım belki daha başarılı olur. Yemişim başarısını ya, Kewellsız total futbol bizim istediğimiz şey değil. Nedir yani başarı, UEFA'da bir tur fazla çıkmak mı? Varsın Kewell ile bir tur eksik gidelim. Hayır bir de dünya yıldızından bahsediyoruz. Emre Aşık'ı da taraftar seviyor, istese takımda tutulurdu, gidiyor, ama kimse bir şey söylemiyor. Çünkü bu takıma vereceği katkı bu kadardı. Ha, iddia ediyorum Neill ile yan yana oynasa bütün sene, çok daha başarılı bir savunma hattımız olurdu. Da... Konu bu değil tabii. Kewell hâlâ büyük futbolcu, hâlâ yararlı olabilir. Olur. Şu takımda onun gibi topa vuran bir tane oyuncu yok. Falan da... Önemli olan bu değil. Yine başa dönelim; yararlı olsun olmasın, her türlü kalması gereken bir adam Harry Kewell.

Ben şu takımda çok futbolcu sevdim, az ya da çok. Jardel'i sevdim mesela, gollerini. Az sevdim. Taffarel'i, Mondragon'u çok sevdim. Emre Aşık'ı, Uğur Uçar'ı sevdim. Şimdi Neill'ı, Baros'u seviyorum. Çok. Ama hiçbirini Hagi ve Kewell kadar sevmedim. Hagi'yi hakaretlerle göndertti Galatasaray yönetimleri. Kewell da futbol hayatını burada noktalayıp, aynı gün antrenörlük sözleşmesi imzalaması gerekirken gönderiliyor. Taraftarın en sevdiği oyuncu gönderilir mi? Hani çok yüksek paralara satsan, anlarım. Kulübün çıkarları mıkarları, yönetimler bunun için var. Kulübü taraftar yönetsin demiyorum, orada işlerinin ehli insanlar var. Ama hiç mi hatrı yok taraftarın? Bir oyuncu da taraftar için kalsın, nedir yani? Ki yine söylemek zorundayım bu noktada, Kewell'dan bahsediyoruz, sanki oynasa hakkını vermeyecek formasının. Ve yine söylemek zorundayım, taraftarın yüksek bir oranda söz hakkı vardır kulüplerde, olmalıdır. En azından benim futbol görüşüm böyle.

Taraftar demişken, güçlü bir taraftar ile Kewell'ın bu takımdan gönderilmesi gündeme bile gelemezdi. Gelemez diyeyim ya da, hâlâ umudumu koruyarak. Beşiktaş taraftarı Nouma'yı geri getirtti, Quaresma'yı aldırıyor; formasının hakkını vermeyen kaç tane oyuncuyu göndertti, Youla'sıydı, Çağdaş'ıydı... Bir oranda doğru bunların hepsi. Yarın İbrahim Toraman'ın, Ernst'in gönderilmesi gündeme gelirse ne olur acaba İnönü'de? Ya da maçlar bitti, başka yerlerde... Bilmiyorum, tabii Beşiktaş tribünü de eski havasında olmayabilir ya da Demirören'den her şey beklenebilir, bilemiyorum. Sadece, neredeyse tüm Galatasaraylıların aşık olduğu bir adam, herkes üzülecekken, kimse memnun olmayacakken nasıl böyle rahat gidebilir, onu düşünüyorum. Büyük paralara da değil, boş beleş gidiyor Kewell. Ben bunu anlayamıyorum. Biz bu sırada ne yapıyoruz, onu da anlamıyorum. "Herkes gider, biz kalırız, biz Galatasaraylıyız" mı diyeceğiz yine? Biz kalırız tabii, biz yine Galatasaraylıyız.. Ama Galatasaray bir eksiliyor.

12 Nisan 2010

"Benim Param"

"Benim paramla zengin olan futbolcu" kalıbını anlayamıyorum. Evet, bence de futbolcular hak ettiklerinin çok üzerinde para kazanıyorlar; çünkü futbol, değerinin çok üzerinde fiyatlarla pazarlanıyor. Ama kimse kimseyi maça gitmesi, forma alması için zorlamıyor. Bir tercih meselesidir futbola bütçe ayırmak. Ve maça giden adam, karşılığında hoşuna giden bir gösteri izleyerek belirli bir hizmet alıyor. Yoğun duygular yaşıyor. Forma alan adam, aldığını üzerine giyiyor. Ben sırf kulübüne katkıda bulunmak için bilet alıp da karşılığında hizmet almayı reddederek maça girmeyen adam görmedim. Sırf kulübe katkı olsun diye para verip bağış yapanlar da genellikle tribünden çıkmıyor. Verilen her şeyin bir karşılığı var ve bu karşılık bizim verdiklerimizden daha az bile olsa, bu bizim tercihimiz. Dolayısıyla futbolcuya "Benim paramla o arabaya biniyorsun, o sinemayı kapatıyorsun" demenin kendi içinde bir mantığı yok. Futbolcu da sana gösteri sunuyor, bunun için her gününün önemli bir bölümünü prova yapmaya ayırıyor. Hatta belli konularda tüm hayatını buna göre programlıyor. Bunu yapmazsa, zaten daha fazlasını da kazanamıyor.

Hizmet sektörü budur zaten. Gittiğimiz kafe - restoran da bizim paramızla zengin oluyor, okuduğumuz gazete de, kıyafetini aldığımız mağazalar, markalar da... Ben hiçbirine "Benim paramla zengin oluyorsun" diyenini görmedim. Hadi bunlar ticari meseleler, hani futbol da ticarileşmiştir ama bu gerçeğin kabul edilmediğini varsayalım. Futbolun endüstriyelleşmesi neyse, sanatın endüstriyelleşmesi de odur. Ama bolca para döküp gittiği konserde, sanatçının performansını beğenmeyen insan, en fazla çekip gider benim bildiğim. "Benim paramla zengin oldu" diye düşünen insanlar olduğunu sanmıyorum. Futbol da paranın merkezde yer aldığı bir sektör, kendi içinde arz-talep dengesi var ve futbolcular oynadıkları futbola göre para kazanıyor. "Benim vergimle çalışıyorsun" mantığıyla yaklaşmanın sanki pek bir anlamı yok.

Geçmişte ben de bu hataya düşmüşümdür elbette ama şimdi düşününce, bu mantık epey saçma geliyor. Gerçi taraftarlıkta da mantık aramamak lazım tabii de, bazı tepkiler gerçekçilikten çok uzak kalıyor. Bir de söylendikçe ezberleniyor; ezberlendikçe genel geçer yargı klişelerine dönüşüyor. Futbol, 15 sene öncekiyle aynı oyun değil. Bunun için futbolcuya çatmak yerine, galiba taraftarlık anlayışını gözden geçirmek gerekiyor...

Karşılıklı bir araya gelip konuşmak lazım. Tartışmak lazım sabahlara kadar. Bu kadar sıcakken yaşananlar, mümkün değil sağlıklı bir şekilde yazıya dökmek. Ki, yaz yaz bitmeyecek bir arka planı var bu akşam yapılanların; beni geleceğimi sorgulamaya kadar itecek...

Tribünde, üç sene önce bir zamanlar ben allahın dağındaki bir mahalle kahvesinde maç izlerken sürekli orada olan bir çocukla karşılaştım. Kapalı'da. Şaşırdım, buraya mı geliyorsun dedim. Yok dedi, abiler çağırdı, geldim. Ve sonra baktım ki takımı protesto ediyor. Kapalı'nın bir ortası var, bilen bilir. Bu sene Eski Açık'a gidenlerin Kapalı şubesi niteliğinde. Onlar bölünüp üç ayrı yere konuşlanmış. Konuşlanmış ki protestoya karşı gelenler bastırılsın. Sesleri solukları çıkmasın. Onlar oyuncu yuhalarken, sen alkışlarsan; ters ters baksınlar...

Futbolcuların bir tepki hak ettiğine inanıyorum. Ama tepki nasıl olur biliyor musunuz? Her şekilde olur da, bu şekilde olmaz. Tepki gösterebilmek için önce gerçekten bağımsız olmak gerekli bir kere. Sonra masumiyet. Saf sevgi... Of. Diyorum ya, yazıyla olacak iş değil. Konuşurken laf lafı açar, on ayrı cümlede, kopuk kopuk ve aklına geldikçe her şeyi söylersin. Yazıda toparlamak zor. Üzerinden zaman geçmesi lazım.

Başa döneyim...

Beş dakikalık sessizlik protestosunu ilk duyduğumda hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü klişeydi. Futbolcuların kafasına bir şeylerin sokulması gerekiyordu ama her sene aynı basit eylemi yapan tribün, oyuncusu üzerinde hiçbir etki yaratamaz. Dolayısıyla, bu tepkiyi "yetersiz" buluyordum. Asıl protesto nasıl olurdu? Ekşi Beşiktaşçıların yapmaya çalıştığı gibi. Beş dakika bağırırsın, sonra stadı terk edersin. Mesela diyorum. Açık söyleyeyim; böyle bir şey olsaydı, ben katılırdım. Şampiyonluk şansımız sürüyor da olsa benim orada vereceğim mesaj daha önemli. Bence. Beş dakikalık sessizlik ise sadece bir şekil. "Bu tribünün yönetimi bizde. Bir tepki gösterilmesi gerekiyordu, al sana tepki" diye önümüze konulmuş bir şeydi. Hiçbir şeye yararı yoktu.

Ama sonra baktık ki, tepki bununla sınırlı değilmiş. Bapbağımsız taraftar oluşumumuzun internet sitesi, "Arda sinema kapatsın, Galatasaraylılık ruhu yok, para peşinde" melodileriyle açılıyormuş. Hep söylüyorum, Arda benim özellikle sempati beslediğim bir oyuncu değil. Çünkü hâlen bazı konulardaki tavırlarından emin değilim. Hatta kişisel nedenlerim de var yine ona mesafeli yaklaşmam için. Ama şunu tartışmam ki, şu takımda en Galatasaraylı üç adamdan bir tanesidir. Kendimden farklı görmem bu hususta. Takımdaki yerli - Brezilyalı kamplaşmasında rol oynuyor mu? Bilmiyorum, oynuyor olabilir. Bu şekilde protesto bile edilebilir; genç oyuncudur, ders de alabilir. Ama şu yapılan o kadar büyük bir ayıptır ki, kelimeler yetmiyor işte anlatmaya. Arda'ya bunu yapanlar, onun söylediği gibi kıskanıyorlar Arda'yı. Çok net. 2007 yılıydı, aynısını ben de söylemiştim. Yolda Sinem Kobal'ı görse aklına çirkin fikirler gelecek binlerce insan kıskanıyor Arda'yı ve bunu yapıyor. Ne var yahu sinema kapattırmakta? Bin lira yahu! Milyon dolar kazanan bir adamın kız arkadaşına böyle bir sürpriz yapmasından doğal ne olabilir? Milyon dolara gerek yok, yarın öbür gün, özel bir zamanda aynısını tribünde tepki gösterenler de yapabilir. Kız arkadaşına laf atılsa, kavga etse Arda; daha mı iyi olacaktı? Çok muhtemel değil miydi bunun olması? Bence gayet doğru davranmış. Veya yanlış olsa ne yazar? Neyi tartışıyoruz yahu?

Sonra Jo... Ben de hayal kırıklığı yaşıyorum, ben de kızgınım... Yapsın ne yapıyorsa ama en azından biraz sessizce yapsın. Öbür türlü bir tepkiyle karşı karşıya kalması kaçınılmaz. Ama o tepki, bu tepki midir? Jo'yu yuhalayan adamda da Arda için söz konusu olan psikoloji var. Sağımda solumda görüyorum, zavallı adamlar; Fenerbahçe maçı sonrasını bırak maç sırasında partner bulabilse bütün sezonu feda eder seks yapar, çok net yani. Bu şekilde yazmaktan rahatsızlık duyuyorum ama onlar aynı rahatsızlığı adama "seks aşkı" diye tezahürat yapmaktan duymayınca başka çare kalmıyor. Bu adamlar kıskanılıyor, olay budur. Protestonun ortaya çıkmasının ana nedeni bu değildir, ancak manipülasyon aşamasının bu denli kolay olmasında en büyük rol bu kıskançlığındır. Nonda, Nonda diye inliyorsun. Yahu birkaç ay önce onu da sen yuhaladın! İki ay önce Jo'yu da böyle karşıladın! İki ay yahu! Zamanda geriye yolculuğu daha da kısaltalım; iki hafta önce aynı adamlar "Büyük Kaptan Arda Turan" tezahüratıyla kendilerinden geçiyorlardı. Aynı adam diyorum, görüyorum çünkü çevremde. Bu var ya, ruh hastalığı. Her şeyi en uçlarda yaşamak, görmek ne kadar sağlıklı?

14 yıl beklemişler sonra... ulAn! 15 yaşında çocuklar, 14 yıl beklediklerini bağırıyorlar, bundan komik ve bundan saçma bir şey olabilir mi? 14 yıl bekleyen adam, o Numaralı'daki işte. Senin değil 14 yıl, 2 tane maçla bütün devrelerin yanıyor... Koca koca adamlar da var elbet içlerinde, bir sürüsü... Yine saçma. 14 yıl beklemek başka bir şey bir kere, o beklemek bu beklemek değil. Sen beklemişsin ama belli ki anlayamamışsın. Bir 14 yıl daha düşünsen yine anlayamazsın. Galatasaray şampiyon olamıyor, ne yapacaksın? Takım mı değiştireceksin? Olamamış işte, sen de mecburen beklemişsin. O sürede tesis mi basmamışsın, küfür mü etmemişsin; hepsi olmuş. Ama neticede beklemiş oluyorsun işte. Şimdi on sene şampiyon olamasak, sen her hafta bu akşamki iğrençliğinle sahne alsan, sonunda yine beklemiş olacaksın. E ne anladım ben bu işten? Ki, tesis bassan şu yaptığından daha mantıklı. Are you player, bugün olanın yanında hiçbir şeydir. Stadın ya orası senin, stadın! Ve ben bugün kendi stadımda kendi takımımın kadrosunu duyamadım, ıslıktan.

Taçsız Kral Metin Oktay tezahüratı, bilmiyorum kaçıncı kez söylüyorum, her şeyden önce Metin Oktay'a saygısızlık. Onun adını saçma sapan hezeyanların için nasıl ağzına alırsın? Klişe oldu artık ama doğru: Sanki bugün yaşıyor olsa, ona da küfürü basmayacaktın? Al işte sana Arda Turan, modern zamanda Metin'e olabilecek en yakın adam. Hatta daha profesyonel, olumlu anlamda. Alemci futbolcu istemiyorsun ama o Metin alkollü kafayla maça çıkmış haberin yok. Varsa da bağlantısını kuramıyorsun, acizsin çünkü düşünmekten.

Yine bir ara yükselen, "Basın yalan yazıyor, şampiyon olmayınca" tezahüratı var. E tabii bu da bir sürü acziyetin sonucu. Sen o basının, en çok senin üzerine oynayan adamı olan Erhan'ın yaptığı kötü niyetli haberlere göre oyuncu yuhladın yahu bugün! Erhan Telli olsam, ya da kötü niyetli herhangi bir medya mensubu olsam en çok zevkten delireceğim gün olurdu bugün. Kimbilir ne kadar sevinmişlerdir... Bunu da sen sağladın.

Numaralı Re-Re-Re-Ra-Ra-Ra çektiğinde tepki gösteriyorsun. O tezahürat yuhalanır mı yahu? İnanılır gibi değil. Sonra bir de sosyete tezahüratı. Ama sana çapulcu dendiğinde sinirleniyorsun...

Sezon boyunca böyle bağırmadı bu tribünler. Jo'ya top gelme ihtimali ortaya çıktığında bile kopan fırtınalar; Fenerbahçe, Manisa, Belediye maçlarında meltem olarak ortaya çıksa sonuç yine böyle olmazdı. Bu tribünde senelerdir iş yok. 2002'den sonraki en hakiki taraftar desteğini Westfallen'de gördü bu takım. Keşke her maçı orada yapsak, ben takımdan uzak kalmaya razıyım.

Arda'ya helal olsun. Kendisine ayıp eden tribünlere tavrını koydu ya, küçük hesaplar yapmadı ya, gözümde büyüdü bugün. Umarım tek seferlik bir davranış değildir. Ben de aynısını yapardım. Ki kendimce epey benzeştirdiğim şeyler yakın zamanda başımdan geçti, yaptım. Arda'nın kimseye eyvallahının olmasına ihtiyacı yok. Yeteneği var, düzgün çocuk; doğru bildiği yolda yürüsün. Yarın Fenerbahçe'ye gitmek istediğini açıklasa kızmam bu saatten sonra, yeter ki tavrı sağlam olsun. Yapmayacağını da biliyorum ayrıca ve yine, ben de yapmazdım. Üst üste birkaç defa "ben" dememin nedeni burada kendi kişiliğimi ön plana koymak değil, en yoksun olduğumuz şeyden söz ediyorum ben en başından beri; empatiden.

Daha yazılacak, söylenecek çok şey var. Bir yandan da bu kadarı bile fazla. Bu yazdıklarımı görünce beni hayatından silecek insanlar olduğunu tahmin ediyorum, değer verdiğim insanlar. Sen kimsin de benim manipüle edildiğimi düşünüyorsun diyeceklerdir, haddimi aştığımı söyleyeceklerdir. Son bir kez daha haddimi aşıp, zamanı gelince yaptıkları yanlışın farkına varacaklarını düşündüğümü belirtmek istiyorum. Ne kadar iyi taraftar diye düşündüğüm insanları bugün "Kimisi sinema peşinde" diye bağırırken gördüm ya, anladım ki benim algım epeyce bir farklı. Aslında yakın zamanda anlamıştım, bugün de emin oldum. Ben Galatasaray için canımı feda etmem, aksini de hiçbir zaman iddia etmedim; ama "Galatasaray için ölürüm" diyen çok sayıda insanın aksine kendimi Galatasaray'dan çok daha küçük görüyorum. Dolayısıyla her türlü hayal kırıklığıma rağmen bugünkü hezeyanları sergileme hakkını da kendimde görmüyorum.

Bugün de unutulur gider. Unutulmasa da hatıra olur. Petre'ye, Hagi'ye, Mondi'ye yapılanlar; Fatih Akyel'e yapılmayanlar gibi. Bu olayların hepsinin ardından Galatasaray tribünlerinin temel dinamikleri aynı kaldı, ancak her birinden de insanlar bireysel sonuçlar çıkardı. Bugün ben de epey bir sonuç çıkardım.

Ya şu Arda, en iyi zamanında ona şakşakçılık yapılırken bir tek şey söyledi: "Bana tezahürat yapıyorlar, çok mutlu oluyorum. Ama futbolcuyuz, yarın formumuz düşebilir, kötü oynayabiliriz. Bunlar mutlaka olacaktır. Lütfen o zaman da yanımda olsunlar."

Şimdi bu adam ne yapsa haksız duruma düşebilir? Tribün ona ayıbın daniskasını yapmışken, gol sevincini Rijkaard'a koşarak gösterince mi haksız olur, direkt soyunma odasına gidince mi? Diyorum ya, yarın Fenerbahçe'ye gitmek istese haksız olmaz gözümde. Bunu yapmayacağı için de ayrı bir yere sahip çok sayıda insanın gönlünde.

Unutmadan... Frank Rijkaard tezahüratları tamamen iki yüzlülüktür, göz boyamadır. Zira sahadaki de Frank Rijkaard'ın takımıdır.

11 Nisan 2010

Acı

Ali Sami Yen'deki bir önceki maçta üzülmüştüm, sinirlenmiştim. Bu sefer utandım, parçalandım, canım yandı. İnsana kendi stadında deplasmanı yaşatanlara söyleyecek söz yok, bitti. Futbolculara çok kızgınım, bin türlü tepkiyi de hak ettiklerini düşünüyorum. Belki bugün yapılanları bile umursamamışlardır. Ancak hiçbir şey bugün yapılan ayıbı haklı çıkaramaz. Gösterilmesi gereken tepki, asla bu değil. Bugünkü tepki masumiyetten çok uzak, bambaşka hesaplarla yapılmış bir tepkidir. Galatasaray tribünlerini hakimiyetini elinde bulunduran, Galatasaray üzerinden geçinen insanlar, bir kez daha mutlu sona ulaşmışlardır. Kötü gidişin üzdüğü, Galatasaray'ı yüreğinin ta derininde hisseden binlerce insan da çok açık ve net bir şekilde manipülasyona uğramıştır. Sevdikleri içindir, safça; ama yanlışın en büyüğüdür. Suça ortak olmuşlardır.

Bu akşam olanlar; Fatih Akyel, Mondragon, Petre, Hagi olaylarından farksızdır. Zamanı gelince, bugün anlayamayanlar da bunda hemfikir olacaklardır, ki failleri zaten aynıdır. Ve hâlâ oradalardır. Daha çirkinleşebilsinler çirkinleşebildikleri kadar, e elbet bu işin sonu da böyle böyle gelecektir. O güne kadar ben Kapalı'da ya da açıklarda olmayacağım. Çok üzgünüm.

Bir şeyler yazacağım ilerleyen saatlerde...

Frank Rijkaard geldiğinden ve sezon başında bunun etkilerini gördüğümüzden beri; beni yazmaya iten, motivasyonumu o derecede yükselten az olay oldu. Onlarda da alışkanlığın kaybolmasının etkisiyle ya sessiz kaldım, ya kendi kendime yazdım, ya da mail gruplarında. Neyse, şu anda epey doluyum. Girizgâhı da kısa keseceğim o yüzden. Muhtemelen toparlayamayacağım pek, parça parça olacak... Böyle olsun bu seferlik.

Kötü durumdayız. İşler hiç istediğim gibi gitmedi. Düşündüğüm gibi olmadı. Sezon başında bu tabloyla karşılaşabileceğimizi biliyordum, ama o güzel başlangıçtan sonra emin olmuştum şampiyonluktan. Olmadı. Ha, olmadı diyorum ama tam şu anda başlayan maçta Bursaspor kazanamazsa, tekrar da inanabilirim. Ruh hastası olacağız sonunda. Ama Sivas maçıyla birlikte çektiğim televizyon fişini, az önce yerine taktım; ne yapayım? Son ana kadar inanacağım, hiç mantıklı gelmese de.

Fenerbahçe maçıyla, içimden çok parça koptu. Aklımın ipleri de koptu. Söyleyecek çok şey var ama galiba artık zamanı değil. Şunu söyleyeyim, maç bittiğinde şampiyonluğa hâlâ inanıyordum ama sevinilecek bir şampiyonluk asla olmayacaktı benim için. Sivasspor maçının son dakikasında yediğimiz gole de zerre kadar üzülmedim. Başka duygular olarak çıktı o üzüntü benden. Stres de değil. Sinir ve sıkıntı diyebilirim. Çünkü hayatımda hiçbir golün atılacağından bu denli emin olmamıştım. Türkiye Kupası'ndan elenmemizin suçlusu olan Rijkaard, bu maçtaki sonucun da sorumlusuydu, bana göre. Bu sezon hangi maçta geriye çekildiysek gol yedik. Manisa'sıydı, Belediye'siydi, Sivas'ıydı... Hak ettik. Çıkan kadro için bir şey söyleyemiyorum, vardır bir bildiği hocamızın. Çok konuda da böyle diyorum. On yıl ayrılmasa keşke, güvenim hiç sarsılmadı bugüne dek. Ama bu sezon çok başarısız bir yönetim gösterdiğini görmek gerek.

En başta da söylediğim gibi, bu öngürülebilir bir gelecekti sezon başı için; ama bu muhtemel sonucun bir arkaplanı da olmalıydı. Bir şeyler öğrenmeliydi Galatasaray bu sezon. Ancak çok uzun süredir, ileride kullanmak üzere bir şeyler biriktirmeyi bıraktık. Bu sezonki cefa, önümüzdeki senelerin sefasının bedeli olmadı yani. Daha küçük şeyler için, büyük bedeller ödedik. Türkiye'de başarı istikrara bakar, dolayısıyla önümüzdeki sezonun Rijkaardlı Galatasaray'ı bu kez çok daha güçlü ve iddialı olacaktır; ancak ben bugün daha farklı bir noktada olmayı bekliyordum. Puan durumunda değil, sahada.

Herneyse. Demek ki düşündüğümüzden daha yavaş ilerleyeceğiz. Ancak hâlâ üzerinde konuşulacak bir "sabır" kavramı da var. Hakkını verelim, taraftar büyük oranda yeminine sadık kaldı. Hatta sırf yemin ettiği için, adı Rijkaard olduğu için hiç eleştirmeyenler, yeminimi bozdum ulancıları azınlıkta bıraktı. Tabii o da yanlış ama şimdi benim söylemek istediklerim farklı. Sabrımızı yine çok doğru dağıtmıyoruz gibi geliyor bana. En azından medya tarafından dahi oluşturulmuş olsa, bir "Elano'yla olmuyor" yargısı var. Bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Bugün Sabah gazetesinde "Elano'yla olmayacağını anlayan Galatasaray Yönetimi, Gattuso ruhlu oyuncuların peşine düştü." haberi var. Gerçeği yansıtıyor olabilir, ihtimal veririm. Oysa ki Elano, yanında Gattuso'yla oynarsa zaten ondan da çok parlar. Yanında Mustafa Sarp'la, Mehmet Topal'la, Ayhan'la, Barış'la oynarkenki hâliyle değerlendiremeyiz Brezilya Milli Takımı'nın ilk 11 oyuncusunu. Ki, ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu hatırlamamız için orada oynuyor olması da gerekmiyor.

Elano, Dünya Kupası'nı düşünüp kendini sakınarak oynuyor olabilir; buna ihtimal veririm. Aslında böyle bir durumda düşüneceğim tek şey, gitmesi gerektiği olurdu. Ancak son yıllarda Türkiye'deki futbolcu tipolojisini daha iyi anladığıma, daha yakından tanıdığıma inanıyorum. Ve gerçekten ilkeli davranıldığında Galatasaray'da ilk 11'i dolduracak futbolcu kalmayacağına... Dolayısıyla kabul etmek gerek galiba bunları. Futbolcuyu büyütmemek yeterli, sadece takımı sevmek. Elano kendisini riske etmiyor demiyorum, ihtimal üzerine konuşuyorum sadece. Ve öyle olsa bile, ki ben olduğunu düşünmüyorum, önümüzdeki sezon Elano'yu kadroda görmek istiyorum. İyimser bakmak zorundayım çünkü. Elano kalitesinde futbolcuları çok nadir getirebiliyoruz Galatasaray'a, dolayısıyla ondan alacağımız performansı da sonuna kadar kovalamalıyız. Ben aynı adamı Manchester City'deyken "Ah keşke böyle bir futbolcumuz olsa" diyerek izlediğimi de biliyorum. Olunca, farklı bakmamak gerek işte.

Elano bu sezon aynı performansı başka takımda gösterip, yazın Galatasaray'a transfer edilse kimse çıkıp da bir önceki sezon ne yaptığını sorgulamazdı. Herkes en yüksek performansına ulaşacağını varsayardı. Ama o düşük formu Galatasaray'da gösterince bunun adı gitsin oluyor. Onun adı da transfer çılgınlığı. Duyguların mantığı bastırdığını, bu örnek çok net bir şekilde ortaya koyuyor bence. Ama bir taraftarın böyle düşünmesi normal. Önemli olan, yönetici konumunda bulunanların farklı düşünebilmesi. Umarım düşünürler. Elano, önümüzdeki sezon kendi ayarında yeni bir oyuncunun transferden çok daha yararlı olacaktır. Çünkü kalitesinin üstüne, bir de takımı tanıma vasfını ekledi. Yani, yanında doğru oyuncularla oynadığında yeni bir Lincoln örneği bizleri bekliyor olabilir. Ben buna inanıyorum. İnanmalıyım da.

Benzer düşüncelerin sonucunda, Giovani ve Caner'in de bonservislerinin kesinlikle alınması gerektiğine inanıyorum. Bu söylediklerim Jo için geçerli değil. Çok kaliteli bir futbolcu ama Fenerbahçe maçından sonra alem yapan adamın karakter problemi olduğuna inanıyorum. Böyle düşünmenin, geri kafalılık falan olmadığı üzerine saatlerce konuşabilirim. Leo Franco'nun Atletico maçından sonra beş dakika sahada kalıp tüm rakip oyuncuların elini sıkması da kabul edilemezdir benim gözümde, ayıptır. Pekâlâ gidip o tebrik faslını içeride de gerçekleştirebilir. O şekilde yapsa centilmenlik olur, bu şekilde taraftara saygısızlık.

Jo demişken, akşam Diyarbakırspor maçı var ve birtakım protesto hazırlıkları... Bu protestolardan nasibini alacakların başını da Jo çekiyor. Bir de Arda! Bu noktada yazıyı sonlandırmak zorundayım, çünkü bunun üzerine ne söylenebilir bilmiyorum. Bir sürü noktada da kendimi frenlemem gerektiğine inanıyorum. Ama bir önceki maçta "Büyük Kaptan" tezahüratı yapıldı bu adama. Bugün Galatasaray Ruhu yok, paranın peşine düşmüş deniyor. Bir önceki sene "Paris Hilton yakışır sana" deniyordu, bugün sinema kapatsın deniyor. Kim bağırıyor, neden bağırıyor; çok önemli sorular bunlar. Cevabını burada aramayacağım. Beş dakikalık sessiz protestonun ne kadar bayat ve yavan olduğu da bambaşka bir konu. Ve ben bu konulardan çok sıkıldım. Nefret ediyorum; akşam maç var ve şu anda maça gitme fikri beni öyle strese sokuyor, öyle içimden gelmiyor ki anlatmak zor. Ama yine de gideceğim. Hatta başka bir tribüne gidecektim bugün ama vazgeçtim, sırf Büyük Kaptan Arda Turan diye bağırmak için Kapalı'da olacağım. Daha önce bu şekilde hiç bağırmadım, çünkü o tezahürat da yanlış, erken, çok erken. Zaten futbolcuya çok nadir tezahürat yaparım, Arda'ya da en son Kalli dönemindeki Sivasspor maçında haksız yere protesto edildiğinde bağırmıştım böyle yürekten.

Pek yazıya benzemedi ama içimi dökmüş olayım, bir nebze. İhtiyacım vardı. Üzgünüm.

Bursaspor maçında dakika 75 oldu, skor hâlâ 0-0. Hani olmaz ya, tüm maçlarımızı kazanırsak kayıtlara "herhangi bir şampiyonluk" daha geçirebiliriz, mümkündür. Bayağı da iyi gelir her şeye rağmen.

Herneyse işte, yine. Galatasaray'da her şey düzelir; bazı şeyler, bilmiyorum...

27 Mart 2010

Ezeli Rekabet

Galatasaray, Fenerbahçe. Fenerbahçe, Galatasaray. Öyle bir rekabet ki, hangisinin adının önce yazılacağı konusu dahi saatlerce tartışılabilir. Başarı, tarih, alfabetik sıra yahut taraftar sayısı; hepsi etkili olabilir. İki ayrı kutup. İki zıt kardeş. Bir ülke nüfusunun büyük bölümünü hayata bağlayan renkler… Kimi zaman avuntu, kimi zaman kahır; her daim aşk, hem de en platoniğinden.

Klişedir ama bir o kadar da gerçek: İki rakip karşı karşıya geldiğinde dönmez dünya Türkiye’de. Akmaz zaman. Sokaklar boşalır, trafik açılır, alışveriş merkezleri iş yapmaz, toplu taşıma araçları boş çıkar yolculuklarına. Doksan dakika, uzatmalar ve bir de devre arası süresince her şey unutulur. Ne kimsede dert kalır, ne akıllarda taç ve aut çizgilerinin ötesini geçen bir düşünce. Beşiktaşlıları, Trabzonsporluları, Eskişehirsporluları da vardır elbette bu ülkenin; ki bazıları bu rekabeti umursamadıklarını söylerler. Doğru değildir çoğunlukla. Futbolla biraz ilgili herkes için gündem Fenerbahçe’dir, gündem Galatasaray’dır saatler derbiyi gösterdiğinde. Hatta bir hafta öncesinde; ve hatta bir o kadar da sonrasında.

Her şey 1907’de başladı. Galatasaray artık yalnız değildi; bir rakibi vardı. İkinci takımlarında oynayan Kulaksızzade Galip Bey, Birmingham’dan gelen ve kısa zamanda sarı ve kırmızı renklerle değişen sarı lacivert formayı, Moda’da oturan arkadaşlarının kurduğu bu kulübe benimsetmişti. Bu kulübün adı Fenerbahçe’ydi. İki kulüp arasında renk alışverişiyle başlayan ilişki, Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye geçen oyuncularla daha derin bir anlam kazanmıştı. Adına transfer dahi denmeyecek bu yer değiştirmeler, o günlerde iki takım arasında problem yaratmak bir yana, tatlı bir rekabeti de içinde barındıran bir dostluk oluşturmuştu. Peki bu ilişki, zaman içerisinde dostluktan gitgide uzaklaşarak nasıl bugünkü hâlini aldı?

Bugünkü durum malum. Her derbi öncesi haber çıkar gazetelerde: Dünyanın bir numaralı derbisi; bazen iki, bazen üç. Karşılaştırıldığı diğer rekabetlere baktığımızda, “futbol asla sadece futbol değildir” sözünü doğrular nitelikte örnekler çıkar karşımıza. Celtic ve Rangers arasında din ve politikanın; Barcelona ve Real Madrid arasında tarihsel ve ırksal bir mücadelenin, Boca Juniors ve River Plate arasında sınıf farkının, Roma - Lazio rekabetinde yine siyasetin etkileri görülür. Galatasaray ve Fenerbahçe için benzer bir durum söz konusu mu? Her ne kadar geçmişte Galatasaray’ın aristokrasiyi, Fenerbahçe’nin burjuvaziyi temsil ettiği de iddia edilse, sarı kırmızılılar Saray’ın ekonomik desteğiyle ayakta kalıp partilerden bağımsız bir duruş sergilerken, Fenerbahçe iktidarların futbolu halka sevdirme politikasının merkezinde de yer alsa; bugün için iki kulübün bu gibi keskin çizgilerle ayrıldıkları söylenemez. Kulüplerin tarihten bugüne getirdikleri önemli farklılıklar var elbette, ancak bugün iki kardeşten biri Galatasaray’ı, biri Fenerbahçe’yi tutabiliyorsa iki takımın toplumun ayrı kesimlerine hitap etmesi gibi bir durum yok ortada.

Bu anlamda Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti, futbolun sadece futbol olduğunda dahi ne denli büyük etki yaratabileceğinin en büyük örneğidir diyebiliriz; ancak bunu yalnızca sportif başarıya indirgemeden, kulüp bazındaki farklılıkların yarattığı zıtlığı da göz önünde bulundurmak gerek elbette. Futbol, milyonlarca insanın hayatında çok önemli bir yere sahip. Televizyonlarda görülen saniyelik reklamların dahi insan üzerindeki etkisi düşünülünce, kişilerde bir aidiyet duygusu da yaratan futbol kulüplerinin ne büyük etki yaratabileceği hakkında fikir sahibi olunabilir. Dolayısıyla kulüplerin, felsefelerini bir anlamda taraftarlarına da aşıladığını, hatta onları küçük yaştan itibaren çekimine alarak karakterleri üzerinde dahi etki sahibi olduklarını söylemek mümkün. Bir gün bu alanda istatistiksel bir çalışma yapılır mı bilinmez; ancak aynı renge gönül verenlerin genellikle kendi aralarında daha yakın dostluklar kurabildiklerine dair bir gözlem, çok sayıda insan tarafından yapılmıştır. İstisnası, kaide olmasına izin vermeyecek kadar fazla olan bu durum, yine de üzerinde düşünülmeye değer bir sosyolojik olgu olarak kabul edilebilir.

Her şeye rağmen, adına dünya derbisi dediğimiz bu çekişme, en nihayetinde bir sportif rekabettir. Ancak dünyanın hiçbir ülkesinde yayımlanmayan derbiyi bu şekilde adlandırma yanılgısına düşmemizi sağlayan unsur, içerdiği şiddetin dozudur. İşin sportif ruhundan neredeyse eser kalmamıştır. İki tarafın, iki taraftarın birbirine duyduğu nefrettir bu derbinin bugünkü kimliği. Bir tutam talihsiz beyanat, çokça medya etkisi ve hepsini kapsayan çıkar hesapları, mevcut duruma getirmiştir iki takımı. Sevgi, tek başına yetersiz kalmaktadır demek ki bu hesaplara göre. Sevgiden çok nefret lazımdır ki taraftar kimlikleri istenilen kıvama gelsin. Türkiye toplumunun doğasında var bu zıtlık, her birimiz bunlarla büyüdük, büyütüldük. Bilhassa genç olanlarımız. Ötekileştirme yoluyla sevdirildi bize her neyi sevmemiz isteniyorsa. Başkalarını kötüleyerek kendimizi en özel, en güzel, en iyi zannettik. Lacivertler kırmızılardan, kırmızılar da lacivertlerden nefret edip daha bir bağlanıyorlarsa kendi renklerine, bu aslında saf bir sevgi değildir.

20. yüzyılın ilk yarısında da seviyordu insanlar Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı. Hem de sonsuz bir aşkla. Ancak iki takım taraftarları, birbiriyle iç içe izliyorlardı maçları. Sahadakiler birbirlerinin dostlarıydı. Ve bu dostluk, her 90 dakikada yumruk yumruğa kavgaya dönecek kadar pamuk ipliğine bağlı da değildi. Bugün birbirlerini sakatlamaya oynayanlar, o günlerde “Çok eksiğiniz var, isterseniz maçı tehir edelim.” teklifinde bulunurlardı. 1913’ten 1951’e kadar bayram olarak kutlanırdı bu rekabet. “Galatasaray - Fenerbahçe Bayramları”, takım kaptanlarının Atatürk Büstü’ne çelenk koymasıyla başlar, tüm sporcular ve yöneticilerin bando eşliğinde yaptığı geçit töreniyle devam eder; atletizm, voleybol, cirit, güreş ve futbol karşılaşmalarıyla son bulurdu. Gelgelelim, geçtiğimiz yıl bu rekabetin yüzüncü yılında bir gösteri maçı yapılma ihtimali dahi iki takım taraftarlarından tepki gördü. Şölen havası, yerini tahammülsüzlüğe bıraktı; her iki takımın varlığının birbirlerini büyüttüğü unutularak. Derbilerin sayısı bile azaldı, azaltıldı. Yakın geçmişte bir sezonda 6-7 kez karşı karşıya gelebilen iki ekip, artık belki 2, belki 3 kez birbirlerine rakip oluyorlar.

Her şeye rağmen, şu dünyada Galatasaray - Fenerbahçe derbisi kadar güzel bir şey yok. İster dünya derbisi olsun adı, ister karmaşa; milyonlarca insana duyguların en yoğununu bu derbi yaşatıyor. Maç tarihi yaklaştıkça yavaşlayan zaman, o büyük gün saran tatlı heyecan, takımlar sahaya çıktığı an titreyen dizler, birbirine vuran dişler, galibiyetin her şeyi unutturan coşkusu, mağlubiyetten sonraki sabah -eğer uyumak mümkün olduysa- uyandığında insanın tam yüreğine oturan, çöken acımtırak hüzün… O an için yaşayıp, o an geldiğinde heyecanını kaldıramayarak kendini sokaklara atanlar; yapılan akıl almaz totemler… Bu rekabet olmasa hiçbiri olmayacaktı. İki takımdan birinin yerini, herhangi bir başka takım dolduramayacaktı. Galatasaray - Fenerbahçe derbileri çok daha güzel geçebilir belki; ancak nasıl geçerse geçsin, etkisi asla azalmayacak.

Unutulmaz Anlar

Ezeli rekabetin her karşılaşması, ileriye anılar bırakıyor. Futbol adına hiçbir güzelliğin yaşanmadığı maçlar dahi hatırlanıyor. Bu anlamda Galatasaray - Fenerbahçe derbilerinin her saniyesi “unutulmaz anlar” kategorisine girer belki de. Ancak hafızalarda her daim tazeliğini koruyan büyük galibiyetler, hezimetler ve tabii olayları da ayırmak gerekir. Kıtalararası derbinin ilk 7 karşılaşmasını Galatasaray, filelerinde gol dahi görmeden kazanmasına karşın, 1929 yılından bu yana iki takım arasında yapılan karşılaşmalarda galibiyet üstünlüğü Fenerbahçe’ye ait. Son on yılda Kadıköy’de oynanan maçlardan puan çıkaramayan Galatasaray, 2002 yılındaki karşılaşmada rakibine 6-0 mağlup olarak tarihindeki en ağır yenilgiyi aldı. 2005 yılında oynanan Türkiye Kupası finalinde Galatasaray bu skorun rövanşını almaya yaklaşsa da, 5-1’le yetindi. 12 Şubat 1911 günü ise Galatasaray’ın 6 kişi başlayıp 7 kişi bitirdiği, Fenerbahçe’nin ise kaleci Ali Said’in sakatlanması nedeniyle 10 kişiyle tamamladığı Kadıköy’deki karşılaşma sarı kırmızılı takımın 7-0’lık galibiyetiyle sonuçlanmıştı.

İki takım arasındaki efsane maçlardan bir diğeri, 3 Mayıs 1989’da oynanan Türkiye Kupası rövanş karşılaşmasıydı. Kadıköy’deki 2-2’lik skorun rövanşında ilk yarı ev sahibi Galatasaray’ın 3-0’lık üstünlüğüyle sonuçlanmış, gollerin tamamını kaydeden Tanju Çolak yıldızlaşmıştı. Skor 3-0’ken Galatasaraylı oyuncuların yaptığı şova yönelik hareketler Fenerbahçelileri hırslandırınca, ikinci yarıda sahaya çıkan sarı lacivertliler tam dört gol birden atarak zaferlerin en büyüğüne imza attı. Galatasaray’ın o dönem üst üste şampiyonluklar yaşayıp, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da yarı final oynadığı düşünüldüğünde, çok benzer bir maç da 26 Mart 2000 tarihinde yine Ali Sami Yen’de oynandı. Galatasaray’ın bu kez de üst üste dördüncü şampiyonluğuna gitmesinin yanı sıra UEFA ve Süper Kupa zaferlerine doğru ilerlerken, Fenerbahçe de liderin tam 20 puan gerisinde sorunlarla boğuşuyordu. Galatasaraylı oyuncuların maç öncesi küçümseyici yorumları, maç sonrasında yerini yine Fenerbahçe’nin zafer şarkılarına bırakırken; maç boyunca savunma yapan Fenerbahçe, son bölümde Johnson’ın baraja çarpıp yön değiştiren frikik atışıyla 1-0 galip gelen taraftı. Sezon sonunda ne Fenerbahçe dördüncülüğe üzüldü, ne de Galatasaray şampiyon olduğuna sevinebildi hakkıyla. Galatasaray - Fenerbahçe rekabetinin ne derece önemli olduğunu gözler önüne süren bir maçtı.

10 Haziran 1959, bir başka tarihtir tüyleri diken diken eden. Metin Oktay’ın “Top ve Ben” isimli kitabında hikâyesini tüm detaylarıyla anlattığı gol, göz dolduran cinsten. Bir yanlış anlaşılma sonucunda futbol hayatında ilk kez tribünlerden hakaret işiten Metin’e, o dönem Fenerbahçe’de yer edinmeye çalışan Avni bir tekme atar. Yediği tekmenin hışmıyla Avni’yi bir yumrukla yere deviren Metin’e, karşılaşmayı yönetmesi için Yugoslavya’dan getirilen hakem tarafından sahanın dışına çıkması işaret edilir. Daha sonra ortalık yatıştığında kararını geri alan hakem, ağlayarak çıkan Metin’i tekrar oyuna davet eder. Kendisine hakaret eden Fenerbahçe tribünlerini selamlayan Metin Oktay, oyuna girdikten birkaç dakika sonra sağ tarafta Nuri’nin pasıyla buluştuğu topa tüm gücüyle vurur, ve… Ağları delen golle, Milli Lig’in ilk final maçında tek golü Metin Oktay atar. Rövanş maçındaki galibiyetle ilk şampiyon Fenerbahçe de olsa, bugün hatırlanmayan bu şampiyonluk Metin’in bazukasına yenik düşmüştür.

Metin Oktay, 10 yıl sonra, 23 Ağustos 1969 tarihinde yaptığı jübile maçıyla futbola veda ederken, bu karşılaşmanın son 10 dakikasında her iki takım kaptanı birbirleriyle forma değişerek mesajların en güzelini vermişti. Böylece 10 dakikalığına Metin Oktay Fenerbahçe, Can Bartu da Galatasaray adına mücadele etmiş oldular. 24 Nisan 1996’da oynanan Türkiye Kupası finali ikinci ayağında kupaya uzanan tarafın sarı kırmızılılar olmasının ardından “Ulubatlı” Graeme Souness, Kadıköy Fenerbahçe Stadyumu’nun santra noktasına Galatasaray bayrağını dikerek bir başka unutulmaz anın kahramanı olmuştu. 1987 yılında Galatasaray yarıştığı tüm branşlarda şampiyon olurken, Fenerbahçe ise 100. yılında Galatasaray’ı her branşta mağlup ederek taraftarına 17-0’lık bir mutluluk serisi yaşatmıştı.

Son dönemde geriye genellikle olumsuz hatıralar bırakan derbinin geçmişteki müsabakalarında da tatsız olaylara rastlamak mümkün. 23 Şubat 1934’te Taksim Stadı’nda oynanan maç, futbol tarihine “Kavgalı Maç” olarak geçmiştir. O güne kadar hep centilmence geçen derbide iki oyuncunun didişmesiyle başlayan olaylar, iki takım futbolcularının yanısıra seyircilerin de dahil olmasıyla büyük bir kavgaya dönüşmüş; neticesinde tam 17 oyuncu, “ömür boyu men” cezasının da dahil olduğu ağır yaptırımlara uğramış ve sezon sonunda Beşiktaş şampiyon olmuştur. 25 Nisan 1955 günü Spor Sergi Sarayı’nda oynanan basketbol maçında da maçın bitimine 44 saniye kala, Galatasaray şampiyonluğa giderken Fenerbahçe sahadan çekilmiş, o dönem 3-0 kabul edilen hükmen galibiyet, averaj açısından sarı kırmızılıların şampiyonluğuna yetmemişti. Ancak kısa bir süre sonra alınan kararla şampiyonluk kupası ikiye bölünmüş ve o sezon iki şampiyon ilan edilmişti: Modaspor ve Galatasaray.