Gazete okuma alışkanlığıyla büyüdüm. Aklım bir şeylere ermeye başladığı günden bu yana ise gazete almıyorum. Son olarak bir gazeteyi iki üç yıl düzenli okuduktan sonra bıraktım, ondan beridir gazete gördüğümde şöyle bir göz gezdiririm, ama almam. Herkese de almamasını öneririm naçizane. Spor medyasıyla alakalı değil, alakalı olduğu konular da burayı aşar. Burada spor medyasını ele almış olalım.
Spor medyasının da ele alınacak yanı kalmadı elbet. Nereden tutsan elinde kalıyor. Objektif bakış açısından uzak, bir dolu piyon tarafından hazırlanan, rant kokulu sayfaların nesinden bahsedeceğiz? Ülkedeki tek düzgün spor servisi Radikal'de bana göre, ama Radikal almak Hürriyet almaktan farklı olmadığı için onu da takip etmiyorum. İnternet sitelerine de girmiyorum. Sevdiğim yazarların yazılarından bir şekilde haberim oluyor.
Vatan'ın da dahil olduğu çok sayıda gazetenin spor sayfalarından ise, kelimenin ağırlığı için özür dilerim, tiksiniyorum. Tabii bunların da internet sitelerine dahi girmiyorum ama yine her türlü iğrençlikten bir şekilde haberim oluyor. Haberim olmamasını, dezenformasyon araçlarından arındırılmış bir dünyada yaşamayı tercih ederim, belki başarırım da bir gün. Aslında bu gazetelerde de sevip saygı duyduğum yazarlar var. En kötüsünde bile Kanat Atkaya gibi bir adam var, Ercan Saatçi'yi savunarak beni bu sevgi ve saygının miktarını sorgulamaya yöneltse de. Ben yazılarından tanıdığım Kanat Atkaya'dan, -Fenerbahçeli demiyorum- fanatik kimliği bir yana bırakılsa bile insan olarak Ercan Saatçi'den nefret etmesini beklerim, beklerdim. Fanatik demişken, onca yılın -bunca değil, onca; maalesef geride kaldı o yıllar- büyük spor adamı, bugün bile aynı sayfalarını defalarca kez zevkle okuduğum Gelişim Spor'un Genel Yayın Yönetmeni Hıncal Uluç, "Hepimiz fanatiğiz. Fanatik olmalıyız." diyebiliyorsa, bu da üzücü. Ama şimdiki konumuz Ercan Saatçi, Kanat Atkaya ya da Hıncal Uluç da değil. (Ben ilkiyle diğerlerini aynı cümle içerisinde kullanmaktan neden kaçınıyorum ki, onlar birbirlerine bu kadar bağlanmışken?) Başlıktan belli nereye geleceğim, konuşmak istediğim de o zaten, Gökmen Özdemir.
Gökmen Özdemir, özellikle sevip takip ettiğim spor yazarlarından biri değil. Dahası o "bir şekilde haberim olan" haberlerinden dolayı çokça yüzümü ekşitmişliğim vardır. Belki tüm samimiyetiyle doğruları yazıyordur her zaman da ben yanılıyorumdur, o da olabilir. Onun bilip de benim bilmediğim çok şey var neticede, o işin bu kadar içindeyken. Bir de ben yalnızca tartışmalı haberlerini görüyorum, takip etsem belki on yazdığının dokuzuna katılacağım. Ancak, öyle ya da böyle, haberlerine güvenilir bir adam izlenimi yaratmadı bende bugüne dek.
Ancak diğer yandan, ben Gökmen Özdemir'i her maçta Ali Sami Yen tribünlerinde görüyorum. Maçları basın tribününde oturup çayını purosunu içerek değil de Kapalı'da zıplayıp tepinerek seyredecek kadar Galatasaraylı. Hayatında görmediği kişilerden gelen "Usta, Türk futbolunun yetiştirdiği en büyük yıldız nasıl Emre Belözoğlu olur?" sataşmasına da içtenlikle yanıt vermeye, açıklama yapmaya çalışacak kadar da mütevazı. Ve şu anda kırgın.
Neden? Çünkü böylesi bir Galatasaraylı olmasına karşın şu anda Galatasaraylıların tüm okları onun üzerinde. Buna da yanlış yapılmış, yanlış anlaşılmış bir açıklama neden oldu. Haldun Üstünel, hepimizin fazlasıyla sevip saydığı bir Galatasaray yöneticisi. Her sözüne de inanır, güveniriz. Ama bu son açıklamasında bana göre yanlış yaptı. Bu yanlış, sanmıyorum ki dostunu satmak olsun, Haldun Üstünel'in bunu yapacağına inanmam. Ama Üstünel, cümleleri yanlış kurmuş, Gökmen Özdemir'in adını yanlış cümlede teleffuz etmiş olacak ki, Özdemir'in son derece masum ve dostunu uyarmak - gerçek anlamıyla uyarmak - amacındaki bir mesajı tehdit mesajı olarak yansıdı Türkiye'ye. Burada tehdit olabilir. Bu tehditi yapan da herkes olabilir. Ama bunun için Gökmen Özdemir'in aracı olabileceğine, her hafta Kapalı'da gördüğüm adamın dostunu tehdit edebileceğine ben inanmıyorum. Haldun Üstünel'in böyle düşündüğüne de...
Umarım önümüzdeki günlerde Sayın Haldun Üstünel ya da Sayın Başkan Adnan Polat tarafından bu konuda açıklayıcı bir mesaj verilir. Aksi takdirde Gökmen Özdemir, kendisini bana göre hiç de hak etmediği bir tablonun içinde bulacak.Buna, empati yetisine sahip bir insan olarak vicdanım el vermiyor. Benim bildiğim Gökmen Özdemir, en yukarıdaki görselde de görüleceği gibi bizden biri. Linç kültüründen alabildiğine uzaklaşalım lütfen...

Galatasaray, tipik bir Anadolu deplasmanından galibiyetle ayrıldı. Diyarbakır'daki 90 dakikanın, son 7 sene içerisinde Türkiye Ligi'nde oynanan herhangi bir karşılaşmadan fazla bir farkı yoktu. Gerets, Feldkamp, Skibbe, Korkmaz ya da Terim dönemindeki Galatasaray da dünküne çok benzer bir maç çıkarabilirdi. Bu, Hollandalıların etkisizliğinden ya da adı geçen teknik adamların birbirlerinden farkı olmamasından kaynaklanmıyor. Şartlar aynı olduğunda, bu şartları kendi lehine çevirmek için yapılabilecekler de sınırlı oluyor. Şundan artık iyice emin oldum ki, Türkiye Ligi'nde mücadele eden bir takımın düzenli olarak iyi futbol oynaması uzun bir süre daha mümkün olmayacak. Önce şu anda yapım süreçleri devam eden stadyumların bitmesini, sonra da ülkeye şöyle sekiz on tane Thomas Doll gelmesini beklemeliyiz. Hikmet Karamanların, Ziya Doğanların, Erdoğan Arıcaların egemenliğindeki günümüz şartlarını, medyayı, taraftarları ve yöneticileri de göz önünde bulundurursak, bu beklenti sürerken Samuel Beckett'in tecrübelerinden faydalanmak gerekebilir.
Biz futbolseverler, özellikle de futbolu fazla sevenler, her maçtan farklı hatıralarla ayrılıyor, ileriki hayatımıza yönelik farklı miraslar bırakıyoruz. İstisnasız her maçta oluyor bu. Ve yıllar sonra söz bu maçlardan herhangi birinden açıldığında hemen bu manyak yönümüzü devreye sokuyor, tüm bu hatıraları bir bir ortaya döküyoruz. Aslında sözün oradan açılmasına da pek gerek kalmayabiliyor, biz bir şekilde bağlıyoruz. Son olarak geçenlerde annem "Dayın acaba hangi yıl nişanlanmıştı?" diye kendi hâlinde sesli düşünürken, "Buluruz, kolay, Trabzonspor o gün bizi 2-0 yenmişti. Son golü de son dakikada kullandığımız kornere bütün takım çıktığımızda kontradan yemiştik. Orhan daha orta sahada Hayrettin'i geçmiş boş kaleyle karşı karşıya kalmıştı. Bakma aslında biz o maçta iyi oynamıştık, puanı hak etmiştik. Sigara dumanından gözlerim kızarmıştı da tanımadığım biri beni maça ağlıyor sanıp teselli etmeye kalkmıştı. Ama hakikaten o maçta bizim..." demeye kalmadan sözümün kesilip acıyan bakışları üzerimde hissetmemle birlikte bir kez daha kendimi kötü hissettim. Ya da bu anlatımı kuvvetlendirmek için söylediğim küçük bir yalandan ibaret ve aslında kendimi hiç de kötü hissetmedim. Bir kere yalnız değilim, ki bu da değil önemli olan, seviyorum futbolu yahu, seviyorum! Şu kalitesiz ligi bile çok seviyorum, bakmayın siz o ilk paragrafa. Fenerbahçe - Zencefilspor maçı olsa, Manchester United - Chelsea maçından daha yoğun duygularla seyredebilirim. Galatasaray'ın 51 yaşındaki kaleciye 20 gol attığı hazırlık maçıyla ilgili daha çok ayrıntı var beynimde, aynı sene oynanan Şampiyonlar Ligi finalinden. Yalnız bu muhabbet bitmez, acilen konuya dönmek gerek.
Diyeceğim o ki, dünden de geriye birtakım hatıralar kaldı. Ama diyorum ya, tipik bir Anadolu deplasmanıydı. 2003'teki Diyarbakırspor maçı deyince bana nasıl bir şey ifade etmiyorsa... Bir dakika, 2003'te Volkan'ın enfes golü vardı, "iğğğğğğğğğğğne deliğinden" geçirdiği. Diyarbakır ilk yarıda 10 kişi kalmıştı. Şenol yine saçmalıklarından bir demet sunmuştu bizlere... Herneyse! 2004'teki Diyarbakırspor maçı deyince nasıl ki ilk anda aklımda bir görüntü oluşmuyorsa, 2009-10 sezonundaki Diyarbakır deplasmanı da 5 sene sonra benim için aynı şeyleri ifade edecek. Ya da şunu bu kadar konuştuğum için etmeyecek, bilmiyorum. Ama öyle ya da böyle herhangi bir maçtı bu. Dolayısıyla maçı enine boyuna konuşmak yerine birtakım görüntüler üzerinden gidelim. Ve, bu noktadan sonra ne kadar mümkün bilmiyorum ama, ciddiyetimizi takınalım.
Ntv'deki %100 Futbol programı ve yanılmıyorsam birkaç programda daha "maçın fark yaratan oyuncusu" seçiliyor, üç İstanbul takımının her müsabakasından sonra. Dün bu isim kimdi, bilmiyorum, Kewell olabilir. Bildiğim, bu klasik maçta fark yaratan tek bir görüntü vardı. Gol. Galatasaray'ın ikinci golü. Onu da yalnızca bir kez görebildim, kendi adıma. Gerek maç esnasında, gerekse farklı yayın kuruluşları tarafından hazırlanmış maç özetlerini izlerken maalesef golün tekrarının Kewell'ın kafa pasından itibaren verildiğini gördüm. Yani bir anlamda golü göremedim. Çünkü gol, o değildi. En azından Galatasaray'ın golü o değildi. Gol, İngilizce'deki "goal" yani amaç kelimesinden geliyor bilindiği gibi. Galatasaray'ın bu sezonki amacı rakip savunma oyuncusunun ayağının kaymasından yararlanarak topu filelerle buluşturmak değil, Barış'tan Kewell'a, Kewell'dan orta yuvarlaktaki takım arkadaşına -ki kiminle paslaştığını dahi göremedim maalesef-, akabinde o oyuncunun ön tarafa koşu yapan Kewell'a ve Kewell'ın topu hiç bekletmeden kafayla Arda'ya aktarmasıyla devam eden pas trafiğini sağlamak ve sürekli hâle getirmek. Bu amaca ulaşıldığında, top da sık sık filelerle buluşacak ve Galatasaray'ın daha büyük amaçlarına ulaşması yolunda bir araç olacaktır.
Farklı bir görüntü, ya da şöyle söyleyeyim, farklı üç görüntünün oluşturduğu genel görüntü can sıkıcıydı. Bunlardan ilki, Şener'in sarı kart gördüğü pozisyonda Sabri'nin sahte acı ifadesi. Bu sezon saha içi ve dışında örnek bir tablo çizen Sabri'ye yakışmadı. Bir diğeri, yine ilk yarıda, ayağından topu kaçıran Abdullah'ın o top taca giderken sakatlık numarası yaparak günümüz futbolunda "centilmence hareketler" başlığı altında irdelenebilecek son geleneğe bile gölge düşürmesi. Kimse fark etmese de, ayıp kaçtı. (Yanlış değerlendiriyorsam, ki gece maçın tekrarını izleyeceğim, af dilerim. Bana öyle göründü.) Diğeriyse daha masum, daha sıradan, ama daha üzücü de bir yandan. Çünkü adı Metin Oktay ile aynı cümle içerisinde kullanılan bir adam, Metin Oktay "gibi" olabilmesi beklenen bir adam bu görüntünün kahramanı. Oysa ki centilmenliğiyle kahraman olsa, Türkiye futbolu için olduğu kadar Galatasaray için de çok daha yararlı olacaktır Arda. Neyden daha yararlı? Bir taç atışı kazandırmaktan. Top Arda'dan taca çıkıyorsa, ben Arda'dan elini kaldırıp "Ondan çıktı." demesini değil, asıl hakem yanlış karar verdiğinde aynı elini kaldırıp "Benden çıktı." demesini beklerim.
Evet bu saydıklarım artık futbolun alfabesinde kendine yer bulmuş, günümüz futbolunda normal diyebileceğimiz görüntüler. Hepsi sıradan. Hepsini görmeye alışığız. Ama üzülüyor insan. En azından üzülmeli. Bize bugün masum gelen bu görüntüler, 20 ya da 30 sene önce yayımlansaydı televizyonlarda, kahramanları insan içine çıkmayacak hâle gelmez miydi? Bugün gelmiyor. Mesele Arda, Sabri, Abdullah değil. Önder Turacı, Mert Nobre, Ömer Çatkıç ya da Cangele de değil. Hepimiz böyleyiz artık. Onlarca kamera, yüzlerce fotoğraf makinesi ve milyonlarca göz önünde bile yapılıyorsa bunlar, değer yargılarımız ne yönde ve ne derece değişmiş üzerine bir düşünmek gerek. Ve tabii bence, diyeyim de tam Bilgin Gökberk yazısı olsun bu bölüm.
Bir başka görüntü. Yine Sabri'den ama bu kez eğlenceli. Diyarbakırspor'un golden sonraki ilk, son ve dolayısıyla tek pozisyonunda ön direği Sabri alıyor. Maçın yorgunluğu, onu şöyle direğin dibinde bir dinleneyim düşüncesine yöneltiyor muhtemelen. Maçtan tamamen kopuyor bir anlığına Sabri ve direk dibinde olduğunu unutarak, kendi önünde cereyan eden pozisyon için elini kaldırıp ofsayt itirazında bulunuyor. Daha güzeli, sonra o eliyle saçını düzeltiyormuş izlenimi veriyor ama yemezler tabii.
Futbolla bitirelim. Cezasını bitiren Keita'nın dönmesi güzel haber. Tiryakisi olmuşuz meğer, hep beraber anlamış olduk. Onun kırmızısının faturası kendisine 35 bin dolar olarak dönüyorsa bu rakam Barış için 75 bin olmalı diyeceğim ama kıyamıyorum da, kazandıklarının oranı bir değil ki cezalarınınki bir olsun. Keşke yapmasaydı Barış dünkü ciddiyetsizliğini. Olmuşla ölmüşe çare yok. Galatasaray'ın savunmadan çıkarken yaşadığı sorunları bir vakitte ayrıca değerlendirelim. Bu sorunları geçtiğimiz senelerden daha az yaşıyoruz muhakkak, hatta bu maçtan ileriki yıllara miras kalacak o gol dahi hücuma çıkarken yapılan doğru tercihlerin ürünü, ama insan gözünü biraz sola -devresine göre sağa- çevirdiği zaman beklentileri de büyüyor.
Son olarak, 6'da 6 ile başladığımız devreyi 6'da 6 ile kapatırız demek istiyorum.
Dün gece tarihi bir maça tanıklık ettik hep beraber. Seyircisiz maçta adına tezahürat yapılan ilk insan Hagi, yapılan ilk tezahürat ise "I Love You Hagi" olarak kayıtlara geçti. Akabinde "Hagi bize sarı desene" tezahüratına yumruklarıyla karşılık veren Hagi, taraftarların "Hagi gol gol gol" isteğini ise artık son çare Mehmet Topal'ın bedenine girerek gerçekleştirdi. Üç buçuk yıldır oralardan iyi vurduğuna inandığımız Topal'ın -ki asıl 'oralar' da oralar değildir- ihtiyacı olan şey Hagi'ymiş demek ki. Demek ki boşuna istemiyoruz tarihimizde yer etmiş böyle bir adam varken ondan her daim yararlanmayı. Tribündeki varlığı bile yetiyor görüldüğü gibi. Bu anlamda, unutulmaz bir maç oldu benim için Bükreş'teki; Galatasaray 2, Hagi 1 - Dinamo 0 şeklinde. Tribünde Hagi olmasaydı ise sadece güçlü bir orta sahayla iyi oynadığımız ancak bu sessizlikte pek de tadına varılamayan bir maç olarak -yine de- hatırlanacaktı.
Sahada ise en dikkat çekici unsur, sarı kırmızılı formayı giymiş 11 oyuncunun kimliğiydi kuşkusuz. Oyun kimliğinden önce, gerçek kimlikten, kafa kağıdından söz ediyorum. Abdul Kader Keita ve Elano Ralph Blumer -ki oynamak için gelmişti Galatasaray'a- sahada olup bitenleri kenardan izlemek zorunda kalmışlardı. Peki bunu nasıl değerlendirmeli? Frank Rijkaard, gördükleri hatalı kırmızı kartlar nedeniyle oyuncularını "oynatmayarak" cezalandıracak bir portre mi çizdi 10 yılı aşkın teknik direktörlük kariyerinde? Pek değil. Samuel Eto'o ve Ronaldinho, en sorunlu dönemlerinde dahi bu sorunlarının üzerine formayı geçiren iki isim. Oynatmayacağı oyuncularını deplasmana götürüp yedek kulübesinde oturtarak cezalandıran teknik direktörler ise Azerbeycan semalarında görüldüler en son, bir de takım elbiseleriyle billboardlarda. Bu sezon burada Total Futbol moda! O hâlde son dönemde takıma yeni yeni katkı sağlamaya başlayan Mehmet Topal ve Barış Özbek'in yoğun maç temposuna, takımın da onlardan kurulu bir düzene alışmasını amaçladığını tahmin edebiliriz Hollandalıların.
Sezon başını hatırlayalım. Cumartesi maç, çarşamba maç, pazar maç, çarşamba maç, pazar, çarşamba, cumartesi... Bunların hepsinde, dahası lig arasında oynanan milli maçlarda sahada Arda Turan'ı görüyorduk, çoğunlukla da yedek kulübesine uğramadan son durağa, soyunma odası tüneline yol alıyordu. Her maç öncesi yorgun Arda'yı dinlendirmeyi planladığı öğrenilen Rijkaard, ne hikmetse bu planını bir türlü gerçekleştirmiyordu. Nitekim Başkan Adnan Polat, bugün performansı bir nebze düşüşe geçen Arda'yı savunurken, normal bir futbolcunun bütün sezonda oynadığı maç sayısına Arda'nın şimdiden ulaştığını hatırlatıyor, çok da haklı.
Rijkaard'ın, Arda'ya bu yükü taşıtırken yine mutlaka birtakım nedenleri ve amaçları vardı. Hiç şüphesiz en önemli neden, yeni oturtulmaya çalışılan bir sistemin en temel parçasını ve üstelik bununla birlikte takımın en formda oyuncusunu mümkün olabildiğince sahada tutmaktı. Keza en yeteneklisini. Ve Arda, bireysel yeteneklerini, takım için en gerekli ve en uygun şekilde kullanarak takımın bu geçiş dönemini mükemmele yakın bile değil, mükemmel atlatmasını sağladı. Ondan bekleneni bile değil, fazlasını yaptı. Rijkaard, amaçlarından birini bu şekilde gerçekleştirmiş oldu. Bir dönemi Arda'yla geçirdi diyebiliriz.
Peki yalnızca Arda mı? Arda'nın hücumda yaptığını orta sahada yapan, geçiş döneminin potansiyel aksaklıklarını minimuma indiren, takımın pas trafiğinde en önemli görevi üstlenen kimdi? Mustafa Sarp. Galatasaray'a geldiğinde kaç kişi oynayabileceğini düşünüyordu, düşlediği kesin ama kendisi düşünüyor muydu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki çocukken mahallede oynadıklarını bir kenara bırakırsak hayatındaki en sık maç trafiğini Galatasaray'da yaşadı Mustafa. Ligde şu ana dek geride bıraktığımız tüm dakikalarda sahadaydı. Savunmada Servet, kalede Leo Franco ile birlikte Galatasaray'ı ayakta tutan ve dinlenmeye fırsatı olmayan bir iskelet oluşturmuştu Frank Rijkaard.
Mehmet, Barış ve Mustafa'dan kurulu bir orta saha kurgusunda ısrar ettiğine göre, acaba, diyorum, Türkiye'de başarının, savaşçı orta saha oyuncularının sayısıyla doğru orantılı olduğuna mı kanaat getirdi Rijkaard? Geçmişe baktığımızda genellikle böyle örneklerle karşılaşıyoruz. Lucescu'nun Galatasarayından başlayarak, yine Lucescu'nun Beşiktaşı, Daum'un Fenerbahçesi, Kallinin Galatasarayı, Mustafa Denizli'nin Beşiktaşı ve Bülent Uygun'un Sivassporu böyle takımlardı. Biraz Zico, çokça da Gerets iki istisna olarak kabul edilebilir ancak Zico'nun elinde Aurelio gibi sıradışı bir oyuncu vardı, Gerets ise zaten ikinci sezonunda felsefesini kendiliğinden değiştirdi. Bu süre zarfında oynadığı futbol tribünlere en büyük keyfi yaşatan iki takım da yine Gerets ve Zico'nunkilerdir oysa. Tek ya da çift ön libero ayrımından bahsetmiyorum, teknik kapasitesi fiziksel kapasitesine ağır basan oyuncu sayısı burada önemli olan. Ofansif aktiviteyi, defansif mücadelenin önüne koyan oyuncu sayısı...
Şöyle ki; geçtiğimiz sezon şampiyon olan Beşiktaş'ta Ernst ve Cisse varsa, dönemin Fenerbahçe'sinde de Aurelio ve Selçuk var. Ama birinin kanatlarında Tello ve Ekrem oynarken, diğerinde Kazım ve Deivid'i görüyoruz. Dahası birinin santrforu Nobre, diğerininki Kezman. Yani birinde savunma mücadelesi en ileriden başlıyor, kanat oyuncularının da katılımlarıyla orta sahada devam ediyor; diğerinde ise gerideki altılının sorumluluğuna terk edilmiş durumda. (Son maçta Fenerbahçe de böyle yenmedi mi Galatasaray'ı? Hoş, böyle yenmedi tabii, önce futbol terörüyle sindirdi. Ama sonraki metod bu; fiziki kapasiteleri teknik kapasitelerinin altında kalmayan kanat oyuncuları, ileride mücadeleci ve rahatsız edici bir santrfor.) Sonuç ne peki? Mustafa Denizli'nin Beşiktaşı ligde şampiyon olup Avrupa'da Metalist hezimetini yaşadı, Zico yönetimindeki Fenerbahçe ise Avrupa'da kulüp tarihinin tek başarılı sezonunu geçirse de ligde şampiyon olamadı. İlginçtir, en büyük istisna dediğimiz Gerets'in Galatasarayı ise Denizli'ye tam zıt bir anlayışla aynı akıbete uğradı; ligde alınan şampiyonluğa rağmen Avrupa'da hezimet. Tabii bunda başka etmenler de rol oynuyor, Avrupa iddiasını kaybeden takımın lige her şeyiyle asılması, parasını alamayan oyuncuların başka türlü bir savaşım içine girmesi, elenilen takımların çeşitli futbol ekollerinin temsilcileri olması gibi. Ama arada tutturması zor bir dengenin olduğu da görülüyor. Mücadele ve tekniğin dengesi. Takımı iki ayrı parçaya ayırıp bu parçaların arasına tek başına Saidou'yu yerleştirerek Avrupa'da başarılı olamıyorsunuz. Ama ilerideki oyuncularınızın teknik becerisi çok yüksek de olsa, 4'ünü 5'ini aynı anda sahaya sürdüğünüzde 2006'daki gibi bir mucize beklemek zorunda kalabiliyorsunuz.
Görünen o ki ne yalnız teknik, ne de yalnız mücadele, tüm hedeflerinde başarıya ulaştırabiliyor bir takımı. Sivasspor'u hep beraber gördük Avrupa arenasında. Kaldı ki mücadele diyorsak, İngiltere'de daha ön planda; ama o mücadele, bu mücadele değil. (HÜ!) Farz-ı misal Gerrard sol kanada yakın bir bölgede topla birlikte ceza sahasına doğru yaklaşırken rakip sağ bek onu rahatsız ediyor, ancak amacına ulaşamadığında geri yerini alıyor ve bu kez ön libero çıkıyor Gerrard'ın karşısına. Türkiye'de ise aynı pozisyondaki ortalama bir kanat savunucusu sahanın herhangi bir yerine sürüklenebilir. Ön libero da katılır belki ona, ikili üçlü mücadeleler görürüz ama bu bilinçli bir mücadeleden çok kaostur aslında. (İki ayrı ligde kullanılan herhangi iki taç atışı esnasında oyuncuların sahadaki dizilişlerine bakmak bile yeterli bunun derecesini anlamak için. Türkiye ve diğer liglerdeki taç isabet oranlarına sahip olup karşılaştırma yapabilsek keşke.) İşte bu kaosta güçlü kuvvetli, ayakta kalabilen ve aynı zamanda gerektiği zaman kaos yaratabilen oyuncularının sayısı çok olan takımlar önemli bir avantaj sağlıyor. Başarının garantisi değil, ama ona ulaşmayı pratikleştiren bir unsur. Bu yüzden Mehmet Topal, Mustafa Sarp, Barış ve Ayhan (ve belki tekrar Linderoth) önemliler Galatasaray için; her biri farklı özellikleriyle olduğu gibi kaostan galip çıkabildikleri için de. Sezon öncesi bu oyuncuları ideal 11'ine koyan taraftar çok az görülür, ama sakatlıklar haricinde takımın forma bulma anlamında en istikrarlı oyuncuları onlar olur.
Galatasaray'ın, devre arası kampından sonra Mustafa Sarp - Arda - Elano üçlüsünden kurulu bir orta sahaya döneceğini tahmin ediyordum. Hatta teknik ekibin de bunu amaçlamış olduğunu düşünüyorum hâlâ. Ancak bu yıl, Galatasaray'ın kesinlikle başarılı olması gereken bir yıl. Burası Türkiye ve mart ayında bir seçim var. Bunu Rijkaard da biliyor. Neeskens de. Arda, Elano, Kewell, Keita ve Baros'un aynı anda sahada bulunacağı bir Galatasaray'ı izlemek çok farklı tadlar bırakacaktır biz Galatasaraylıların damağında. Ancak Arda ve Elano'dan -bu alışılmış benzetmeyi yapmak durumundayım- Iniesta ve Xavi yaratabilmenin yarım sezondan daha uzun bir çalışma gerektirdiği muhakkak. Ve maalesef tekrar yankılanıyor kulaklarımızda; bu yıl Galatasaray'ın kesinlikle başarılı olması gereken bir yıl. Bu benim tercihim değil, ülkenin gerçeği. Hollandalılar, başarıya giden yolda pratik bir metoddan da yararlanmak isteyebilirler. Belki sırf bu sezonun özel durumundan, belki Arda ve Elano'dan teknik ve mücadelenin dengesini oturtabilecek bir ikili olamayacağı sonucuna varmışlardır -ki ben bu fikirdeyim-, belki de geleceğe dönük fikirlerinde bir değişiklik yoktur da yalnızca Fenerbahçe maçı sonrasındaki kritik dönemi farklı bir orta saha kurgusuyla geçirmek istemişlerdir. Bilemem. Tek bildiğim, Rijkaard'dan bir B planı isteyenler varsa hâlâ, o B planı budur.
Abdul Kader Keita imza attığında, Eray Sözen'in yazısının başlığıydı, "Devrimin Ayak Sesleri". Dün gece, o seslerin tüm ihtişamıyla kulaklarımızda yankılandığı geceydi. Her şey, ama her şey, yepyeni bir Galatasaray'ı işaret ediyordu bizlere. Kaleci Leo Franco'nun ellerinden yeşil zemine inen toplardan, duran top organizasyonlarında inip kalkan kollara, sahanın her bölgesinde üst üste yapılan paslardan, kurulan üçgenlere; her şey ama her şey, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi.
Detaya inmek için erken olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kadronun son şeklini almasını beklemeli. Satılacak, gönderilecek ve alınacak oyuncular netleştiğinde, daha sağlıklı bir genel bakış atma şansına sahip olabileceğiz. Önümüzdeki on - on beş gün içinde, takıma Elano dışında en az iki oyuncunun daha katılacağını tahmin ediyorum. Ufuk Ceylan, Sezer Öztürk, Lucas Neill, Marco Aurelio ya da aklımıza gelmeyen başka isimler... Hâlihazırda 32 kişiye ulaşmış kadronun, hele ki Rijkaard gibi fazla oyuncuyla çalışmayı tercih etmeyen, ihtiyaç duyulandan fazlasını takımın başarısı önünde bir engel olarak gören bir hocanın elindeyken takviyeye ihtiyacı yok gibi görünse de, on civarı oyuncuyla yollar ayrıldığında yapılacak 3-4 transfer kadroda şişkinlik yaratmayacaktır.
Transfer kapandıktan sonra, gitmesi gereken oyuncular hakkında da konuşabiliriz, uzun uzun. Ancak öyle bir ruh hâlindeyim ki Rijkaard ve ekibi geldiği günden beri, nasıl anlatsam, "Şu, şu, şu oyuncular gitmelidir." desem vicdanen rahatsızlık duyacakmışım gibi. Oyunculara haksızlık etmek değil çekincem; sanki ukalalık olurmuş gibi geliyor, "şöyle şöyle yapılmalı" diye bir yargıda bulunsam. Alakası yok ama işte, böyle bir mekanizma gelişti içimde bu teknik ekiple birlikte. Rijkaard bugün "Gönderin şu Arda'yı." dese vardır bir bildiği diye düşünecek durumdayım. Bir tek Gökhan Zan ve Emre Güngör arasındaki tercihin ileride canımızı yakacağından emin olduğumu söyleyebilirim, ki "gitmesi gereken oyuncular" ile birlikte bu da daha başka bir günün yazı konusu olsun.
Frank Rijkaard, 2000 Avrupa Şampiyonası akabinde Sparta Rotterdam'ın başına geçtiğinde yüksek hedefleri vardı. İlk kulüp deneyiminde, kurallarını kendisi koyduğu ilk oyunda kazanan o olacak, kulüp teknik adamı olarak da iddiasını kanıtlayacaktı. Olmadı, köklü Rotterdam takımı, tarihinde ilk kez küme düştü. Ama nasıl? Tarihinde ilk kez o denli büyük ekonomik sorunlar yaşayarak... Takımın birçok oyuncusu, sezon sonunda serbest kalacağını bilerek oynamıştı yıl boyunca. Kulübün kendilerine karşı maddi sorumluluklarını yerine getirmemesi de huzursuzluk kaynağıydı. Bu şartlar altında çalışmak çok zordu. Buna karşın Frank Rijkaard'ın tutumu, bu devirde hayret vericiydi. Göz göre göre eriyen Rotterdam'ın başından ayrılmadı, terk etmedi gemisini Rijkaard. Dahası, bir alt lige düşülmesinin ardından da takımından ayrılmak istemedi. Ücretini yarı yarıya indirmeyi kendisi teklif etti, kulüp bunu dahi karşılayamadı. Takımın en önemli oyuncuları da önceden öngörüldüğü gibi serbest kalmışlardı. Olmadı, yollar ayrıldı.
Hollandalı teknik adam, bu başarısız deneme sonrası, bir futbol takımının nasıl yönetileceği konulu bir kitap yazmak için çalışmalar yaptı. Pratikte ulaşamadığı başarıyı önce teoride gerçekleştirmek, sindirmekti amacı. Bir yıl boyunca kitabıyla ilgilendi. Johan Cruyff'un tavsiyesi üzerine Barcelona'nın başına geçerken ise rafa kaldırdı bu projesini. Ve Barcelona'yla işin kitabını yazdı. Dönemin Barcelona'sı, Hollandalının eseriydi işte. Frank Rijkaard, bir futbol takımının nasıl yönetileceğini, kağıda değil, futbol tarihine yazmıştı.
Bu sezonki Galatasaray'ı bu kitabın ikinci cildi gibi düşünelim. Tobol maçlarını da içine alan hazırlık dönemine çeşitli karalamalar gözüyle bakabiliriz. Dün akşamki Maccabi Netanya maçında ise gördük ki, artık hazırlıklar bitmiş, Frank Rijkaard başlamış kitabını yazmaya. Dünkü karşılaşma, bu kitabın "İçindekiler" bölümüydü işte. Bütün yıl ve hatta yıllar boyunca Galatasaray'da göreceklerimiz, dünkü karşılaşmada ana başlıklar olarak önümüze sunulmuştu. Takımdaki yenilikler hemen göze çarpıyordu. Leo Franco'nun tüm topları eliyle savunmadaki Servet'in ayağına bırakması, oyunun bu bölgeden kurulması, topun konumuna göre beklerin yana ve ileriye doğru açılıp kapanması, yalnızca "hazırlık pası" olarak açıklanamayacak bir pas trafiğiyle topun gezdirilmesi, daha da önemlisi topla birlikte tüm oyuncuların yer değiştirmesi... "Tutulması" çok zor bir takım olmak üzere Galatasaray.
Ya duran top organizasyonlarına ne demeli? Asla ne anlama geldiğini tam olarak bilemeyeceğimiz el kol işaretleri, son örneğini 2000-2001 yılında gördüğümüz varyasyonlar... Belli ki çalışılıyor. Belli ki Galatasaray duran toplardan çok gol bulacak önümüzdeki dönemde. Şimdiki bilanço, 3 resmi maçta atılan 4 gol.
Hepsini geniş olarak ele alacağız zamanı geldiğinde. Ancak dünkü karşılaşma, hepimize "Yeni Galatasaray"ın neye benzediğini göstermiş olmalı. Yolumuzu biliyorduk, artık eminiz. Her şeyden bir parça gördük dün. Artık bunların geliştirilmişlerini izleyeceğiz. Rijkaard'ın kitabına ekleyecekleri de olacak mutlaka. Ana taslak ise bu. Bu anlamda Maccabi Netanya maçı, doksan dakikasıyla kaydedip saklanmalı, ilerki bir tarihte her şeyin başladığı maç olarak dönüp bakılmak üzere...
Sadece düne yönelik yorumlar yapacak olursak; Arda, Kewell ve Baros bıraktıkları yerin de üstünden devam ettiler demek mümkün. Tabii buradan yine geleceğe yönelik çıkarımlar yapılabilir, "Arda bu takımın en önemli oyuncusudur, çünkü...", "Kewell'ı bu formuyla yedek bırakmak mümkün değil, o hâlde...", "Baros'u şu şekilde de kullanabiliriz..." gibi. Önümüz uzun. Kader Keita hakkında uzun konuşmak için yine erken. Skorun verdiği rehavet de olsa, takımıyla ilk maçına çıkan bir oyuncunun daha hareketli, daha aktif olmasını beklerdim, biraz durgun gibi göründü. Bir sonraki maça ilk 11'de başlayacak, muhtemelen de damgasını vuracaktır. Topla aynı kareye girdiği anda heyecanlanacağım günler için heyecanlanıyorum şimdiden. Bir de attığı gol sayılsın isterdim tabii ki herkes gibi.
Sabri, hazırlık dönemindeki iyi performansını devam ettirdi. Hakan Balta, attığı halı saha golünün dışında, ince hareketleriyle de göz doldurdu. Mustafa Sarp, giderek kendisine daha fazla güven duyulan bir oyuncu hâline gelecek böyle oynamaya devam ettiği sürece. Ayhan her sene olduğu gibi geç form tutuyor. Aydın, kötü değil ama daha iyi olmalı. Leo Franco'ya da bu maçtan itibaren güveniyorum, uzun yıllar kalemizi koruyacaktır. Servet - Gökhan tandemi ayrı inceleme konusu...
Son olarak;
İkinci yarının başı. Harry Kewell golü atıyor, yumruklarıyla muhteşem bir sevinç yaşıyor, Baros ona koşuyor, Arda ona koşuyor, kameralar kenara, Frank Rijkaard'a dönüyor, Rijkaard gülümsüyor... Yahu, bu takımın her yerinden karizma fışkırıyor! Tüm diğer özelliklerinin yanında, futbol tarihinin en karizmatik takımlarından biridir Galatasaray 2009-10.
Eğer bugüne dek futbol edebiyatında "beyin" benzetmesi hiç yapılmasaydı, ben keşfederdim, bugünkü Arda'yı gördükten sonra. Artık anlayacağız ki, yeni Galatasaray'ın en büyük yıldızı o. Günbegün gelişimini izliyor ve izleyecek olmanın heyecanıyla doluyum. İşte Rijkaard, Neeskens bunun için geldiler. Sadece bu bile her şeye değer.
(Maç yazısı bir süre sonra...)
Gecenin bir vakti gelen müjdeli telefon rüya değil ise eğer...
***
Yukarıdaki cümleden sonra uzun bir "Oleeeey, duydun mu olm, oha lan, abi büyük iş yaptınız, Elanooo, müthiş, harika transfer abicim ablacım, frikik lann, ama Sabri, şu orta saha hücum hattı Bayern'de yok lan, sağol uyandırdığın için, şşş uyanın olm" evresi geçti. Son bir buçuk saati ise televizyon karşısında uyuyarak geçirdim. Sabah yine bir telefonla uyandım. Tüm yaşananlar bir rüya mı, gerçek mi diye düşünecektim yoksa eminim. Şöyle bir kontrol edecektim resmi site hâlâ yerinde duruyor mu diye. Diyecektim, ulan acaba rüya gördüm de kalktım transfer diye bloğa mı girdim, uf ne küfür yeriz... Vallahi duruyor resmi site, girişinde de Elano. Bu durumda "Elano lan!" evresine geçiş yapacağım az sonra yeniden.
Ondan önce şunu söyleyeyim. Kader Keita büyük transferdi. Benim de bir dönem özellikle takip ettiğim, Lyon'a geldiğinde "Lyon bu sezon, sonunda Şampiyonlar Ligi'nde yarı final yapacak" dediğim oyuncuydu. Lyon'un şanssızlığı, Şampiyonlar Ligi'ni kazanacağına dair üç kişiyle yemek bahsine girdiğim takımla erkenden oynamaları oldu. Benim şanssızlığım ise o yemekleri hâlen alamamam. Ben olsam şimdiye üçüne, en azından görme imkanım olan ikisine ısmarlamıştım. Neyse söyleyeceğim şu ki, Keita geldiğinde evde olsam, müsait olsam uzun uzun bir Keita yazısı yazabilirdim. Son sene pek takip etmemiş olmam haricinde, ezberimde olan bir oyuncu. Tabii ne yazsam, "Yattara'nın güçlüsü ve daha iyisi" benzetmesinin önüne geçebilirdim, bilmiyorum.
Elano için ise, bir şey anlatmaya, tanıtmaya gerek bile yok. Sanırım son yıllarda yapılmış en büyük transfer bu, ülkemizde. Maliyetini de bilmek gerek tabii bu alanda değerlendirme yapabilmek için. Ben 8-10 milyon avrodan daha fazla olduğunu sanmıyorum, ki Elano rahatlıkla 14-15'e de transfer yapabilecek bir isim. (Ek: 7 milyon avro ödenecekmiş. O da üç yılda. Ne denilebilir ki!) Manchester City'nin paraya ihtiyacı olmaması, kadrosundaki hücuma yönelik oyuncu enflasyonu, Haldun Üstünel'in at kuyruğu, bu transferi ucuza kapatmış olma ihtimalimizi artıran unsurlardan birkaçı. Haldun Üstünel demişken... Ne demişkeni yahu, Haldun Üstünel için ayrı post yazılır, üç beş kişi bir araya gelip inhaldunwetrust.blogspot.com diye ayrı blog bile açılır. Yine de Haldun Üstünel demişken, transferin bu saatte açıklanışının, AliSamiYen.Net'in gece nöbetçilerine karşı bir saygı duruşu olduğuna inanıyorum. İnanıyorum değil, hiç şüphesiz böyle.
İlla oyuncu hakkında bir şey söylemek gerekirse, tek cümleyle "Dünyada Kaka'ya en çok benzeyen oyuncu." diyebilirim. Üye sayısı çok sınırlı Avrupalı Brezilyalılar ekolünden. Hem hücuma yönelik oyuncu olacak, hem iyi savunma yapacak, hem tekniği yüksek olacak, hem cambazlık yapmayacak... Yani şöyle ki, Lincoln Ronaldinho muadili ise Elano Kaka işte. Topukla gol atmayacak misal. Ama o gol atılacak. Hepsinden önemlisi, Galatasaray'da bugünden sonra frikik atılacak. Direkt gol olacak, birilerinin kafasıyla buluşup gol olacak, karambolde gol olacak, orta şut karışımı vuruş kimseye dokunmadan süzülüp süzülüp kalecinin bakışları arasında filelerle buluşacak...
Ali Sami Yen'de Linderoth - Arda - Elano - Kewell - Keita - Baros gibi bir altılı dahi izleyebiliriz. Normal şartlarda ise Mehmet Topal, Linderoth ya da Kewell'ın yerine formanın sahibi olacaktır. Rüya gibi bir kadro işte. Rüya gibi...
1889 yılında Wimbledon Old Centrals adında bir kulüp kuruluyor Londra'da. Ali Sami Yen'in rüyasının gerçekleştiği yıl, isminin sonundan Old Centrals'i atıp Wimbledon olarak devam ediyor sportif faaliyetlerine bu kulüp. 1964'e kadar bölgesel amatör liglerde mücadele ettikten sonra o yıl profesyonel olarak Southern League'de oynamaya başlıyorlar. Zaman içinde de gitgide yükselişleri devam ediyor. 1979-'83 sezonları arasında tam anlamıyla bir asansör takım hüviyetine bürünüyor Wimbledon F.C. Bir sezon şampiyon, takip eden senede ise gerisingeri 4. lige... 84'te yine ligin yeni takımı sıfatıyla bulundukları 3. Lig'de bu kez küme düşmüyor, bir üst lige terfi ediyorlar. Artık burada küme düşmeleri beklenirken ilk sezon 12. oluyor, sonraki sezon ise Birinci Lig'e, yani en üst seviyeye ulaşıyorlar.
1988'de ilk büyük kupasını kazanıyor sarı mavili takım. Üstelik dönemin efsane Liverpool'unu alt ederek. (Unutulmaz maç şuradan başlayarak seyredilebilir.) Dennis Wise'ın ortasında Lawrie Sanchez'in kafa vuruşu skoru 1-0'a getirmiş, FA Cup, John Aldridge'in penaltısını kurtaran Kaptan Kaleci Dave Beasant'ın ellerinde havaya yükselmişti. Bir Wimbledon F.C. efsanesinden söz edilebilirdi artık. Gelgelelim, bir talihsizliği vardı Vinnie Jones'un da formasını giydiği takımın; Heysel faciası sonrası verilen ceza nedeniyle Avrupa kupalarına katılamayacaklardı. Bu şansı 12 yıl sonra elde edecek, Inter-Toto kupasında Baliçli Mususili Ercümentli Bursaspor'a 4-0 yenilerek eleneceklerdi. Bir anlamda çöküşün başlangıcı da olacaktı bu. Aynı sezon, 1992'de kurucu üyelerinden biri olarak yer aldıkları Premier Lig'den ilk kez düştüler, son sırayı alarak. Diğer yandan ekonomik kriz de peşlerini bırakmıyordu. Düşüş önlenemedi. 2002 yılında, kulübe sahip olan kişiler kulübü Wimbledon'dan 90 km kuzeydeki Milton Keynes'e taşımak için girişimlere başladı.
Asıl hikaye de bundan sonra başladı belki de.
Çekirdek Wimbledon F.C. taraftarı benimseyemedi bu değişikliği. Daha güçlü, daha iddialı olabilirlerdi ancak artık eski Wimbledon değillerdi. Ancak fark ettiler ki, olmamaları için bir neden yoktu. AFC Wimbledon böyle kuruldu işte. Yarı profesyonel olarak en alttan, en düşük seviyeden başlamak ama Wimbledon olmaktı bu insanların tercihi. Wimbledon F.C. , The Dons, artık yoktu. 2003 yılında taşınma işlemini gerçekleştirmiş, takip eden yılda ismini ve renklerini de değiştirerek Milton Keynes Dons olmuştu. MK Dons'u "Franchise FC" olarak tanımlayan taraftarların takımı AFC Wimbledon ise emeklemeden koşmaya başlamıştı adeta. Öncelikle hazırlıklar tamamlandı. Oyuncu seçmeleri yapıldı, kadrolar belirlendi, taraftara ait olan hisselerin %25'i stat sahibi olmak için halka açılarak Kingsmeadow Stadı'na, yeni adıyla "The Fan's Stadium"a geçildi. Plough Lane hayalleri kurmak için erkendi henüz ancak günün birinde o da olacaktır mutlaka. Bugün 4600 kişilik The Fan's Stadium dolduğuna göre, yarınlarda Plough Lane de eski günlerini yaşayacaktır.
AFC Wimbledon'ın Combined Counties League'de başlayan macerası, yedi sezonda atlanan dört aşama sonrası nihayet 2009-10'da Conference National'da devam edecek. Geri kalan yıllarda elde edilenler ise dikkate değer. Her şeyden önce şunu söylemek gerek. İngiltere ligleri tarihinde, bir futbol takımının en uzun süre galip gelme rekoru 78 maçla onların elinde. 2003-04 sezonunu 42 galibiyet, 4 beraberlik, 130 puan ve 148 averajla bitiren de onlardan başkası değil. Tam 19 ayrı takımları var, 8-19 yaş seviyesinde. Bu takımların arasında kız çocuklarının mücadele ettikleri de var ve AFC Wimbledon'ın bu alandaki ana takımı, ülkenin bayanlar futbol liginin ikinci seviyesinde mücadele etmekte. Her koldan yükseliş devam ediyor da diyebiliriz bir anlamda.
Netice itibariyle Dons, hâlâ Wimbledon'da yaşıyor, Milyon Keynes'te değil. Ve bu yeni Wimbledon, adından söz ettirmek için atası gibi 100 sene bekleyecek gibi görünmüyor. Çok daha hızlı bir yükseliş söz konusu. Hiç şüphesiz devamı da gelecek.
Gelelim bugünkü maça.
Hayatta her şeyden çok istemiştim, 20 Mayıs 2009 günü Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda olmayı. Ali Sami Yen Bey'in doğumgününde, son UEFA Kupası'nı ezeli rakibimizin stadında kaldırdığımızı görmeyi ölümüne arzulamıştım. Olmadı, olamadı. Belki onun kadar değil, ancak en az bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde tribünde olmak istediğim kadar isterdim bugün Londra'da olmayı. "Football without fans is nothing" mottosuyla düzenlenen Supporter's Direct Cup mücadelesi oynanacak bugün The Fan's Stadium'da. Saat 14:00'ten itibaren taraftara yönelik aktiviteler yapılacak, tam ayrıntıları şurada. 17:00'de başlayacak karşılaşmada ise AFC Wimbledon'ın rakibi FC United of Manchester! AFC Wimbledon'ın açtığı yolun yolcusu...
İki takımı ilerleyen yıllarda daha önemli kupaların finalinde de karşı karşıya görmek dileğiyle... Daha değerli değil ama. Bundan değerlisi olamaz...
On yıl önce yapmıştı Frank Rijkaard bu maçın yorumunu, hazırlık maçlarını kazanamadığı için medyanın üzerine geldiği dönemde: "Pavarotti'yi duşta söylediği şarkılarla değerlendiremezsiniz."
Yazık ki, bilmiyor. Biz değerlendiririz. Bugün dil uzatamıyoruz Rijkaard'a. Parma Maniac'ın da sözünü ettiği gibi "Yedi stoperle maça çıkılır mı? Kazakistan Ligi yedincisinden alınan beraberlik Galatasaray için iyi sonuç olamaz. Birinin bu Hollandalıya Galatasaray'ın büyüklüğünü anlatması lazım." diyemiyoruz. Cesaret edemiyoruz buna, gücümüz yetmiyor. Yarın birkaç ay geçince söyleyeceğiz. O zaman cesaret edebileceğiz çünkü Rijkaard'ın uzaylı olmadığını göreceğiz. Gözümüze çarpacak onun da sadece bir insan olduğu. Bizim gibi! E hâliyle başlayacağız konuşmaya.
O güne kadar, futbolculara akıtalım içimizdeki irini.
Sabri defolsun gitsin, Yaser futbolcu değil, Mustafa Sarp el freni, Aydın kız gibi, Barış düz adam, Alparslan cambaz, Orkun hokkabaz...
Dilimize kuvvet. Pavarotti de detone, benden söylemesi...
Dün akşam emin oldum, Rijkaard'ın önümüzdeki sene takımının başında olmama ihtimali, herhangi bir takımın herhangi bir hocasınınkinden farklı değil. Nedeni şu.
Açıkça söyleyeyim, ben bu sene şampiyonluk beklemiyorum. Öyle bir beklentim yok, anlamında. Şampiyon olacağımızı da sanmıyorum aynı zamanda. Bana göre şampiyonlukta en avantajlı takım Fenerbahçe. Galatasaray bugünden sonra Deco'yu da Aurelio'yu da getirse bakış açım değişmeyecek. Kötü transfer mi yaptık? Hayır, o yüzden değil. Bilakis Mustafa Sarp dahil dört transferimizden de memnunum, bunun yanında birkaç da genç oyuncu kazandık. "Ama" Rijkaard'ı, Neeskens'i, Puyol'u, Cuadrat'ı getirdik. "Ama" diyorum çünkü bu, 2009-10 sezonu şampiyonluğuna yönelik bir hamle değil. Şampiyon olacak değil, şampiyonluklara ambargo koyacak takımı oluşturma senesi bu sene. İki sezon önce temelini Kalli'nin attığı yapı üzerinde "inşa edilmeye çalışılacak", Galatasaray'ın önümüzdeki 10 yılı. Birincil amaç bu, ikincisi şampiyonluk.
Feldkamp gibi Rijkaard da iki amaca birden ulaşabilir mi, zor. Çünkü o sezon Galatasaray'ın rakipleriyle arasında güç farkı varken, bu sezon Fenerbahçe ve Beşiktaş da Galatasaray kadar iddialı kadrolara sahipler. Beşiktaş'ın başında günlük çalışan -ve bunu çok iyi yapan- Mustafa Denizli, Fenerbahçe'nin başında geleceğe yönelik bırakacağı miras duran top organizasyonlarıyla sınırlı Christoph Daum. İkisi de Türkiye Ligi'nde şampiyon olmak için ideal teknik adamlar ve şampiyonluk yarışı ikisi arasında sürecek bence. Erik Gerets, "Bir kemik için iki köpek mücadele ediyorsa, üçüncüsü gelip o kemiği aradan kaçırabilir." demişti, Beşiktaş tehlikesine dikkat çekmek için ve o Beşiktaş ligi önümüzde bitirmişti. Ben de bunu bekliyorum işte. Kemiğe ulaşmayı değil, en azından rakiplerin birini alt etmeyi. Bugünden razıyım, ikinci olup Şampiyonlar Ligi'ne gitmeye. Kesinlikle kâfidir. Böyle de olur diye tahmin ediyorum şu anda ama kimbilir kaç kez dengeler değişecek sezon sonuna kadar, onu da göreceğiz...
Şimdi ihtimallere geçelim. Ersun Yanal'ı gönderip herhangi bir teknik adam getiren ve geçtiğimiz sezon kazanılanları çöpe atan Trabzonspor'u aradan çıkarıyorum. Sivasspor'u da göz ardı ediyorum. Şampiyon Beşiktaş, ikinci Fenerbahçe, üçüncü Galatasaray. Galatasaray taraftarı sineye çekebilir. Şampiyon Beşiktaş, ikinci Galatasaray, üçüncü Fenerbahçe. "Ohoo biz bu sezon şampiyonluk hedeflemiyorduk ki!" olur, sevinir bile herkes. Fenerbahçe ligi ilk sırada bitirir, Galatasaray ikinci olursa, yine Şampiyonlar Ligi ile avunulabilir. Ama... Fenerbahçe şampiyon olur da Galatasaray Şampiyonlar Ligi'ne bile gidemezse, o zaman kıyamet kopar işte. Ne Rijkaard'ın hocalığı kalır, ne futbolcuların "insanlığı". 60 puanla Fenerbahçe'nin arkasında üçüncü olmaktansa 50 puanla Fenerbahçe'nin önünde dördüncü olması daha hayırlıdır Rijkaard açısından.
Eskiden bu, yalnızca Fenerbahçe'de hâkim olan bir bakış açısıydı belki, ama bugün değil. O gün öyle olmasının asıl sebebi de Galatasaray'ın daha başarılı olmasıydı muhtemelen. Çünkü futbola bakış açımız aynı aslında. Aynı basitlikte. İşe gidersin, Fenerbahçeli arkadaşların dalga geçer seninle, işte Rijkaard bundan böyle kötü hocadır senin için. Gayet ciddi olarak söylüyorum bunu. Biz futbolu böyle, bu gibi kıstaslarla değerlendiriyoruz ülke olarak. Bilmiyoruz futbolu. Ve sevmiyoruz "onlu" olduğunu söylediğimiz takımlarımızı, kendimize mukayesen hem de hiç. Sağlıklı düşünmekten de bu kadar uzak olunca, sonuç kaçınılmaz oluyor. Ben hâlâ iddia ediyorum ki Skibbe'nin adına Stibbe olsa kendisine daha fazla güvenilecekti. Ama işte, burası böyle bir ülke.
Devam edelim Rijkaard'ın Galatasaray'daki geleceğinden. Söylediğim gibi, mantığıma sorduğumda bu sezonun en kuvvetli şampiyonluk adayı Fenerbahçe. Beşiktaş da daha hazır, Galatasaray'a göre. Dün oynadığımız Tobol neyse, bir anlamda Galatasaray da o. Bir klişe çağıralım: Evet, "kapalı kutu". Dünkü maç öncesi Tobol kimdir, nedir sorusu ne kadar bilinmezlik teşkil ediyorsa, Galatasaray nasıl oynayacak, kim nerede oynayacak soruları da o kadar cevapsızdı benim için. Arda mesela, hazırlık maçlarında iki bölgede de oynamış bir oyuncu olarak solda mı oynayacaktı, içte mi? Savunmadan top çıkarma görevi Servet'te mi olacaktı, Gökhan'da mı? Yoksa Mustafa'da mı? Servet - Emre (Güngör) ideal ikilisini ne zaman görecektik; ya da görecek miydik? (Maalesef burada tercih Gökhan olacak, uyumun en önemli olduğu bölgede her maçta oynatılıp birbirlerini tanımalarının sağlanması da muhtemelen bu yüzden. Tamam Servet - Emre tanıyor birbirlerini ama bir maç da birlikte oynarlardı, tercih Emre'den yana olacak olsa.) Duran toplarda nasıl bir farklılıkla karşılacaktık? Orta üçlüde nasıl oyuncular tercih edilecekti? Ön libero mu kullanılacaktı, ön stoper mi? Üç oyuncunun kaçı defansif, kaçı ofansif ağırlıklı olacaktı? Buna benzer onlarca soru sorulabilir, şimdilik hiçbirinin cevabı yok, tahmin yürütebiliriz ancak.
Şu sonuca ulaşmaya çalışıyorum; Galatasaray'da cevaplanmamış çok soru var. Bu da Galatasaray'ı Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin arkasına itiyor şampiyonluk şansı bakımından. Problem değil. Başımızdaki ekip 4 sene kalsın, Şampiyonlar Ligi'nde "en aşağı" çeyrek finalde düzenli olarak mücadele eden bir takımımız olacak, buna eminim. Zaten bunun için şampiyonluk beklemiyorum bu sezon. İstemiyorum bile diyebilirim! Sabırsızım çünkü ben! Ama o sabırsızlıktan değil bu. Yumuşak geçişten ziyade, başarı anlamında tüm sezonu heba edelim ki bir an önce ait olduğumuz yere dönelim, bunun sabırsızlığı. Yoksa bunun için gereken süre 5 seneyse, 5 sene beklerim. Ama o 5 senede de "idare edelim" diye bu 7 seneye uzamasın, mesele o. 3 sene ligde on ikinci olalım, 4. sene Şampiyonlar Ligi'ne gidelim, 5. sene de yarı final oynayalım.
Benim bakış açım bu. Genelin? "Yav bizim tükânda bir Reşat var Fenerli, kurtulamıyorum namussuzun dilinden. Bu sene kesinkes şampiyon olmamız lazım arkadaş, lamı cimi yok." Açıkça dile getirilmese de, hatta farkında olunmasa da Türkiye'de işleyen metot bu. Futbol anlayışımız bu. Kendi kısır çekişmelerimizin, kim daha uzağa tükürür yarışmalarımızın içinde boğuluyoruz işte bu yüzden, ezelden beri. 1996'da Fatih Terim'in taraftar baskısı yüzünden istifa etmek zorunda bırakıldığını hatırlatırım. Farklı bir şey yaptı Faruk Süren, alışık olmadığımız bir şey; arkasında durdu Fatih Terim'in. Ve o Fatih Terim... Malum.
Bugüne kadar pek yapmadı, ama Adnan Polat da artık Rijkaard'a sonuna dek destek verir, bu kesin. Peki Adnan Polat olacak mı sezon sonunda? Taraftarın geneli bir bilinçsizse, kongre üyelerinin geneli beş bilinçsiz. Daha doğrusu bilinçli de, beş para etmiyor işte bilinçleri. Ne beklenir ki 6 sene seçmiş güruhtan? Fırsat kolluyorlar yine küçük hesapları ve küçük hedefleriyle Galatasaray onların olsun diye. Küçük, ama onların. Bu fırsat da şu anda ellerine geçmek üzere, yukarıda söylediğim nedenlerden. Rijkaard seçimine rezalet gözüyle bakan insanlardan söz ediyorum, o kadar kör etmiş gözlerini yani kendi çıkarları... Bunlar, bu sezon (yalnızca bu sezon) yaşanabilecek sportif başarısızlığı iyi kullanıp propaganda aracı hâline getirerek amaçlarına ulaşabilirler. Ardından da küçük hedeflerine uygun küçük teknik direktörlerle yola devam edebilirler. Kimsenin de buna gıkı çıkmaz. Bir şey iyi gitmiyorsa tek nedeni vardır çünkü! Bugün Sabri'dir, yarın Rijkaard. Kimse fark etmez asıl nedenin kendilerinin oluşturduğu bu düzen olduğunu.
Uzar gider.
Hazırlık maçı ya. Hazırlık maçı. Tobol yani, kim bakabilir Avrupa maçı gözüyle? Ya da olsa ne fark eder? Yenilsek ne fark eder? Hatta elensek? Evet, ne olur elensek? Ne kaybederiz? Büyük resimde hiç, bence. Çünkü bu sene Avrupa'da kupa kazanma senesi değil. Kendimiz için, kaçırdığımız maçlar ve yaşayamadığımız heyecanlar için üzülür, bunu Galatasaray'a mal ederiz. Başka açıklaması yok, çünkü Galatasaray için üzülecek bir şey yok. Ama açtık sezonu işte, başladık "eleştirmeye". Niçin? Kendimiz için. On tane gol göremedik, keyifli saatler yaşayamadık. Evet, başka açıklaması yok, çünkü Galatasaray'ın Tobol maçında alamadığı galibiyetin hiçbir anlamı yok. Avrupa puanı bile işlemiyor, ön eleme işte. Ama... Ama o kadar çok biliyoruz ki, of! O kadar çok şey var ki söylenecek...
Uzar gider işte...
Biraz agresif oldu belki, ama göz göre göre aynı şeylerin tekrar tekrar yaşanıyor olmasına da tahammül etmek zor. Bir de Casablanca maçı yazısına devam edecektim hesapta, olmadı. Bir kişi dahi olduysa bu yüzden sayfayı açıp da bir şey göremeyen, af diliyorum. Pek içimden gelmiyor bu ara. Bir süre daha böyle devam edelim...
Bir portreden girelim...
1997-98 sezonu öncesi yapılan hazırlık kampında oynadığı futbol, attığı uzaktan gol ve ölü top kullanma becerisiyle tüm Galatasaraylıları heyecana gark etmişti Emre Belözoğlu. Boş bir heyecan da değildi bu. Sonradan Türkiye futbol tarihinin en başarılı takımında önemli görevler üstlenmişti genç oyuncu; alınan iki çok büyük kupada pay sahibiydi. Emre Çolak'ın adı ve futbolu gibi, profesyonel futbol kariyerinin başlangıcı da bugünün Fenerbahçe'sinin 5 numarasını andırıyor. Bir sezon öncesine kadar, kendisine örnek aldığı isim de oydu zaten. Emre Belözoğlu, kampı takip eden sezonun başından itibaren rotasyonda yerini almıştı. (Tabii rotasyon yoktu o zamanlar, kadroya girmek vardı; "Emre rotasyonda" dense "Yolculuk nereye?" diye sorardı insanlar.) Şimdi Emre Çolak'ın önündeki yol, eski rolmodelinin 1997-2001 arasındaki yolu. Başaramaması için hiçbir sebep yok dersek, yanılırız. Bilakis bir ton zorluk var önünde. Yarından itibaren abartılacak Emre. Televizyonlarda, gazetelerde, taraftar forumlarında, tribünde, kahvehane muhabbetlerinde; her yerde... Bunun sonucunda ya kendisini bulutların üzerinde görecek; ya da Oğuzları, İrfanları, Aydınları, Cafercanları hatırlayıp asıl şimdi daha çok çalışması gerektiğini fark edecek.
Kritik noktalardan biri, bu. Türkiye'deki futbol gerçeklerini düşününce -ki bunlar sadece futbol içi unsurlara da indirgenemez- genç bir oyuncunun, başarılı bir eski genç oyuncuyu örnek almasındansa başarısız olan bir başkasından ibret alması, daha çok anlam ifade eder benim için. Arda Turan'ı, geçmişteki Emre Belözoğlu'nu herkes örnek alır. Ama Cafercan'ı, Aydın'ı bilmeden Arda'yı, Emre'yi de anlamak mümkün olmaz. Onların neden bir üst seviyeye çıkabildiği, çıkamayanlardan farklı olarak neler yaptıklarına bakarak anlaşılabilir ancak. Dolayısıyla bir futbolu da çıksın desin ki, "Ben Aydın Yılmaz'dan ibret alıyorum. Dünyanın en iyi futbolcusu olduğumu zannetmeyip, yaşam stilimle de sakatlığa davet çıkarmayacağım." Ya da, "Ben Sabri Sarıoğlu'ndan ibret alıyorum. Çıktığım altyapının en iyi oyuncusu olabilirim, ama geldiğim yerin henüz en zayıf halkasıyım. Sürekli çalışıp futbolumun üzerine bir şeyler koyarak, geldiğim yerin de en iyileri arasına gireceğim." Tabii eminim bunu günde on kişi anlatıyordur Emre Çolak'a, hem de bizim gibi ehlikeyif futbol meraklıları değil, bu işin profesyonelleri söylüyordur. Ancak yine eminim ki aynıları Cafercan'a da söylenmişti vaktiyle. Rakip takıma transferlerine çok üzüldüğüm Burak Yılmaz ve İbrahim Akın'a da. Bizim hâlen bunları konuşuyor olmamız, bu yüzden işte.
Bir başka kritik nokta, fizikî durum. Önce şunu söyleyeyim, PAF Takım maçlarını sık sık izliyorum, Galatasaray TV yayına girdiğinden bu yana. Ama genç oyuncular hakkında konuşmayı, "artık" sevmiyorum. Çünkü çok yanıldım, çok hayal kırıklığına uğradım bugüne kadar. Cafercan, Oğuz, Erkan Ferin, Aydın... Sonra Anıl Karaer, bu sezon Galatasaray'ın sol bekinin on seneliğine üst kullanım hakkını almalıydı, ala ala Adanaspor'dan kontrat aldı. En son örnek İrfan Başaran. Yetenek olarak Sergen'le birlikte değerlendirilebilecekken önce Beylerbeyi'nde kulübe ısıttı, ardından soluğu bonservisiyle birlikte Orduspor'da aldı. Beylerbeyi'nde, Eskişehir'de, Manisa'da, İstanbul Belediye'de oynayamayan adamlar için, "Galatasaray oynatmadı ki!" bahanesi ne derece doğru olur, bilemiyorum. Galatasaray, bu oyuncuları doğru yönlendiremedi, dolayısıyla gerektiği gibi kullanamadı diyebilirim; ancak oynatmadı diyemem asla. Ana problem, hiçbirinin oynayacak seviyeye gelmemesidir zaten. Tüm yeteneklerine rağmen güçsüz kalmalarıdır, bir omuz darbesinde inmeleridir yere.
Emre Çolak, Serdar Eylik ve diğerleri, çok şanslı bir jenerasyondur bu bakımdan. Artık emin ellerdedirler çünkü. Galatasaray teknik ekibi, onları doğru işleyecektir. Kamp sonrası Hollanda'dan gelip altyapının başına gelecek olan ekip ise önümüzdeki sezonların Emre Çolaklarını, Serdar Eyliklerini hazırlayacaktır. Kısacası, ilk kez altyapı için gerçekten umutlu olabiliriz. Hatta geçmiş dönemin başarısız hesaplarını da kapatabiliriz. Bir Aydın, yeteneklerini doğru kullanmayı öğrenerek patlama yapabilir bu sezon Hollandalıların yönetiminde. Şutu olmayan, etkili orta yapamayan kanat oyuncusu Arda Turan, Cristiano Ronaldo'nun Manchester United deneyiminin bir benzerini yaşayabilir. Yaşamalı. Tarihinin en atılıma uygun zamanını her yönüyle kullanmalı Galatasaray. Gerilmiş tüm oklar, hedefi tam 12'den vurmalı.
Cristiano Ronaldo demişken, Serdar Eylik'ten de söz etmek gerekir. Net bir şekilde ortada, Serdar'ın kendisini Ronaldo'yu izleyerek yetiştirdiği. Yarın öbür gün onunla da röportajlar yapılmaya başladığında kendisi de muhtemelen Real Madridli oyuncuya hayranlığını belirtecektir. Ancak hayranlık yetmiyor, onun da yine aynı süreçten geçmesi gerekiyor. Yoksa her pozisyonda çalım, her pozisyonda artistik hareket; e peki sonuç nerede diye sorarlar adama. Çok değil, 5 sene önce Ronaldo'ya sorulabileceği gibi. Serdar da yetenekleri ölçüsünde bir yıldız olacak, bundan birkaç yıl sonra, şayet takım oyunu oynamayı ve sahip olduğu teknik beceriyi sonuca kanalize etmeyi öğrenirse.
Tek başına bu akşamki Wydad Casablanca maçıyla ilgili söylenebilecekler sınırlı. "Servet'in kafa vuruşları nihayet kaleyi bulmaya mı başlıyor?" sorusu, Yaser'in Galatasaray'ın Tuncay Şanlı'sı olma yolunda saçtığı umut, Uğur'un 30 metreden şut atacak kadar kendine güvenmesi, Sabri'nin her nedense bilimum iyi orta, serbest vuruş ve kademelerini hazırlık maçlarında tüketmesi, resmi maçlarda ise hepimizin sabrını tüketmesi, kaptanlık pazubandının dolaştığı kollar; her birine ayrı ayrı da değinilebilir bunların. Ama bir de bu maçların kafalarımızda oluşturduğu geleceğe yönelik fikirler var...
Bu anda bir virgül koyayım. Yarın kaldığımız yerden devam etmek üzere;
(Saat 04:00'te Libertadores finali var, aceleye getirmek istemiyorum. Erkut Taçkın'ın nostaljik eseri de Casablanca bonusu olsun...)
Biliyorsun Bir Zamanlar
-
▼
2009
(172)
-
►
Haziran
(20)
- Superleague Formula 2009 / I. Yarış
- At The Same Time Tonight
- Gökhan Zan, Galatasaray'da
- Aferin Lincoln!
- Teşekkürler Futbol
- Titre Milan Baros Ümit Karan Geliyor!
- Teşekkür Borcu
- Vuvuzela Yasaklanmasın!
- Baba Servet
- Yıllar Sonra...
- Mehmet Topuz vs Hasan Şaş
- Efsane Oldun Be Hasan Şaş'ım
- Galatasaray - Universitatea Craiova
- 2008-2009 Sezonunun Ardından / Karne
- Gereksiz Panik Yaptırmamak İçin Başlık Atmıyorum
- Bir Devrin Sonu: Rijkaard
- Frank Rijkaard: Çok Büyük Hamle
- Kaçla Çarparsan Çarp, Olmuyor İşte!
- Hoşçakal Bülent Korkmaz
- Beşiktaş'ın Şampiyonluğu Hakkında
-
►
Mayıs
(30)
- Veda
- Lincoln'ün Eşi Ve Çocuğu
- Markus Pröll
- Kupakaldıran
- Çok Özledim! Çok!
- UEFA Kupası Tesadüftür!
- Şimdi Kadıköy'de Olmak Vardı Anasını Satayım
- 17 Mayıs 2000 / Son
- 17 Mayıs 2000 / 3
- Geciken İtiraf
- 17 Mayıs 2000 / 2
- 17 Mayıs 2000 / 1
- Bekle Beni
- 40 Puanlık Maç
- Basketbol Üzerine Birtakım Düşünceler ve Bir Yeten...
- "Dostluk" Maçının Hikayesi
- Türkiye Medyası Kabus Gibi!
-
►
Haziran
(20)
Maksat Kolaylık Olsun
-
Futbolcuların Facebook Halleri #11 saat önce
-
-
-
-
-
Diyarbakırspor maçının ardından1 gün önce
-
-
-
-
Kısa Bir Ara2 ay önce
Blogal
-
-
-
-
Şut Dışında Herşey Aynı5 saat önce
-
-
-
-
-
-
mehmet topal ve pique5 gün önce
-
-
Ankaragücü’nde başkan Platini…5 gün önce
-
Futbol Kafası
Derbi
-
NBA All-Star 20101 saat önce
-
En İyi Performanslar2 saat önce
-
-
-
-
-
Hey Allahım !!!7 saat önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Drogba'dan Sevgilerle: Chelsea: 2 Liverpool: 05 hafta önce
-
DFB Kupasinda dün aksam1 ay önce
-
Aurelio'yu İstemiyorum2 ay önce
Blogal
-
gitme, sana muhtacım1 saat önce
-
-
-
Gelip, Anında Yol Alanlar2 saat önce
-
Milli Futbol Arası2 saat önce
-
ALİ BABA İSTEDİ POLONYA'YA GİTTİ3 saat önce
-
-
Dis Fırçası4 saat önce
-
Kaybolan Yıllar4 saat önce
-
Robert Enke4 saat önce
-
Mahallenin Rıfat abisi...5 saat önce
-
-
Alayına Gider6 saat önce
-
Robert Enke7 saat önce
-
-
Monty Python Karakterleri: Üç Kafalı Şövalye13 saat önce
-
H1N1 İdmanyurdu17 saat önce
-
Yürek Sızlatır...17 saat önce
-
Ayibogan Giderse ?18 saat önce
-
10 Kasım21 saat önce
-
Fenerbahçe Dikkatli Olmalı21 saat önce
-
Sasha&Maria23 saat önce
-
O El Ne Demek?1 gün önce
-
Mirsad Türkcan Almanya'da1 gün önce
-
-
10.11.20091 gün önce
-
-
Citizen of Planet Paprika1 gün önce
-
Olmadı Bosch1 gün önce
-
Diyarbakırspor: 1 - Galatasaray: 21 gün önce
-
Keita Dönünce Ne Olacak?2 gün önce
-
Barış Özbek2 gün önce
-
Alaylık4 gün önce
-
-
Total Futbol Fetişizmi ve Alex Ferguson1 hafta önce
-
-
Since "Aydın Çelik"2 hafta önce
-
Eskisehir 0-1 Besiktas2 hafta önce
-
Nefes Almadan YÖZDİL3 hafta önce
-
TEŞEKKÜRLER3 hafta önce
-
Düş yakamızdan D-Smart4 hafta önce
-
-
Bir Pazar Günü Hikayesi1 ay önce
-
-
-
Heyecan Fırtınası :)1 ay önce
-
Tabata Sendromu (Devre Arası yazısı)1 ay önce
-
Üç Dakikada İki Mucize2 ay önce
-
5 Maç 8 Asist..3 ay önce
-
Errör - 23 ay önce
-
the resistance3 ay önce
-
Küçük bir ara...3 ay önce
-
Rijkaard'ın Yaser Aşkı!3 ay önce
-
Çok Doğru Düşünmüşsün4 ay önce
-
Ara4 ay önce
-
-
Ve son...6 ay önce
-
-
CR7 Madrid7 ay önce
-
The Return of the King7 ay önce
-
Candido Cannavo için...8 ay önce
-
Hatırına Sustum'a Dair9 ay önce
